Bir Percule Hoirot Macerası – Kraliçenin Mor Şapkası

Paylaş:

Her yıl Mayıs ayındaki banka tatilinde, hiç kimse Percule Hoirot’yu Londra’da tutamazdı. Ünlü dedektif, cuma sabahı Victoria İstasyonu’ndan trene biner, İngiltere’nin güney sahillerinde alırdı soluğunu. Son yıllarda, Plymouth yakınlarındaki Hudley civarında bir yer keşfetmiş, oradaki ‘Kraliçenin Mor Şapkası’ isimli küçük bir otele gitmeyi adet haline getirmişti.

Görünüşüne bakılırsa, tam anlamıyla birkaç yüzyıl öncesinden kalma bir handı orası. Tahta masaları, gıcırdayan merdivenleri, soğuk havalarda sürekli yanan kocaman ocağı, eski usul yatakları ve vitraylı küçük pencereleriyle, insana Kral Arthur’un hayaletiyle her an karşılaşabileceği duygusunu veren bir yerdi. Buna karşılık, son derece modern bir tarzda yönetiliyordu. Sahibi, Cornwall’li bir karı kocaydı. Rahat etmeniz, keyifli bir tatil geçirmeniz için ellerinden geleni yapıyorlardı. Kraliçe’nin Mor Şapkası’nda kalıp da servisten hoşnut olmayan müşteri hemen hemen yoktu. Yemekler leziz, şaraplar enfesti.

Burada kalmak için haftalar öncesinden yer ayırtmak gerekiyordu. Bunu çok iyi bilen Percule Hoirot, rezervasyonunu altı ay öncesinden yaptırmış, işi sağlama bağlamıştı. Yapısı gereği fazla müşterisi olan bir yer değildi burası. Topu topu beş odası vardı ve en fazla on kişiyi ağırlayabilirdi.

Percule Hoirot’nun  burayı bu kadar çok sevmesinin nedeni, hanın Cornwall kıyılarına özgü bir koyu çevreleyen bir uçurumun gerisindeki yemyeşil bir düzlüğe kurulmuş olmasıydı. Denizin gürültüsü hesaba katılmazsa, oldukça sessiz ve sakin, hatta ıssız bir yer denebilirdi buraya. Artık kullanılmayan eski bir yel değirmeninden başka , gözle görülebilen bir yapı yoktu çevrede. Köy ise, güneydeki bir tepenin arkasındaki vadideydi.

Hana gelenler, genellikle Percule Hoirot gibi, koyun vahşi manzarasıyla adeta büyülenirlerdi. Kumsala daha yakından bakabilmek için, tehlikeyi göze alıp uçurumun kenarına kadar yaklaşanlar olurdu.  Bazan, içlerinden kumsala inmek isteyenler bile çıkardı. Düzlükle kumsal arasındaki yamaç, neredeyse doksan derecelik bir açı yapacak kadar dik, yüksekliği ise otuz metre civarındaydı. Bütün uyarılara rağmen, uçurumdan aşağı inmeye kalkışanlardan bugüne kadar ölen yoktu ama, resmi kayıtlara göre yarlananların sayısı oldukça fazlaydı.

Gökyüzünün masmavi olduğu, sıcak, rüzgarsız bir öğle üzeri Kraliçenin Mor Şapkası’na gelen Hoirot, hanın sahibi Brett Carter’ın kendisine her zamanki odasını verme nezaketinde bulunmasını takdirle karşıladı. Carter’ın söylediğine göre Yorkshire’dan bu sabah kendi arabalarıyla yola çıkan bir karı-koca hariç bütün konuklar gelmişti. Onlar da herhalde akşam yemeğinden önce burada olurlardı.

Hoirot odasında bir süre dinlendikten sonra giyinip dışarı çıktı. Hava kararmadan bu güzel günün hakkını vermek, çevrede biraz dolaşmak istiyordu. Aşağıya inerken merdivenlerde hancının karısı Nicole ile karşılaştı. Kadın Hoirot’yu kibar bir biçimde selamladı. Onu tekrar görmekten çok mutlu olduğunu söyledi.

“Sizin gibi ünlü bir kişiyi hanımızda misafir etmek bizim için büyük bir onur Bay Hoirot. Umarım odanızdan memnun kalmışsınızdır.”

Ünlü dedektif hafifçe kızardı. “Bana her zamanki odamı ayırmanız büyük bir incelik Bayan Carter. Gerçekten çok memnun oldum. Bu yıl burası pek sessiz. Bunun da ayrıca beni çok mutlu ettiğini söylemeliyim.”

“Haklısınız. Çocuklu aileler gelmeyince doğrusu biz de rahat ediyoruz. Gelin sizi emekli yargıç Bay Benson ve karısıyla tanıştırayım. Terasta oturuyor onlar.”

Hoirot kadının bu önerisine itiraz etmedi. Nasıl olsa handa kalanlarla bir şekilde tanışacaktı. Bunun şimdi olmasının bir mahzuru yoktu.

Yargıç Benson yetmiş yaşında, neşeli, konuşkan, dinç bir adamdı. Karısı  Margaret ise ondan genç olmasına rağmen daha yaşlı görünüyordu. Kocasının aksine ufak tefek ve sessizdi. Bir süre Londra’dan ve Başbakan’ın Avam Kamarası’nda yaptığı son konuşmadan söz ettiler.Belli ki, yargıç İşçi Partiliydi ve Başbakan’dan hiç hoşlanmıyordu. Politik konulardan hiç hazzetmeyen Hoirot lafı tam değiştireceği sırada yanlarına binici kıyafeti giymiş, sarışın , kısa saçlı bir kadın geldi.

“Ben Bayan Lumark. Sanırım siz de Bay Percule Hoirot olmalısınız.”

Percule Hoirot hafif bir reverans yaparak kadının elini nazikçe sıktı.

“Sizin hakkınızda çok şey duydum Bay Hoirot. Amerika’da oldukça ünlüsünüz.”

“Umarım hakkımda iyi şeyler duymuşsunuzdur hanımefendi.”

“Siz çok ünlü bir dedektifsiniz. Gazeteler sizden sık sık söz eder.”

Hoirot, mütebessim bir edayla sağ kaşını hafifçe kaldırdı. “Ama benim usullerim Amerikalı meslektaşlarımınkinden biraz farklıdır.”

Kadın bir yargıca bir Hoirot’ya baktı. “Böyle küçük bir yerde iki adalet adamı biraz fazla değil mi? Yoksa burada bir cinayet mi işlenecek?”

Yargıç Benson, “Bunu da nerden çıkardınız?” diyerek araya girdi. “Bay Hoirot’yu bilemem ama ben ve karım dinlenmek için geldik buraya. Öyle değil mi hayatım?”

Margaret sessizce başını salladı.

Hoirot, tam Amerikalıların aklından geçen herşeyi söyleyivermek gibi tuhaf bir huyları olduğunu düşünüyordu ki, hanın kapısı açıldı ve içeriye siyah saçlı, şişman bir kadın adeta yuvarlanır gibi girdi.

“Ah, kimse yok mu burada?”

İçerdekiler şaşkınlıkla kadına bakarken eşikte bu kez ufak tefek bir adam belirdi. Her iki elinde birer bavul tutuyordu.

Şişman kadın cırlak bir sesle kapıdaki adama bağırdı. “Felix, rica ederim kapıda  dikilip durma öyle. Çabuk şu hancıyı bul, bize odamızı göstersin.”

Mutfaktan çıkan Nicole, hızla yürüyerek bir koltuğa adeta çökmüş olan şişman kadının önünde durdu. “Hoş geldiniz Bayan Forester. Siz de hoş geldiniz Bay Forester. Sizi daha erken bekliyorduk.”

Bayan Forester aksi aksi homurdandı. “Belli oluyor. Yarım saattir kapıdayız. Ne bir karşılama var ne bir ilgi. Yorkshire’dan buraya gelmeyi kolay mı sanıyorsunuz? Sizin meşhur konukseverliğiniz buysa şimdiden hapı yuttuk demektir. Bavullarımızı kocam taşımak zorunda kaldı. Oh, zavallı Felix, yorulmadın değil mi?”

Ufak tefek Felix telaşla ellerini iki yana salladı. “Hayır sevgilim hayır. Sen beni merak etme.”

Nicole, “Kusura bakmayın,” diyerek sıkıntıyla ellerini oğuşturdu. “Bay Carter şimdi gelir. Bavullarınızı odanıza çıkartır. Size en güzel odayı hazırladık. Tam istediğiniz gibi, deniz manzaralı. Çok memnun kalacaksınız.”

Bayan Forester dudak büktü. “Umarım öyle olur.”

Mutfak kapısı tekrar açıldı. Bu kez içeriye hancı girdi.

Brett Carter’ın gelişinden birkaç dakika sonra Bayan Forester sakinleşti, neşeli kahkahalar atmaya başladı. Hancı bavulları alarak son konuklarını odalarına götürürken Hoirot, Nicole’ün yanına gitti.

“Kocanız bu işi gayet iyi biliyor hanımefendi. Bir ara, bu kadının hiç susmayacağını sanmıştım.”

Nicole, terbiyeli bir tavırla güldü. “Haklısınız Bay Hoirot. Neyse, ben mutfağa dönmek zorundayım.”

Nicole gidince Hoirot da dışarı çıktı. Temiz havayı ciğerlerine çekerek denize doğru yürüdü. Uçurumun kenarına yaklaşınca durdu. Manzara gerçekten enfesti. Güneş denize yaklaşmış, ufku tatlı bir kızıllık sarmıştı.

Spor giyimli ve kırk yaşlarında görünen kızıl sakallı bir adam uçurumun tam kıyısında durmuş fotoğraf çekiyordu. Hoirot, adama yaklaşıp başıyla selam verdi.

Adam sevimli bir gülümsemeyle, “Merhaba,” dedi. “Siz Bay Hoirot’sunuz değil mi? Sizinle tanışmak büyük bir zevk. Carter, bu hafta sonu sizin de Kraliçenin Mor Şapkası’nda kalacağınızı söylediğinde kulaklarıma inanamamıştım. Ben de orada kalıyorum. Dün geldim. Adım John Hubbard.”

Hoirot, “Memnun oldum,” dedi. “Ben geleli birkaç saat oluyor. Burayı çok severim. Harika bir yer. Şu manzara İngiltere’nin hiçbir köşesinde yok.”

“Haklısınız, burası gerçekten çok güzel. Ama tehlikeli de. Yürürken çok dikkatli olmak lazım.”

Hoirot sordu. “Fotoğraf çekmeyi seviyorsunuz değil mi?”

Adam boynunda asılı duran fotoğraf makinasını elleriyle tutarak, “En büyük hobim,” dedi. “Bugün de hava fotoğraf çekmek için çok elverişliydi. Gün batımında olağanüstü renkler oluşuyor.”

Hoirot, ufku kaplayan kızılımsı pembeliğe bakarak içini çekti. “Ne yazık ki benim böyle meraklarım yok.”

***

Percule Hoirot akşam yemeği için erkenden aşağıya indi. Hancı onu, Bayan Lumark ve Bay Hubbard’la aynı masaya oturttu. Diğer masadaysa yargıç Benson’la karısı yemek yiyorlardı. Zavallı Felix’le şişman karısı ise henüz ortalıkta değillerdi.

Bayan Lumark gerçekten eğlenceli bir kadındı. Yemek boyunca zekice nükteler yaptı, ilginç şeyler anlattı. Bay Hubbard’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Pek sesini çıkarmamayı tercih eden Hoirot ise onlara keyifle kulak misafiri oldu. Kadının adama kur yapmasını bıyık altından gülerek izledi.

“Son yıllarda herşey çok kötü gidiyor,” dedi Bay Hubbard. “Gayrimenkul satışları neredeyse durma noktasına geldi. Faizler çok düşük ama ev alan yok. Ekonomi hala durgunluktan kurtulamadı. Amerika’da herhalde durum biraz daha iyidir.”

Bayan Lumark şaşkın şaşkın etrafına bakındı. “Amerika’da mı? Bilmem. Ben ekonomiden hiç anlamam. Bay Hoirot, siz anlar mısınız?”

Hoirot şarabından bir yudum aldıktan sonra, “Herkes kadar,” diye cevap verdi.

Bayan Lumark, “Bana kitapları sorun,” dedi. “Kitap satışlarını, yayınevlerinin nasıl bir baş belası olduklarını, editörümün yaptığı en son…”

Kadın sözlerine devam edemedi. Çünkü, keskin bir çığlık, salonda yemek yiyen herkesi yerinden zıplatmıştı.

Bayan Forester’dı bu. Kocasıyla salona inmiş ve birden çığlığı basmıştı.

Adamcağız hemen karısının yanına geldi. İnce ve nazik bir sesle, “Ne oldu Betty?” diye sordu.

Kadın, kocasına bu ne anlayışsızlık dercesine bakarak, “İlacım Felix, ilacımı almayı unuttum,” diye inledi.

Bunları söylerken bir yandan da Hoirot’nun oturduğu masaya doğru bakıyordu. Bu bakışlar dedektifi rahatsız etti.

Ufak tefek adam endişeli bir tavırla, “Hemen getiririm hayatım,”  dedi. “Sen merak etme.”

Bu sözler kadını daha da aksilendirmekten başka bir işe yaramadı. “Konuşup duracağına çabuk olsana be adam.”

“Tamam nonoşum, şimdi getiriyorum.”

Felix merdivenlerde gözden kaybolurken Bayan Forester kendilerine ayrılan masaya azametli bir tavırla Hoirot’nun yanından geçip yerleşti. Bir yandan da yüksek sesle söyleniyordu.

“Buraya neden geldik bilmiyorum. Bu ıssız dağ başında ne işimiz var bizim? Hep Felix’in yüzünden. Onun aklına neden uydum bilmem. Buraya hiç gelmemeliydik.”

Bayan Lumark muzip bir edayla Hoirot’nun kulağına fısıldadı. “Nonoşum mu? Gülmemek için kendimi zor tutuyorum.”

Hoirot, cevap vermedi.

Az sonra Felix merdivenlerden aşağıya indi. Karısının yanına giderek ona mavi bir kutu uzattı.

“Oh, zavallı Felix,” diye bağırdı yeniden kadın. “Sen beni delirteceksin. Bu ilacı değil, öbürünü, kırmızı olanı getirecektin.”

Felix boynunu bükerek kederli bir yüzle yeniden merdivenlerin yolunu tuttu.

Hoirot, bu kez “Zavallı adam,” diye mırıldandı.

***

Bir saat sonra, Hoirot tek başına oturmuş, kahvesini içiyordu. Bayan Lumark’la Bay Hubbard birlikte yürüyüşe çıkmışlardı. Yargıç Benson’la karısı verandada yıldızları seyrediyorlardı. Foresterlar ise yemeklerini yiyip odalarına çekilmişlerdi. Bayan Forester, çok yorgun olduğunu, hemen yatıp uyuyacağını söylemişti.

Hancı, elinde bir kadeh konyakla Hoirot’ya yaklaştı. Kadehi masaya bıraktıktan sonra, “Umarım,” dedi. “Akşam yemeğinizden memnun kalmışsınızdır.”

Hoirot, konyak kadehini elinde hafifçe sallayarak, “Yemek harikaydı,” diye mırıldandı. “Karınıza söyleyin o mükemmel bir aşçı. Rostoyu tam kıvamında pişirmiş. Patates ve diğer sebzeler de öyleydi. Gorgonzola peynir suflesinin tadına doyamadım. Karınız bana bunun tarifini mutlaka vermeli. Teryağlı ekmek tatlısı ise bugüne kadar yediklerimin en güzeliydi diyebilirim.”

Bu sözler Bay Carter’ın çok hoşuna gitti. “Teşekkürler Bay Hoirot. Fakat sanırım Bayan Forester’ı pek memnun edemedik.”

Hoirot’nun kaşları çatıldı. “Bazı insanlar böyledir. Hiçbir şeyden memnun olmazlar. Kocasının yerinde olmak istemezdim.”

Bay Carter, “Bayan Lumark ve Bay Hubbard’la iyi dost oldunuz sanırım,” dedi.

Hoirot güldü. “Bence ikisi birbirleriyle daha iyi dost oldular.”

“Bayan Lumark güzel bir kadın. Ama üç kere evlenip boşanmış olması hoş değil. Bana sanki biraz.. Nasıl diyeyim?…”

Hancının cümlesini Hoirot tamamladı. “Erkek avcısı gibi mi geldi?”

Bay Carter hafifçe kızardı. “İngiltere’ye yeni bir evlilik yapmak amacıyla geldiyse eğer, Bay Hubbard onun için biçilmiş kaftan.”

Hoirot merakla sordu. “Ya, niye böyle söylediniz? Adam zengin olduğu için mi?”

“Hem zengin hem de entelektüel biri. Sık sık fotoğraf sergileri açıyor. Üstelik yakışıklı ve de bekar. Bir yazar için uygun bir eş.”

“Ben dul olduğunu sanıyordum.”

“Evet öyle. Karısı iki yıl önce bir uçak kazasında öldü. Eskiden buraya birlikte gelirlerdi. Çok iyi bir kadındı. Çok da zengindi. Kocasının elinden tutan aslında odur. O olmasa Bay Hubbard bu kadar mala mülke sahip olamazdı.”

“Çocukları olmadı mı?”

“Bayan Hubbard, kocasından biraz yaşlıydı. Sanırım bu yüzden çocukları olmadı.”

“Bay Hubbard, Bayan Lumark için uygun bir eş belki ama aynı şey Bayan Lumark için de söylenebilir mi?”

“Şey, bu konuda bir şey söylemek zor. Bayan Lumark’ı ilk kez görüyorum. Daha önce buraya hiç gelmedi.”

Adamın tereddüt ettiğini farkeden Hoirot usulca sordu. “Bayan Lumark’la ilgili bir şey mi var?”

“Aslında önemli mi değil mi bilmiyorum ama garibime giden bir durum oldu.”

“Yaa? Neymiş bu durum?”

“Bayan Lumark buraya geldiği ilk gün Pasadena’da yaşadığını söylemişti. Ama kayıt defterine İndiana eyaletinde oturduğunu yazdı.”

“E, ne var bunda?”

“Pasadena, California eyaletindedir.”

“Hımm. İlginç.”

“Belki bir yanlışlık olmuştur. Neyse başınızı ağrıttım. Ben gidip Nicole’e yardım edeyim.”

Hancı gittikten sonra Percule Hoirot saatine baktı. Ona çeyrek vardı ama bu gece erken yatmak istiyordu. Yavaş yavaş merdivenlere doğru yürüdü. Tam üst kata çıkmıştı ki, Bayan Forester’in sesini duydu. Kadın, gene kocasına çıkışıyordu. Ne dediği anlaşılmıyordu ama, hoş sözler söylemediği belliydi. Odasına gireceği sırada Foresterların kapısı açıldı. İçerden tiz bir ses duyuldu.

“Çabuk ol Felix, çabuk ol!”

Aralık duran kapıdan dışarıya Felix bir hayalet gibi süzüldü. Elinde içi boş bir sıcak su torbası tutuyordu. Yüzünde nefret dolu bir ifade vardı. Hoirot’yu görünce toparlandı, yeniden sevimli bir adama haline büründü.

***

Ertesi sabah hava dünkünden de daha güzeldi. Erkenden kalkan Hoirot, aşağıya indiğinde, Betty Forester’ı tek başına kahvaltı ederken buldu. Bir köşeye kurulmuş, kahvesini içiyordu. Her zamanki gibi yüzünde azametli, gergin bir ifade vardı. Sık sık saatine bakıyor, arada bir kendi kendine söyleniyordu. Çok sinirli olduğu belliydi.

Kadına “Günaydın,” deyip yanındaki masaya oturdu. Bir dakika sonra, Nicole’ün getirdiği tepsiye takdirle bakarak başını salladı. Yağda kızarmış yumurta, sosis, jambon, mantar, domates, kuru faulye, kızarmış ekmek, tereyağı ve marmelattan oluşan mükellef bir kahvaltı şimdi onu bekliyordu. Tabii yanında bir fincan sıcak çay ile birlikte. Sadece şu  harika kahvaltı için bile Londra’dan buraya kadar gelmeye değerdi. Bayan Carter’a yemek konusunda gözü kapalı güvenmekle hata etmemişti.

Tabağındakileri bitirip fincanındaki çayın son yudumunu da içtikten sonra peçetesiyle dudaklarını sildi, arkasına yaslandı ve Nicole’ün getirdiği ikinci fincana  sonsuz bir memnuniyetle bakan gözlerini ağır ağır Bayan Forester’a doğru çevirdi.

“Bu sabah yalnızsınız hanımefendi. Kocanız rahatsız mı yoksa?”

Kadın yeniden saatine bir göz attı ve insanın kulaklarını tırmalayan tiz bir sesle, “Keşke,” diye bağırdı. “Keşke hasta olsa ve  odasında yatsa. Hiç olmazsa ne halt ettiğini bilirdim. Karbonat almak için, neydi adı şu köyün, hah, Hudley, işte oraya gitti. Neredeyse bir saat oluyor. Hala dönmedi. Meraktan çatlayacağım. Bay Hoirot”

“Bugün günlerden cumartesi Bayan Forester,” dedi Hoirot, nazik bir sesle. “Dükkanlar henüz açılmamış olabilir. Kocanız belki beklemek zorunda kaldı.”

Kadın sinirli sinirli güldü. “Bunu ben de düşündüm. Ama telefonu cevap vermiyor. Kendisi de aramıyor.”

“Gene de bunun makul bir izahı olabilir.”

Tam bu sırada John Hubbard, “Günaydın,” diyerek yanlarından geçti. Onlara en uzak masalardan birine oturdu. Nicole’den kahvaltı olarak sadece kahve ve yulaf ezmesi istedi.

Bayan Forester, merakla, “Nasıl bir izah bay Hoirot?” diye sordu.

“Bu bölgede telefonlar iyi çalışmıyor. Arazi yapısı iletişimi engelliyor. Bence endişelenmeyi bir yana bırakın. Eminim Bay Felix birazdan şu kapıdan içeri girecek.”

Bayan Forester biraz durduktan sonra, sakin bir sesle konuşmaya başladı. “Bay Hoirot, belki de kocamı fazla zorladığımı, ona baskı yaptığımı düşünüyorsunuz.”

Hoirot buna itiraz etmek istedi ama Bayan Forester onu susturdu. “Erkekleri benim kadar iyi bilemezsiniz. Hele evli erkekleri. Onları her an gözetim altında tutmak gerekir. En ufak bir fırsat bulduklarında çok kötü şeyler yapabilirler. Bir zamanlar Bristol’de otururken  Catherin adında bir kız arkadaşım vardı. Cartwright Hukuk Bürosu’nda birlikte çalışıyorduk. Pek uygunsuz biriyle  evlilik yaptı.  Kocası, sakin ve masum biri gibi duruyordu ama aslında hinoğluhinin tekiydi. Catherin bütün uyarılarıma rağmen ona güvendi. Sonunda ne oldu biliyor musunuz?”

Hoirot olumsuz anlamında başını iki yana salladı. “Hayır nereden bilebilirim?”

“Adam Catherin’i terketti. Bir pazar ayininden sonra ortadan kayboldu. Zavallı Catherin üzüntüsünden sinir hastası oldu. Gitmediği doktor kalmadı. Babası da aynı şeyi yapmıştı. Annesini terkedip gitmişti. Bunlar acı tecrübeler, Bay Hoirot. Ben bunların hepsinden dersler aldım.”

“Catherin daha sonra evlenmedi mi?”

“Nerdee? Boşanmadı ki evlensin. Hep o yalancı adamı bekledi. Hala da bekliyor.”

Tam bu sırada hanın kapısı açıldı, Felix ezilip büzülerek içeri girdi. Bayan Forester’ın kaşları yeniden çatıldı. “Oh, zavallı Felix, nihayet gelebildin. Ben de senden bahsediyordum Bay Hoirot’ya. Senin üzerine fazla düşüyorum, biliyorum ama bunu seni sevdiğimden yapıyorum. Öyle değil mi zavallı Felix? Bunu sen de biliyorsun.”

Felix çekingen bir tavırla karısına yaklaştı. Anaç tavuğun kanatları altına giren bir civcive benziyordu. “Evet sevgilim,” derken sesi de tıpkı bir civcivinki gibi çıkmıştı. Karısına elindeki kırmızı renkli bir kağıda sarılmış paketi verdi. O da bunu çantasına koydu.

Gülmemek için kendisini zor tutan Hoirot, merdivenden Bayan Lumark’ın indiğini görünce toparlandı. Kadın gene tuhaf bir biçimde giyinmişti. Bu kez rahibelerinkine benzeyen bir kıyafet vardı üzerinde. Doğruca gidip Bay Hubbard’ın masasına oturdu ve ona bir şeyler anlatmaya başladı. Az sonra, yargıç Benson’la karısı da arzı endam ettiler. Böylece Kraliçe’nin Mor Şapkası’nın bütün sakinleri bir araya toplanmış oldu.

Nicole, dört kişi için kahvaltı servisine başlarken Bay Hubbard masasından kalktı, dışarı çıktı.

Hoirot,  ‘Garip şey,’ diye düşündü. ‘Bayan Lumark, hala kahvaltı etmekle meşgul. Bay Hubbard çıkarken oralı bile olmadı. Acaba dün gece tatsız bir durum mu yaşadılar?’

Bayan Lumark’a baktı, kadın sakin bir şekilde kahvaltısını yapıyordu.

Nicole, Bayan Forester’a çay içip içmeyeceğini sordu. Bayan Forester nazik sayılamayacak  bir el hareketiyle bu teklifi reddeti ve biraz yürüyüş yapmak istediğini söyleyerek ayağa kalktı.

Kocasına dönerek,  “Sen kahvaltını bitir Felix,” dedi. “Daha sonra beni almaya gelirsin.”

Başına  leylak renginde, ipek bir eşarp takarak azametle dışarı çıktı.

Onu bir süre sonra yargıçla karısı  izledi.

Bayan Lumark masasından kalktığında saat ondu. Düşünceli bir tavırla Hoirot’nun önünden geçti ve yukarıya çıktı.

“Yeni romanını düşünüyor herhalde,” dedi Hoirot kendi kendine.

Kahvaltısını en son bitiren Felix oldu. Adam o kadar yavaş yemişti ki, Hoirot’ya fenalık gelmişti. Nicole, ona da çay isteyip istemediğini sordu. İstemiyordu.

“Betty beni bekler,” dedi, Hoirot’dan gözlerini kaçırarak. “Hemen yanına gitmeliyim.”

Hoirot, “Bence geç bile kaldınız,” dedi. “Acele etseniz iyi olur.”

İmayı anlamayan Felix, “Haklısınız,” diye cevap verdi. Sonra telaşla yerinden kalktı ve dışarı çıktı.

Hoirot sonunda yalnız kalalabilmişti. Kafasını dinlemek için önünde sessizlikle dolu uzun bir zaman vardı. Verandaya çıkıp oradaki hasır koltuklardan birine oturdu, denizi seyretmeye başladı. Buradan bakıldığında uçurum görünmüyordu. Çünkü arada ağaçlıklı alçak bir tepe yükseliyordu.  Yargıçla karısı ağaçların önünde belirip az ilerisinde yeniden gözden kayboldular. Onların arkasından Bayan Lumark çıktı ortaya. O acaip rahibe kıyafetiyle tepenin diğer tarafına doğru yürüyordu. Hoirot’nun gözü koyun güney ucundan yavaş yavaş görüş alanına giren bir yelkenliye takılınca Bayan Lumark’ı izlemeyi bıraktı. Yelkenlinin süzüle süzüle koydan geçişini seyretti bir süre. Sonra bir ses duyarak dönüp baktı. Bay Forrester’dı bu. Ağaçlığın arasından inen patika yoldaydı ve son derece perişan görünüyor, düşe kalka yürüyordu. Durumun garipliğini farkeden Hoirot, hiç zaman kaybetmeden adamın yanına gitti. Ufak tefek Yorkshire’lının yüzü allak bullaktı. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ama beceremiyor, dili tutulmuş gibi kekeleyip duruyordu.

Hoirot, “Ne oldu, Bay Forester?” diye sordu. “Sakin olun lütfen! Anlatın bana.”

Felix güçlükle, “Karım,” dedi. “Orada…”

Hoirot, sabırsız bir sesle, “Karınız nerede? Ne oldu?” diye bağırdı. Sesi o kadar yüksek perdeden çıkmıştı ki, buna kendisi de şaşmadan edemedi.

Felix, “Orada,” diyerek uçurumu işaret etti ve birden hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Hoirot, adamı bırakıp tepenin arkasına doğru yürüdü. Uçurumun kıyısına gelince iri bir kayaya tutunarak aşağıya baktı.

Bayan Forester, Felix’in dediği gibi gerçekten de oradaydı. Kumsalda,kayalıkların arasında kıpırdamadan yatıyordu.

Hoirot, telaşla geri döndü. Yargıç Benson ve karısının yardımıyla Felix’i hana götürdükten sonra durumu Bay Carter’a anlattı. İkisi birlikte sahile indiler. Yolda karşılaştıkları Bayan Lumark ve Bay Hubbard da onlara katıldı.

Bayan Forester hala aynı yerdeydi ve yapılacak hiçbir şey yoktu, ölmüştü. Vücüdundaki izlerden yamaçtan aşağıya kayalara çarparak düştüğü belli oluyordu. Carter hemen Falmouth polisini aradı. Gereken bilgileri verdi.

Hoirot, polis gelene kadar cesedin çevresinde küçük bir araştırma yaptı ve bir şey farketti. Kadının leylak rengi eşarbı üzerinde değildi. Yamaca doğru baktı. Kayaların arasında  eşarbı gördü. Bu da kadının uçurumdan aşağıya düştüğünün açık bir kanıtıydı. Herhalde orada yapılacak bir incelemede Betty Forester’a ait kan izleri de bulunacaktı.

Daha sonra, Bayan Forester’ın düştüğünü tahmin ettiği yere çıkıp oradaki ayak izlerini kontrol etti. Kadının ayakkabısının bıraktığı izler belirgindi ancak başka izler de vardı ve bunlardan pek bir şey anlaşılmıyordu.

Hoirot derin bir iç çekerek denize baktı. Martılar uçuyor, güneş pırıl pırıl parlıyordu.  Bayan Forester ölmüştü ama hayat devam ediyordu. Acaba kadın intihar mı etmişti? Hayır bu mümkün değildi. Tecrübeleri ona bunun imkansız olduğunu söylüyordu. O zaman bir kaza söz konusuydu. Başka türlü olamazdı. Çünkü, eğer kaza değilse geriye tek bir olasılık kalıyordu: Cinayet.

Kadının ölümü bir cinayet olabilir miydi?

Dün gece ve bu sabah tanık olduğu bazı olaylar bir filim şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Kadını, o cırlak sesini, kaba ve zalimce davranışlarını hatırladı.

“Evet,” diye mırıldandı Hoirot kendi kendine. “Bu mümkün. Kadın bir cinayete kurban gitmiş olabilir. Ama bunu nasıl kanıtlayabilirim?”

Yelkenli!..

Olayın yaşandığı dakikalarda, koyda bir yelkenli vardı. Beli o yelkenlideki biri, uçurumun tepesinde ne olduğunu görmüş olabilirdi. Küçük bir olasılıktı ama, göz ardı edilemezdi.

Hoirot hana döner dönmez, Scotland Yard’ı aradı. Başmüfettiş Paul McCatney ile konuştu. Olayı ve düşüncelerini kısaca anlattı. Başmüfettiş, onu dikkatle dinledikten sonra  Falmouth polisine gereken talimatı vereceğini söyledi.

***

Bayan Forester’ın cesedi morga kaldırıldı. Polise göre, kadın talihsiz bir kazaya kurban gitmişti. Hoirot, kuşkuları konusunda yerel polise hiçbir şey söylemedi. Olayın bir kaza olarak kabul edilmesine ses çıkarmadı. Elinde yeterli kanıtlar olmadıkça ortalığı bulandırmak istemiyordu.

Handakiler büyük bir şaşkınlık içindeydi. Herkesin keyfi kaçmış, tatilleri zehir olmuştu. Sinir krizleri geçiren Felix, Hudley’den gelen doktorun yaptığı iğneyle sakinleşmiş, odasında derin bir uykuya dalmıştı. Bu işe en çok canı sıkılan Carter’dı.  Barın arkasındaki taburesinde tasalı tasalı oturuyordu. Karısı ise akşam yemeğini hazırlamakla meşgüldü.

Öğleden sonra, saat üçe doğru. Hoirot’nun beklediği haber geldi. Telefonla onu arayan Falmouth polis müdürü, hemen merkeze gelmesini istiyordu. Bunun için gönderdiği araç yola koyulmuştu bile. Beş dakikaya kadar Kraliçenin Mor Şapkası’nda olurdu.

Hoirot kimseye bir açıklama yapmadan gelen polis arabasına binerek Falmouth’daki merkeze gitti. Polis Müdürü Trevor Donald, söz konusu yelkenliyi bulduklarını söyledi. Tekne, iki oğlu ve karısıyla sabah erkenden denize açılan Chris Bullock adında bir adama aitti.  Bullock’un küçük oğlu Timothy, uçurumun tepesinden birinin aşağıya düştüğünü görmüş, ama ona diğerleri inanmamıştı. Çocuğun yalan söylediğini zannetmişlerdi.

Hoirot Timothy ile konuştu. Oğlan sekiz yaşınde ve cin gibi bir şeydi. Güvertede, babasının dürbünüyle kıyaya bakarken olaya tanık olmuştu. Tepede iki kişi vardı. Sonra biri ötekini aşağıya itmişti. Önce aralarında bir boğuşma olmuş, sonra kadın olduğunu sandığı kişi uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı.

Hoirot için bu kadarı yeterliydi. Kadının kazaya değil, bir cinayete kurban gittiği apaçık ortadaydı.

Polis Müdürü Hoirot’ya hayran hayran bakarak, “Tebrikler,” dedi. “Olayın bir cinayet olduğu sayenizde anlaşıldı. Şimdi soru şu. Bu iş kim yaptı? Kadını uçurumdan aşağıya atan kim? Kuşkulandığınız biri var mı?”

Hoirot bir an düşündü. “Bakın, olayın olduğu sırada uçurumun çevresinde dört kişi vardı. Hepsini gözlerimle gördüm. Kadının kocası, Amerikalı bir yazar ve emekli bir yargıçla karısı. Bunların hepsi Kraliçenin Mor Şapkası’nda kalan kişiler.”

Hoirot, bir an düşündükten sonra sözlerine devam etti. “Hatta bunlara Bay Hubbard’ı da ekleyebiliriz. Gerçi onu görmedim ama ağaçların arkasından uçuruma çıkmış olabilir. Bu beş kişinin fırsatı vardı cinayeti işlemek için. Ancak ne gibi bir sebepleri olabileceğini doğrusu bilmiyorum. Bir dışında.”

Polis Müdürü heyecanlandı. “Yaa? Kim o?”

“Kadının kocası Felix.”

Donald güldü.  “Hep öyle olur zaten.”

Hoirot’nun ters ters baktığını görünce toparlandı. “Yani, genellikle katill eşlerden biri olur, demek istedim Bay Hoirot.”

Hoirot, sert bir sesle, “Her zaman değil,” dedi. “Ama bu olayda, Bay Felix Forester’ın durumu dikkat çekici. Bu davada, en kuvvetle şüpheli o.”

“Neden?”

Hoirot, dün geceden beri tanık olduğu bazı olayları polis müdürüne anlattıktan sonra, “Bakın,” dedi. “Kadın adamı çok eziyordu. Hatta buna ezmek bile denemez, resmen aşağılıyordu. Zavallı Felix şöyle, zavallı Felix böyle. Devamlı itip kakıyordu onu. Açıkçası, bu duruma katlanmak kolay olmasa gerek. Adam, karısından kurtulmayı kafasına koymuş olabilir. Belki, bu yüzden tatil için karısını ta Yorkshire’dan buraya getirdi.”

Trevor Donald, “İsterseniz Felix’i hemen göz altına alıp sorguya başlayalım,” diyerek ayağa kalktı.

“Buna gerek yok,” dedi Hoirot. “Herkes olayı bir kaza diye bilsin şimdilik. Siz olay mahallindeki araştırmalarınızı tamamlayın ve benden haber bekleyin. Ben bu işi kendi yöntemlerimle halledeceğim. Müsterih olun.”

Polis Müdürü, “Pekala,” dedi. Bir yandan da Scotland Başmüfettişi McCartney’in Hoirot’yla işbirliği yapması konusunda verdiği talimatı düşünüyordu.  “Bu adam amatör biri değil. Eğer olaya cinayet diyorsa cinayettir. Soruşturmayı o yönde yapın, ne istiyorsa harfiyen yerine getirin,” demişti baş müfettiş. Trevor Donald da “Tamam efendim,” diyerek kapatmıştı telefonu. Şu anda Percule Hoirot karşısındaydı ve bu adama güvenebileceğini hissediyordu.

Hana döndükten sonra, dedektif bir koltuğa oturdu ve yirmi dört saatten beri olup bitenleri düşündü. Bayan Forester’ın handan içeriye girdiği o an, akşam yemeğindeki abartılı çığlığı, oda kapısında Felix’in yüzündeki garip ifade, kadının durmadan ‘Zavallı Felix’ deyişi ve bu gün yaşananlar.

Bayan Forester, otuz metrelik bir yükseklikten düşerek hayatını kaybetmişti. Ölümüne düşme esnasında kayalara çarpması sonucu  boyun kemiğinin ve kafatasının kırılması neden olmuştu. Kayalarda yapılan araştırmada, kadına ait olduğu sanılan kan izleri ve doku parçaları bulunmuş, bunlar analiz etmek ve kesin sonuç almak üzere laboratuvara gönderilmişti. Kayaların arasında ele geçen bir diğer bulgu da Bayan Forester’ın o sabah başına bağladığı mor ipek eşarpla çantasıydı.

Hoirot, Felix’in odasına gitti. Adam kendine gelmişti ama hala çok üzgündü. Olanlara inanamıyordu. Hull’da oto galerisi vardı. Hali vakti yerindeydi. Betty ile altı yıl önce evlenmişlerdi. Hull yakınlarındaki Beverly kasabasında oturuyorlardı. İkisinin de bu ikinci evliliğiydi. Betty’nin ilk kocası ölmüştü. Çocukları olmamıştı. Kendisinin ise ilk eşinden dokuz yaşında bir oğlu vardı. Çocuk annesiyle birlikte Shefield’da yaşıyordu. Adam oğluyla düzenli görüşmekteytdi. Betty de çocuğa karşı her zaman iyi davranıyordu. Cornwall’a tatile gelmeyi o istemişti. En son on yıl önce kalmıştı burada. O zaman hanın sahibi başkalarıydı tabii.

“Kahvaltımı bitirdikten sonra karımın yanına gitmek için dışarı çıktım,” diye sürdürdü sözlerini Felix.  “Yolda Bay Benson ve eşiyle karşılaştım. Onlara Betty’yi sordum. Bana, onu deniz tarafına doğru giderken gördüklerini söylediler.  Uçurumun kıyısına geldiğimde orada kimse yoktu. Bir süre etrafa bakınıp durdum. Sonra… aşağıya baktım. O zaman onu gördüm. Kumsaldaydı. Kayaların arasına sıkışıp kalmış gibi yatıyordu. Hareket etmiyordu.”

Hoirot,  adamın yeniden krize girmek üzere olduğunu farkederek konuyu değiştirdi.

“Karınız bazı ilaçlar kullanıyordu sanırım. Ne için alıyordu bunları?”

“Önemli şeyler değildi. Vitamin ve bazı alerji ilaçlarıydı.”

“Yani bunlar reçetesiz satılan ilaçlardı, öyle mi?”

“Evet.”

“Bu durumda karınızın herhangi bir hastalığı yoktu diyebilir miyiz?”

“Kesinlikle. Betty’nin sağlığı yerindeydi.”

“Bu sabah ne oldu?”

“Midesi ağrıdı. Hem de nasıl. O yüzden erkenden köye indim. Bu küçük yerleri bilirsiniz. Saat dokuza kadar marketin açılmasını beklemek zorunda kaldım. “

Hoirot, başka soru sormadı. Adama teşekkür edip dinlenmesini söyledi ve dışarı çıktı.

Bay Hubbard, barda oturmuş tek başına içkisini yudumluyordu. Etrafta kimse olmadığına göre, onunla konuşmanın tam zamanıydı. Hoirot hemen sorularına başladı ama adam fazla bir şey bilmiyordu. Güney yamacına gitmiş orada fotoğraf çekmeye başlamıştı. Kendisini işine o kadar vermişti ki, neler olup bittiğini çok geç farketmişti. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordu. Daha önce de bazı kazalar olmuştu burada ama buna benzer bir ölüm olayı yaşanmamıştı. Yıllardır buraya gelir giderdi. Evet, karısı Fas’taki uçak kazasında ölmüştü. Yalnız yaşıyordu. Evi Pinner’daydı. Hergün Metropolitan treniyle Kings Cross’daki işyerine gidip geliyordu. Graham Ross Ev Kiralama Ve Satış Şirketi’nin sahibi ve yöneticisiydi. Graham Ross, kayınpederinin adıydı. Şirketi aslında o kurmuştu. Ama geliştirip bugünkü haline getiren ve İngiltere’nin sayılı şirketleri arasına sokan Bay Hubbard’dı.

Hoirot, daha sonra mutfağa girip Nicole ile biraz gevezelik etti. Burayı altı yıl önce satın almışlardı. Kendisi öğretmendi. Sussex’de yaşayan ailesi,  Brad’le evlenmesine karşı çıktığı için oradan uzaklaşmak istemişti. O yüzden Cornwall’a gelmişler ve bu hanı satın almışlardı. Bayan Forester’ın ölümüne üzülmüştü elbette ama ondan pek hoşlanmadığını da söylemeliydi. Kendisine kaba davranmasını önemsemiyordu. Bazı müşterilerin bu tarz davranışlarına alışmıştı. Ne var ki, Bayan Benson’la alay etmesi kabul edilemez bir şeydi. Olay bu sabah olmuştu. Bayan Forester kahvaltıya başlamadan önce, sabah yürüyüşünden dönen Bayan Benson’la verandada karşılaşmış ve aralarında nahoş bir konuşma geçmişti.

Hoirot, merakla sordu. “Ya, ne konuştu onlar?”

Nicole, “Zavallı kadına hakaret etti,” dedi.

“Bayan Forester mi?”

“Evet. Ona bir zavallı olduğunu söyledi. Hem de durup dururken. Kadıncağızı şoke etti bir anda. Kocasının gölgesi olduğunu, kendisini ezdirdiğini, onun gibi kadınlardan utanç duyduğunu filan söyledi. Çok kabaydı. Evet, Bayan Benson biraz ezik bir kadın. Bu doğru. Ama bu insanın yüzüne söylenmez ki.”

Hoirot ağır ağır başını sallayarak  “Haklısınız Bayan Carter,” dedi. Biraz düşündükten sonra, “İzninizle size bir şey sormak istiyorum,” diye ilave etti. “Aileniz Brad Carter’la evlenmenize niye karşı çıktı?”

Nicole güldü. “Aramızdaki yaş farkından dolayı Bay Hoirot. Brad, benden on dört yaş büyük.”

***

Hoirot verandaya çıktı. Emekli yargıç Benson hasır koltuğun minderine gömülmüş yarı uyur bir halde oturuyordu. Karısı yanında değildi. Hoirot’yu görünce birden canlandı, yüzü ışıldadı.

Hoirot, ‘Umarım bana domino oynamayı teklif etmez,’ diye geçirdi içinden.

“Azizim,” dedi gür sesiyle yargıç Benson.  “Bu işte bir tuhaflık var.”

Rahatlayan Hoirot yavaşça bir koltuğa oturdu. “Hangi işte sayın yargıç?”

“Hangisi olacak? Şu sinir bozucu kadının ölümünde tabii ki.”

Konuya bu kadar çabuk girmelerine sevinen Hoirot, şaşırmış bir tavır takınarak, “Ah, ne beklenmedik bir kaza,” dedi.

Yargıç eliyle bırakın canım dercesine bir hareket yaptı. “Ne kazası? Bu bir cinayet. Sakın bana bunu anlamadığınızı söylemeyin.”

Hoirot birden ciddileşti. “Bazı kuşkularım var tabii.”

“Bırakın kuşkuları filan. Eğer o lanet kadın intihar etmediyse ki etmiş olamaz, bu kesinlikle bir kaza değil. Evet, bunu kesin olarak biliyorum. Bakın, bu sabah karımla dolaşırken uçuruma biraz yaklaştık. Bayan Forester da oradaydı. Bütün haşmetiyle bir kayanın üzerine oturmuştu. Herhalde kocasını bekliyordu. Ona seslendim. Uçuruma fazla yaklaşmayın, tehlikeli orası dedim. Bana ne dedi biliyor musunuz? ‘Bende yükseklik korkusu var. Kıyısında bile duramam,’ dedi. Anlıyor musunuz, o kadının uçurumun kenarına gitmesi imkansızdı. Onu aşağıya birisi itti.”

Hoirot, “Anlıyorum,” diye mırıldandı. “Sizce bunu kim yapmış olabilir?”

“Bir fikrim var ama açıklamak istemem.”

“Bay Felix olabilir mi?”

“Olabilir. Fırsatı vardı. Onunla karşılaştık, karısını arıyordu. Yanına gidince aşağıya itivermiştir belki.”

Ağaçların arasındaki yolda başka kimseyi görmediniz mi?”

“Gördük. Şu rahibe kılıklı kadını. Amerikalı. Bayan Lumark mı ne? Ama onun uçurum tarafına gidip gitmediğini bilemem.”

Hoirot, “Kadının yükseklik korkusundan söz etmesi çok ilginç gerçekten,” dedi. “Bu benim de kuşkularımı destekliyor.”

Arkasına yaslanıp bir süre düşündü. Kafasına bir şey takılmıştı ama bunun ne olduğunu çıkartamıyordu. Ters bir durum vardı ama bu neydi?  Neyse, acelesi yoktu. Nasıl olsa aklına gelirdi. Şimdi Bay Carter’ı görmüştü. Adam bahçede, çiçek tarhlarının yataklarını hazırlıyordu. Hoirot, hemen yerinden fırladı, hancının yanına gitti. Ona da soracağı bazı sorular vardı.

“Çok tatsız bir durum,“ dedi Brad Carter. “Böyle bir şey ilk kez başımıza geldi.  Çok da dikkatli, canının kıymetini bilen birine benziyordu. Bu hatayı nasıl yaptı aklım almıyor.”

“Siz nerelisiniz aslında bay Carter? Renginiz pek İngilizlerinkine benzemiyor.”

“Haklısınız. Ben uzun yıllar Batı Hindistan’da kaldım. Orada bir İngiliz kolejinin müdürüydüm.”

“Neden döndünüz İngiltere’ye? Emekli mi oldunuz?”

Adam bir kahkaha attı. Sonra sabahki olayı hatırlayarak kızarıp bozardı. “Hayır Bay Hoirot. Aşık oldum. Nicole’ü tanıdım. Ve onsuz yaşayamayacağıma karar verdim.”

“Sizin mutlu bir evliliğiniz var. Aynı şeyi Betty ve Felix için de söyleyebilir miydiniz?”

“Bilmemki. Onları tanıyalı bir gün bile olmamıştı. Ama görebildiğim kadarıyla Bay Felix pek mutlu değildi.”

“Bunu nereden anladınız?”

“Karısı onu fazla gagalıyordu. Şey afedersiniz, yani adamı eziyordu. Onu itip kakmadan duramıyordu. Zalimce davranıyordu. Sanırım adamla da sırf parası için evlenmişti.”

“İlginç bir tespit. Bu kanaate nasıl vardınız?”

“Kanaat değil, kulaklarımla duydum. Bu sabah, havalandırma pencerelerini açmak için üst kata çıkmıştım. Herkes henüz uyumaktaydı. Sadece Bay ve Bayan Forester hariç. Kadın kısık sesle konuşuyordu ama gene de sesi dışardan duyuluyordu. Onları dinlemek gibi bir niyetim yoktu. Kapılarının önünden geçerken istemeden de olsa, ‘Beni sadece paran ilgilendiriyor, bunu hala anlamadın mı?’ dediğini duydum bir ara. Adam da bir şeyler söylüyordu ama sesi çıkmıyordu zavallının.”

Hoirot düşünceli bir sesle, “Evet,” dedi. “Zavallı Felix. Karısı da böyle diyordu ona.”

***

Hoirot daha sonra bir punduna getirip Bayan Benson’ı tek başına yakalayabildi. Ama kadının anlatacağı fazla bir şey yoktu. Evet, Bayan Forester onunla saygısız bir biçimde konuşmuştu ama artık bu önemli değildi. Çünkü o ölmüştü. Arkasından kötü sözler etmesi doğru olmazdı.

Dedektifin en son görüştüğü kişi Bayan Lumark oldu.

“Demek Pasadena’da yaşıyorsunuz. Güzel şehirdir.”

Kadın güldü. “Bir zamanlar. Daha doğrusu ikinci kocamın işi gereği orada oturmuştuk bir süre. Ama ben de orayı çok severim. Hala sık sık gider, bir iki hafta kalırım. Bir çok arkadaşım var orada. Şimdi İndiana’da oturuyorum. Fort Wayne yakınlarında bir çiftik evim var.”

“Kaza sırasında siz de o civardaydınız. Hiçbir şey görmediniz mi?”

“Ben güneye doğru iniyordum. Bir ara yargıç Benson’u gördüm. Ağır ağır kuzey yamacına doğru gidiyordu.”

“Bayan Benson da yanında mıydı?”

“Hayır. Tek başına yürüyordu.”

“Sizinle bir şey konuştu mu?”

“Hayır, sadece selamlaştık.”

Bayan Lumark bir an durdu, sonra zeka dolu gözlerini Hoirot’nun gözlerine dikerek, “Bunları neden soruyorsunuz?” dedi. “Ben olayın kaza olduğunu sanıyordum. Yoksa başka bir şey mi?”

“Sizinle açık konuşmak istiyorum Bayan Lumark. Olayın bir cinayet olma ihtimali var.”

Kadın gözlerini iri iri açarak, “Ah, işte buna hiç şaşmam,” dedi.

“Neden?”

“Bay Hoirot, ben gençler için roman yazıyorum. Ama romanlarımın konusu polisiye. Az çok bu işlerden anlarım. Daha adamı ilk gördüğüm an, işte tipik bir katil adayı demiştim.”

“Kimden söz ediyorsunuz?”

“Bay Felix’ten. Kadın adama nasıl davranıyordu hatırlamıyor musunuz? Benim kitaplarımda cinayet işleyen kocalar hep bunun gibi olanlardır.”

“Evet, bazı kadınlar kocalarına tahakküm etmeyi seviyorlar.”

“Tahakküm mü? Bunun tahakkümle alakası yok. Kadın resmen eziyet ediyordu. Bay Felix bu duruma daha ne kadar katlanabilirdi ki? Bence fırsat bu fırsat deyip kadını yuvarladı aşağıya herhalde.”

“Belki ama, Bay Felix ufak tefek bir adam. Karısı ise bayağı iriyarıydı.”

“Bazan, insana garip bir güç gelir. Siz benden daha iyi bilirsiniz. Güçsüz bir kadın bile, eğer uygun anı yakalarsa iriyarı bir erkeği uçurumun dibine rahatlıkla yollar. Öyle değil mi?

Hoirot, “Haklısınız,” diye mırıldandı. “Hem de çok haklısınız.”

***

Öğle yemeğini kuşkonmazlı salatayla geçiştiren Percule Hoirot hemen odasına çıktı. Penceresini açıp bir süre manzarayı seyretti. Hava çok güzeldi. Deniz pırıl pırıl parlıyordu. “Herşey çok güzel,” dedi kendi kedine. “Ama burada bir cinayet işlendi. Burnumun dibinde hem de. Hatta gözümün önünde. Buna dayanamam. Bu resmen bana bir saygısızlık. Bu katili mutlaka yakalamak zorundayım.”

Aklına takılan olguları sıraya koyması gerekiyordu. Pasadena, İndiana, Hull ve Sheffield. Bir şey eksikti burada. Bay Carter ne duymuştu? Ah, Bayan Benson neredeydi peki? Neden kocasının yanında değildi? Yargıç Benson. Diana Parker davası. Güneşli bir gün. Banka tatili. Market kapalıydı bu sabah. Öyleyse?

Hoirot birden ayağa kalktı. Gözleri alev alev yanıyordu şu anda. Herşey birden aydınlanıvermişti kafasının içinde. Hızla odasından çıktı, aşağıya indi. Yargıç Benson hala verandada tek başına oturuyordu.

“Sayın Yargıç,” dedi yanına yaklaşınca. “Neden bana Bayan Lumark’la karşılaştığınızda karınızın yanınızda olmadığını söylemediniz?”

Yargıç tepesinde dikilen dedektife sert sert baktı. “Bu önemli mi?”

“Bayan Forester’in ölümü dediğiniz gibi bir cinayetse önemli.”

“Demek olay bir cinayet gerçekten.”

“Bayan Lumark’la karşılaştığınızda karınız neredeydi?”

Yargıç gevrek gevrek güldü. “Margaret’den mi şüpheleniyorsunuz? Buna inanamam.”

Hoirot ısrar etti. “Cevap vermeyecek misiniz?”

Yaşlı adam birden ciddileşti. “Bayan Forester’i gördüğümüz sırada biraz durup dinlenmiştik. O sırada Margaret gözlüğünü çıkarmış, bir kayanın üstüne koymuş. Oradan ayrıldıktan sonra farketti gözlüğünü dinlendiğimiz yerde unuttuğunu. Onu almaya gitti. Ben de yavaş yavaş yürüdüm. O sırada karşılaştım  bayan Lumark’la.”

Hoirot cevap vermedi. Bu sessizlik yargıcın sinirlenmesine neden oldu. “Margaret bir sineği bile incitemez. Bu imalı suskunluğunuza bir son verin lütfen.”

Hoirot yavaşça konuştu. “Az önce odamdayken Diana Parker davasını hatırladım. O davanın yargıcı sizdiniz.  Herkes onun için de bir sineği bile ezemez diyordu. Ama siz onu idama mahkum ettiniz.”

Yargıcın yüzü mosmor oldu. “Ne ilgisi var bunun şimdi? Evet idama mahkum ettim onu. Ama asılmadı. Paçayı kurtardı. Bugün olsa gene aynı cezayı verirdim. Çünkü suçluydu. Bir sineği değil kocasını öldürmüştü.”

Hoirot cevap vermeden yargıcın yanından ayrıldı. Şimdi yapması gereken önce Falmouth polis müdürünü aramaktı.

Telefonu açan Trevor Donald, “Alo?” dedi.

“Ben Hoirot, hemen konuya gireceğim.”

“Buyrun  Bay Hoirot. Sizi dinliyorum.”

“Betty Forester’ın çantasından çıkanları tespit ettiniz değil mi?”

“Evet.”

“Çantasında bir paket olacak. Kırmızı bir kağıda sarılı. Onun içinde ne olduğunu bana söylemenizi istiyorum.”

“Tamam. Ben sizi iki-üç dakika sonra ararım.”

“Hayır aramayın. Mesaj atın. Önemli bir görüşme yapacağım.”

“Tamam.”

 

Hoirot, konuşmayı bitirir bitirmez telefonunun belleğindeki başka bir numarayı tuşladı.  Üçüncü bip sesinden sonra telefon açıldı.

“Bay Baton, siz misiniz?”

“Evet, Bay Hoirot. Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Simon Baton çok iyi bir araştırmacıydı. İstenen bilgilere kısa zamanda ulaşmak gibi eşsiz bir yeteneğe sahipti. En iyi müşterilerinden biri de Percule Hoirot’du.

“Sizden küçük bir yolculuğa çıkmanızı isteyeceğim.  Paddington’dan kalkan ilk trene hemen binmenizi öneririm. Çünkü bu akşama kadar bir sonuç almanızı istiyorum.”

Her zamanki gibi  uzun bir sessizlik oldu. Bay Baton cevap vermeden önce daima bir süre düşünürdü. Tam bu sırada, Trevor Donald’dan mesaj geldiğini bildiren bip sesi duyuldu.

“Tamam,” dedi Bay Baton. “Ne yapmamı istiyorsunuz?”

Hoirot ne yapması gerektiğini adama etraflıca anlattı. Sonuç belli olunca, zaman kaybetmeden derhal kendisini aramasını üstüne basa basa tekrar belirtti.

Simon Baton’la görüşmesi bitince polis müdüründen gelen mesaja baktı. Ekranda kısa bir cümle yazıyordu.

Pakette bir şişe sodyum hidro karbonat var.

Percule Hoirot, “Tam düşündüğüm gibi,” dedi kendi kendine. “Şimdi artık beklemekten başka yapacağım bir şey yok.”

***

Hoirot’nun Simon Baton’dan beklediği mesaj akşam yemeğini yerken geldi. Dedektif mesajı okuduktan sonra Falmouth polisini aradı. Yemek bitince ayağa kalktı ve yüksek sesle kimsenin salondan ayrılmamasını söyledi.

“Lütfen hepiniz oturun ve polis burada oluncaya kadar beni dikkatle dinleyin. Size bazı önemli açıklamalarım olacak. Bay Carter, lütfen bayan Carter’ı da buraya çağırabilir misiniz?”

Ne oluyoruz dercesine herkes birbirine baktı. Hafif bir mırıltı oldu. Nicole salona girince Hoirot yeniden konuşmaya başladı.

“Biliyorsunuz bu sabah elim bir kaza oldu ve Bayan Forester öldü. Ancak bu bir kaza değildi. Bayan Forester öldürüldü.”

Salondakilerin çoğundan şaşkınlık sesleri yükselirken sadece iki kişi, Bayan Lumark ile emekli yargıç Benson,  gizemli bir gülümsemeyle Hoirot’ya bakıyorlardı.

“Lütfen sakin olun,” diye sözlerini sürdürdü ünlü dedektif. “Bayan Forester’ın kendi kendine uçurumdan aşağıya düşmediğini kesin olarak biliyoruz. Bununla ilgili tanıklar var.”

Hoirot, koydaki yelkenliden ve küçük Timothy’nin tanıklığından kısaca söz ettikten sonra, “Kısacası, bu bir cinayet,” dedi. “Şimdi soru şu: Bayan Forester’i uçurumdan aşağıya iten kim? Üzgünüm ama, bu cinayetin faili şu anda salonda. Yani katil içimizdekilerden biri. Lütfen sakin olun.”

Bu sırada dışardan bir araba sesi duyuldu. Polis gelmişti. Bir dakika sonra Trevor Donald kapıda belirdi. Başıyla herkesi selamladı ve altına bir sandalye çekip oturdu.

Percule Hoirot konuşmasının ikide bir kesilmesinden hiç hoşlanmazdı ama bu kez polis müdürünü mazur görebilirdi. Hatta tam zamanında geldiği için memnun bile olmuştu. Hafif bir öksürükle boğazını temizledikten sonra, konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“Olayın cinayet olduğunu düşünen sadece ben değildim. Bayan Lumark ve yargıç Benson da Bayan Forester’in öldürüldüğü kanısındaydılar. Ve ilginç bir biçimde, hepimizin aklına gelen tek bir katil adayı vardı: Bay Felix. Bir cinayet işlendiğinde her zaman en kuşkulu kişi ölenin karısı ya da kocasıdır. Dolayısıyla bunda şaşılacak bir şey yok. Özür dilerim, Bay Felix ama, eşinizin size karşı davranışlarına hepimiz burada tanık olduk. Bu da sizi ister istemez bir numaralı katil adayı yapıyor. Başka şeyler de var tabii. Bunlardan biri de cinayeti işleyecek fırsatınızın olması. Bayan Forester sizi parmağında oynatıyor, inanılmaz şekilde zalimce davranıyordu. Bu ikinci evliliğinizdi ve siz gene mutsuzdunuz. Bu sabah da karınız yüzünden erkenden uyanmak ve kasabaya gitmek zorunda kalmıştınız. Onun her dediğini yapıyor, gene de azar işitiyordunuz. Karınızı uçurumun kıyısında bir kayanın üzerinde otururken gördünüz ve herhalde herşey bir anda oldu. Çabucak bir karar verdiniz ve karınızı aşağıya ittiniz. Olmuştu işte, sonunda ondan kurtulmuş, yeniden özgürlüğünüze kavuşmuştunuz. Bundan sonra yapmanız gereken ağlayıp sızlamak, oyunculuk yeteneğinizi sergilemekti.”

Felix, “Hayır!” diye bağırdı. “Ben öyle bir şey yapmadım. Oraya gittiğimde karım ortada yoktu. Aşağıya bakınca gördüm onu. Size yemin ederim, onu ben öldürmedim.”

Hoirot adama sakinleşmesini işaret etti.

“Sözlerimi bitirmemi bekleyin Bay Felix. Elimde kanıtlar var. Size hepsini göstereceğim. Görevlendirdiğim bir kişi gereken araştırmaları yaptı ve aldığı sonucu bana az önce bilidirdi. Şimdi size bu cinayetin neden işlendiğini anlatacağım. Bu sabah, Bay Felix karısının ağrıyan midesi için karbonat almak amacıyla Hudley’e gitmişti. Bayan Forester, telaşla onu bekliyordu. Sonunda Bay Felix geldi ve ilaç paketini karısına verdi. O da bunu çantasına koydu. Sonra dışarı çıktı. Kocasıyla, kahvaltısını bitirdikten sonra dışarda buluşacaklardı. Evet, aynen böyle oldu. Buradaki tuhaflığı anlayamadınız mı? İtiraf edeyim ki ben de önce anlamamıştım. Anormalliği epey sonra farkettim. Bakın, kadının midesi ağrıyordu, bu yüzden kocasını ilaç almaya gönderdi. Peki kocası gelince ne yaptı? İlaç paketini çantasına atıp dışarı çıktı. Hala anlamadınız mı? Midesi ağrıyan Bayan Forester, ilacını içmedi. Paket çantasında, hiç açılmamış bir halde bulundu. Mide ağrısı kendi kendine çabucak geçen bir ağrı mıdır?  Kocasını uykudan uyandırıp ilaç almaya gönderecek kadar ağrıdan kıvranan bir kadın, nasıl olur da ilacı gelince umursamadan çantasına atar ve hiç kullanmaz? Bunun tek bir açıklaması olabilir. Bayan Forester’ın midesiyle ilgili bir şikayeti asla yoktu. Zaten sürekli kullandığı ilaçlar  basit şeylerdi. Aralarında mide ilacı da bulunmuyordu. Kaldı ki, bu sabah benimle konuşurken kahve içiyordu. Midesi ağrıyan birinin yapacağı en son iş. Kısacası, Bayan Forester, kocasına yalan söylemişti. Ağrıyan hiçbir yeri yoktu.

Böylece yeni bir soru çıkıyor önümüze. Bayan Forester kocasına neden yalan söyledi? Bu  sorunun cevabının ne olduğunu Bay Carter’ı dinleyince anladım. O bu sabah üst kata çıktığında Bayan Forester’ın kocasına söylediği bazı sözleri duymuş. Parası için onunla evlendiğini söylüyormuş.”

Felix Forester, ikinci kez “Hayır!” diye bağırarak ayağa kalktı.  Öfkeden çıldırmış gibiydi. “Hayır! Hayır! Bu doğru değil.”

Hoirot sert bir bakışla adamı yerine oturttuktan sonra, “Haklısınız. Doğru değil,” dedi. “Çünkü o sırada siz kasabaya inmiştiniz. Karınızın konuştuğu kişi bu yüzden siz olamazdınız.  Görüyorsunuz değil mi? Olguları düzene koyduğunuzda herşey nasıl da şekilleniyor. Bayan Forester o sabah erkenden kocasını bir bahaneyle evden uzaklaştırdı. Çünkü biriyle görüşecekti. Bu görüşme için en emin yerin kendi odası olacağını düşünmüştü. Orada onları kimse göremez ve duyamazdı. Aslında haklıydı da.  Sadece, Bay Carter’ın erken bir saatte üst kata çıkacağını hesaplamamıştı.

Bayan Forester odasında kimle konuşuyordu?

Bunu anlamak epey zamanımı aldı. Herşey apaçık ortadaydı ama herhalde yorgunluktan olacak, gerçeği görmekte biraz zorlandım. Oysa Pasadena, İndiana, Hull, Sheffield kelimelerinin aklıma takılması boşuna değildi. Bunlara bir isim daha katınca sorun çözüldü: Bristol.

Bu sabah, Bayan Forester, durup dururken bir hikaye anlattı. Bristolde, Cartwright adlı bir hukuk bürosunda çalışırken arkadaşı olan Catherin’den söz etti. Catherin uygunsuz biriyle evlenmiş. Uyarılara kulak asmamış ve sonunda terkedilmiş. Olay yıllar önce olmuş ama karı koca arasında resmi bir boşanma gerçekleşmemiş. Yani evlilikleri hala devam ediyormuş.

İşte bütün mesele bu. Betty Forester, Yorkshire’dan buraya tatile geldi ve hiç beklemediği biriyle karşılaştı.  Catherin’in kocasıyla. Adam yaşlanmış ve biraz değişmişti tabii ama Betty gene de onu tanıdı. Kısa sürede bir şey daha öğrendi. Adam, Catherin’i terkettikten sonra yeniden evlenmişti. Ama ilk karısından boşanmadığı için bu evliliği geçersizdi. Ve bunu Betty Forester’dan başka bilen yoktu.

Normal olarak Betty Forester’ın yapacağı iki şey vardı. Ya susacak ya da durumu birine söyleyecekti. Ama o başka bir yol seçti. Şantaj. Bunu neden yaptı bilmiyorum ama adama şantaj yapmayı tercih etti. Belki amacı, mizacından gelen bir zalimlikle, sadece kedi-fare oyunu oynamaktı. Ama karşısındaki çok tehlikeli biriydi. Betty bunu farketmedi ve adamla uçurumun kenarında buluştu. Sonra neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz.”

Hoirot sustu. Herkes nefesini tutmuş ona bakıyordu.

Trevor Donald, “Yani,” dedi. “Katil şimdi burda mı? Bu salonda mı?”

Hoirot evet anlamında başını salladı. “Burada ve tam karşımda oturuyor.”

Bay Carter zoraki bir gülümsemeyle, “Şaka yapıyorsunuz,” dedi.

Hoirot, “Hayır,” diye cevap verdi hancıya. “Şaka yapmıyorum. Buraya kadar anlattıklarım, benim olgulardan çıkardığım bir sonuç. Bir varsayım. Ama kuvvetli bir varsayım. Dün, akşam yemeğine indiği sırada Bayan Forester Catherin’in kocasını gördü ve elinde olmadan bir çığlık attı. Sonra durumu kurtarmak için ilacını almayı unuttuğunu  söyledi.  Oysa bu kadar paniklemesine neden olacak ciddiyette bir ilaç kullanmıyordu. Kullandığı ilaçlar sıradan, entipüften şeylerdi.”

Yargıç Benson araya girdi. “Bunun bir varsayım olduğunu söylediniz, yanlış hatırlamıyorsam. Bu, elinizde bir kanıt olmadığı anlamına mı geliyor?”

“Az önceki mesaj gelene kadar öyleydi sayın yargıç,” dedi Hoirot.  “Ama Bristol’e giden ve Cartwrigth Hukuk Bürosu aracılığıyla Catherin’e ulaşan adamımın bana gönderdiği fotoğraf, katilin tahmin ettiğim kişi olduğunu açık seçik ortaya koydu. İşte, katil bu.”

Hoirot böyle diyerek telefonunu yargıç Benson’a uzattı. Telaşla gözlüklerini takıp ekrana bakan yaşlı adamın heyecandan yüzü bembeyaz olmuştu.

“Ama bu… bu…”

Hoirot telefonu yargıç Benson’dan aldı ve salondakilere gösterdi. “Katil, John Hubbard.”

Yere düşen bir sandalyenin çıkardığı sesle Bayan Lumark’ın çığlığı birbirine karıştı.

John Hubbard, kapıya doğru bir hamle yaptı ama kapının gerisindeki iki üniformalı polisi görünce, kısa bir tereddüdün ardından sandalyelerden birine yığıldı kaldı.

“Hiç tavsiye etmem Bay Hubbard,” dedi Hoirot. “Polis her tarafı tuttu. Kaçmanız imkansız. İşinizi daha da zorlaştırmayın.”

John Hubbard, güç duyulan bir sesle konuştu. “Tamam. Tamam. Siz kazandınız. Bir yere gittiğim yok. Ne yapacaksanız yapın.”

Hoirot, doğrudan adama hitap ederek, “Herşey dün gece başladı değil mi?” dedi. “Yemek yerken. Betty öyle şaşırdı ki sizi görünce elinde olmadan çığlığı bastı. Sonra da dikkatleri dağıtmak için ilacını bahane etti. Ama gözü bizim masadaydı. Daha doğrusu size bakıyordu. Değişmiştiniz. Sakalınız vardı. Yine de hatırladı sizi. Catherin’in kayıp kocası yıllar sonra karşısında duruyordu. Siz o sırada durumu farketmediniz. Daha sonra, konuşunca anladınız, Betty’nin Catherin’in arkadaşı olduğunu.  Ve hemen bir plan yaptınız. Uçurumun orada bir buluşma önerdiniz. Öyle korkmuş görünüyordunuz ki, ona bir kötülük yapacağınız Betty’nin aklına bile gelmedi.”

John Hubbard bağırdı. “O lanet cadı, beni hemen tanıdı! Beni tehdit etti. Şantaj yapmaya kalkıştı. Lanet olsun!..”

İki polis içeri girip adama kelepçe taktılar. Sonra dışardaki araca bindirip Falmouth polis merkezine götürdüler. Trevor Donald da onlarla birlikte gitti.

Salondakiler hala şaşkınlık ve heyecan içindeydiler. Onca yıllık tecrübesine rağmen yargıç Benson bile yaşadığı gerginliği üzerinden atamamıştı.

Nicole, olup bitenleri anlamaya çalışan bir yüz ifadesiyle sordu. “Bay Hoirot, gene de anlayamadığım bir şey var. Bu cinayet neden işlendi? Bayan Forester’ın Bay Hubbard’ı tanımasının ne mahsuru vardı ki?”

“Ah, Bayan Carter, bu Bay Hubbard için gerçek bir felaket demekti. Çünkü, uçak kazasında ölen karısı çok zengindi ve bütün miras Bay Hubbard’a kalmıştı. Eğer bu evliliğin geçersiz olduğu kanıtlanırsa, bütün miras elinden gidecekti. İşte bu yüzden Bayan Forester’ı öldürdü.”

***

Ertesi gün Kraliçenin mor Şapkası’ndan ayrılan Percule Hoirot’yu Brad ve Nicole yolcu ettiler.

Nicole, “Gene bekleriz,” dedi.

Hoirot, “Gelecek yıl mutlaka buradayım,” diye karşılık verdi arabanın içinden. “Şimdiden odamı ayırın.”

Brad Carter, “Ayırdık bile,” dedi.

Araba Hudley’e doğru ilerlerken, Hoirot, “Hiç dinlenemedim,” diye mırıldandı kendi kendine. “Çok yorgunum. Londra’ya dönünce uzun bir süre sırt üstü yatmaktan başka hiçbir şey istemiyorum.”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum