Polisiye Hikaye: BEN ÖLDÜRÜLDÜM

Paylaş:

Sonbaharın ayazı bomboş ve karanlık sokağı anne kucağı gibi sarıp sarmalamaya başlamıştı. Sararmış yapraklar kümeler halinde rüzgârdan oradan oraya savrulurken, gecenin ayazı ise her nefesimde içime dolup daha çok üşümeme sebep oldu. Bu geceki nöbetim bir trafik kazası sebebi ile uzamıştı. O kadar yorgundum ki, hastanenin otoparkına yürürken biri dokunsa düşecek kadar bitkindim. Park yerinin büyüklüğü ve ıssızlığı, yıllardır her gece nöbeti çıkışımda, gözümde sanki biraz daha büyüyerek korkumu güçlendiriyordu. Bir uçurummuşçasına ürkünç görünüp gözüme, bir yanlış adımda düşüp bir daha kalkamayacakmışım gibi hissettirip adımlarımı daha da hızlı atmama sebep olurdu. Gece nöbet çıkışlarımda ise bu hissi daha yoğun yaşayıp, yürüme isteğimi o kadar derinden kamçılardı ki, bir an önce arabama ulaşmak için can atardım. Bu gece de onlardan biriydi. Neredeyse gecenin karanlığı aydınlıkla buluşmak üzereydi. Arabamın anahtarını soğuktan titreyen ellerimle çantamdan çıkarıp açma kilidine bastım. Tam kapıyı açacaktım ki bir ses ile istem dışı arkama döndüm ve suratıma çarpan bir şey ile yere düştüm. Başımdan aşağıya doğru akan şeyin kan olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bağırmak için ağzımı açtığımda ise sesimin çıkmamasına şaşırmakla birlikte siyahlar içindeki siluet yere çöküp bir eli ile ağzıma bastırıp diğer eli ile kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı. O an kolumda hissettiğim bir acı, tüm vücudumu felce uğramış gibi her adımımda bacaklarımın pelteleşerek hareketlerimin yavaşlamasına sebep oldu. Attığım dört adım bana dört yüz adım kadar uzak geldi. Kolumdaki adamın cüssesinden erkek olduğunu anlamıştım. Arabasının kapısını ne zaman, nasıl açtığını fark etmesem de koltuğa doğru itilince garip bir rahatlama hissettim. Vücudum iradem dışında hareket ediyor, ne kadar direnmeye çalışsam da gözlerim beynimin verdiği “açık kal” komutunu dinlemekte direniyordu…

Kendime geldiğimde nerede olduğumu anlamayacak kadar zihnim ve bedenim boşalmıştı. Bulunduğum yer karanlık ve sessizdi. Kendimi biraz toparlamaya çalışarak ayağa kalkmak istediysem de başaramayıp olduğum yerde dizlerimin üzerinde kalakaldım. Kendimi ne kadar zorlasam da hiçbir şey hissetmiyordum. Kalp atışımın dışında sanki içimde başka hiçbir şey kalmamıştı. Bu normal değildi. Vücuduma zerk edilen ilaç tüm duyularımı öldürmüş gibiydi. Burada böyle oturup ölümü bekleyemezdim ama ne yapacağımı bilemiyordum. Ellerimle yeri yoklayarak sürünmeye başladım. Zemin soğuktu. Bulunduğum yerde toprak ve küf kokusu vardı. Sanırım bir metre kadar ilerledim ve bir duvara denk geldim. Ellerimle duvardan güç alarak kendimi yukarıya doğru kaldırmaya çalıştım. İlk adımlarını atan bir bebek gibi bacaklarım titrese de duvarı takip etmeye başladım. Ağlıyordum. Elim duvarda farklı bir şey hissedince bunun bir kapı olduğunu anlayarak kulpunu bulduysam da kilitli olduğunu bildiğim halde bir umutla zorlamaya başladım. Bilincimin üzerindeki sis kalkıyor, zihnim ise berraklaşıyordu. Ne kadar zamandır buradaydım? Kesik kesik görüntüler hafızama hücum ediyordu. Bir adam, hastanenin otoparkı, kolumdaki ve alnımdaki acı… Kaçırılmıştım. Bir hayvan gibi buraya hapsedilip kendimle baş başa bırakılmıştım. İyi de benim hiç düşmanım yoktu ki. Hastanenin çocuk servisinde görevli bir pediatri cerrahıydım. Bekâr ve yalnız yaşayan bir kadındım. İlişkim yoktu. Başarısız ilişkilerden sonra kendini mesleğine adamış, sayısız kadından biriydim. Anne ve babamı iki yıl aralıklarla kaybetmiştim. Tek çocuktum. Sosyal ilişkileri güçlü olan bir insandım. Bana kim ne için zarar vermek istesin ki? Bu çok saçma, gerçek olamayacak kadar saçma ama burada olmam, inanmak istediğim duruma hiç te uymuyor. Buradayım ve soğukkanlılığımı kazanıp bir şeyler yapmalıyım. Bacaklarım da eski gücünü kazanmaya başlamıştı. Kapıdan uzaklaşarak diğer duvarları da kontrol ettim,  yerde bir şilte dışında bu küçücük odada bir şey yoktu. Kapana kısılmıştım. Yerdeki şilteye uzandım. Yorulmuştum, üşüyordum. Hayatım bu şekilde sona eremezdi ama ben ne yapacağımı bilmez bir şekilde gözlerimi kapatıp hiç uyanmadan uyumak istesem de uyanık kalıp beni buraya getiren yaratıkla yüzleşmek, korkudan titreyen bedenimi sakinleştirmek, en çokta hayatım için savaşmak üzere uyanık kalmak zorundaydım. Kendimi ilk kez yenilmiş hissediyordum. Zihnimi ne kadar toparlamaya çalıştıysam da bana zerk edilen ilacın gücünü, zayıf ve güçsüz kalan vücudum bana hatırlatıyordu…

Karın boşluğuma yediğim tekme ile uyandım. Kapı aralığından sızan ışık gözlerimin yanmasına sebep oldu. Karşımdaki adamın yüzünü göremesem de boyunun uzun ve cüsseli vücudunu görebiliyordum. Kimdi bu adam ve benden ne istiyordu? “Kaltak” diye tıslayarak bir tekme daha savurdu. Bu sefer hazırlıklı davranarak yana doğru kaydım. Iskalamıştı. Eğer buradan çıkamayacaksam da savaşmadan ölmeyecektim. Adam düşüncemi okumuş gibi yere çöküp saçlarıma asıldı. Sanki kafatasımı yüzmüş gibi derin bir acı hissettim. Gözlerimden istem dışı yaş akıyordu. Ona korktuğumu belli etmemeye çalışsam da bunu nasıl yapabileceğim hakkında bir fikrim yoktu. Saçıma asılarak beni ayağa kaldırmaya çalıştığı sırada ben de çizmemin sivri topuklarıyla ona vurmaya başladım. Çoğunu isabet ettiremesem de çizmemin kaval kemiğine değdiği sırada çıkardığı ses ile değişik bir hınç hissedip vurmaya devam ettim. Sanırım topuğum kırılmış ama onun da canını acıtmayı başarmıştım. Değişik ve hayvani bir ses çıkardı. Yüzüme gelen yumruk ile yere doğru savrulacakken saçlarıma olanca gücü ile asılıp düşmeme izin vermedi. Ağzımın içinde metalimsi kan tadı ile birlikte kırılan dişlerimin varlığını ve acısını hissediyordum. Ben de pes etmemiştim. Ellerimi ve bacaklarımı kullanarak karşı koymaya çalışıyordum. Beni duvara doğru savurunca omzumda kırılan kemiğimin sesi, sessiz odayı doldurdu. Uyuşmuştum. Düştüğüm yerde kımıldamadan yatıyordum. Acımın tarifi yoktu. Aksayarak bana doğru yürümeye başladı. İşkencem bitmemişti. Ağzından çıkan küfürleri zorlukla duyuyordum. Sol elinde parlayan nesnenin bıçak olduğunu anlamam uzun sürmedi. Çığlık atmaya başladım belki birileri sesimi duyardı. Adam ise hiç umursamadan bana yaklaşıp, kırılan omzuma ayağı ile basmaya başladı. Artık hissizleştiğimi düşünmüş fakat yanıldığımı anlamıştım. Aksayan bacağını yere koyarak yere çömeldi, bense kapana kısılmış bir av gibi çığlık atıp sağlam olan kolumla ona müdahale etmeye çalışıyordum. Elindeki bıçağı görebilmem için bana doğru iyice eğilince ben de tırnaklarımı yüzüne veya boynuna gelecek şekilde hazırlanıp olanca gücümle bilmediğim bir yerini tırmaladım. Artık ikimizin sesi birbirine karışmıştı. Canımın acısı o kadar çoktu ki kontrolümü kaybediyordum. Elindeki bıçağın havaya kalktığını görünce her şeyin bittiğini anladım. Bıçak tam kalbimin üstüne doğru olanca hızı ile indi. Garip bir şekilde bir sıcaklık hissettim. İçime ılık bir ilkbahar yağmuru gibi huzur doluyordu. Ölüyordum fakat artık acı hissetmiyordum. Bu darbe ile yaşamam mümkün değildi. Hele bıçağı çıkarırsa birkaç dakika sonra ölmüş olacaktım. Hoş çıkarmasa da ölecektim. Neler saçmalıyordum? Ölüm böyle mi hissettiriyordu insana? Canım sanki ayaklarımın altından kayıp gidiyor ve ben sadece izliyordum. Adam ayağa kalktı ve, “Can almak nasıl bir hismiş anladın mı or…?” deyip kapıya doğru döndü. Kıpırdayamıyordum. Arkasından bakarken ışığın bana doğru hızla yaklaştığını ve huzurla üzerimi, bir yorgan misali örttüğünü gördüm…

 

Gelen bir ihbar üzerine Başkomiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan, olay yerine intikal etmiş, Savcı Bey’in talimatlarını dinledikten sonra etrafı incelemeye başlamışlardı. Olay yeri, okuyabilene katil hakkında ilk izlenimleri verebiliyordu. Kurban bıçaklanarak öldürülmüş ve bu özel hastanenin etrafındaki yolun kenarına atılmıştı. Kalabalık toplanmış, olay yeri şeridinin etrafında merakla bekliyorlardı. Aylin ve Sinan hazırlıklarını yapıp şeridin altından cesedin yanına doğru yürümeye başladılar. Cinayet masası ekibi kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. İçlerinden bir kişi özellikle dikkat çekecek şekilde ağlıyordu. Etraflarında bulunan kalabalık onu yatıştırmakta yarışıyordu. Aylin cesede yaklaşınca kan ve ölüm kokusunu daha yoğun duyumsadı. Kurban sırtüstü eğik bir açı ile küçük çalılıkların arasında yatıyordu. Üzerinde uçuşan yetişkin göksinekleri kurbanın bugün veya üç gün arasında öldürüldüğünün ilk işaretini bildiriyordu. Aylin ve Sinan yere çökerek, kurbanı yakından incelemeye başladılar. Ceset tamamen sertleşmişti. Bu da kurbanın kesin olmamakla beraber on iki saat öncesi bir zaman aralığında öldürüldüğünün işaretiydi eğer otuz altı ve kırk sekiz saat aralığında öldürülmüş olsa kurbanın vücudundaki ölüm katılığı son bulur ve yumuşamaya başlardı. Kadının sağ kolunun uzunluğu dikkat çekiciydi. Yüzünde ise morluklar vardı. Bunların etrafı ise pembe ve kırmızı ölüm lekeleri ile çevrelenmişti. Çenesi sarkmış gözüküyordu. Asıl darbe ise sol göğüs üstünde duran ve ölüme sebep olacak şekilde sapına kadar içeride duran bıçak olmalıydı. Ölüm saati ve sebebi otopsi raporuyla kesinlik kazanırdı. Aylin, kurbanın elini onu incitmekten korkarcasına yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Tırnak araları dolu görünüyordu. Toprağa benzer bir madde vardı. Çizmesinin birinin topuğu kırılmış ve cesetin bir, iki santim uzağında duruyordu. Aylin delil torbasına dikkatlice topuğu yerleştirip olay yeri inceleme ekibine teslim etti. O, cesedi, Sinan da etrafı inceliyordu. Etrafta delil olabilecek herhangi bir ipucu arıyordu. Aylin incelemesini bitirir bitirmez olay yeri inceleme ayrıntılı delil toplama işine başlamıştı. Fotoğraflar çekiliyor, en ufak bir iz bile kontrol ediliyordu. Aylin ve Sinan olay yerine ilk intikal eden polis memuru ile görüşüp kurbanın kimliği hakkında bilgi almak için kalabalığın içine daldılar. Sinan telefonla kayıp şahıs bildirimlerini öğrenip Aylin’e bilgi verdi. Ellerinde kurbana uyan kayıp bir doktor ihbarı vardı. Kalabalıkta özellikle inanamayan gözlerle olay yeri ve polisi izleyen bir grup beyaz önlüklü doktor ve hemşireler vardı. Aylin onlara doğru hareketlenip kendini tanıtarak, “İçinizden kurbanı tanıyan var mı?” diye sordu.

Genç bir kadın yaşlı gözlerle cevap verdi. “O meslektaşımız Eda Akbulut’tu. Bizler burada bulunan özel hastanede görev yapan doktorlarız. Hepimiz onu sever ve sayardık. Bu olana inanamıyorum.”

Durakladı. Görünmez birinden yardım ister gibi sağına soluna baktı. Başını sallayarak devam etti. “Önceki gece nöbet çıkışından sonra ondan haber alamayıp emniyete bildirmiştim.

“Ne zaman şüphelendiniz bir sorun olduğundan?”

“Dün akşam için sözleşmiştik, önce sinemaya gidip sonra birlikte akşam yemeği yiyecektik. Defalarca evini ve cep telefonunu aradım ama cevap alamadım.”

Kadın, hıçkırıklarına daha fazla mani olamadan kendini koyverdi. Diğer arkadaşları da büyük bir merakla onu dinliyorlardı. Kendini biraz toparlayınca, “Bugün sabah hastaneye geldiğimde park yerinde arabasını görünce çok sevindim,” dedi.  “Hemen odasına koştum ama orada yoktu. Sekreterine sordum ona ulaşamadığını söyledi. Bunda tuhaflık vardı.  Eda arabasını bırakıp gitmezdi. Tekrar cep telefonunu aradım bu sefer kapalıydı. İyice endişelendim. Eşimin odasına giderken hemşirelerimizden biri yolun karşısındaki polis arabalarını görmüş. Koridorlarda garip ve tedirgin edici bir telaş başlamıştı. Sonrasında ise bir hastabakıcımız, Eda’nın yolun karşı tarafında ölü olarak bulunduğunu söyledi. Hepimiz inanmasak ta kendimizi burada bulduk.”

Kadın konuşurken diğer arkadaşları da onu başları ile onaylıyorlardı.

Aylin bu beş kişilik ekibi polis arabalarının olduğu tarafa doğru yönlendirerek biraz önce konuşan kadının sakinleşmesi için ona zaman tanıdı. Ekipte bulunan üç kadınla iki erkeği incelemeye devam ediyordu. Kadınların yüz ifadelerinde şok ve inanmazlık vardı. Erkekler daha sakin görünüyordu, özellikle biraz önce konuşan kadının yanında bulunan ve tahmini kırklı yaşların başında görünen adam çok sakin ve umursamaz tavrı ile dikkat çekiciydi. Aylin onun gözlerine bakarak, “Siz Eda Hanım’ın yokluğunu fark ettiniz mi?” diye sordu.

Adam, “Eşim söyleyene kadar fark etmedim,” diyerek yanındaki kadının kolunu okşadı.

“Önce ki gece ondan haber alamayınca ne yaptınız?”

Kadın anlamamış gibi Aylin’in gözlerine bakarak, “Anlamadım, ” diyebildi.

“Sorum çok basit siz ondan haber alamayınca ne yaptınız?”

“Hiçbir şey yapmadım. Evde kaldım. Belki geri arar diye bekledim. Eşim dışarı çıkmamız için ısrar etse de ben evde kalarak onun aramasını bekledim?”

“Peki, siz?” Adam soru karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Aylin’e bakan gözleri düşmancaydı.

“Dışarı çıkmam gerekti. Benim de arkadaşlarımla planım vardı,” diyerek yanında bulunan arkadaşından onay beklercesine ona baktı. Adam ise huzursuzca onu onayladı.

“Biz biraz takıldık. Haftanın stresini iki kadeh içerek atlatmaya çalışıp evlerimize döndük.”

Aylin, Sinan’a dönerek not alıp almadığına baktı. Bir-iki adım uzaklaşıp Sinan’ı yanına çağırdı, tüm isimleri not almasını, kurbanın varsa yakınlarına haber vermesini istedi. Sonra, gruba dönerek, “Sizler işleriniz başına dönebilirsiniz. Biz sizler ile tekrar görüşeceğiz.” dedi.

Biraz önce kendisi ile görüşen kadına dönerek teşekkür etti. Artık kurban Adli Tıp’a gitmeye hazırdı. Aylin ise kurbanın çalıştığı hastaneye doğru yola koyuldu. Kalabalık ta dağılmaya başlamıştı…

Aylin, hastaneye girer girmez danışmadaki görevliye kurbanın odasını ve arabasının bulunduğu park yerini sordu. Kadın, park yerine kadar ona eşlik edip geri döndü. Sinan hızlı bir şekilde kendine yaklaşıyordu. Aylin park yerinde kamera var mı diye taradıysa da kurbanın arabası açı olarak kameranın bulunduğu noktadan görünmüyordu. Arabaya yaklaşıp etrafına bakındı. Tam şoför kapısının önünde kurumuş kan izini gördü. O kadar küçüktü ki zor görülüyordu ama Aylin zihninde katilin kadının arkasından yaklaşıp onu gafil avladığını tahmin edip hemen olay yeri ekibini aradı. Belki bir parmak izi veya DNA örneği elde edebilirlerdi. Sinan’ı orada bırakıp,  kurbanın odasına doğru yürümeye başladı. Hastane sabahın ilk hastalarını kabul etmeye başlamıştı bile. Yürürken Adli Tıp patoloğu Doktor Zeynep’i arayıp kurbanın adını verip otopsi verilerini özellikle  parmak izi ve DNA örneği olabilecek verileri otopsiyi tamamlamasa bile kendisine bildirmesini söyledi.

Odaya hemşirenin eşliğinde girdiğinde ilk dikkatini çeken şey doktorun düzenli odasındaki başarı unvanları oldu. Duvarın biri tamamen diploma ve sertifikalarla doluydu. Masasın üzeri düzenli ve tertipliydi. Bir çerçeve içinde gülümseyen yaşlı bir kadın ve adamın dışında başka fotoğraf yoktu. Aylin hemşireye dönerek,

“Kaç yıldır Eda Hanım’la çalışıyorsunuz?” diye sordu.

“Yedi yıldır komiserim.”

“Son nöbet günü onu gördünüz mü? Herhangi bir farklılık gözünüze çarptı mı?”

“Ben mesai saatleri içinde birlikteydim. Nöbetçi olduğunda ise burada değildim. Eda Hanım her zamanki gibiydi. Hastaları yani çocukları sevdi, kontrollerini yaptı. Gayet neşeliydi. Bana her zamanki gibi geldi. Bir farklılık hissetmedim.”

“İyi düşünün o gün onu ziyaret edenlerle veya herhangi biri ile bir gerginlik veya başka bir şey yaşadı mı?”

“Eda Hanım hastanemizin en sevilen doktorlarından biriydi. Ben hala bunun gerçek olduğuna inanamıyorum. Ona kim düşmanlık yapmış olabilir ki?”

“Ben de bu soruyu size soruyorum. Özellikle hastaları ile yaşadığı bir gerginlik olmuş muydu?”

“Hayır, olmadı. Olsa bunu bilirdim.”

“Anladım. Siz yine de son dönem hastalarının öncelikle ölümle sonuçlanan vaka varsa o hasta yakınlarının isim ve adres bilgilerini çıkarın. Soruşturma için bunlar gerekli. Sakın beni hasta hakları zırvalıkları ile oyalamayın. Eğer sorun çıkarırsanız savcıdan izin almam emin olun siz bu odadan çıkmadan gerçekleşir. Bir de sabah haberi sizlere duyuran hastabakıcının bu odaya gelmesi için anons yapın,“ diyerek kapıya yöneldi. Sinan’ı arayıp nerede olduğunu soracaktı ki, hastane otoparkında olduğunu hatırlayınca Eda Hanım’ın odasına gelmesini istedi. Hemşireye sabah görüştüğü beş doktorun ismini verip buraya gelmelerini söyledi. Hemşire hiçbir tepki vermeden odadan çıktı. Aylin ellerine eldiven takıp masanın başına tekrar geçti. Kırmızı kaplı ajanda ilk dikkatini çeken eşya oldu. Sayfalarını çevirmeye başladı. Hastaları ile ilgili aldığı ufak notları yazmış sayfa altlarına gülücük veya aldığı nota göre üzgün ifadeler çizmişti. Kapıya vurulduğunda geldiği sayfayı kaybetmemek için masada duran bir kalemi arasına yerleştirdi. Kapı açıldı ve içeri sevimli, yakışıklı sayılabilecek bir delikanlı girdi.

“Beni istemişsiniz komiserim,”diyerek, Aylin’e elini uzatıp tam karşısında durdu. Aylin ona oturması için sandalyeyi işaret etti.

“Adınız ve göreviniz…”

“Adım, Recep Doğmaz. Dört yıldır bu hastanede hastabakıcılık yapıyorum.”

“Eda Hanım’ın soruşturmasını ben yürütüyorum. Bugün sabah neler gördünüz en ufak bir detayı bile hatırlayıp anlatırsanız bize çok yardımınız olacak.”

“Komiserim, sizi tanıyorum. Siz bu olayı eminim hemen çözersiniz.” Delikanlı sanki normal bir olaya şahit olmuşçasına çok rahat ve sakindi. Gözlerini kırpmadan Aylin’e bakıyordu. Sağ eli ile sürekli sol elinin üzerini kapatıyordu.

“Rahatsız mısın Recep?”

Soru karşısında şaşıran delikanlı bir an boş gözlerle Aylin’e baktı ve “Nereden çıkardınız? Gayet iyiyim,” dedi.

“Dikkatimi çekti, elinizin üstünü neden kapatıyorsunuz? Rahatsız mısınız?” Biraz önceki halinden eser kalmayan delikanlı şaşırmış ama ne olduğunu da tam anlayamamıştı,

“Siz Eda Hanım’ı soruşturuyordunuz elim neden sizi ilgilendirdi ki bu kadar?”

“Soruma soru ile karşılık verilmesinden hoşlanmam. Şimdi cevap ver. Eline ne oldu?”

Recep elini havaya kaldırarak, “Pamuk, biraz vahşi bir kedi yani kedim, birkaç gün önce elimi tırmalamıştı. Şimdi geçme evresinde biraz kaşınıyor o yüzden ben de kaşımamak için direniyorum.”

Kapı tekrar vurulunca, Aylin gerildi. Sinan’ı görünce oda kapısını açık bırakmasını ve orada kalmasını söyleyip tekrar hastabakıcıya dönüp, “Evet, seni dinliyorum,” dedi.

“Sabah nöbet çıkışı yolun karşısına geçip, durağa doğru yürümeye başladım. Birkaç adım atmıştım ki, gözüme bir şey çarptı. Sanki biri bir kıyafeti boş alana atmış gibi duruyordu. Küçük çalılar görüşümü engelliyordu. Yoluma devam etmeye karar verdiysem de merakım ağır bastı ve gördüğüm kıyafete doğru yürümeye başladım, yaklaştıkça onun bir insan olduğunu görünce bir an ne yapacağımı bilemedim. Gitsem mi kalsam mı karar veremedim. Korkmuştum. Ayaklarım ben istemesem de oraya doğru yürümeye devam etti. Belki yardıma ihtiyacı olabilir diye hızlandım ama Eda Hanımı görünce şok oldum… “^

Durdu, derin nefes alma ihtiyacı hissettikten sonra devam etti. “Önce hastaneyi sonra sizi aradım.”

“Kurbana dokundunuz mu?”

“Evet, nabzına baktım ama öldüğünü biliyordum. Çünkü Eda Hanım’ın bedeni sertleşmişti. Sonra herkes oraya gelmeye başladı. Önce Doktor Aykut ve eşi Selma geldi. Selma Hanım, Eda Hanım’ın çok yakın arkadaşıydı. Onlar çok samimilerdi hatta oğlunun ameliyatını Eda Hanım yapmıştı. Aykut Hoca ise Selma Hanım’ı tutmakta zorlanıyordu. Selma Hanım debelenip duruyor sakinleşmiyordu. Eşinin elinden kurtulup, Eda Hanım’ın yanına geldi. Ben de onun ağlamasını ve çığlıklarını dinledim. Ondan sonra ise hastanenin neredeyse tümü oradaydı ve sizler geldiniz. Bildiklerim bu kadar komiserim.”

“Oğlunun nesi vardı?”

“Ciddi bir şey değildi aslında sadece geniz eti ve bademcik rahatsızlığı vardı. Ama hastanın ameliyat esnasında kalbi durmuştu. Eda Hanım bu olay üstüne ciddi sıkıntı yaşadı. Psikolojik destek aldı. Çocuğun tüm tahlilleri normal çıkmış, fakat ameliyat esnasında onu kaybetmişti. Aykut Hoca bu olaydan sonra onu suçladı fakat Selma Hanım acısına Eda Hanımı da ortak etti. Onlar hiç kopmadı. Dostluklarını tüm hastane biliyordu. Eda Hanım çok yardım sever bir insandı. Hastalarına ve bütün insanlara güler yüzlü davranır, herkes ile kolay ahbap olurdu. Çok yazık oldu çok.”

“Eda Hanım’ı tehdit eden veya herhangi bir husumeti olan biri var mıydı?”

“Bildiğim kadarı ile yoktu.”

“Aykut Bey ile arası nasıldı?”

“Resmilerdi fakat Aykut Hoca eşi dışında herkese mesafeli ve soğuk davranır. Onun gülümsediğini gören sayılı insan vardır.”

“Sen çıkabilirsin. Eğer her hangi bir şey hatırlarsan bize mutlaka haber ver. Bizler de soruşturma süresince seninle tekrar iletişime geçebiliriz. Şehirden ayrılacak olursan bizleri bilgilendir.”

Recep oturduğu sandalyeden kalkarak kapıya yöneldi. Sonra bir şey hatırlamış gibi geri dönerek, “Bir dakika,” dedi. “Bir şey hatırladım… sabah nöbetten çıkmadan önce Eda Hanım’ın telefonun çaldığını bu koridordan duydum.”

“Onun telefonu olduğundan nasıl bu kadar eminsin?”

“Çünkü telefonundaki melodi babasının saz ile çaldığı bir eserdi. Telefon bu odada çaldı buna adım kadar eminim.” Odada sanki telefonu bulacakmış gibi göz gezdirdi ve Aylin’in ona çıkabileceğini söylemesi ile küçük bir çocuk gibi suratını asarak odayı terk etti. Aylin ve Sinan odayı aramaya başladılar. Olay yeri incelemeye de haber vermişlerdi. Aylin dosyaların durduğu dolabın çekmecesinde söylenen telefonu buldu. Kapalıydı. Belki bir parmak izi bulunur diye onu hemen delil torbasına yerleştirdi ve Sinan’a dönerek, “Ne düşünüyorsun, katilimiz hakkında?” diye sordu.

“Bu verilerle sadece katilin buradan biri olduğu varsayımına ulaştım. Elimiz de ne var, ölü bir çocuk, kurbanla samimi bir anne ve mesafeli bir baba. Katil bu baba olabilir, komiserim.”

“Olabilir fakat kurbanın topuğunun kırıklığı sanırım otopsiden önce elimizdeki en büyük ipucu. Nedeni ise eğer kurban o topukla çizme ile boğuşma anında katilin herhangi bir yerine vurabildiyse muhtemelen katilimiz yaralı. Dua edelim bacağına veya koluna isabet ettirmiş olsun. Eğer vücudunun üst kısmına denk geldiyse otopsi raporunu beklememiz lazım. Birazdan odaya gelecek olan kişileri çıkarken de koridor boyunca gözetim altında tutmanı istiyorum. Katil eğer akıllıysa yarasını bizim yanımızda gizlemeyi başarabilir fakat odadan çıkar çıkmaz refleks olarak rahatlayıp aksayabilir veya kollarına bakabilir. Bir de odaya gelen herkesin boğaz ve yüz kısmına ellerine odaklanmalıyız. Kurbanın tırnaklarında toprağa benzer kalıntılar olsa da belki DNA almış olabilir. Bu da gelen her şüphelinin görünen yerlerinde tırnak izi aramamızı öngörüyor. Katilin burada olduğuna eminim. Otoparktaki kamera açılarını biliyor. Arabanın park edildiği yer kör nokta. Muhtemelen kurbanı takip ediyordu. Şansımız yaver giderse katili otopsiden önce yakalarız. Sen de gözünü dört aç Sinan.”

“Otoparkta alınan kan örneğinin yanı sıra onun tam arka tarafında kısa siyah bir saç teli de bulundu. Belki sadece yandaki arabanın sahibinindir fakat olay yeri inceleme bulduğu her delili topladı.”

Tam bu ara Sinan’ın telefonu çaldı. Olay yeri işini bitirmiş, Eda Hanım’ın odasına doğru geldiklerinin haberini verdiler. Aylin ve Sinan odadan çıkıp hemşirenin bulunduğu masanın önünde durdular. Aylin, “Bize boş bir oda lazım birazdan olay yeri ekibi burada olacak. Selma Hanım ve diğer arkadaşları ile görüşmemiz orada devam edecek. Bu ara hasta listesini çıkardınız mı?”

“Hemen sağ taraftaki odayı kullanabilirsiniz. Listeyi çıkarıyorum. Az kaldı. Hasta randevularını iptal veya yönlendirme yaptığım için biraz gecikebilir.”

“Öncelikli işiniz hasta kayıtları, Hemşire Hanım. Acil olan bu! Beni zor kullanmaya mecbur bırakmayın. On dakika içinde istiyorum. Alt tarafı kaç hastası ölmüştür Eda Hanım’ın?”

Bu arada beş doktor koridorun ucunda göründü. Aylin ve Sinan dikkatlerini o tarafa yönlendirmişlerdi ki, Aylin’in dikkatini hemşire masasında duran çerçevenin içindeki iki fotoğraf çekti.

“Sizin kızınız mı?”

Bu soru karşısında hemşirenin yüz ifadesi değişti. Gözleri doldu. Fısıltı halinde, “Evet, benim kızımdı,” dedi.

“Kızımdı derken?”

“Şu an yaşamıyor. Onu üç yıl önce kanser hastalığından kaybettim.”

Aylin duraksadı. Diğer fotoğrafı eline alarak incelemeye başladı. Hemşirenin yüzü daha da soldu. O fotoğraf artık sadece bir anı olarak kalmış ve her baktığında acısını tazeleyen ama kaldırmaya eli varmayan yaman bir çelişkinin yürek acısıydı. Adamın siyah asker traşlı saçları gür, gülümsemesi ise insanın içini ısıtacak kadar yakıcı görünüyordu. Hemşire elindeki listeyi Aylin’e uzattığı sırada Sinan da gelen şüphelileri odaya alıyordu. Aylin listede ki ilk üç isme takılıp kaldı. İlk isim hemşirenin yaka kartında yazan, aynı soyadını taşıyordu. Sonraki ise Aykut ve Selma Durak çiftinin oğullarının ismiydi. Son isim ise altı yıl önce bir trafik kazasında tek kalan bir çocuğun tüm müdahalelere rağmen kurtulamadığını yazan bir dip not ile yazıcıdan çıkarılmıştı. Toplam da beş hastasını kaybetmişti.

Aylin, Hemşire’ye dönerek, “Eşiniz ile de görüşmek istiyorum. Lütfen buraya gelmesini söyleyin,” deyip cevabı beklemeden şüphelilerin bulunduğu odaya girdi.

Odada bulunan beş kişi sorgulandı, notlar alındı dikkatle gözlemlendi fakat en ufak bir ipucuna rastlanmadı. Aykut Doruk soğukkanlı ve tedirgin halleri ile hala şüpheli listesinin en üst sırasındaydı fakat onu katil ilan etmek için ellerinde hiçbir delil yoktu. Kapının vurulması ile hemşirenin başını içeri uzatması uzun sürmedi. Eşinin geldiğini belirtti ve aynı hızla kapıyı kapattı. Aylin, Sinan ile göz göze gelip ona odanın kontrolünü bıraktığını belirterek dışarı çıktı. Hemşire masasına yaklaştığında, ikisinin şakalaşarak gülüştüklerini görünce kendini tuhaf hissetti. Bugün burada çalışan biri öldürülmüştü, belki adam kurbanı tanımıyordu fakat hemşire onunla çalışıyordu. Ne olmuştu bu insanlara artık ölüye bile saygı duymuyorlardı. Aylin bu düşünceyi beyninden kovmak ister gibi elini başının üstünde salladı.

O sırada adam Aylin’e dönerek elini uzatıp kendini tanıttı. “Ben Gökhan Ay. Benimle görüşmek istemişsiniz komiserim. Sebebini henüz anlamamış olsam da geldim. Eşim Eda Hanım’dan bahsetti çok üzüldüm. Kendisini çok tanımasam da hiçbir insan böyle bir ölümü hak etmez. Yazık olmuş,” diyerek, Aylin’in elini sertçe sıktı.

Aylin’in ilk dikkatini çeken adamın elinin üzerindeki kabuk bağlamış çizik oldu. “Elinize ne oldu.”

“Anlamadım, komiserim.”

“Soruda anlamayacak ne var? Elinizin üzerindeki çizik, merak ettim, biraz derin duruyor, ne oldu?”

Adam eşinin masasına dönerek ona baktı terlemeye başlamış, tedirgin olmuştu. Korkunun ve sıkışmışlığın korkusunu artık Aylin on metre ileriden alabiliyordu. Adam beklemediği soru karşısında şaşırmıştı. Tekrar konuşmaya başladığında birkaç saniye öncesindeki kadar kendinden emin görünmüyordu.

“Nerede olduğunu hatırlamıyorum. Muhtemelen bahçede gülleri budarken olmuştur.”

“Eylül sonunda gülleri mi buduyorsunuz? Daha erken değil mi? Sonbahar bitip dinlenmeye geçselerdi daha iyi olmaz mıydı?”

“Havalar bu yıl soğuk gidiyor komiserim, o yüzden yağmurlar başlamadan halletmek istedim,” dediyse de tedirginliği artıyordu. Ellerini nereye koyacağını bilmiyormuş gibi sürekli hareket ettiriyordu.

Aylin onu dikkatle gözlemliyordu. Bir anda döndü ve Sinan’ın bulunduğu odaya doğru yürümeye başladı. Adam ise neye uğradığını şaşırmış öylece arkasından bakıyordu. Aylin geri dönüp, “Gökhan Bey lütfen beni takip edin,” deyip onun adım atmasını bekledi. Tam da tahmin ettiği gibi adam aksıyordu.

Aylin’in bakışının bacağında toplandığını görünce, “Ufak bir kaza geçirdim bahçede iki gün önce,” dediyse de sesi ve bakışı yalan söylediğini kanıtlıyordu. Bakışlarını kaçırmış, eşinden medet umarcasına ona doğru dönmüştü. Beden dili onu ele veriyordu, yayından fırlayacak ok kadar gergin görünüyordu.

Aylin ona doğru dönerek, “Sizi Eda Akbulut’u öldürmek suçundan tutukluyorum. Avukatınızı arayabilirsiniz,” deyip kelepçelerini çıkardı.

Karısı ise o ana kadar sessizliğini korumuştu fakat şimdi çığlık çığlığa bağırıyordu. “Sana kaç kez söyledim kızımızın ölümünde doktorun hiç suçu yok diye. Kaç doktor birden girmişti ameliyata. Neden yaptın, neden? Beni de suçuna ortak ettin. Hani telefonu beni almaya gelince otoparkta bulmuştun? Yalancı. Ben şimdi ne yapacağım? Senin öldürdüğünü tahmin etmeliydim. Bunu nasıl düşünemedim, nasıl?” diyerek kocasının göğsünü yumruklamaya başladı. Gücü bitince yere yığıldı. Bayılmıştı.

O ara Sinan dışarı çıkmış, Adli Tıp’tan gelen ilk bulguları aktarıyordu. Kurbanın çizmesinde bulunan kan bir başkasına aitti. Tırnak altında bulunan toprak kalıntılarının içinde DNA olacak deri örneğine rastlanmıştı. Ve bu iki veri birbirine uyuyordu. Cinayet sol elini kullanan biri tarafından işlenmişti. Bıçağın kuyruk kısmı, kesinin sol kısmına doğru kayıyordu. İlk bulgular bunlar olsa da katil kendini ele vermişti.  Odada bulunan doktorlar yardıma gelmişti. Hemşireyi gözetim odasına taşıdılar. Aylin onunla görüşmeyi sonraya erteledi.

Adam ise sadece aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, “Onun da canı yansın istedim…”

Aylin ve Sinan, adamı da alıp hastane koridorundan düşünerek çıkışa yöneldiler. İnsan evlat acısı ile mantığını kaybedebiliyor muydu? Oysaki doktor umutsuz bir hastalığı olan çocuğu yaşatabilmek umudu ile ameliyata almış ama başaramamıştı.

“Bunun kendi canına mal olacağı aklından bile geçmemiştir,”  diye sesli şekilde düşüncesini dile getirdi Aylin.

Şimdi ise mesleğinin kutsallığı hiçe sayılmış ve öldürülmüştü. Aylin hayat döngüsünün tuhaflığını bir daha düşünerek, bu soğuk eylül ayının soğuk ayazına adım attı. Gün artık akşama dönmeye başlamıştı. Şeytan yine yükünü bir masumun canını alacak birinin üzerine yüklemiş gibi görünse de asıl katil, şeytanın yükünü taşımadığını, sadece kendi öfkesinin esiri olduğunu kalacağı dört duvar arasında defalarca düşünüp eğer varsa vicdan muhasebesini kazanamayacağından habersizdi…

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum