Bir Müge Kılıç Polisiyesi – Miss Jade

Paylaş:

Hikaye – Miss Jade

Sıcak bir Ağustos sabahıydı.

Müge Londra uçağına yetişmek için erkenden kalktı, acele ile kahvaltısını yaptıktan sonra bir taksi çağırdı. Geçen gidişinde uçağa ucu ucuna yetişmişti. Bu sefer gecikmek istemiyordu.. Havaalanına varır varmaz hemen İdil’i aradı.

“Canım, havaalanındayım. Şu anda saat 12.30, birazdan uçağa bineceğim. Saat 13.00’de kalkacak. Rötar yok, merak etme.”

İdil, mutluluktan havalara uçarak, “Çok sevindim abla,” dedi nefes nefese. “Sen Londra saati ile 14.00 de Heahtrow havaalanında olursun. Ben de birazdan evden çıkarım. Seni karşılamaya geleceğim. İyi yolculuklar ablacığım. Görüşmek üzere.”

İki kardeş, Çeşme tatilinden beri, birbirlerini hiç görmemişlerdi. Bu yüzden, uçağa binerken Müge çok heyecanlıydı. Yanına oturan bir öğrenciyle yol boyunca konuşarak heyecanını bastırmaya çalıştı. Çaydı, sohbetti, yemekti derken zamanın nasıl geçip gittiğini farketmedi. Uçak Londra üzerinde alçalmaya başlayınca, içini yeniden bir heyecan kapladı.

Pasaport kontrolünden geçip valizini de aldıktan sonra derin bir iç çekerek, “Oh be. Sonunda İngiltere’deyim,” dedi kendi kendine.

Çıkış kapısından geçer geçmez İdil onu gördü ve el salladı. İki kardeş uzun uzun birbirlerine sarıldılar.

“Hoş geldin abla, nasıl geçti yolculuğun? Çok iyi gördüm seni. Nerelere gideceğiz bir bilsen.“

“Hoş bulduk İdil, bir soluklan ablacığım. Gideceğiz tabii. Önce evimize gidelim, kahvelerimizi yudumlarken hepsini konuşuruz.“

Eve varıncaya kadar İdil hiç susmadı. Habire anlattı durdu.

Nihayet vardılar İdil’in küçük sevimli evine. Valizleri indirirken İdil’in ev sahibi kapıda belirdi.

“Hoş geldin Müge, seni tekrar gördüğüme çok sevindim.“

“Ben de sizi gördüğüme çok sevindim Miss Ruby. Yarın cumartesi, Portobello Market kuruluyor, gidiyoruz değil mi?”

“Gidiyoruz tabii. İdil geleceğini söylediğinden beri cumartesini iple çekiyorum. Hadi siz biraz dinlenin, konuşacak çok şeyiniz vardır. Görüşmek üzere.”

Miss Ruby, altmış beş yaşında, mavi gözlü, beyaz tenli, platin renkli saçlara sahip, uzun boylu, zarif bir kadındı. Eşini evliliklerinin ilk yıllarında kaybetmiş ve bir daha hiç evlenmemişti. Notting Hill’in  en eski ailelerinden Cadburry’lerin kızıydı. Notting Hill’de üç evin ve altlarındaki dükkanların sahibiydi. Kız kardeşi Rose, özel bir bakımevinde kalıyordu. Alzheimer’a yakalanmıştı, artık hiçbir şey hatırlamıyordu. Bakımı ağırlaştığı için kardeşi Rose’u bakımevine yatırmak zorunda kalmıştı. Şimdi sevgili kedisi Miss Jade ve sadık yardımcısı Miss Magi ile yaşıyordu.

Magi Clariens,  Ruby’in çocukluk arkadaşıydı. Birbirleri ile görüşmeyi hiç kesmemişlerdi. Kumarbaz eşi, bütün varını yoğunu yitirip ölünce Magi beş parasız ortada kalmış, bunun üzerine Ruby onu bırakmamış, yanına almıştı. Hiç çocuğu olmamıştı, ki buna her zaman şükrederdi  Magi. O da Ruby gibi zarif bir kadındı. İki eski dost çok güzel geçiniyorlardı. Yemeklerden Magi sorumluydu ve harika yemekler yapıyordu.

Müge ve İdil kahvelerini camın kenarındaki koltuklara kurulmuş, dışarıyı seyrederek yudumluyorlardı.

“Abla, akşam yemeğini Çin lokantasında yiyelim mi ne dersin?”

“Yiyelim tabii ama buraya en yakın olana gidelim biliyorsun yarın cumartesi.”

“Biliyorum, yine akşama kadar pazarı gezip alış veriş yapacağız. Abla, biliyorsun geçen geldiğinde yirmi kilo fazla bagajın çıktı bu sefer lütfen kontrollü davran, söz mü?”

İdil’in bu sözleri üzerine kahkahalar havada uçuştu.

Cumartesi sabahı, Ruby, Magi, İdil ve Müge erkenden buluştular, hep birlikte pazarı dolaşıp gönüllerince alış veriş  yaptılar. Sonunda yorulduklarına karar verip küçük şirin bir kafeye  oturdular. Günün kritiği, bitki çayları eşliğinde yapıldı. Ruby, Pazartesi sabahı kedisi Miss Jade’i pet kuaförüne götüreceğini söyledi ve Müge’den onunla gelmesini rica etti. Kız kardeşini de ziyaret etmek istiyordu. Kedisi ile bakımevine gidemeyeceği için onu eve Müge’nin götürmesini istedi.

“Kedinizle ben ilgilenirim. Kardeşinizi gönül rahatlığı ile ziyaret edebilirsiniz Miss Ruby.”

“Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum sevgili Müge. Her ne kadar beni hatırlamıyor olsa da o benim kardeşim ve onu hala çok seviyorum. Hayattaki tek kan bağım. Eskiden olduğu gibi saçlarını tarıyorum, o çok sevdiği elbiselerini giydiriyorum. Biliyor musunuz,  bütün bunları yaparken sanki anlıyor ve hiç itiraz etmiyor.”

Ruby’nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Herkes duygulanmıştı.

Pazartesi sabahı, İdil işe gitmek için hazırlanıyordu.

“Abla ben erken gelirim, bu akşam tiyatroya gideceğiz.”

“Tamam canım. Ben de Miss Jade’i eve getirince hazırlanır seni beklerim. İdil sana bir şey soracağım. Rose’un durumu çok mu ağır?”

“Fiziksel olarak bir problemi yok ama hiç konuşmuyor. Sadece arada bir babasını soruyormuş. Ne ilginç değil mi? Alzheimer beynin bütün fonksiyonlarını iptal eden bir hastalık. Ruby’i hatırlamıyor, hiç kimseyi hatırlamıyor ama babasını soruyor. Onun resminin bulunduğu çerçeve hep elindeymiş.”

“Bakımevinin ücreti dudak uçuklatıyor İdil.”

“Ama çok güzel bakıyorlarmış. Yanında yirmi dört saat kalan bir hemşiresi ve doktoru varmış. Aslında her hastanın öyleymiş abla. Bank Holiday’de[1] bir kere gitmiştim ziyaretine. Odalar çok konforlu, mini bir villa gibi, hasta yakınları için özel odalar bile mevcut. Boşuna Diamond Nursing Home[2] dememişler ismine. Ben, Rose ile ilgilenen hemşireyi çok tecrübeli buldum. Adı Abigail, ayrıca çok titiz ve temiz.”

İdil geç kaldığını fark etti, acele ile çayından son bir yudum daha alıp çıktı.

Müge saatine baktı. Daha vakti vardı, kahvaltısını bitirebilirdi. Çayını doldurmak için ayağa kalktığında kapı öyle gürültülü vuruldu ki, fincan elinden önce havaya yükselip sonra yere düştü. Çok korkmuştu. Kim, neden bu şekilde kapıyı çalıyordu? Merakla koşup  kapıyı açtı. Karşısında Ruby, kucağında kedisi ve yanında Magi. İkisinin de üstünde son derece şık pembe sabahlık, pembe büyük fiyonklu terlikler, saçlar bigudili olduğu halde faltaşı gibi açılmış, ifadesiz  mavi gözlerle Müge’ye bakıyorlardı.

“Geç mi kaldım, diyeceğim ama siz hazır bile değilsiniz. Neden bu kadar telaşlı çaldınız kapıyı?”

Sanki konuşulanları anlamıyorlarmış gibi hala boş boş bakıyorlardı.

Müge bir terslik olduğunu anladı. “Miss Ruby! Miss Magi! Neler oluyor? Lütfen cevap verin, korkutuyorsunuz beni!”

Müge telaşlanmış, bağırıyordu. Ruby zor da olsa konuşmaya başladı aynı donuk ifade ile.

“Evde bir erkek cesedi var Müge.”

“Erkek cesedi mi? Aman Allah’ım! Siiizzz yani siz öldürmediniz değil mi?”

Bu soruyu sorduğuna inanamıyordu, aklına o saniyeler içinde Cary Grant’ın filmi geldi.[3] İki tatlı yaşlı kadın evlerine pansiyoner olarak aldıkları kimsesiz erkekleri, ahududu şarabına kattıkları arsenikle öldürüyor ve sonra kilere gömüyorlardı. Bu tatlı iki ihtiyar Cary Grant’ın teyzeleriydi. Yoksa bu iki tatlı ihtiyar kadın da…

Neler geçiyordu aklından böyle? Derin nefesler alarak, sakinleşmeye çalıştı. Bir yaşam koçu olarak danışanlarına söylemesi kolaydı tabii ama şimdi sıra kendisine gelmişti. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Durumunu başka hiçbir söz bundan daha iyi anlatamazdı.

“Tamam!” dedi, kendisinin bile zor tanıdığı bir sesle. “Şimdi sakin oluyoruz ve polisi arıyoruz, onlar gelene kadar eve gitmiyorsunuz, oldu mu? Hadi gelin şimdi siz içeri, bana olanları anlatın.”

İkisi de itiraz etmeden girdiler, sakince oturdular. Müge onlara birer fincan çay getirdi. Acil telefon numaralarını gösteren bir broşür buzdolabının kapısına yapıştırılmıştı. Müge oradan polisin numarasını buldu ve zaman kaybetmeden aradı. Sonra kadınlara dönüp neler olduğunu anlatmalarını istedi.

Ruby ağlayarak, “Sabah her zamanki gibi kalkmış mutfağa gitmek için merdivenlerden iniyordum,” diye başladı anlatmaya. “Ayağımı oturma odasında duran gümüş vazoya çarptım anlam veremedim. Vazoyu elime aldım ve oturma odasına doğru ilerledim. Bir de ne göreyim? Odanın altı üstüne gelmiş, ne kadar eşya varsa her yere saçılmış. Duvarda asılı aile tablomuzun önünde kaskatı kesilmiş bir adam yatıyor. Suratı tuhaf bir şekilde gerilmiş, gözleri yuvalarından fırlamış. Çok ama çok korkunçtu Müge!”

Yaşlı kadın bir yandan bunları söylerken, bir yandan da titreyen elleri ile çayını içmeye çalışıyor, sanki aldığı her yudum ona kuvvet veriyordu.

Müge birden İdil’e haber vermediğini hatırlayarak hemen telefona sarıldı.

“İdil rahatsız ediyorum canım ama sana söylemem gereken çok önemli bir şey var.”

“Neler oluyor abla, Miss Jade mi kaçtı?

“Hayır. O , Ruby ve Magi şu anda bizdeler.”

“Çok iyi, sorun ne o zaman?”

“Sevgili ev sahibimizin evinde bir ceset var.”

“Ceset mi? Dur dur dur abla! Ceset dedin değil mi? Yanlış duymadım! Aman Allah’ım! Hemen geliyorum.”

Müge, telefonu kapatır kapatmaz siren sesini duydu. Pencereden baktığında polis arabalarını gördü. Ruby ve Magi’ye polislerin geldiğini söyleyip odadan çıktı. Kapıyı açınca, şık ve sade giyimli, uzun boylu, fit bir vücuda sahip, sarışın, mavi gözlü bir kadın dedektifle karşılaştı. Yanında orta yaşlı, kır saçlı, hafif göbekli, şık takım elbiseli bir erkek dedektif duruyordu.

“Günaydın Hanımefendi, ben cinayet masası dedektifi Hudson Ward, bu da ortağım Peyton  Bennett, ev sahibinizin evinde bir ceset olduğunu siz mi bildirdiniz.”

“ Evet, ben bildirdim.”

“ Siz kiracısı mı oluyorsunuz?”

“Hayır, aslında kız kardeşim İdil kiracısı oluyor, ben burada oturmuyorum, kardeşim İdil’i ziyarete geldim.”

“Peki ev sahibiniz nerede? Sakıncası yoksa içeri girebilir miyiz?”

“Şu anda içerdeler, buyurun girin lütfen.”

Müge dedektifleri salona götürdü ve onlara da çay ikram etti. Dedektifler, kendilerini Ruby ve Magi’ye tanıttıktan sonra neler olup bittiğini ayrıntılı sorup not aldılar.  Bütün bunlar olurken İdil geldi. O ve Müge de dedektiflere ifadelerini verdiler. Bütün bir gün süren incelemelerden sonra dedektif Peyton tekrar geldi. Cesedin ön incelemesinin tamamlandığını ve otopsi için götürüldüğünü söyledi. Maktul, hırsızlık amaçlı girmişti eve, aile tablosunun  arkasında bir kasa gizliydi ve güvenliği, kilidi haricinde eletrik sistemi ile korunuyordu. Ruby, aile mücevherlerini bu kasanın içinde saklıyordu, son derece pahallı ve güvenli bir kasaydı ama o yine de tablonun etrafına elektrik sistemi kurdurmuştu. Her gece yatmadan önce ve evde olmadığı zamanlarda devreye sokuyordu onu. Hırsız bunu bilmediği için tabloya dokunur dokunmaz akıma kapılıp ölmüştü. Peyton, maktulün kimliğinin tespit edilip otopsi raporu tamamlanınca tekrar geleceğini söyledi. Soruşturma bitene kadar  eve girilmemesini, bir memur gözetiminde kendilerine ait gerekli eşyaları yanlarına almalarını ve mümkünse İdil’in evinde kalmalarını istedi

İki yaşlı kadın ve kedileri, o gece İdil’in evinde kaldılar. Magi erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırladı. Herkes uykulu gözlerle kahvaltısını yaparken Ruby, Canterbury’e gitmek istediğini söyledi. Şehrin kuzeyinde Whistable adında bir sahil kasabasında ailesine ait bir malikane vardı, orada biraz dinleneceğini umuyordu.

İdil ve Müge bir birlerine baktılar.

İdil “Önce dedektif Peyton’ı  arayalım   bir sakınca görmezse  hep birlikte oraya gidebiliriz, hem bizim için de değişiklik olur,” dedi.

“Keşke  alarm sistemi kurdursaydık kapıya, bu şekilde bir ölümle sonuçlanmazdı olay,” dedi Magi üzüntüyle başını sallayarak.

Ruby, “Biliyorsun rakamlarla aram iyi değil,” diyerek karşılık verdi arkadaşına. “Unutkanlık ta var. Her neyse olan oldu artık Magi, elimizden bir şey gelmez. Benim aklıma takılan bir şey var: Burada bizden daha zengin aileler oturuyor. Hatta bir kaçı kuyumcu ve antikaya çok meraklılar. Neden bizim evi soymayı seçti? Düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum sebebini.”

Magi elini çenesine dayadı.

“Ben bu adamı bir yerlerden hatırlıyorum ama nereden? Özellikle o küçük parmağına taktığı büyük aslan başlı yüzüğü.”

Müge heyecanlanmıştı. Belki bir ip ucu yakalayabilirlerdi.

“Yüzüne dikkatli baktınız mı? Belki sizin her zaman gördüğünüz birisidir  Miss Magi. “

Bu arada İdil dedektif Peyton’la konuşmasını bitirmişti.

“Dedektifimiz buraya geliyor hanımlar!… Cesedin kimliğini tespit etmişler, ayrıca otopsi raporunu da almışlar, şanslarına adli tıpta sırada bekleyen başka ceset olmadığı için otopsi rahatlıkla tamamlanmış. Geldiğimde ayrıntılı konuşuruz dedi.”

Merakla bekliyorlardı hepsi acaba kimdi bu adam? Bir saat sonra kapı çaldı, İdil hemen kapıya yöneldi. Gelen Peyton’dı. Kısa bir selamdan sonra hemen konuya girdi.

“Miss Ruby, evinize hırsızlık amaçlı giren adamın kimliğini tepit ettik. İsmi  Oliver Stanley, 43 yaşında, evlenip ayrılmış, Manhester da tek başına sosyal konutlarda kalıyormuş.Bir çok işte çalışmış, dikiş tutturamamış ama  son iki yıldan bu yana  Diamond Nursing Hause isimli bir bakımevinde temizlik görevlisi olarak çalışıyormuş.”

Herkes şaşkın bir halde birbirine bakıyordu. Bir süre öyle kaldılar. Sessizliği bozan Magi oldu.

“Biliyordum, biliyordum. Ben onu bir yerde gördüğümü biliyordum!”

Yaşlı kadın, hatırlamanın sevinci ile bağırıyordu.

“Sakin olun Miss Magi, bildiklerinizi bize de anlatın lütfen, her ipucu bizim için önemli,” dedi Peyton.

Sözü bu sefer Ruby aldı.  “Adı geçen bakımevinde benim kız kardeşim Rose kalıyor. Bundan yaklaşık bir sene önce bakımı zorlaştığı için kendisini oraya yatırmak zorunda kaldım.  Sanırım onu ziyarete gittiğimizde görmüş olacak Magi. Çok ilginç. Ben kendisine orada hiç rastlamadım.”

Magi telaşla araya girdi. “Bundan iki hafta kadar önce Rose’u ziyarete gitmiştik. Hava güzel olduğu için bahçede oturmuştuk. Sonra ben üşümesin diye Rose’un hırkasını almak için odasına giderken koridoru süpüren birisini gördüm. Yüzüne pek dikkat dikkat etmedim ama küçük parmağındaki yüzük dikkatimi çekmişti. Üzerinde kocaman bir aslan başı vardı. Aslanın gözlerine kırmızı taşlar konmuştu. Aklımda kalan sadece o yüzük oldu.”

“Başka hatırladığınız bir şey var mı? Önemli olabilir. Dün olayın şokundan olsa gerek yüzükten hiç bahsetmediniz bana. Neyse, lütfen aklınıza gelen ne varsa söyleyin çünkü bu basit bir hırsızlık olayı gibi görünmüyor artık. Belli ki planlı, sizi yakın takibe almış. Aradığı her ne ise ya da çalmak istediği, kasanın elektrikli güvenliğini hesaba katmamış. İncelemelerimiz sonucunda aslında öldürücü bir akım yokmuş ama kalbi zayıf olduğu için akıma dayanamamış. Miss Ruby, Canterbury’e gidebilirsiniz. Yalnız, eğer doktoru izin verirse kız kardeşinizi de birlikte götürün. Biz soruşturmayı derinleştireceğiz. Bakalım altından neler çıkacak?”

Dedektif Peyton ayrıldıktan sonra Ruby, Diamond Nursing House’un müdürü Dr. John  Atkinson’a telefon açtı, kısaca olan biteni anlattı. Kardeşi Rose’u yanında götürmek istediğini ve bir saate kadar orada olacaklarını söyledi. Dr. Atkinson, Rose’un hemşiresi Abigail Parker’ın da onlarla birlikte gelmesi şartı ile Rose’u götürebileceklerini söyledi.

İdil araba kiralama şirketini aradı. Bir jeep kiralayıp yola çıktılar. İlk durakları Diamond Nursing House oldu. Oraya vardıklarında, Rose ve hemşiresi Abigail  kapıda bekliyorlardı. Ruby kardeşini koluna aldı, arabaya bindirdi. Vakit kaybetmeden tekrar yola koyuldular.

Whistable’a vardıklarında öğlen olmuştu. Cadburry malikanesi bütün ihtişamı ile karşılarındaydı. Kapıyı, malikanede daimi olarak kalan Violet açtı. O ve eşi Gus on beş yıldır Cadburry malikanesinde kalıyorlardı. Gus, bahçıvanlığın yanı sıra evin bütün tamir ve tadilat işinden de sorumluydu. Evin yemek, alış veriş ve temizlik işleri ise Violet’e aitti.

Rose’un, her zamanki gibi, salonun güllerle bezenmiş bahçesine bakan penceresinin önündeki koltukta yeri hazırlanmıştı. Abigail onu koltuğuna oturttu, çayını getirdi.

“Rose, biliyor musun nereye geldik? Sevgili babanın sana bıraktığı malikaneye, burası senin Rose. İster misin, sana babanın resmini vereyim mi? Onu da yanımızda getirdik.”

Resmi çantasından çıkarmaya yöneldiğinde birden karşısında Müge’yi gördü ve biraz tedirgin oldu.

“Yolunuzu mu kaybettiniz Miss Müge? Malikane epey büyüktür alışana kadar hep böyle yanlış odalara gireceksiniz.”

“Ben mutfağı bulmaya çalışıyorum , kahve var mı diye bakacaktım. Umarım sizi rahatsız etmedim. Size bir soru sorabilir miyim? Miss Ruby’nin evine giren hırsız Oliver Stanley, sizinle aynı  bakımevinde çalışıyordu, onu tanıyor musunuz?”

“Pek tanıyorum sayılmaz, sadece temizlik yaparken ve etrafı süpürürken görüyordum, gündüz çalışanlardandı, polislere de söylediğim gibi sadece gördüğümde merhabalaşırdım, konuşkan ve arkadaş canlısı bir yapım olmadığı için genellikle beraber çalıştığım insanlarla samimi olmam.”

Abigail soğuk ve otoriter bir ses tonuyla cevaplamıştı soruyu. Müge, Abagail’in  bu sert tutumuna bir anlam veremedi, mutfağın yerini öğrenip salondan ayrıldı. Violet, akşam yemeği için hazırlık yapıyordu, kahveleri Müge hazırladı ve odasına çıktı. Olanları kardeşine anlatmak için sabırsızlanıyordu.

“İdil, mutfağın yerini ararken salonda Abigail ile karşılaştım, Rose’la ilgileniyordu, beni görünce irkildi. Hırsızla aynı bakımevinde çalıştığını onu tanıyıp tanımadığını sordum. Ona soru sormama sinirlendi ve beni tersledi, kendisi arkadaş canlısı ve konuşkan bir yapıya sahip olmadığı için onunla  sadece merhabalaşıyormuş, polislere de aynısını söylemiş. Bu kadın bir şeyler saklıyor gibi geldi bana.”

“Neden sinirlendi acaba abla? Dediğin gibi bir şeyler saklıyor olabilir, gözümüz üstünde olsun, Ruby çok üzgün ve korkuyor. Magi de pek farklı sayılmaz, onlara yardım etmeliyiz.”

İki kardeş, Ruby’le konuşup onlarla ilgileneceklerini söylemeye karar verdiler.

Akşam yemeğinde konu açılınca Ruby çok duygulandı ve iki kardeşe teşekkür etti. Keyifli bir akşamdı ama yorgunluktan herkes bitap düşmüştü. Abigail izin isteyip Rose’u odasına götürdü. Diğerleri de kahvaltıda buluşmak üzere erkenden odalarına çekildiler.

Ertesi sabah, uzun, bembeyaz tüyleri, mavi gözleri ve boynunda pırıl pırıl yanan pırlanta tasması ile Miss Jade, Rose’un kucağında oturuyordu. Müge ve Ruby de oradaydı.

“Kız kardeşim Rose, küçüklüğünden beri çok hassas bir yapıya sahipti. Babam bize çok düşkündü, üzerimize titrerdi, bir dediğimiz iki olmazdı. Annem otoriterdi, tam bir aristokrat olarak yetiştirilmişti, bizi hiç şımartmadı. En sert dadılarla yetiştirildik. Bir kere bile bize sarıldığını hatırlamıyorum ama yine de bizi sevdiğini bilirdim.”

“Miss Ruby, bu adam sizin evinizde ne arıyordu? Olaydan beri hep düşünüyorum, bunun kardeşinizle bir ilgisi olabilir mi?”

“Bilmiyorum, Müge’ciğim. İnan bana güzel kızım, benim de gözüme hiç uyku girmedi düşünmekten.”

“Yaşayan başka akrabalarınız var mı? Çok varlıklı bir kadınsınız, mirasınızı beklemeye tahammülü olmayan bir akrabanız olabilir.”

“Sevgili Müge, babam örnek bir eş ve baba olmasının dışında çok çapkındı. Annem bunu bilmesine karşılık onu hep affederdi ya da bize öyle görünürdü, bilmiyorum. Rose’un onuncu yaş günü partisini burada bahçede veriyorduk, epey kalabalıktı, annem ve babam misafirlerle ilgileniyorlardı, biz de akranlarımızla. Sonra birden ne oldu hatırlamıyorum, annemi sinirli bir şekilde eve koşarken gördüm. Babam kolunu tutuyordu gitmemesi için, ama başaramıyordu. Ben bir an onları gördüm sonra arkadaşlarıma dönüp unuttum, ama Rose arkalarından gitmiş.”

Ruby ağlıyor, titreyen elleri ile gözlerinden süzülen yaşları siliyordu.

Müge de duygulanmıştı. “Miss Ruby, geçmiş olayları yeniden hatırlayıp yaşamak insana acı verir, anlatmak zorunda değilsiniz.”

“Hayır, hayır, beni dinlemeni istiyorum. Belki bir faydası olur bu sefer acı vermek yerine.  Hem sen bugüne bugün iki cinayet davasına ışık tutmuş genç bir hanımsın.”

Yaşlı gözleri gülmeye başlamıştı. Müge, teşekkür etti, ona da yardımcı olursa asıl o zaman övgüleri kabul edeceğini söyledi.

“Annemi, babamı ve Rose’u pastayı getirirlerken hatırlıyorum. Parti bitip herkes evine gidince evimize büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Dadımız bizi odamıza çıkardı ve yatırdı. Babam iyi geceler öpücüğü için gelmemişti. Yatak odalarından uğultular geliyordu. Rose ağlamaya başlamıştı. Nedenini sorduğumda, Ruby, “Babamın bir sevgilisi ve bir de oğlu varmış, anneme söylemişler. Babam annemden boşanmayacağını ama onlara bakacağını söyledi,” dedi. Ertesi sabah, kahvaltıya erken indim, babam çoktan çıkmıştı. Rose’un bana söylediklerini anneme anlattım.”

Müge heyecanla dinliyor, bir yandan da düşünüyordu. ‘Demek ki, bir erkek kardeşleri vardı. Ama bu eve giren hırsız Oliver Stanley olamaz. Yaş olarak tutmuyor.’

“Annenizin tepkisi ne oldu Miss Ruby?”

“Annem bütün soğukkanlılığıyla, böyle bir şeyin hiç konuşulmadığını, Rose’un hayal gücünün geniş olduğunu ve bir daha böyle saçmalıklardan söz edilmesini yasakladığını söyledi. O günden sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatımıza devam ettik. Babam eski neşesini kaybetmişti ve bir daha asla eskisi gibi olmadı. Rose bunun şokunu hiç atlatamadı ve hala bir erkek kardeşimiz var mı onu bilmiyoruz.”

Müge, bu erkek kardeş meselesinin önemli olabileceğini düşündü.

“Rose vasiyetini, varlığından emin olmadığımız erkek kardeşimize göre hazırladı. Sebebini sorduğumda ise annemin acımasızca, babamı büyük bir kötülüğe zorladığını söyledi. Meğer annem, onların cebine para koyup buralardan çok uzağa gitmelerini sağlamasını istemiş babamdan. Bunu yapmadığı takdirde bizim yüzümüzü asla ona göstermemekle tehdit etmiş.”

“Hırsızın açmak istediği kasada neler vardı Miss Ruby?”

“Aile yadigarı mücevherlerden başka hiçbir şey yoktu, neden?”

“Şimdi toparlayalım. Kasada mücevherlerinizi saklıyorsunuz, vasiyetiniz aile avukatında, o muhafaza ediyor. Ama kız kardeşinizin bütün mirası, varlığından emin olmadığınız erkek kardeşinize gidiyor.”

“Kanıtlaması şartı ile evet.”

Müge olayın daha karmaşık hale geldiğini düşündü.

“İzin verirseniz ben dedektif Peyton’a bunları anlatayım soruşturmaya faydası olur belki.

Ruby hiç itiraz etmedi. Uzun bir telefon görüşmesinden sonra Müge, dedektiften hırsızın boşandığı eşine ulaştıklarını öğrendi. Oliver Stanley, eşine geri dönmesi için yalvarıyormuş, yakında zengin olacaklarını söylüyormuş ama nasıl olacağı hakkında hiçbir şey anlatmamış.

Kafası iyice karışmıştı Müge’nin. Kasadaki mücevherlerden hırsızın nasıl haberi olduğunu bir türlü açıklayamıyordu kendisine. Ayrıca Rose’un vasiyetnamesi de tam bir muammaydı.

“Bana Rose’un hazırladığı vasiyetnameyi biraz daha açıklar mısınız lütfen? Benim kafam iyice karıştı da.”

“Rose bir mektup yazdı erkek kardeşimize, vefatı durumunda ölüm ilanıyla birlikte gazetelerde yayınlanacak. Avukatımızın ismi ve adresi ile. Böylece mirasın ona ulaşabileceğini düşünüyor, tabii ispat ettiği takdirde. Ailemize ait bütün kayıtların hepsi ve vasiyetnamelerimiz şifrelenmiş bir şekilde gizli tutuluyor.”

Ruby, bunların hepsini bir banka kasasında tutuğunu, şifrenin de emin bir yerde olduğunu söyledi.

Akşam yemeğinde günün kritiği yapıldı, her şey yeni baştan konuşuldu, en ufak detaylar bile gözden geçirildi. Ama hala hırsızın mücevherler için eve girdiğine inanmıyorlardı.

Ertesi sabah, Müge ve İdil erkenden kalktılar.

“Abla ben hiç anlam veremiyorum bütün bu olup bitenlere, her şey iyice karıştı sanki.”

“Bence amaç şifreyi ele geçirmekti, baksana şifreyi eline geçirip kayıtlara ulaşan kişi her şeye sahip olabilir, yani Ruby’nin payını da ele geçirebilir İdil.”

“Sence hırsız bunu biliyor muydu?”

“Evet biliyordu ve bunun için tulmuştu o. Nereden anladım biliyor musun, eski eşine çok zengin olacaklarını söylemiş. Çaldığı birkaç mücevherle çok zengin olunmayacağını o da biliyordu.”

Müge emindi artık. Ama kimdi onu tutan kişi ve nereden biliyordu şifreli kayıtları?

Kahvaltı için yemek salonuna girdiklerinde kimseyi göremediler. Masanın kurulu olnmasın rağmen kimse yoktu, oturma odasına yüneldikleri sırada Violet çıktı karşılarına, ağlıyordu. Onlara, sesizce oturma odasına doğru ilerlemelerini söyledi. Odanın kapısında onları, elinde silahla bakımevinin müdürü Dr. John Atkinson karşıladı.

“Şimdi yavaşça diğerlerinin yanına geçip oturun genç hanımlar, sakın bağırmaya falan kalkmayın, yoksa sizi gözümü bile kırpmadan öldürürüm, beni duydunuz değil mi?”

Müge ve İdil hiç itiraz etmeden denileni yaptılar.

“Ne istiyorsunuz bizden? Neden silahla buraya geldiniz Dr.Atkinson? Bizim size ne kötülüğümüz dokundu?”

Ruby’nin korkudan sesi titriyordu.

“Şifreyi istiyorum Miss Ruby, sadece şifreyi.”

“Nereden biliyorsunuz siz şifreyi, hangi hakla böyle bir şeye cüret edersiniz?”

“Sizi fazla merakta bıraktım galiba, hemen açıklayayım. Sevgili ablam Rose mirasını bana bıraktı ama ben hepsini istiyorum. Seni affediyorum Ruby, yanında senin her bir pounduna muhtaç Magi varken elbette beni düşünemezdin. Her neyse uzatmayalım, bunun kimseye faydası olmaz.”

“Hepimizi öldürmeyi düşünmüyorsunuz, öyle değil mi doktor?”

Müge biraz zaman kazanmaya çalışıyordu, konsolun üstündeki aynadan Gus’ı görmüştü, güllerin arasından,  içeride neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Doktorun, konsola doğru dönmesini istemiyordu.

“Neden? Doktor olduğum için mi? Çok komik, neden herkes doktorların da bir insan olabileceğini hiç düşünmez, neden tanrı muamelesi yaparlar  anlamıyorum. Sorunuzun cevabı evet, düşünüyorum, başka sorusu olan? Şifreyi istiyorum Ruby hemeeennn!”

Ses birden kesiliverdi. Gus, çok akıllıca davranıp  polisleri arka taraftan içeri almıştı. Doktor, ne olduğunu anlamadan birden kendisini yerde buldu.

Herkes olayın şokundan kurtulmaya çalışıyordu. Dedektif Hudson ve dedektif Peyton da gelmişlerdi. Gus ise, günün kahramanıydı, herkes ona nasıl teşekkür edeceğini bilmiyordu. Eğer akıllıca davranmasaydı şu anda hiç biri yaşamıyor olabilirdi.

Dedektif Hudson, gereken açıklamaları yaptı. Doktor Atkinson, Rose’un odasına gizli bir kamera yerleştirmiş, iki yıldan beri Ruby’i de yakından izlemişti. Bütün kirli işlerini Oliver’a yaptırmaktaydı. Aile kayıtlarının bir şifre altında  olduğunu da kamera kayıtlarından çğrenmişti. Ayrıca Ruby ve Rose’u çocukluğundan beri, hep yakından izliyordu.

“Miss Ruby, şifreyi kasa da saklamıyordunuz değil mi? Bu çok kolay olurdu,” dedi Peyton.

“Miss Jade! Öyle değil mi Miss Ruby?”

Müge bu soruyu sorarken gülümsüyordu.

“Kedinizin boynundaki pırlanta madalyonun içinde, evinizin telefon numarası yazılı, ola ki Miss Jade kaybolursa size rahatlıkla ulaşılabilsinler diye. Aslında bu telefon numarası sizin aile kayıtlarınızın bulunduğu şifre yanılıyor muyum?

Yaşlı kadın içten bir merakla sordu. “Nasıl anladın sevgili Müge?”

“Aslında ilk başlarda ben de anlayamamıştım. Fakat, sonradan bir şey farkettim. Ne zaman şifre hakkında konuşsak siz hemen kedinize bakıyordunuz. Merak edip madalyonu inceledim. Çok akıllıca. Sherlock Holmes’un dediği gibi, eğer bir şeyi saklamak istiyorsan her zaman göz önünde tutacaksın.”

Violet şarapları getirmişti. Herkes kadehlerini Miss Jade ve Gus için kaldırdı.

 

[1] İngiltere’de mayısın ilk ve son pazartesi günleri ile ağustosun son pazartesi günü yapılan resmi genel tatil.

[2] Pırlanta Bakımevi.

[3] Arsenik Kurbanları: (Arsenic an Old Lace) Frank Capra’nın yönettiği 1944 yapımı A.B.D. filmi.

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum