ANAHTAR

Paylaş:

Müge, elinde kahvesiyle yatak odasının kapısında dikilmiş, yatağının üstünde öbek halinde duran kıyafetlerine bakıyordu. Ne giyecekti  bir türlü karar veremiyordu ve Şebnem’in düğününe bir hafta kalmıştı. Şebnem, çocukluk arkadaşıydı, aralarından su sızmazdı, onun yeri ayrıydı. Milli tenisçiydi, geleceğin genç raketlerini yetiştiriyordu. Ailesinin Polonezköy’de, geniş bir arazi üstüne kurulu butik oteli vardı, boş zamanlarında otelle ilgileniyor, ailesine yardım ediyordu. Nişanlısı Korhan da otelde personel müdürü olarak çalışıyordu. Düğünlerini, kır düğünü olarak otellerinde yapmaya karar vermişlerdi.

Bu kıyafet meselesi, onu günlerdir meşgul etmişti ve vakit kaybetmeden alış verişe çıkması gerekiyordu.

Bütün bir gününü ayırmıştı ama buna değmişti doğrusu, aradığı model ve renkte hem kıyafetini, hem de ayakkabı ve çantasını bulmuştu. Sevinçle eve döndü, aldıklarını valizine yerleştirdi, her şey tamamdı sabah yola çıkmaya hazırdı. Bir hafta Polonezköy’de kalacaktı, söz vermişti Şebnem’e düğün hazırlıklarında hep yanında olacaktı. İki abisi vardı Şebnem’in, Bora ve Ufuk. Onlar bir kız kardeşin yerini tutmuyorlardı ama düğünün Şebnem’in istediği gibi olması için Ellerinden geleni yapıyorlardı.

Müge, otele vardığında hummalı bir koşuşturmanın içinde buldu kendini. Organizasyon şirketinin arabaları ve bütün personeli her bir köşeyi zapt etmişlerdi, adım atacak yer yoktu neredeyse. Şebnem, kollarını iki yana açmış, merdivenlerin tepesinden bağırarak Müge’yi karşıladı.

“Nameste Otel’e hoş geldiniz efendim!”Şebnem koşarak indi merdivenlerden ve Müge’yi sımsıkı kucakladı.

“Hoş bulduk canım arkadaşım!” dedi Müge.

“Nasıl mutluyum anlatamam, keşke İdil de burada olsaydı!” dedi Şebnem biraz mahzun.

“Canım, boynumu biraz daha sıkarsan yeni bir nikah şahidi bulmak zorunda kalacaksın!” dedi Müge boğulurcasına.

İki arkadaş gülüştüler. Şebnem, Müge’yi odasına çıkardı. Her zaman kaldığı odaydı, ara sıra kafa dinlemek için hep buraya gelir ve aynı odada kalırdı.

Şebnem, gelinliğini göstermek için sabırsızlanıyordu, birlikte onun odasına gittiler.

“Şimdi gözlerini kapat ve ben aç diyinceye kadar sakın açma, anlaştık mı?” dedi Şebnem heyecanla.

“Tamam anlaştık!” dedi Müge.

Müge arkadaşının istediği gibi gözlerini kapattı ve beklemeye başladı, birden gözlerinin önünden çocuklukları geçti. Ne zaman birlikte ders çalışmak için bir araya gelseler, resim defterlerini ve boya kalemlerini de yanlarına alırlardı. Ödevler bitince sıra gelinlik çizimlerine gelirdi, gerçi gelinlik çizimleri hep renkliydi ama olsun, onlar için bunun bir önemi yoktu, hayata hep renkli bakmak onları mutlu ediyordu.

“Aç bakalım gözlerini!” dedi Şebnem.

“Aman Tanrım! Bu bu senin çizimlerinden bir tanesi! Sen hepsini saklamışsın anlaşılan!” dedi Müge hayretle.

“Tabii ne sandın! Sen saklamadın mı hiç birini? Hani söz vermiştik birbirimize, evlenirken çizimlerimizden en beğendiğimizi diktirecektik!” Şebnem hayal kırıklığı ile sordu Müge’ye.

“Canım arkadaşım benim, çok güzel bir gelinlik ve sen muhteşem bir gelin olacaksın! Tıpkı hayallerindeki gibi! Üzgünüm, inan bana hatırlamıyorum ne yaptım o çizimleri ama anneme sorarım mutlaka saklamıştır albümlerin arasına.” dedi Müge biraz mahçup.

İki arkadaş, çocukluklarını yad ettiler, o kadar dalmışlardı ki sohbete oda kapısını çalındığını bile duymamışlardı. Gelen, Şebnem’in annesi Gonca’ydı, anne-kız birbirlerine çok benziyordu, ikisinin de saçları uzun ve dalgalı, gözleri iri ve yeşildi.

“Kızlar! Gene bir araya geldiniz bakıyorum! Hoş geldin Müge!” dedi Gonca Müge’yi kucaklayarak.

“Hoş bulduk! Gene kendimizi renkli dünyamıza hapsettik, sanırım çıkmakta zorlanıyoruz.”

“Hani İdil yok mu? Çok önemli bir şey olmadıkça Şebnem ablamın düğününü kaçırmayacağım, söz veriyorum demişti, gelecek değil mi?” dedi Gonca merakla.

Müge, Londra ve Trabzon gezilerinden  kısaca bahsetti.

“İnanın ben de bilmiyorum ama bana her an sürpriz yapacakmış gibi geliyor, biliyorsunuz İdil sürprizlere bayılır, bir de bakmışız düğün günü çıkagelmiş!”

Müge, içinden dua ederek söylüyordu bütün bunları. Anne ve babası da çok iyi dosttu Şebnem’in ailesiyle ama onlar da katılamıyordu düğün törenine, çünkü aynı tarihe denk gelen yakın bir akrabalarının daha düğünü vardı.

Gonca, yanlarında biraz kaldıktan sonra hazırlıkları kontrol etmek için izin istedi, çıkmadan Şebnem’e aile dostlarının geleceğini ve mümkünse Müge ile birlikte onları karşılamalarını söyledi.  Şebnem buna hiç memnun olmamıştı.

“Kazım amca ve Ziynet teyzeyi karşılamak zorunda olduğuma inanamıyorum anne!  Ne yani şimdi sen Ziynet teyzenin Avrupa maceralarını dinleyecek kurban mı arıyorsun?” dedi Şebnem biraz alaycı.

“Kızım senin için geliyorlar! Ben kaç parçaya bölüneceğimi şaşırdım, ne var karşılasan?” dedi Gonca yalvaran gözlerle.

“Tamam, ama ben senin kadar sabırlı değilim! Viyana, bilemedin Zürih macerasını da dinler sonra odalarına yollarım ona göre,” dedi Şebnem muzip bir tavırla.

Gonca’nın neşesi yerine gelmişti, ikisini de kucakladı ve içi rahat bir şekilde odadan ayrıldı.

İki arkadaş lobiye indiler. Onları, resepsiyonda görevli olan Funda karşıladı. Funda, otuzlu yaşlarda, bekâr, ailesiyle yaşayan genç bir kadındı.

“Merhaba Funda, nasıl gidiyor? Her şey yolunda mı? Misafirlerimiz gelmeye başladılar, odalar planlandığı gibi bir sıkıntı yoktur umarım,” dedi Şebnem.

“Gelen misafirler odalarına yerleştiriliyor Şebnem Hanım, sorun yok, herkes memnun hatta hepsi beş çayına indiler bile. Hoş geldiniz Müge Hanım, nasılsınız? Kusura bakmayın sizi karşılayamadım malum yoğunluktan dolayı.”

“Aşk olsun Funda! Beni hala misafir yerine koyuyorsun! Hoş bulduk canım!” dedi Müge biraz sitemkâr.

Şebnem ve Müge, hazırlıklarla ilgili son durumu öğrendikten sonra beş çayını bahçede içmeye karar verdiler. Ilık bir sonbahar havası vardı, yemyeşil ağaçlar muhteşem pastel renklere bürünmüştü.  Sonbahar manzarası eşliğinde çay keyfi iyi gelmişti iki arkadaşa.

Çay faslından sonra içeri giriyorlardı ki, önlerinde bir araba durdu, komilerden bir tanesi hemen arabaya koştu, arka kapıyı açtı ve misafirlerin inmesine yardım etti. Gelenler, Kazım ve eşi Ziynet’ti, son derece neşeli görünüyorlardı.

“Hoş geldiniz! Hoş geldiniz, Sizi görmek ne güzel,” dedi Şebnem.

“Ah canım benim, hoş bulduk! Zaman ne çabuk geçiyor, daha dün gibi hatırlıyorum bizim bahçede ip atladığın günleri, raketini de hiç yanından ayırmazdın,” dedi Ziynet.

Kazım, Funda’yla sohbete dalmıştı. Bir yıl önce, Kazım ve Funda’nın birlikte muhasebe işlerini yürüttüğü şirket iflas etmişti. Funda, Kazım’ın sağ koluydu çok çalışkandı ama bir türlü iş bulamamıştı. Şebnem’in babası Tankut, o sıralarda resepsiyonda görevlendirmek üzere eleman arıyordu ve Kazım’ın ricası üzerine Funda’yı işe almıştı. Kısa sürede, çalışkanlığıyla Nameste Otel’in gözde bir elemanı olmuştu.

Kazım, nihayet yanlarına geldi.

“Yaşlanıyoruz Ziynet! Yaşlanıyoruz, bizim minik raket evleniyor baksana!” dedi Kazım.

Ayaküstü kısa bir sohbetten sonra Funda kat görevlisini çağırdı, Ziynet ve Kazım’ı odalarına çıkarmasını istedi.

İki arkadaş, akşam yemeğinde görüşmek üzere sözleşip odalarına çıktılar.

Müge, odasına geldi ve duşunu alıp hazırlanmaya başladı. Kazım’ın Funda için çabalamasını takdir etti içinden, bu zamanda kim uğraşırdı ki? Funda da çok çalışkan bir kızdı, otele kısa sürede uyum sağlamış, ayrıca Şebnem ve ailesini de kendi ailesiymiş gibi benimsemişti. Nihayet hazırlanmıştı, yemeğe inebilirdi.

Şebnem ve ailesi Müge’yi bekliyorlardı, kısa bir hoş geldin faslından sonra yemeğe oturdular.

“Müge kızım, ne iyi ettin de geldin, yoksa Şebnem’in heyecanı bizi öldürecekti neredeyse! Baksana Kazım ve eşini bile karşılamaya razı olmuş,” dedi Tankut muzip bir gülümsemeyle.

“Hiç yalnız bırakır mıyım ben canım arkadaşımı, karşılamayı da ucuz atlattık doğrusu, imdadımıza Funda yetişti, yoksa lobide mahsur kalacaktık,” dedi Müge espriliyle.

Yemekte herkesin keyfi yerindeydi, espriler ve kahkahalar havada uçuşuyordu. Yemekten sonra, hep beraber kahvelerini bahçede içmeye karar verdiler. Sohbetlerine kaldıkları yerden, gökyüzünde dolunayın o muhteşem görüntüsü eşliğinde devam ettiler.

Güzel bir gecenin ardından herkes kahvaltıda bir araya gelmek üzere sözleşip odalarına çekildi.

Ertesi sabah Müge, kahvaltı salonuna indi, daha çok erkendi, ortalarda kimse görünmüyordu ama bu onun sıcak bir bitki çayı içmesine engel değildi. Geçerken resepsiyona baktı, Funda’yı göremedi, hâlbuki her sabah en geç yedide görevinin başında olurdu, saat neredeyse sekize geliyordu. Belki de kısa bir süreliğine oradan ayrılmıştır diye düşünüp açık büfeye doğru geçti. Limonlu ve zencefilli çayını hazırladı ve bahçedeki salıncağa kuruldu. Çayını yudumlarken, sonbaharın o eşsiz manzarasında başka bir dünyaya gitmişti sanki.  O kadar dalmıştı ki, Şebnem’in geldiğini fark etmemişti bile.

“Günaydın, günün aydın olsun bir tanem, erkenciyiz bakıyorum,” dedi Şebnem arkadaşına sarılarak.

“Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.. Nereden aklımda kaldı bu söz hiç hatırlamıyorum. Doğanın büründüğü şu muhteşem renklere bakınca hak vermemek elde değil doğrusu. Günümüz aydın olsun canım arkadaşım!” dedi Müge şairane bir ruh haliyle.

İki arkadaş birlikte kahvaltılarını bahçede yapmaya karar verdiler.

“Funda’yı yerinde göremedim bu sabah, merak ettim,” dedi Müge.

“Funda’nın fıstığa karşı alerjisi var, aşçıbaşı bazen kendilerine hazırladığı fıstık ezmeli kanepelerden onun kahvaltı tabağına da koyuyor, unutuyor tabii şimdiye kadar hiç fıstık alerjisi olan birisi çalışmamıştı burada, ya da kalan bir misafirimiz olmamıştı hiç. Tabağındaki yiyeceklere çok küçük bir parça deyse bile hemen cildinde kızarıklık ve şişme, nefes darlığı oluyor,  dinlenmek için odasına çıktı,” dedi Şebnem biraz üzgün.

“Diğer gelişmiş ülkelere nazaran, bizde daha az rastlanan bir alerji türü, çok dikkatli olunması gerekiyor ölümle bile sonuçlanabilir,” dedi Müge biraz tedirgin.

“Yanında her zaman epinefrin enjektörünü bulunduruyor, ama buna hiç gerek kalmadı şimdiye kadar çok şükür. Merak etme gerçekten dikkat ediyoruz canım,” dedi Şebnem.

İki arkadaş, kahvaltıdan sonra Funda’yı görmek için onun odasına çıkmaya karar verdiler, asansöre doğru giderken Funda’yı işinin başında görünce çok sevindiler.

Ziynet elinde hayli büyük ve son derece şık bir hediye paketi ile yanlarına geldi, düğünde giymesi için Funda’ya yurt dışından gece kıyafeti getirmişti.

“Ziynet Hanım çok duygulandım, ne diyeceğimi bilemiyorum! Ne zahmet ettiniz, çok düşüncelisiniz, teşekkür ederim,” dedi Funda.

“Sen bizim kızımız gibisin Funda, küçük bir hediyenin lafı bile olmaz. Buradaki işin bitince birlikte odana çıkar üzerinde nasıl duruyor ona bakarız,” dedi Ziynet heyecanla.

Şebnem ve Müge de duygulanmıştı, sevilmek çok güzeldi.

Yoğun bir hafta olmuştu, nihayet düğün için gerekli hazırlıklar tamamlanmış ve beklenen Cumartesi gelmişti. Sabah erkenden hep birlikte güzel bir kahvaltı yapmak üzere bahçede buluştular.

Herkes, kahvaltıdan sonra fotoğraf çekimleri için hazırlanmak üzere odalarına gidiyordu, kapıda bir taksi durdu, komilerden bir tanesi gelene kadar içindeki yolcu kapıyı açtı, gelen İdil’di.

“Kaçırdığın sadece kahvaltı İdil! Demenizi bekliyorum,” dedi İdil sevinçle bağırarak.

“Hayır! Bir de düğün hazırlıkları var, ama seni affettik!” dedi Şebnem.

Üç arkadaş, tıpkı çocuklularındaki gibi gene bir arada olmanın sevincini yaşıyordu.

Şebnem, Müge ve İdil’e odalarına kadar eşlik etti.

İki kardeş, odalarında fotoğraf çekimi için hızlı bir şekilde hazırlanmaya çalışıyorlardı, çekim ekibi herkesi uyarmıştı, hava erken kararıyordu ve muhteşem sonbahar manzarasından mümkün olduğunca faydalanmak istiyorlardı.

“Abla, Şebnem’in nikâh şahidi olarak seni seçmesi ne büyük bir incelik değil mi?” dedi İdil.

“ İlk duyduğumda ben de inanamadım, nasıl mutlu oldum bilemezsin. Yarın havaalanına beraber gidiyorsunuz değil mi?”

“Evet, aynı saatte kalkıyor uçağımız abla. Onlar, balayına İtalya’ya ben, Londra’ya görevimin başına. Hep bugünün hayalini kurmuştuk, onun için bu gecenin kıymetini bilip tadını çıkaralım,” dedi İdil .

Müge ve İdil hazırlanıp çekimlere katıldılar. Davetliler yerlerini almaya başlamışlardı, her şey mükemmel görünüyordu.

Şebnem ve Korhan, nikah töreninden sonra davetlilere hoş geldin demek için kısa ziyaretlerde bulunuyorlardı. Ziynet, Kazım, Müge, İdil ve Funda aynı masayı paylaşıyordu, tabii en uzun hoş geldin seremonisi,  onların bulunduğu masada olmuştu.

İlerleyen saatlerde herkes dans pistindeydi. Kazım ve Ziynet te dansa kalmak üzereydi ki, elinde kadeh tepsisi taşıyan garsonlardan bir tanesi, dengesini kaybedip tepsiyi olduğu gibi Ziynet’in üstüne boca etti. Ziynet bir anda dondu sanki. Gece kıyafetinin üstünde, envai çeşit içkinin renkleri birer desen oluşturmuştu adeta. Gonca ve Tankut hemen yanlarına geldiler.

“Ziynet canım, inan çok üzgünüm, ne diyeceğimi bilemiyorum!” dedi Gonca kıpkırmızı olmuş bir yüz ifadesiyle.

“Önemli değil canım, lafı bile olmaz! Sadece, Chanel elbisem beceriksiz bir garson yüzünden çöpe gidecek!” dedi Ziynet alaycı ve sert bir ifadeyle.

Kazım, eşinin bu davranışı karşısında mahcup olmuştu, Tankut ve Gonca’nın içten özürlerini eşinin yerine kendisi kabul etti.

Ziynet, Gonca’nın yardım teklifini geri çevirmişti, üzerini değiştirmek için sinirli bir şekilde hızla odasına gitti.

İdil, Müge ve Funda, dans pistinde Şebnem’i hiç yalnız bırakmadılar. Kazım da sanki yaşanılan bu talihsiz olayı unutturmak istercesine Tankut ve Gonca’nın yanından ayrılmadı.

Ziynet, kıyafetini değiştirdikten sonra bahçeye geri döndü. Eskisi  gibi neşeli olmasa da idare ediyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerine doğru, muhteşem düğün sona erdi. Davetliler birer birer salondan ayrıldılar. Düğün sahipleri de yorgunluk kahvelerini içtikten sonra odalarına çekildiler.

Müge ve İdil tatlı yorgunluklarını gecenin kritiğini yaparak atıyorlardı, ılık bir duş alıp yataklarına kuruldular.

“Abla, ne talihsiz bir olay değil mi? Kahve faslı sırasında Korhan’ın ailesi de özür diledi,  ama yine de Ziynet pek yumuşamış gibi görünmüyordu, değil mi?” dedi İdil.

“Gerçekten öyle, kim ister davet ettiği misafirinin böyle bir şey yaşamasını. Hangi tasarım, hangi marka olursa olsun bir elbise bu kadar hayati bir önem taşımamalı kanımca. Herkes, samimi ve içten üzüntüsünü dile getirdi, demek ki bu Ziynet Hanım için yeterli değil.”

“Neyse, düğün muhteşemdi ve biz üçümüz, çocukluk hayallerimizi gerçekleştirdik en önemlisi de bu, yanılıyor muyum abla?”

“Herkes, kalbinin renklerinde boyar dünyayı!  Yanılmıyorsun güzelim. Hadi şimdi uyu bakalım, yarın yolcusun,” dedi Müge sevgiyle.

Ertesi sabah herkes,  İdil, Şebnem ve Korhan’ı yolcu etmek için lobide toplanmıştı.  Güzel dileklerle onları yolcu ettiler.

İki dünür aile, Müge, Ziynet ve Kazım, sabah kahvesi için bahçeye çıktılar. Kahveler eşliğinde, düğün hakkında konuşuyorlardı.

“Funda’yı gören oldu mu?” diye sordu Müge merakla.

“Sahi! Telaştan onun aramızda olmadığını fark etmedik hiç birimiz,” dedi Gonca.

“Bekli çok yorulduğu için uyuya kalmıştır. Günlerdir bizimle birlikte,  hem otel hem de düğün organizasyonu için dinlenmeden koşturdu. Bırakalım da biraz uyusun kızcağız,  sonra temelli gitmedi ki çocuklar, on gün sonra buradalar,” dedi Tankut otoriter bir ses tonuyla.”

Herkes, Tankut’a hak verdi.  Otelde sadece düğün için gelen misafirler kalmıyordu, rutin işleyişin her zamanki gibi devam etmesi gerekiyordu.

Bora, telaşlı bir halde yanlarına geldi, Funda olmadığı zaman resepsiyonla o ilgileniyordu.

“Baba, rahatsız ediyorum ama Funda bir türlü aramalarımıza cevap vermiyor. Sabah kendisini uyandırmamam için benden rica etmişti, söylediği saatte odasını aradım ama cevap alamadım, biraz önce tekrar kat görevlisini odasına gönderdim, o da uzun bir süre kapıyı çalmış ama yine cevap alamamış.”

“Allah Allah! Ne oldu bu kıza? Cep telefonundan aradın mı?” dedi Tankut.

“Aradım tabii, Şebnemleri yolcu ettiğimizden beri arıyorum, önce sizi telaşlandırmak istemedim ama cep telefonuna da cevap vermeyince iyice meraklanmaya başladım!”Herkes meraklanmıştı, hep birlikte telaşla içeri girdiler. Gonca, Müge’yi de yanına alarak Funda’nın odasına gitmeye karar verdi, yine cevap alamazlarsa yedek anahtarla kapıyı açacaktı, kalan diğer misafirleri de düşünerek, ortalığı telaşa vermek istemiyordu. Tankut,  huzurun bozulmaması için diğerleriyle lobide kaldı.

Birlikte Funda’nın odasına çıktılar, kapıyı çaldılar ama içerden yanıt gelmiyordu. Gonca, yedek anahtarı çıkardı ve kapıya yöneldi fakat elleri titriyordu. Müge, durumu fark edince kapıyı kendisinin açabileceğini söyledi.

Gonca’nın iri yeşil gözleri,  sanki biraz daha büyümüştü, hiç itiraz etmeden anahtarı Müge’ye verdi.

Müge her ne kadar soğukkanlı görünse de, kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, derin nefesler alarak kapıya yöneldi ve sonunda kapıyı açtı.

“Aman Tanrım! Neler olmuş burada! Funda! Funda nerede?” dedi Gonca sesi titreyerek.

Odanın altı üstüne getirilmişti sanki. Elbise dolabındaki bütün kıyafetler, odanın her bir yanına saçılmış, yatak örtüsü ve çarşaflar parçalanmış, yatak ise delik deşik edilmişti. Komodin çekmeceleri yerlerinden çıkarılmış, içindekiler ortaya saçılmıştı. Banyoda da durum farklı değildi, sabun ve şampuan şişelerinin içleri boşaltılmış, banyo dolabının içindekiler yerlere saçılmıştı. Bornozu ve kullandığı havlular da lime lime edilmişti.

“İnanın hiçbir fikrim yok! Sanırım bu odada birilerinin ya da birinin aradığı önemli bir şey olmalı,” dedi Müge.

“Funda bu kadar önemli ne saklıyor olabilir ki? Asıl önemlisi Funda’ ya ne oldu? Aman Tanrım bütün bunlar ne anlama geliyor Müge?” dedi Gonca çaresizce.

Kaçırılma ihtimalini gözden geçirdiler, ama mantıklı bir sebep bulamıyorlardı. Funda, zengin bir ailenin kızı değildi. Ailesinin, oturdukları evin haricinde başka bir mal varlığı yoktu. Babası ve annesi bir kamu kuruluşundan emekliydi, aldıkları üç aylık anca evi geçindiriyordu. Funda’nın kazandığı ise kendi masraflarını karşılıyordu.

Müge, hiçbir şeye dokunmaması için Gonca’yı uyardı.  Hemen  polise haber vermeleri gerekiyordu. Odanın kapsını yeniden kilitleyip aşağı indiler.

Tankut, çalışma odasında toplamıştı herkesi. Polisi aramanın en doğru hareket olacağını söyledi, Funda’nın hayatı tehlikede olabilirdi.

Güvenlik kamerası kayıtlarını inceleyen Bora, nefes nefese yanlarına geldi. Düğün sabahından itibaren, bütün kameralar devre dışı bırakılmıştı.

“Güvenlik sisteminin bulunduğu odaya kim girmiş olabilir? Orası her zaman kilitlidir, iki anahtarı var biri bende,  diğerinin de sen de olması gerekiyor,” dedi Tankut bağırarak.

“Baba, unuttun galiba Funda’nın altı aylık deneme süresi bitince ona da verdik bir tane, üç anahtar var,” dedi Bora.

Funda, kendi odasının ve güvenlik sisteminin bulunduğu odanın  anahtarlarıyla birlikte kayıptı. Her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştı. Neden ve nasıl sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Müge hemen polisi aradı.

Herkesin sinirleri iyice gerilmişti, hatta aralarında panikleyenler bile vardı. Müge, temiz havada birer fincan çayın herkese iyi geleceğini söyleyince bu teklife kimse hayır diyemedi.

Otelin, çiçeklerle bezenmiş küçük çardakların bulunduğu arka taraftakibahçesine gittiler. Az sonra herkes hasır koltuklara oturmuş, sessizce çayını yudumluyor, kimseden çıt çıkmıyordu.

“Afiyet olsun efendim, sonbaharın tadın çıkarmak lazım tabii, hele böyle güzel bir bahçe de olursa,” dedi Başkomiser Namık Keskin.

Bir anda herkesin bakışı, kendilerine doğru yaklaşan, kırklı yaşlarda, orta boylu, hafif göbekli, üzerinde siyah deri ceket olan adama çevrildi.

Başkomiser, İlk girizgâhtan sonra kendini tanıttı. “Beykoz Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube’den Başkomiser Namık Keskin, hiç rahatsız olmayın, ben de aranıza katılacağım çayımı da söyledim şöyle demli.”

Namık, boş hasır koltuklardan bir tanesine kuruldu,  sırayla herkesin isimlerini ve yakınlık derecelerini öğrendi. Müge ve Gonca’dan da olayı ayrıntılı olarak dinledi.

Alışılmışın dışında Namık’ın elinde, küçük bir not defteri yerine sadece kaplan gözü taşından yapılma bir tespih vardı. Dinlerken kimseyle göz teması kurmuyordu, soruyu soran kendisi değilmiş gibi başka tarafa bakıyor, elinde döndürdüğü tespihine odaklanıyordu.

“Bizim ekip şu anda Funda kızımızın odasında, ne var ne yok incelemekte. Bir de biz bakalım dış göz olarak, öyle değil mi? Belki biz buluruz aranılan her neyse artık! Bir de kızımız Funda kayıp.  Ölü mü? Sağ mı? Yoksa kaçırıldı mı? Bunların hepsi bir muamma! Bulacağız tabii!”

Nerdeyse hava kararıyordu, polisler otelin her bir köşesinde detaylı araştırmalarını bitirmişti. Görevli memurlardan bir tanesi yanlarına geldi.

“Başkomiserim, otel personeli dâhil herkesin ifadesini aldık, kayıp şahıs Funda Korkmaz’ın odasındaki incelemelerimizi tamamladık. Teknik ekip, güvenlik sisteminin kurulu olduğu bilgisayarı inceledi ve bütün kamera kayıtlarını aldı. Funda Korkmaz’ın evine gitmek için hazırız!”

“Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek. Efendim sohbet güzeldi, bir sonrakine çayları ben ısmarlayacağım kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kartımı bıraktım, lütfen aramaktan çekinmeyin,” dedi Namık samimi bir ses tonuyla.

Yorucu bir gündü, kimse artık ne yemek ne de bir şeyler içmek istiyordu herkesin tek istediği bir an önce ılık bir duş alıp yatmaktı.

“Başkomiserin tavrı hiç hoşuma gitmedi. Bize ince ince laf mı soktu, hafiften dalga mı geçti yoksa ciddi mi konuştu anlayamadım doğrusu. Sonra bizi dinliyormuş gibi gelmedi, elindeki tespihi sallayarak hülyalara daldı adeta. Tabii siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum!” dedi Ziynet kibirli bir tavırla.

“Canım, burası gerçek dünya ve onlar da gerçek polisler! Yoksa sen, Commander Steve Mc Garrett ‘ı mı bekliyordun!” dedi Gonca gergin ve alaycı bir tavırla.

Kazım ve Ziynet, tek kelime bile etmeden ilk gelen asansöre bindiler.

Müge, odasına erken çıkmasına rağmen, doğru dürüst uyuyamadan sabahı etti. İçinde anlam veremediği tuhaf bir sıkıntı vardı. Hemen bir duş aldı ve bahçeye indi. Funda’ya ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Sonra, Başkomiser Namık gerçekten bir tuhaftı ve Ziynet’e hak vermemek elde değildi. Funda’nın odasına çıkmaya karar verdi, nasıl olsa polis incelemesini tamamlamıştı. Girilmemesi gerektiğine dair hiçbir şey de söylememişlerdi.

Funda’nın odasına vardığında, kapının kilitli olmadığını fark etti ve içeri girdi. Bu odada aradıkları ne olabilirdi? Bunları düşünürken telefonu çaldı, arayan Şebnem’di sesi iyi gelmiyordu. Gittiklerinden beri ailesi için endişeleniyordu, ne zaman telefonda görüşseler ya hemen geçiştirip kapatıyorlar ya da aramalarına geri dönmüyorlardı. Müge, arkadaşının ısrarına dayanamayıp olan biten ne varsa anlattı.

“Funda bana, birkaç ay önce bir anahtarlık hediye etti, işin tuhaf kısmı gözleri dolu dolu, ölüm var kalım var benden size bir hatıra kalsın, benim için yaptıklarınıza minnettarım dedi. Bir anlam veremedim bu sözlerine, sence bana hediye ettiği anahtarlık aradıkları şey olabilir mi?” dedi Şebnem.

“Olabilir, her ipucunu değerlendirmeliyiz, belki de hayatı tehlikede. Anahtarlık senin yanında mı?” diye sordu Müge heyecanla.

“Hayır, o sözlerinden sonra kullanmaya kıyamadım sakladım. Sen benim odama git ve komodinin çekmecesinde duran takı kutusunu aç, içi çok kalabalık ama mutlaka bulursun, hatırladığım kadarıyla sarı, gövdesi zincire dolanmış, baş kısmında baykuş figürü var ve figürün her iki yanından melek kanatları sarkıyor. Umarım bu bir ipucudur,” dedi Şebnem

Müge, arkadaşını her şeyden haberdar edeceğine dair söz verip telefonu kapattı. Lobiye indi, Şebnem’in odasına girmenin bir yolu olmalıydı ama nasıl? Bunu düşünürken, birden yanında Bora belirdi. Ondan kendisine yardım etmesini rica ediyordu. Yeni gelen misafirler hayli kalabalıktı ve giriş işlemlerinde onları Bekletmesi hoş olmayacaktı. Acaba, Bora misafirlerin kayıtlarını yaparken anahtarlarını da Müge verebilir miydi?

‘Nasıl bu kadar şanslı olabilirim?’ diye düşündü Müge ve Hemen işe koyuldu.

Yarım saat sonra, son misafiri de göndermiş, el çabukluğuyla cebine attığı anahtarla Şebnem’in odasının yolunu tutmuştu bile.

Odaya girer girmez, arkadaşının söylediği gibi hemen  komodinin çekmecesine sarıldı, içindeki takı kutusunu çıkardı ve açtı.  Tıka basa çeşitli takılarla doluydu kutunun içi, canı sağ olsun her gittiği yerden mutlaka bir hatıra satın alırdı. Aradığını bulmuştu sonunda, anahtarlığı alıp Şebnem’in odasından ayrıldı.

Odasına döndüğünde anahtarlığı inceledi. Çok güzeldi, sanki gizemli bir kapıyı açan anahtara benziyordu. Bu anahtarın bir anlamı vardı Funda için yoksa onca model varken neden bu anahtarı seçsin. Mantıklı hiçbir açıklama bulamıyordu. Biraz bahçeye çıkıp temiz havada düşünmeye karar verdi. Arka bahçeye geçip çardaklardan birine oturdu, yanına gelen garsona kahve siparişi verdi. Biraz ilerdeki çardakta Ziynet ve Kazım’ın oturduklarını gördü, hiç iyi görünmüyorlardı. Yanlarına gitmeye karar verdi.

“Merhabalar, Funda’nın aniden ortadan kaybolması hepimizi çok etkiledi, sizi de üzgün görünce yanınıza gelmek istedim. Oturabilir miyim?” dedi Müge

“Tabi oturabilirsin kızım. Biz de onu konuşuyorduk, elimizden hiçbir şey gelmiyor insan üzülüyor,” dedi Kazım sıkıntılı bir ses tonuyla.

“Yeter artık Kazım! Ben dayanamayacağım daha fazla!  Ya öldürürlerse Funda’yı!”  dedi  Ziynet ağlayarak.

“Durun! Durun bir dakika, siz Funda’nın kaçırıldığını biliyor musunuz yoksa? Neden polislere bir şey söylemediniz o zaman?” dedi Müge sert bir şekilde.

“O zaman öldürürlerdi onu, çok az zamanımız var!” dedi Kazım

“Funda’yı kim kaçırdı? Ne için az zamanınız var? Ne biliyorsunuz lütfen anlatın artık! Çok geç olmadan anlatın!” dedi Müge bağırarak.

Kazım kısa bir tereddütten sonra anlatmaya başladı.“Funda’yla beraber çalıştığımız şirket iflas etmişti ama bu bir takım kanun dışı yollardan yapılmış, paravan bir şirketmiş meğerse bizi kullanmışlar. Bunun farkına vardığımızı bilmiyorlardı şimdiye kadar, meğerse Funda işin peşini bırakmamış. Bizden başka çalışan muhasebecileri de vardı, biz sadece göstermelik çalışıyor muşuz meğer. Aslında ben de farkındaydım ama hiç irdelemedim, çünkü başım derde girsin istemiyordum. Funda’ya da söyledim hatta güvenli olsun diye onu buraya getirdim. Funda, her sorduğumda işin peşini bıraktığını söylüyordu.”

“Sizden ne istiyorlar peki?” diye sordu Müge.

“Funda’nın elinde bir takım belgeler olduğuna inanıyorlar. Funda da ısrarla olmadığını söylüyor. Düğün gecesi garson kılığında buraya bir adamlarını yollamışlar. Ziynet’in üstüne içki tepsisini, gönderdikleri adam devirdi. Bu bahaneyle Ziynet ona Funda’nın odasının anahtarını verdi ve güvenlik sistemini devreden çıkardı.”

“Siz delirmiş olmalısınız! Nasıl böyle bir şey yaparsınız? Herkesin hayatını tehlikeye attığınızın fakında mısınız? Şimdi burada hiç kimse güvende değil! Neden polise gitmediniz?”

“Anlamıyorsun kızım! Asıl bunu yapmasaydık hiç acımadan Şebnem ve Korhan’ı öldüreceklerdi o gece!” dedi Ziynet ağlayarak.

“Aman Tanrım! Durum sandığımızdan da karışık ve bir o kadar da tehlikeli!  Yani pes doğrusu! Bütün bunlar olurken hiç renk vermediniz, takdir etmeliyim iyi oyuncusunuz!”

Müge, Kazım ve eşine biraz fazla yüklendiğinin farkındaydı ama şimdi bunları düşünecek vakit yoktu. Elindeki tek ipucu olan anahtarla Başkomiser Namık’a gitmeye karar verdi. Kazım ve Ziynet’i götüremezdi, bu çok riskliydi.

Beykoz Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube’ye vardığında, kapıda görevli memur onu Namık’ın odasına götürdü. Müge, elindeki anahtarı Namık’a teslim etti ve olan biteni anlattı.

“Ne yalan söyleyeyim sizi bekliyordum, olanlardan haberimiz var. Funda kızımızın kaçırıldığını biliyoruz. Tesadüfen düğünün olduğu gece, rutin trafik kontrolleri sırasında bu garson kılıklılardan birisini yakaladık ama bir türlü Funda’nın nerede tutulduğunu söylemedi. Meğerse kullan at elemanmış!” dedi Namık.

“Peki, ne olacak şimdi? Funda’yı sağ olarak kurtarabilecek misiniz?”

“Sen üzerine düşeni yaptın, gerisi bizim işimiz. İçin rahat olsun, oteli gözetim altında tutuyoruz, şimdi otele dön ve herkese moral ver. Anlaştık mı?” dedi Namık babacan bir tavırla.

Müge otele döndüğünde, herkes onu kapıda karşıladı. Akşam yemeğinde herkes birbirine söz verdi, bundan sonra sır saklamak yoktu.

Ertesi sabah Müge, oda kapısının çalınmasıyla uyandı.

“Günaydın Müge Hanım! Kahvaltıya geç kalıyorsunuz!” dedi Funda sevinçle.

“Fundaaa! Aman Tanrım! Çok şükür kavuştuk sana!” dedi  Müge sevin çığlığı atarak.

Namık herkesi, Tankut’un çalışma odasında toplamıştı.

“Funda Hanım kızımızı sağ salim getirmenin mutluluğunu sizlerle paylaşmak istedim. Mali Şube’yle ortak yürüttüğümüz operasyon sonucunda, bir dolandırıcılık suç çetesini çökertmiş bulunuyoruz. Funda bize elindeki bilgileri daha önce ulaştırmış olsaydı eğer, bütün bu talihsiz olaylar yaşanmayacaktı. Kendisi, bütün delilleri bir flash bellekte toplamış ve bu flash belleği de ustaca kızınız Şebnem’e hediye olarak verdiği anahtarın içine saklamış. Müge Hanım dikkatli davranmasaydı ve bunu bize getirmeseydi belki de şu anada Funda yaşamıyor olacaktı. Ayrıca, suç şebekesi de çökertilemeyecekti. Kazım ve Ziynet çifti size gelince, kendinizi Hollywood filmlerine fazla kaptırmışsınız, herkesi tehlikeye attınız, şans eseri ucuz yırttınız. Benden size küçük bir nasihat: Gerçek dünyayla bağınızı koparmayın. Sizleri de tebrik ediyorum evlatlarınızın mürüvveti için. Başka sorusu olan varsa sorsun yoksa sonsuza kadar sussun, demli çayımı içeceğim,” dedi Namık tatlı sert.

Bu sözlerin ardından herkes derin bir nefes aldı. Namık ve ekibine teşekkür ettiler. Artık Funda’nın sağ salim geri dönüşünü kutlayabilirlerdi.

“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez,”dedi Müge.*

 

* Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupéry

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum