Hikaye: Esrarengiz Cinayetler Seyahat Programı

Paylaş:

 

 

Halamı çok severim. Annemden büyük olmasına rağmen bir çok konuda bizlerin seviyesine inmeyi, arkadaşça sohbet etmeyi daha iyi becermiştir. Annemle tabii kıyaslanamaz ama yeri başkadır vesselam.

Teknoloji mesela, annem hala bir skaypta konuşmasını kendisi ayarlayamaz, erkek kardeşimin yardımına muhtaç olurken halam imeyl, vatsap, internet şopping, feysbuk falan gırla gider valla. El örgüleri konusunda bir bloğu bile var.

Yaşı kaç biliyor musunuz? Altmış! Daha doğrusu elli dokuz! Dile kolay! “Maşşalah!” diyeyim de nazar değmesin benim tontoş halama yani.

Çocukluğumdan beri ona evde kalmış denmesine çok kızarım. Özellikle alımlı genç bir kadın olduğu zamanlarda, gözüm ondan daha güzelini görmezken. O hiç kızmazdı ama. “Ee tabii kızım evde kalmışım baksana,” derdi oturduğu koltuğu, etrafındaki eşyaları göstererek.

Halam tatillerde bize geldiğinde sağda solda unuttuğu örgü şişleri, gözlükleri, kitabı  – nerden buluyorduysa, oldu mu hep Agatha’nın İngilizce baskısı olurdu – evimizin vazgeçilmez birer parçası haline gelirlerdi, gittiğinde gözlerim odaların köşelerinde onları arar dururdu.

Şimdi düşünüyorum da onun gençliğinde öyle yurt dışına çıkmak, hele hele yurt dışında okumak falan yoktu. Biz ne kadar şanslıyız yaa! Amerika’da okuyan arkadaşlarım bile var. Hatta neydi, eski bir şey diyorlardı, neydi? Eski demirkapı mı, yok yok eski duvar mı? Hay Allah hatırlayamadım işte. Hah! Eski Doğu Bloku ülkeleri! Oralara giden bile var, okumak için, yani!

Halacığım da ufak ufak Roma, Sofya, Paris yaptı. Yapmadı değil. Hatta buraya Londra’ya bile geldi, yani! Gelmedi değil. Ama bu sefer başka olacak, dermişim.

…..

“Halacığım doğum gününde buraya geliyorsun!”

“Oraya ben geldim kızım.”

“Hayır bu başka olacak! Senle ben geziye gideceğiz burada. Çok özel bir gezi!”

“Ne gezisi bu yavrum?”

“Cinayet!”

“Nee? Cinayet mi?”

“Evet! Ah! Halacığım çok beğeneceksin! Tam senlik!”

“Allah Allah? Neymiş bu? Yoksa beni Agatha Christie’nin evine mi götüreceksin?”

“Bak onu da yaparız ama bu çok daha güzel  halacığım. Bir cinayet işleniyor ve sen katili buluyorsun. Yani yolcular buluyorlar… tren yolculuğunda…ay dur dur baştan anlatayım en……..”

“Görüntün gitti kızım. Ses de yok!”

“Hah tamam geldi geldi.  Anlat şimdi. Baştan anlat.”

“……Noo’ldu?”

“Bağlantı kesilmişti ama şimdi geldi, devam et sen.”

“Neyse işte, trene -buharlı trenler var burada turizm amaçlı- biniyoruz. Tiyatrocular tren yolculuğunda cinayet işliyorlar. Yolcular da katili buluyor. Bir gece de en lüks otelde, Ritz’de, kalıyoruz. Ayy çok egzayting!”

“Yavrum çok pahalıdır.”

“Boşveeer, hayatta bir kere olur böyle şeyler halacığım. Hem biraz ucuzdu, yılbaşı sonrası olduğu için. Neyse buk ettim bile.”

“Ne yaptın?”

“Yani yer ayırttım.”

“Rezervasyon mu yaptırdın, aldın mı?”

“Aldım aldım! Bir de İngilizce hocası olacaksın, aşkolsun yani! Hahhhhaa!”

“Ne bileyim kızım? Kullanılmayan demir paslanırmış. Hem sen de araya yabancı kelimeler sıkıştırıyorsun, anlayamıyorum.”

“Ayy rezervasyon çok Türkçe sanki! Amaaan boşver hala! İngilizce de bile bir sürü Fransızca, Almanca, Latince kelime yok mu zaten? Bu dilimizin zenginliği diyor onlar. Eğer herhangi bir kelime bir dilde yoksa onu yaratan dilden alıııııp, hiç bir şekilde aşağılık duygusu duymadaaaan, tepe tepe kullanacaksın.”

“………   E, o zaman vizeye başvurayım bari.”

“Tamam, başvur, zaten anca alırsın. Ben sana -anladığından emin olmak için-  ilanı Türkçe’ye çevirip imeylle yollarım, okursun. Oldu mu?”

“Tamam güzel kızım. İstersen İngilizcesini de yolla. Hatırlamış olurum. Ayy, it’s very exciting!”

“Halam benim! Şimdiden İngilizce döktürmeye başladı bile.”

…..

To:       nimet1955@yahoo.com

From:  hande.yitir@hotmail.com

 

Sevgili halacığım

İşte ilanı çevirdim sana yolluyorum. Soracağın bir şey varsa haftaya skaypta sorarsın. Tontiş yanaklarından  öpüyorum canım halacığım.

 

Hande xx

 

“Esrarengiz Cinayetler Programına hoşgeldiniz!

 

Gerilim ve heyecan dolu lüks bir bir akşam yemeğine ne dersiniz? 1920’lerin sihirli havasını  günümüze taşıyan antika değerindeki eşsiz İngiliz Pullman buharlı treninde altın işlemeli billur kadehlerinizle esrarlı bir cinayeti yudum yudum çözmek istemez misiniz?

Seçkin oyuncularımızın gerçeklikten ayırt edemeyeceğiniz bir şekilde sahnelendirdiği  cinayetin esrar perdesini aralamak sizi bekliyor. Acele etmeden aperatifinden tatlısına kadar ünlü ahçılarımızın imzasını taşıyan yemeklerimizle damağınızı tadlandırırken, şüphelilerin de aralarında bulunduğu geride kalanları sorgulamak, delilleri inceleyerek, ipuçlarını takip ederek, kim, nasıl ve niçin sorularına cevap aramak fırsatı sizi bekliyor.

Lüks ahşap vagonlar Sussex’in kusursuz kırlarından kırmızı lokomotifin puflattığı buharları yararak geçerken, yaşamınızın en heyecanlı lüks gezisini yapacaksınız. Londra’ya dönüşünüzde ise esrar, sizi bekleyen Ritz Otelindeki muhteşem odanıza çekilmeden önce, lobide siz bütün misafirlerimize açıklanacaktır.

Bu eşsiz gezide yerinizi hemen ayırtmanızı hararetle tavsiye ederiz. Yemek seçiminizi yapıp bize bildirmeyi de unutmayın lütfen! Keyifli ve hayatınızın sonuna kadar hatırlayacağınız bir akşama ‘evet’ demeniz dileğiyle…

 

Aperatifler:

  • Öldürücü güzellikte fırınlanmış kabak, domates ve parmesan peyniri çorbası
  • Zehir gibi acı cayenne biberi soslu midye
  • Ördek terrine suikastı, kızarmış ekmek ve Hint turşusu

 

Ana yemekler:

  • Gıdıkla ve öldür tavuk dolma yanında ızgara kuşkonmaz
  • Dumanaltı somon yarma ve hardallı tarhun otu salatası
  • Giotin sote kuzu ve vahşi mantarlı pilav

 

Tatlılar:

  • Damardan şırınga ahududu sorbet
  • Çukulatalı ve esrarlı kek
  • Muzlu, tarçınlı ve de şüpheli tart”

 

(Geleneksel beş çayı servisi, oda, akşam yemeği ve kahvaltı fiyata dahildir -2 kişi, 1 gece için.)

 

Kibarca bir not: Zorunlu değil ama 1920’lerin modasını andıran bir giysi ya da aksesuar taşımanız harikalar yaratabilir.”

…..

Ve halam sisli puslu bir kış akşamı bütün zerafetiyle Londra’ya indi. Annemin anlatmasına göre “lüks” lafını duyduktan sonra gelene kadar kafasını dikiş makinasından kaldırmamış. “Ben o gece ne giyeceğim?” adlı müthiş bir proje onu gelene kadar vize işlemlerinden daha çok meşgul etmiş. Canım halam pek beceriklidir. Gençlik resimlerini görseniz, Audrey Hepburn yanında halt etmiş. Eminim mutlaka bana da bir şeyler dikmiştir, yani. Annem de sır vermediğine göre müthiş bir şey olmalı. Ben küçükken de yaparlardı böyle. Falancanın düğününden çok benim elbisem gündemimizi doldururdu. Eğer çok muhteşem bir şeyse tamamen bir sis perdesiyle kaplanır, son ana kadar açıklanmaz, eteğinin ucunu bile göremezdim. Şimdi bu da ona benzedi.

Nasıl yerleştirdiyse, halamın bavulu Mary Poppins’in valizi gibi doğurdukça doğuruyordu. Canım halacığım bana son derece zarif atkılar, bereler, hırkalar mı örmemiş, eldivenler, kazaklar mı dokumamış? Sıra, gezi akşamı giyilecek elbiseye gelince dilim resmen tutuldu. Gözlerime inanamadım. Hemen denemek için odama koştum. Aynada kendimi tanıyamadım valla. Gül kurusu, saten kumaş son derece zarif bir şekilde üzerimden tiril tiril dökülüyor; müthiş el işlemeleriyle süslü, dönemin modasına uygun basen kemeri etek kısmında büyülü kumaş  kıvrımları yaratıyordu.

“Yarın ilk işim başıma bir band ve kuş tüyü almak olacak,” dedim gözlerimi aynadan ayırmadan.

“O da var, tüy değil ama bir gül,” diye karşılık verdi halam valize eğilerek.

Gelip güllü bandı aldım. Bütün Londra’yı altüst etsem yine de böyle harikulade bir şey bulamayacağımdan eminim. Halacığımın Beyoğlu taşlarıyla süslediği banda iliştirilmiş, yine halacığımın tafta kumaştan bin bir zahmetle ve eminim ki bir o kadar da zevkle yaptığı gülü başıma taktım.

…..

Üç gün sonra beklenen an geldi. Saat tam beşte taksi Ritz Oteli’nin önüne çektiğinde sanki kalbim yerinden fırlayacaktı. Kendimi Kül Kedisi gibi hissettim. Önünde sihirli bir gece uzanan Kül Kedisi. Tıpkı masaldaki gibi. Ne yazık ki çok kısa sürecekti. Yarın bu zamanları halamla evde dedikodusunu yapmakla yetinecektik maalesef. Fakat şu anda buradaydık ve ben Ritz Oteli’nin ışıltılı döner kapısının camlarına yansıyan görüntüme hayranlıkla karışık heyecanla bakarken kendime gülümsemeden edemedim.

Halam ise inanılmazdı. Sanki 1920’lerin moda mecmualarından fırlamış gibiydi. Saçlarını elbisesinin zümrüt yeşili ipek kumaşından, uzun bir eşarpla sıkma baş yapıp ensesinde toplamış, yanlardan birer perçem saçı şakaklarına doğru kıvırmıştı. Tıpkı padişahlıktan cumhuriyete geçiş yıllarında çekilen fotoğraflardaki kadınlar gibi. Ben hayranlıkla arkasından bakarken o sanki yüzlerce kere bu otelde kalmış birinin rahatlığıyla, döner kapıyı edalı bir şekilde iterek içeri girdi.

Bu manzara karşısında öylece kalakaldım. “Vay be! Halama bak!” demişim. Bunu sesli söylediğimi hemen fark edip toparlandım ve alelacele onu takip ettim. Küçük valizlerimiz arkamızdan geldiler. Odamıza çıkarılacaklarmış. Ne de olsa bu gece burada kalacaktık. Ben valizleri izlerken halam bara doğru yürümüştü bile. Bardan yayılan ışıkla kamaşan  gözlerimi bir an için kapatmıştım ki, açtığımda halam yüksek taburelerden birine oturmuş çantasından çıkardığını tahmin ettiğim ağızlıklı bir sigarayı yakması için barmene doğru uzanıyordu. Bir an durdum. Gerçekten bu benim halam mıydı? Toparlanıp, aman hala burada sigara içilmez, dememe kalmadan yakışıklı barmen yürekleri yerinden oynatan bir gülümsemeyle halamın sigarasını yakmaya kalkmasın mı? Aklım hızlı hareket edip halamı engellemek istediğinden ve de bedenim aklımın hızına yetişemediğinden ayaklarım birbirine dolandı. Tam yere yapışmak üzereyken galiba birisi beni tuttu. Çünkü yere değmedim.

Sağ salim bize ayrılan masalarda beş çaylarımızı almak için oturduğumuzda beni Buenos Aires’li bir generalin kurtardığını; yakışıklı barmenin adının John Blake olduğunu, Liverpool’dan Londra’ya geldiğini, hem tiyatro okuyup hem de burada çalıştığını; halamın ağızlığındaki sigaranın da aksesuardan başka bir şey olmadığını öğrendim. Anlaşılan sıkı bir eğitimden geçen çalışanlar, halam gibi oyuna tam konsantre olmuş misafirlerin niyetini anlayacak kadar zeki, atik ve hazırlıklıydılar.

“Türk müsünüz?” diye gürledi General. Gençken bayağı kalıplı olduğu belli olan generalin adı Sinyor Ducas’mış. Tam bir Sherlock Holmes hastası olan Sinyor Ducas güzeller güzeli kızı Sinyorita Daniela ile taa Arjantin’den kalkıp sırf bu program için buralara gelmiş. Şu anda Daniela uzun gür saçlarını savura savura yakışıklı barmen John ile barda konuşup gülüşmekle meşguldü. Bayağı hızlıymış bu Daniela diye düşündüm.

“Evet,” diye cevap verdi halam.

“Türkleri çok severim. Hatta Turko adında bir …. iş arkadaşım … yani bir tanıdığım vardı.”

“Ben de Arjantinlileri çok severim ama generalleri için aynı şeyi söyleyemem doğrusu,” diye donuk bir gülümseme ile karşılık verdi halam.

“Neden diye sormayacağım ama umarım bu geziden sonra fikriniz değişir Sinyora.”

“Nimet. Adım Nimet. Pek sanmıyorum ama, kim bilir?”

İçimden bir ses bu gecenin bir şeylere gebe olduğunu fısıldıyordu. Umarım bunlar iyi şeylerdir diye o sese cevap verdim. Nereden bilebilirdim ki kabustan beter bir gece olacağını.

Beyaz gömlekli garsonların üç katlı servis tabaklarını en üstteki halkalarından tutarak getirmeleriyle masada bir alkış koptu. Onları dumanı tüten porselen çaydanlıklar, fincan ve tabaklar, sütlükler, tatlı tabak, çatal ve bıçakları izledi. Ünlü beş çayı servisiyle birlikte canlı müzik de başlamıştı. Kat kat tabaklardaki küçük küçük sandviç ve kremalı kekler bir ağacın dallarına konmuş minik minik kuşlar gibi sevimli ve göz alıcıydılar. Grubun yöneticisi ve rehberimiz Mike, İtalyan bir bayanı dansa kaldırdı. Sinyora Castelli halam yaşlarında, Milano’da büyük bir malikanede yaşayan, çok zengin bir kadındı. Hüzünlü bir güzelliği vardı ve muhteşem dans ediyordu. Hele Arjantin tangosu başlayınca kendinden geçti. Büyük bir zevkle seyrettik dansını. Onları başkaları takip etti. Halam pistten inmedi zaten. General Ducas halamdan sonra Sinyora Castelli ile eşleşti. Fakat aralarında ne olduysa dansları daha müzik bitmeden tuhaf bir şekilde kesildi ve Sinyora Castelli bayanlar tuvaletine kendini atarken general de çatık kaşlarla masaya, kızı Daniela’nın yanına döndü. Henüz masaya oturmuş olan halam, hemen durumu fark edip usulca yerinden kalktı. Bir elinde kendi göz nuru gece çantası, öbür elinde ince uzun bir şampanya bardağıyla bayanlar tuvaletinin yolunu tuttu.

Mike, o iki saat içinde bütün fasilite yeteneklerini gösterdi. Ara ara herkesi yerinden kaldırıp daha önce konuşmadıkları birisinin yanına oturttu. Oyunlar oynattı; küçük anketler – futboldan tut tarih, coğrafya, sanat sorularına kadar – yaptırttı. Böylece herkesin mümkün olduğunca birbirleriyle sohbet etmesini sağladı. Saat yedide trene binmek üzere Victoria İstasyonu’na doğru yola çıkıldığında herkes birbirini az çok tanıyordu artık. Fakat işin ilginç yanı kimin oyuncu kimin gerçek misafir olduğunu bilmiyorduk. Grupda bir İngiliz karıkoca Mr. ve Mrs. Whitehorse (adam dışişlerinden emekli bir diplomat, karısı ev kadını); Arjantinli emekli general Sinyor Ducas ve kızı ressam Sinyorita Daniela; İtalyan, zengin, yaşlı kadın Sinyora Castelli; Kanadalı bir ekonomi profosörü ve onun kız arkadaşı; Galler ülkesinden genç bir karı koca ve tabii bir de biz, rehberimiz Mike’ın deyişiyle, Türkiye’den iki Turkish delight, Nimet Hanım ve yeğeni Hande Hanım.

Tam üç kere dans eden, çay yerine şampanya kadehlerini yuvarlayan (beş çayında şampanya da ikram ediliyordu) halam şimdiden çakırkeyif görünüyordu. Takside giderken alkol tüketimine dikkat etmesini, bizi çözmemiz gereken bir cinayetin beklediğini hatırlattım ona.

“Sen hiç merak etme” dedi el çantasını tıptıplayarak, “Örgümü yanıma aldım.”

Ne ilgisi var, diye sormama kalmadan, “İlmik atmak beyin hücrelerini uyanık tutarmış,” diye cevabı yapıştırdı ve öbür yanında oturan Sinyora Castelli ile sohbete girişti bile.

“Bu üçüncü gelişim,” dediğini işittim Sinyora Castelli’nin heyecanla. “Her defasında ayrı güzellikte bir oyun oynuyorlar ve hiç birinde katili bulamadım ne yazık ki!”

East Grinsteat İstasyonu’na kadar modern bir lokomotif treni çekecek, orada buharlı lokomotif devreye girecekti. Günümüz trenlerine göre daha yavaş giden buharlı tren, East Grinsteat İstasyonu’ndan sonra, kendi teknolojisine uygun ray sisteminde hareket edecekti. Bu ray sistemi normal gündelik kullanılan demir yolu ağının dışında bir rotayı takip ediyordu. Bu rota sadece tek yönlüydü; ormanlardan, kırlardan, tepelerden geçiyor; üç saatlik bir turu tamamladıktan sonra tekrar yine aynı istasyona geri dönüyordu. Kış saati olduğu için ne yazık ki, karanlıktan başka bir şey göremeyecektik dışarıda. Ee, ucuz etin yahnisi ne de olsa! Yani!

Victoria’da kırmızı lokomotifli buharlı tren bizi bekliyordu. Hava ayazdı. Yün pelerinime biraz daha sarınıp trenin ince merdivenlerine tırmandım. Kırmızı ceketli altın düğmeli kondaktör gülümseyerek kenara çekilip gelenlere yol açtı.

“Hoş geldiniz, hoş geldiniz!”

İçi mis gibi ahşap kokan vagonlar geçmişe bir pencere gibi açıldı önümüzde. Pirinç kapı kolları, pencere pervazları, uçları ponponlu kadife perdeler, köşedeki şirin bar ve kırmızı kadife kaplı koltuklar, döneminin bütün lüksünü büyük bir ihtişamla sergiliyordu.

“Ne kadar ilginç!” dedi halam yanımdaki koltuğa otururken, “Sinyor Ducas, Buenos Aires’den emekli bir generalmiş.Yaşı da tam o yıllara rastlıyor.”

“Hangi yıllara?”

“Sen bilmezsin. Daha doğmamıştın,” diye cevapladı halam omuzlarındaki küçük kürkü çıkarırken. “Cunta yılları. Arjantin halkının işkenceden inim inim inlediği yıllar.”

Bir an halamın ağız tadı kaçacak diye endişelendim. Hiç unutmam kalınan lüks otellerin arkasındaki mahallelerde küçük kızlar fakirlikten kendilerini satıyorlar diye Tayland’a götürememiştik onu. Şimdi de işkenceci bir generalle aynı trende seyahat edemem diye tutturup trenden inmeye kalkışmasa bari diye düşündüm. Lafı değiştirmek için can attım ama saygısızlık da yapmak istemedim yani. Sustum kaldım.

“Galiba General’le Sinyora Castelli arasında bir şey var,” diye devam etti halam.

“A, evet, gördüm. Ağlıyordu sanırım. Sen de Sinyora’nın arkasından tuvalete gittin. Sana açıldı mı?”

“Pek bir şey söylemedi. ‘Tanrım bana güç ver,’ diye dua ediyordu aynanın önünde. Gözlerinden sicim gibi göz yaşları akıyordu.

“Neden acaba?” Biraz da iş olsun diye sordum küllenememiş bir aşk olabileceğini tahmin ederek.

Halam sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, “Pek aşka benzetemedim,” dedi. “Başka bir şey, çok daha farklı bir şey. Bir yara. Derin, kapanmamış, çok acı veren bir yara.”

Halamın biraz duraklamasını fırsat bilip, sahteye kaçan bir neşeyle “Ben bir likör alacağım. Sen de ister misin?” diye sordum ayağa kalkarak.

“Ben istemem,” dedi halam gayet ciddi.

Ayağa kalkınca bütün vagon görüş alanıma girdi. İki üç koltuk ilerde General Ducas’la kızının tartıştığını fark ettim. General, kızının dirseğinden tutuyor sanki kalkmasını engellemek istiyordu. Daniela silkeledi babasını ve ayağa kalktı. Hem İspanyolca konuştukları hem de sessizce tartıştıkları için tanıdık bir kelime yakalayamadım ama bir konuda anlaşamadıkları ayan beyan ortadaydı. Daniela önümden büfeye benden önce erişti. Oteldeki barmen John bizimle trene gelmiş, köşedeki küçük şirin barda yerini almış ve bütün yakışıklılıyla gülümsüyordu. İçki alacağımızı tahmin ederek üzerinde trenin amblemi bulunan kırmızı peçeteleri bardaklarımızın altına koymak için hazır etti.

Babasına olan kızgınlıkla konuşmasına devam eden Daniela, “Ne zaman kurtulacağız bu aile baskısından bilmem ki?” dedi bana dönerek. Çok güzel bir kadındı ama uzaktan göründüğü kadar genç olmadığını fark ettim.

Gülerek, şaka yollu “Hiçbir zaman,” dedim.

“Yok efendim bara gitmemeliymişim. Hep onun yanında kalmalıymışım. Kimseyle konuşmamı istemiyor. Annemi kaybettikten sonra sanki daha bir değişti.”

“Üzüldüm anneni kaybettiğine.”

“Sağol, beş sene oldu! Bu geziyi onu kendine getirir, annemi birazcık unutur, eski neşesine kavuşur diye istedim. Tam iki kere yer ayırttım daha önce, ikisinde de son anda vaz geçti. Nasıl olduysa bu sefer gelebildik.” O sırada yanımızdan geçen Mike’ı görünce “Ah Mike! Tam ben de senden söz edecektim,” diyerek kolunu boynuna sarıp onu durdurdu. “Mike olmasaydı gene biraz zor gelirdik, değil mi Mike?”

“Yok canım ben bir şey yapmadım.”

“Mike benim liseden arkadaşım. Ne günlerdi ama?”

“Hey John, Avustralya’ya maça gidecek misin?” diye barmene sordu Mike, Daniela’nın dediğini duymamazlığa gelerek.

“Ne maçı?”

“Brezilya-Arjantin dostluk maçı. Haziran’da.”

“Yok be kardeşim, biz senin gibi zengin miyiz?”

“Umarım Arjantin yener,” diye atıldı Daniela.

“Umarım ama o hiç belli olmaz,” dedi Mike. “En son dünya kupası elemelerinde Brezilya’ya  3-0 yenildi.”

“Yine de Messi ile Neymar’ı karşı karşıya seyretmek zevkli olur doğrusu,” diye görüşünü belirtti John.

“Zaten o yüzden gideceğim ya,” dedi Mike. “Neyse, sizinle sohbet etmeyi çok isterdim ama oyun başlamadan önce son kontrolleri yapmam lazım. Kusura bakmayın.”

Mike yoluna devam ederken, Daniela arkasından baktı. “Babası çok zengindi ama herşeyi kumarda kaybetti bu. Beş parasız kaldı, o yüzden bu işi yapıyor.”

“Ama sanırım bu işi de fazla yapamayacak,” dedi John.

“Neden?” diye sordum şaşırarak.

“Brexit yüzünden,” dedi Daniela, sonra da John’a dönüp, “Değil mi?” diye onay istedi.

“Evet, sanırım ne yazık ki öyle.”

“Neden?” diye sordum yine.

“Yabancıların çalışmalarına kısıtlama getirileceği için,” diye cevapladı John.

“Neyse,” dedi Daniela saçlarını savurarak. “Ben de babamın yanına gideyim, fazla yalnız kalıp da paranoid olmasın.” Sonra John’a döndü. “Bir viski alabilir miyim John? Buzlu olsun lütfen, biraz da kola.”

Daniela viskisini aldı, teşekkür ederek ayrıldı. Tam babasının oturduğu koltuğa gelmeden tren sarsıntıyla durdu ve elindeki içkinin bir kısmı orada oturan eski İngiliz diplomat Mr. Whitehorse’un üzerine dökülüverdi. Tam bu sırada rehberimiz Mike’ın sesini duyduk:

“Sevgili misafirler, lokomotifler görev teslim yaptılar ve şimdi üç saat sürecek olan esas yolculuğumuza başlıyoruz. Lütfen telefonlarınızı bu yolculuk boyunca kapalı tutmayı unutmayınız. Üç saat içinde bir halka çizerek başladığımız noktaya geri döneceğiz.”

Kağıt havlu almak için ayaklanan Mr. Whitehorse büfeye ulaştığında, ciddi bir yüz ifadesiyle “Umarım bizi içinde boğmazlar,” dedi. Beni aval aval bakar görünce, “Halkanın içinde,” diye ekledi. Anlaşılan espri yapmıştı. Şu soğuk İngiliz esprilerinden. Üzülmesin diye biraz geç de olsa gülüverdim. Ne de olsa yaşlı adam, yazıktır yani diye düşündüm. O sırada fark ettim ki, John da gülmemişti. Niyekine acaba diye geçti içimden ister istemez? Hadi ben anlamadım o yüzden gülmedim. Peki John niye gülmedi acaba? Belki duymamıştır dedim kendi kendime. Mr. Whitehorse benim esprisine gülmemden aldığı gazla John’a dönüp, “Bir İngiliz diplomat, bir Arjantinli general ve bir İspanyol kraliyet mensubu bara girerler. Barmen ne der?” diye sordu.

“Burası Falkland değil der,” diye cevap verdi John asık bir suratla.

“Bravo! Genç nesilden umulmayan bir bilgelik!”

“Sizin de babanız Falkland’da ölseydi siz de tahmin ederdiniz,” deyince John, ben de jeton düştü. Demek onun için gülmemişti. E, yani! Hay Allah şu Falkland neresi acaba?

“Ah! Bunu duyduğuma üzüldüm, John,” dedi Mr. Whitehorse ve hemen ekledi “John’du değil mi?”

John evet anlamında başını salladı bardakları silmeye devam ederek.

“Huzur içinde yatsın!” dedi Mr. Whitehorse.

“Duyduğuma üzüldüm John,” dedim ben de.

O sırada bara yaklaşan birine John ne istediğini sordu ve istediği bir şişe suyu buzdolabından çıkarıp verdi. Sonra bize dönüp “Ben doğmadan önce ölmüş, savaşırken,” dedi. “Cesedini getirmemişler bile, oraya gömmüşler.”

“Kendinle gurur duymalısın,” diye güvenli bir sesle konuştu Mr Whitehorse.

“Niye? Babasız büyümeyi becerdim diye mi?”

Havanın gerginleşmesi hiç hoşuma gitmediğinden, damdan düşer gibi oldu ama “Oyun ne zaman başlayacak acaba?” diye soruverdim. Fakat işe yaramadı. John iki koluyla tezgaha abanıp Mr. Whitehorse’un gözlerinin ta içine bakarak, son dedece sakin bir sesle “Mr. Whitehorse, tabii ki sizin tuzunuz kuru, ama ben böyle soğuk şakalara gülemiyorum maalesef. Kusura bakmayın!” dedi.

O sırada aklıma Brexit geldi. Fazla düşünmeden konuya balıklama atladım. Ne bileyim ateşe körükle gittiğimi?

“Brexit oylamasında neye oy verdin John?”

“Tabii ki Avrupa’da kalmaya.”

“Peki siz Mr Whitehorse?”

“Ben çıkalım dedim.”

“Dedim ya sizin tuzunuz kuru! Ülke nereye gider umurunuzda değil. O zaman savaş dediniz savaş oldu, barış dediniz barış oldu. İstediğiniz yere üye olalım dersiniz oluruz, çıkalım dersiniz çıkarız.”

Ben telaş içindeydim. Bir türlü kurtulamıyoruz bu tartışma havasından yahu. Oldum olası konfronteyşından nefret ederim. Yani!

Siz derken neyi kastediyorsun delikanlı bilmiyorum ama İşçi Parti’sinin güçlü olduğu bazı şehirlerin bile çıkışı desteklediğini duymuşsundur umarım.”

“Tabii yalanlarla dolu propagandalarınıza kandılar. Hepsi değil ama.”

“Hala siz derken neyi kastettiğini anlamıyorum.”

O sırada rehberimiz Mike’ın tüm vagonda duyulan sesi yemek servisinin beş dakika içinde başlayacağını ilan ediyordu.

Mr. Whitehorse kibar bir şekilde gülümseyerek, “İzninizle gençler, eşim beni bekliyor. Gerçekten babana üzüldüm John. Umarım daha makul bir şekilde sohbet etme fırsatı bulabiliriz bu gezide. Şimdi eğer bana buzlu bir viski verebilirsen yerime oturup oyunu izlemek istiyorum.”

John hiç sesini çıkarmadan içkiyi hazırladı; Mr Whitehorse alıp teşekkür etti. Onun yerine oturmasını sabırsızlıkla bekledikten sonra John’a dönüp, “Sen ne yapıyorsun, John? İşinden olursun!” dedim.

“Sanki umurumda. Yaptığı esprilere gülmek zorundayız sanki. Geri zekalı, kendini beğenmiş, züppe,” diye karşılık verdi John, sakin görünmesine rağmen kızgınlıktan gözleri alev alev yanarak.

O sırada halamı gördüm, gülümseyerek oturduğu yerden bana hadi gelsene diye işaret ediyordu. Başımla tamam dedim. Kolltuklara tutuna tutuna ilerlerken gözüm pencerelere takıldı. Dışarısı kapkaranlıktı. Şık avizelerin buğulu camlardaki yansımalarından başka bir  şey görünmüyordu. Yağmur tavanı dövüyor, camların buğusunda sağa sola savrularak akıyor, sanki içeri girmek için uğraşıyordu. Ve buharlı trenin raylarda çıkardığı o bildik ritmik ses birden ön plana geçti kulaklarımda: Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, üç-sa-at-bu-ra-ya-tı-kıl-dık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, üç-sa-at-bu-ra-ya-tı-kıl-dık.

Acaba…yani… bir hata mı yapmıştım böyle bir geziye katılarak, diye düşünmekten kendimi alamadım.

…..

Mike herkesi yemek vagonuna davet etti. Zaten kapılar açılıp kapandıkça, mis gibi kokular gelmeye başlamıştı bile. Sanırım cinayet yemek yerken işlenecek diye düşündüm. Ondan sonra da seyirciler şüphelileri sorguya çekerek katili araştırırlar herhalde.  Herkes yemek vagonuna geçti.

Ben, halam ve Whitehorselar aynı masadaydık. Eyvaah dedim kendi kendime, eğer Mr. Whitehorse soğuk esprilerine devam ederse halam hiçbirini anlamaz. Benim de anlayacağım ne malum ya! Ortalık tatsızlaşır. Şu cinayet bir an önce işlense de yapacak bir işimiz olsa bari.

Hislerimde hiç de haksız değilmişim. O sırada yanımızdaki masada oturan Gallerli genç karı kocayı başıyla işaret ederek, Mr. Whitehorse yapabileceği en korkunç şakalardan birini yaptı.

“Galler ülkesi, erkeklerin gerçek bir erkek gibi, koyunların da tedirgin yaşadığı bir memlekettir,” dedi. Tabii Mr. ve Mrs. Evans bunu duydu. Ben Gallerlileri tarımla uğraştıkları için hor gören, ve hatta böyle ırkçılığa varan şakaları daha önce de duyduğum için, eyvaaaah şimdi ne olacak diye tasalanmaya başlamıştım ki,  Mrs. Whitehorse umulmadık bir şekilde, “George! Lütfen kes şunu!” dedi ama kocasının buna hiç niyeti yoktu. “Biliyor musunuz?” diye devam etti bize bakarak, “Kadınlar evlenirken kocalarının zamanla değişeceğini ümit ederler ve tabii hiç değişmezler. Erkekler ise evlenirken karılarının hiç değişmeyeceğini ümit ederler ve ne yazık ki değişirler.”

Artık yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Arkama yaslandım ve olacakları izlemeye hazırlandım.

Mrs. Whitehorse kulaklarına kadar kızardı. Şimdi kocasına indirecek diye beklerken, gülümseyerek, “Hayatım şarabını doldurayım mı?” diye nazikçe sordu.

“Evet lütfen.”

Demek medeni olmak bu diye aklımdan geçiyordu ki, masaların birinden bir çığlık koptu. Herkes çığlığın geldiği yöne baktı. Galiba cinayet işlendi diye sevinerek yerimden kalkıp o tarafa gittim. Halam da dahil herkes ayaklandı. Meğer garson kız bir fare gördüğünü sanmış. Tabii hayal kırıklığına uğrayarak masamıza döndük. Az önceki korkunç şakalar unutuldu ve şarap eşliğinde yorumlara başlandı. Hepimiz garson kızın tiyatroculardan biri olduğunu düşünüyorduk. Daha beş dakika geçti geçmedi Mr. Whitehorse sanki nefes alamıyormuş gibi boğazını tuttu; tuhaf sesler çıkardı ve başı taak diye henüz boş olan tabağına düştü. Önce adamı rol yapıyor sandım. Gülmeye başladım. Karısı telaşla hem adını sesleniyor hem de gömleğinin düğmesini açmaya çalışıyordu. E, tabii o da oyuncu dedim kendi kendime. Gülümsemeye devam ettim. Ta ki masalardan birinden “Ama o ölmeyecekti ki! Ben ölecektim,” diye bir ses gelene kadar.

Trende doktor arandı ama ne yazık ki yoktu. Kalp krizi olabilir diye, aynı zamanda ilk yardım görevlisi olan kondaktör hemen gerekeni yaptı fakat maalesef Mr. Whitehorse -gerçekten- ölmüştü.

Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bir-bu-ek-sik-ti-ar-tık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bir-bu-ek-sik-ti-ar-tık.

…..

“İşte bir bu eksikti!” diye kulağıma fısıldadı halam.

Herkes sus pus olmuştu. Tabii oyun oynanmadı artık. Kırmızı ceketli kondaktör merak etmememizi, gerekli yerlere durumun bildirildiğini ve bir ambulansın dönüşte treni karşılayacağını bildirdi. Mr Whitehorse’un cesedi boş bir vagona taşınmış ve karısı da onunla gitmişti. Zavallı kadıncağız! Ne kötü bir durumdu onun için.

“Bence bu bir cinayet!” diye fısıltı ile konuşmasına devam etti halam fakat bu kez gözünü telefonundan ayırmadan. “Bu meret de çalışmıyor! Çekmiyor galiba.”

Herkes telefonunu çıkarmış uğraşıyordu. Oyun oynanmadığına göre yasağa gerek kalmamıştı artık ama bu kez de resepşın yoktu. O sırada halamdan keskin bir limon kolonyası kokusu yükseldi.

“İster misin?”

“Alayım biraz.” Avucumu açtım. Halam nerdeyse bütün şişeyi boca etti.

“Yeter yeter çok oldu halacım,” diyerek açık avuçlarımla şişeyi hafifçe ittim.

“Şimdi herkese tutsam anlayıp da almazlar.”

“Niye tutasın ki? Boşver.”

“Ben şimdi gelirim,” diyerek sanki beni duymamış gibi halam aceleyle yerinden kalktı ve tuvalete doğru seyirtti.

Tabak çanak sesleri başladı. Oyun artık oynanmayacaktı ama yemek servisine kalındığı yerden devam ediliyordu. Daha önceden seçtiğimiz aperatifler masamıza konuldu.

Halam, “Geç kalmadım. Değil mi?” diyerek geri döndü ve henüz yerine oturmadan, el çabukluğuyla Mr. Whitehorse’un yarım kalan kadehindeki şarabı şaşkın bakışlarımın önünde, elindeki boş kolonya şişesine maharetle boşaltıverdi. Kapağını sıkı sıkı kapattıktan sonra çantasına attı.  “Ne olur ne olmaz. Bari delilleri koruyalım,” diye fısıldadı çantasını tıptıplayarak.

“Delil mi?”

“Evet. Kalp krizi deniyor ama bunu henüz bilmiyoruz. Değil mi? Ancak ceset hastaneye ulaştığında ölüm nedeni anlaşılır. O zamana kadar da iş işten geçer.”

“Yani… gerçekten?… Peki sence kim….?”

“Bilmiyorum. Herkes çığlığa bakmak için ayağa kalkmıştı. O sırada herhangi bir kişi Mr. Whitehorse’un kadehine bir şey atmış olabilir.”

“Yani zehirlendi mi?”

“Büyük bir ihtimalle.”

“Ama belki de gerçekten bir kalp krizidir.”

“Bunu ancak Londra’ya varınca öğreneceğiz. Fakat eğer zehirlenme değilse niye o koku olsun?”

“Ne kokusu?”

“Siyanür kokusu!”

“Senin kimyacı olduğunu bilmiyordum be hala!”

“Bunu Agatha’yı okuyan herkes bilir kızım. Acı badem gibi kokusu ve tadı vardır.”

“Amaan be hala, yani, sen Miss Marple’a taş çıkartırsın valla!” dedim, inanmadığımı gösteren bir ses tonuyla.  “Şimdi durup dururken niye adamı öldürsünler halacım? Onlar ancak kitaplarda olur, yani!”

“Sen öyle san güzel kızım. Bence bu daha ilk. Havadaki gerilimi fark etmiyor musun? Her an bir cinayet daha işlenebilir. Gözünü açık tut!”

Gerçekten de gözlerim faltaşı gibi olmuştu. “Hala korkutuyorsun beni. Kim kimi öldürebilir? Hem niye öldürsün? Öldürmek için burayı mı buldu, yani?”

“Çok güzel bir noktaya değindin Hande’cim. Evet, neden burası? Bunun cevabını bulduğumuz an cinayet çözülmüş demektir.”

Dudaklarımı ısırdığımı fark ettim. Nasıl oluyor da halam bu kadar sakin olabiliyor? Titriyor muyum ne? Peki bana ne oluyor? Halamı buraya ben davet ettiğim ha nasıl oluyor da ben kendimi tedirgin hissederken o sanki evindeymiş gibi davranıyor? İşlenmiş bir cinayetten – tabii bir cinayetse – ve olası cinayetlerden çocuk oyunuymuş gibi bahsedebiliyor? Offf! Kulaklarım uğulduyor. Trende miyim yoksa tekerlekli bir tımarhanede mi? Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, çı-ka-bi-lir-sen-çık, çı-ka-bi-lir-sen-çık, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, da-ha-var i-ki-bu-çuk-sa-at-çik, i-ki-bu-çuk-sa-at-çik…

…..

Yüzüme su serptim. Aynada kendime baktım. Solgun görünüyordum. Saçımı başımı, güllü bandı düzelttim. Dışarı çıkmak için daracık tuvaletin kapısını açmadan önce klozete değmesin diye eteklerimi şöyle bir topladım. O sırada eteğin katlanma yerinde elime metalik bir cisim ilişti. Bir kilitli iğneye benziyordu. Ah, hatırladım! Eskiden de yaparlardı. Annem olsun,  halam olsun bana bir elbise diktiler mi her ihtimale karşı sağına soluna mutlaka bir kilitli iğne, bazen bir düğme hatta minnacık tüpler içinde iğne iplik bile gizlerlerdi. Eğer elbisemin bir yeri sökülür, düğmesi falan düşerse tutturayım diye. Bu tatlı, küçük ve ince ayrıntı yüzüme bir gülümseme yayılmasına neden oldu ve vagonun kapısını açarken kendimi daha iyi hissettim.

“Ah işte burdasınız, Hande Hanım!”

Mike’ın beni aradığını bilmiyordum doğrusu. “Herkesle tek tek konuşuyorum da… bir siz kaldınız konuşmadığım.”

“Ne hakkında?”

“Şöyle şuraya oturabilir miyiz?”

Bomboş duran masamızı gösterdi.

“Tabii.”

Mike benim önümde olduğu için ve arkasında da garson kız servis yaptığından kibarlığı bir kenara bırakıp kendini hemen cam kenarına attı ve ben de onun yanındaki sandalyeyi çekmeden önce vagonu şöyle bir kolaçan etme fırsatı yakaladım. Halam Sinyora Castelli ile koyu bir sohbete dalmıştı. Daniela yerlerde bir şey arıyordu. Oyuncular (Kanadalı ekonomi profosörü ve onun kız arkadaşı ile Gallerli karı kocayı oynayanlar) bir masaya oturmuş kaynatıyorlardı. General ise bir köşede uyukluyordu.

“Hemen konuya gireceğim Hande Hanım. Biliyorsunuz üzücü bir olay yaşandı maalesef ve oyunumuzu yarıda kesmek zorunda kaldık.”

Mike hoş bir erkekti. Tam beş dil biliyordu. Bir keresinde Sinyora Castelli ile İspanyolca konuşuyordu da bana dönüp beş dil bildiğini ama ne yazık ki Türkçe’nin bunların arasında olmadığını söylemişti.

“Öncelikle bunun için şirket adına özür dilerim. Umarım bu durum sizi çok kötü etkilememiştir. Nasılsınız?”

“İyiyim,” diye kısaca cevap verdim soruyu savuşturmak için.

“Umarım gerçekten iyisinizdir. Biraz solgun gözüküyorsunuz da…”

“Yok yok iyiyim. Tabii üzüldüm olanlara. Zavallı Mrs. Whitehorse! Nasıl kendisi? İyi mi acaba?”

“Ah! Hiç merak etmeyin ona iyi bakıyoruz.”

Gözleri de koyu mavi. Kulakları biraz kocaman ama yüzüne yakışıyor, yani.

“Eğer isterseniz ona bir sorarım, kabul ederse kendisini ziyaret edebilirsiniz.”

“Hı?”

“Eğer isterseniz Mrs. Whitehorse’a bir sorarım, kabul ederse kendisini ziyaret edebilirsiniz, diyordum.”

O an ölünün yanında Mrs. Whitehorse ile konuşurken hayal ettim kendimi. Sanki bu hayali dağıtmak ister gibi elimi havada sallayarak, “Oh, hayır, hayır buna gerek yok. Rahatsız etmek istemem,” dedim.

“Siz bilirsiniz ama sonradan konuşmayı arzu ederseniz bana söyleyebilirsiniz. Belki de Mrs. Whitehorse herkesin arasına geri döner gezi bitmeden.”

“Belki.”

“Sizden bir ricam olacak Hande Hanım. Biliyorsunuz şirket olarak müşterilerimizin görüşlerine çok önem veririz. Eğer bu şanssız olay olmasaydı bile gezi sonunda siz misafirlerimizden bir değerlendirme formu doldurmanızı rica edecektik. Şimdi gezi bitmeden eğer bu formu doldurur -tabii oyunla ilgili kısma bir şey yazamayacaksınız maalesef- ve özellikle bu vahim olay karşısında şirketimizin tavrı üzerinde yorum yaparsanız çok seviniriz.”

O da ne? Kulağının tam üst kısmına düşen yerde, arkada, camda bir şey yazıyor. Birisi camın buğusuna bir şey yazmış. İngilizce. Bu daha ilk.

“İyi misiniz Hande Hanım? Birden sarardınız.”

“Yok yok iyiyim,”

Hay Allah! Nedir bu? Daha yakından bakmalıyım. Şu konuşma bitsin de daha yakından bakayım. “Tamam, siz bana verin formu ben doldururum.”

“Çok teşekkürler. Bitirmeden önce soracağınız herhangi bir şey var mı?”

“Hayır yok. Teşekkür ederim.”

“Neyse, eğer sonradan aklınıza bir şey gelirse lütfen çekinmeyiniz. Her zaman bana sorabilirsiniz.

Ona yol vermek için ayağa kalktım ve kalkınca da  hemen onun yerine, cam kenarına oturdum. Evet aynen öyle yazıyordu: Bu daha ilk.

Durdum, dönüp etrafa baktım. Kimse bana bakmıyordu. Ani bir kararla yazıyı siliverdim. Neden sildim bilmem? Bir kendini koruma iç güdüsü müydü bu? Yoksa kimsenin benim gibi korkmasını istemediğim için miydi?…Yoksa… evet… yoksa halamın haklı olma olasılığını artıracak bir delili yok etmek istemem miydi? O da öyle dememiş miydi? Bunun daha ilk cinayet olduğunu söylememiş miydi? Ya haklıysa? O zaman neden sildim ki yazıyı? Yani? Ona göstermem gerekmez miydi? Ooff! Neler oluyor bana? Başım zonkluyor! Bu ses beni delirtecek. “Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, bu-da-ha-ilk, bu-da-ha-ilk, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt…”

…..

“Hayır efendim,” diye kükredi general, “Buenos Aires Güney Amerika’nın Paris’idir ve Arjantin, tangonun geçek vatanıdır.”

“Boş laflar bunlar general,” diye biraz ilgisiz cevap verdi halam elindeki örgüyü Sinyora Castelli’ye göstererek, “Bak Nina, burdan atacaksın ilmiği.”

“Aaa, kolaymış o. Bir deneyebilir miyim?”

“Arjantin’liler açık tenlidirler. Komşularına benzemezler.”

“Dur şu ilmiği de atayım sonra sana veririm.”

“Avrupalı olduğumuz sanatımızdan, yemeğimizden mimarimize kadar her şeye yansımıştır. Ayrıca en iyi futbolcular da Arjantin’den çıkar.”

Halam örgüyü Sinyora Castelli’ye uzatırken, generale dönüp, “Siz ne saçmalıyorsunuz general?” diye sordu. Ritorik bir soru olduğu için generalin bir şey demesine izin vermeden devam etti. Benim bildiğim Arjantin işkenceleriyle ünlüdür.”

O an vagon buz kesti. Bütün başlar halama döndü. İyice heyecanlanan halamın sesi biraz yükselmişti.

“Eskiden sosyal medya yoktu ve iletişim bu kadar baş döndürücü bir hızda değildi ama yavaş da olsa gene de duyuyorduk. 1976 da gelen cunta bütün dünyanın gözleri önünde otuzbin kişiyi yok etti. Yalan mı? Hadi yalan deyin bakalım!”

Sinyora Castelli örgüyü kenara bıraktı. Kalmak için hazırlanır gibi yaptı. Halam dizine dokunarak onu durdurdu ve konuşmasına devam etti.

“İnsanları diri diri okyanusa attılar. O senin Paris’inin ırmağında günlerce cesetler aktı. İnsanları aç hayvanlara yedirdiler. Hapishanelerde çürüttüler.  Diri diri gömdüler. Gözaltındayken doğum yapan gencecik kadınları katledip çocuklarını sattılar.”

Sinyora Castelli daha fazla dayanamayarak fırlayıp tuvalete gitti. Fakat halam ipini koparmış bir doru at gibi önünde hiç bir engel tanımıyordu.

“Ha! Futbola gelince! Bak ona da bir çift sözüm var. Bütün bu vahşilikleri uygularken bir de dünya kupasına ev sahipliği yaptı Cunta. Bilmiyor muyuz sanıyorsunuz? Belki bu genç nesil bilmiyor ama biz biliyoruz. Bütün turnuvayı bizzat orkestra etti Cunta. Ne yazık ki üstüne üstlük kupayı da Arjantin kazandı o yıl! 78’di sanırım. Tabii Cunta Hükümeti bu durumu sonuna kadar kullandı. Kaybolmaların, ölümlerin üstünü kapamak için. Anaların kalbi kan ağlarken bütün ülkeyi gollerle uyuttunuz.” Halam bu noktada bütün zerafeti ile ayağa kalktı. Galiba Sinyora Castelli’nin arkasından gidecekti ama sanırım söyleyecekleri yarım kalsın istemiyordu. “Fakat yıllar sonra, o zamanki futbolcular halktan özür dilediler. Biz kullanıldığımızın farkında değildik dediler. Biz bunları da biliyoruz . Darbeyi yapan generaller de yargılandı ve ceza aldılar seneler sonra. Hiç unutmam, dünyaca meşhur bir işkencehaneleri vardı Buenos Aires’de. Bir fakülte binasını işkencehaneye çevirmişlerdi. İlginç bir adı da vardı ama unuttum şimdi. Orası sonradan utanç müzesi oldu. İşte şimdi merak ediyorum Sayın General Senyör Ducas o zamanlar ne yapıyordunuz acaba?”

General alı al moru mor ayağa fırladı, hışım gibi halamın önünden geçip bara doğru yürüdü. İçki alacak sandım ama barı geçti, vagonun kapısını açtı. Kapı arkasından henüz kapanmıştı ki tam o anda elektrikler kesildi. Hepimiz koyu bir karanlığa düştük.

Tavanı döven yağmur ve tekerleklerin raylarda çıkardığı o sesden başka çıt çıkmadı bir an.

“Bir bu eksikti,” dedi halam.

En son bu sözü söylediğinde hiç de iyi şeyler olmadığını hatırladım.

Otuz saniye geçti geçmedi, tam gözlerimiz karanlığa alıştı diyorduk, uzaktan gelen tuhaf bir sesle irkildik. Sanki yere büyük, sert bir şey düşmüş, ya da bir kapı sertçe kapanmıştı.

Hepimiz, gözlerimiz birbirimizin silüetinde öylece donduk kaldık. Sanki tekerlekler raylarda eşi az bulunur, şahane bir müzik çalıyordu da onu dinlemek için soluk bile almaya çekiniyorduk.

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, za-man-dur-du-ar-tık-dur-du-ar-tık-ar-tık…”

…..

“Lütfen yerinizden kımıldamayınız. Korkacak bir şey yok. Şimdi durumu çözeceğiz.”          İnterkomdan gelen kondaktörün sesi biraz içimizi rahatlattı. Bir süre sonra da elinde antika bir gaz lambasıyla Mike göründü. Lambanın ışığında yüzü değişik şekiller alıyordu.

“Merak edecek bir şey yok. Bu aslında rutin bir kesintiydi, oyun gereği yapılıyordu. Durdurmayı unutmuşuz. Kusurumuza bakmayın. En azından sizleri uyarabilirdik. Özür dileriz.”

“O ses neydi?” diye merakla sordum gaz kokusunun midemi hafiften bulandırdığını fark ederek.

“Hangi ses?”

“Bir ses duyduk, olağan olmayan bir ses, sanki bir şey devrildi ya da kapı çarptı,” diye halam açıkladı.

“Haa, evet, evet,” diye hatırladı Mark. “O mu? Elektrikler gelsin araştıracağız.”

“Ne kadar ışıklar sönük kalacak acaba?” Daniela’ydı bunu soran.

“Programa göre on dakika olması lazım. Kondaktör uğraşıyor getirmek için.”

O sırada elektrikler geldi. Daniela, “Ben babamı bulayım,” diyerek ayağa kalktı.

Saatime baktım. Daha bir buçuk saatimiz vardı bu tekerlekli tımarhanede.

Halam da Sinyora Castelli’ye bakmak için Daniela’nın arkasından gitti.

Ben de havada asılı kalan gaz kokusundan kurtulmak amacıyla, bir viski almanın tam zamanı olduğunu düşünerek onları takip ettim. John o yakışıklı gülümsemesiyle içkimi verirken “çılgınlar treni” dedi. “Yok yok tımarhane,” diye düzelttim.

…..

“Dışarı çıkmak için, tam tuvaletin kapısını açtım elektrikler kesildi,” diye anlatmaya başladı Sinyora Castelli, alçak bir sesle.

Halam pür dikkat dinliyodu. Aslında daha önceden dinlemişti ama şimdi ben de duyayım diye Sinyora Castelli’yi yanımda tekrar konuşturtuyordu. Sanki kaçacakmışım gibi de bileğimi sıkı sıkı tutuyordu.

“Her yer karanlık oldu. Öylece kaldım. Ne yapayım diye düşünürken bir karaltının üzerime atıldığını fark edip, nasıl olduysa kendimi içeri çektim ve kapıyı kilitlemeyi başardım. Sen gelinceye kadar da açmadım.”

Halam bileğimi bıraktı, çantasından ıslak mendil torbasını çıkardı. Dışarıdan birinin görmesini engellemek amacıyla vücudunu siper ederek, torbayı bana doğru salladı. Boş torbada eski tür bir şarap şişesi açacağı gözüküyordu. “Suç aletini buldum. Katilin onu yok etmeye fırsatı olmamış. Hemen elektrikler gelince bakmaya gittim ya!” Kendine güvenle gülümsedi. “Kapıda hedefini bulamayan hamlenin tesiriyle açılan çentiğin fotoğrafını da çektim.”

İkisi de bir şey dememi bekler gibi yüzüme baktıkları için aklıma gelen ilk cümleyi söyleyiverdim: “Bence katil eldiven kullanmıştır, ya da mendil, parmak izi bırakmamak için.”

Halam keyifle, “Aha!” dedi ve çantasından başka bir şirin torba çıkardı – daha önce bu ne torbasıydı bilmem – ve yine aynı yöntemle bana doğru salladı. İçinde, şu bir köşesinde trenin amblemi bulunan, kırmızı, kağıt peçetelerden biri duruyordu. “Onu da buldum.”

Kafayı yemek üzereyim, diye düşündüm.

“Peki şimdi ne yapacağız Nimet?” diye sordu Sinyora Castelli.

“Bence sen tehlikeyi henüz atlatmadın Ninacığım. Katil her şeyi planlamış.”

“Ne?” dedim kendimi tutamayarak, en kısık sesimle. “Sen katili biliyor musun?”

“Evet ama açıklayamam henüz. Bir hamle daha yapmasını beklemem lazım, ne yazık ki! Ancak o zaman ‘şah mat’ diyebilirim. Umarım bu ilki gibi öldürücü bir hamle olmaz.”

Aman Allahım! Tamam! Ben Londra’ya aklımı kaçırmış bir vaziyette döneceğim. Bunca senedir nasıl oldu da bunu göremedim? Acaba annem bütün bunlara inanır mı? Belki de daha bilmediğim neler var halamın hakkında? Belki de tımarhaneye girip çıkmıştır daha önce. Belki de adam öldürmüştür. Belki de katil kendisi! Tamam! Buldum! Kesinlikle katil kendisi! Neden olmasın? Bütün delilleri aslında polisten saklamak için topluyor olamaz mı?

Kızgın bir ses tonuyla Sinyora Castelli’ye döndüm. “Saldırgan erkek miydi, kadın mı?”

“Emin değilim, aniden oldu. Hem elektrikler de kesikti.”

“Bence general dahil herkes sana saldırma fırsatına sahipti Ninacığım. Her kimse bardan şarap açacağını kapıp bu işi yapmış olabilir.”

“Hani katil her şeyi planlamıştı?” Zayıf bir nokta yakaladığıma sevinerek atıldım.

“Evet planladı ama,” diye sakince cevap verdi halam, “bunu planına sonradan ekledi. O yüzden de aceleye geldi ve başarılı olamadı.”

“Belki de başarılı olmamasını istemişti.” İnadım inat! Direnecem bu saçmalıklara.

“Aha! Bak bu doğru olabilir ama bana birinci ihtimal daha yakın görünüyor.”

“O zaman,” dedim sesimin biraz kırıldığını fark ederek, “John da şüphelilere dahil, bar tam kapının yanında olduğuna göre. Yani?”

“Ayrıca bir de şu var,” diye ekledi halam, “elektrik kesintisi olacağını önceden bilen kişilerden biri de oydu.”

Dondum kaldım. Aklımdan geçenleri söylemek terbiyeme sığmıyordu.

“Güzel kızım sen hala kabul etmiyorsun ama aramızda gözü dönmüş, soğukkanlı  bir katil var.”

Yolu yok! Kafayı yedim artık. Londra’ya kadar bile dayanamadım. Evet, evet, bence  katil halam. Sinyora Castelli de suç ortağı. Hatta ona kimse saldırmadı bile. Bunu uyduran ikisi. Sırf eğlenmek için. Sırf can sıkıntısını gidermek için bütün bu cinayetleri halam işliyor. Bunu öyle akıllıca yapıyor ki delilleri bile arkasında bırakmayıp topluyor. Böyle kurnaz oyunlarla ben dahil herkesi kandırdığı için büyük bir zevk alıyor. Baksana Sinyora Castelli ile nasıl heyecanlı heyecanlı konuşuyor? Yok Ninacım şöyle, yok Ninacım böyle! Kırk yıllık dost oldular! Yani!

Yağmur da iyice çıldırdı. Tekerlekler rayların üzerinde delirmiş gibi dönüyorlar ama yine de kağnı arabası gibi gidiyor bu Allahın belası tren!

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, ka-fa-yı ye-dik-ar-tık, tıkırt tı-kıt…”

…..

“Halanız biraz ileriye gitti, Hande.”

“Evet haklısınız Daniela, kusura bakmayın lütfen. Sanırım Mr Whitehorse’un ölümü biraz sinirlerini bozdu.”

“Babamdan özür dilemesi lazım.”

“Bak işte bunu garanti edemem. Siz halamı tanımazsınız. Aslında ben de biraz şüpheliyim ya tanıdığımdan…neyse… en iyisi ben gidip özür dileyeyim babanızdan halam adına.”

“Hayır işte buna hiç gerek yok!”

İkimiz de sesin sahibini görmek için başımızı kaldırdık. Halamdı bunu söyleyen ve yanında Sinyora Castelli ile tepemizde dikiliyordu. Davet beklemeden yanımıza oturdular.

Burası ilk bindiğimiz, kırmızı kadife koltuklu vagondu. Bizden başka kimse yoktu. Halam vakit kaybetmeden söze başladı.

“Daniela, Sinyora Castelli’nin sana söyleyecekleri var. Onu biraz dinlersen iyi olur.”

Hepimiz beklenti ile Sinyora Castelli’ye baktık. Halam dokunsan kırılacak halde duran Sinyora Castelli’nin ellerini tutarak, cesaret verici, yumuşak bir sesle “Hadi Nina konuşabilirsin artık, işte senin küçük Nellie burda, seni dinliyor.”

“Ne demek oluyor bu?” diye atıldı Daniela.

“Şşş, lütfen, lütfen… bekle biraz,” diye gene en yumuşak sesiyle konuştu halam, bu kez Daniela’ya dönerek.

Sinyora Castelli, Daniela’ya çekinerek “Ben,” dedi. “Ben senin ananenim. Senin annen…” cebinden siyah beyaz bir resim çıkarttı “adı Antonella’ydı,” resmi bizden yana çevirdi. Üniversiteli olduğu her halinden belli olan bir genç kız, 70’lerin saç kesimiyle çevrelenmiş, Daniela’nın yüzünün aynısı bir yüzle bize gülümsüyordu. “Mimarlık okuyordu, baban da.” Bu kez bir başka siyah beyaz fotoğraf çıkardı cebinden. Yakışıklı, genç bir erkek resmiydi bu. “Çok zeki insanlardı. Babanı bulamadık. Anneni senelerce aradım. Sonunda kemiklerini bir toplu mezarda bulduk.” Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu Sinyora Castelli’nin bunları anlatırken. Halam da gözlerinde gölgeler, bütün tehlikelerden korumak istercesine onu izliyordu.

Sinyora Castelli, gözyaşlarını halamın verdiği kenarı işli bir mendile sildi. “Ben senden hiç bir şey istemiyorum güzel kızım. Bunları sana anlatabildim ya bana yeter. Seni buldum; anneni, babanı sana gösterdim ya artık görevimi yerine getirdim. Sana senelerce analık babalık yapmış insanları bir kalemde sil at demek haddim bile değil ama gerçekleri bilmek de senin hakkın diye düşünüyorum.

Şimdi hepimiz Daniela’nın ağzından dökülecekleri merakla bekliyorduk.

“Neden,” dedi Daniela, “neden daha önce Buones Aries ‘deyken beni bulup söylemediniz?”

“Çok istedim, hatta general ve karısıyla iletişime bile geçtim ama onlar senin benimle görüşmene hep karşı çıktılar. Seni sıkı bir kontrol altında tuttulardı. Sonunda bu geziyi ayarlayabildim. Mike’ın sayesinde. Yoksa seninle hiç karşılaşamayacaktık. Bu gezide bile sana açılmak çok zor oldu. General beni hemen tanıdı ve tehditler savurmaya başladı. Neredeyse ümidi kesmiştim ama Nimet sağolsun.” Halama baktı. “Teşekkürler Nimet.”

“Ne demek Nina, biz birbirimize yardım etmeyeceğiz de kim edecek?”

Daniela derin bir nefes aldı. “Evlatlık edinilme yöntemi, şu basına yansıyanlar şeklinde mi olmuş peki?” diye sordu.

“Evet, ne yazık ki öyle. Annen hamileydi gözaltına alındığında. Yüzlerce çocuk gibi seni de doğar doğmaz, anneni ölüm kampına göndermeden önce, alıp rütbeli bir asker ailesine evlatlık olarak vermişler.”

“Peki babamın, yani generalin işkencelerle bir ilgisi var mıymış?”

“Onu sana kendi anlatırsa daha iyi olur yavrum.”

“Biliyor musun? Aslında bütün ömrüm boyunca hep böyle bir şeyden şüphelendim. Hep bir şeyleri yarım hissettim. Ne zaman doğumumla ya da irsi hastalıklarla ilgili sorular sorsam hep geçiştirdiler. Bu anlattıklarınıza hiç şaşırmadım doğrusu. Bir şekilde her şey yerine oturdu. Teşekkür ederim söylediğiniz için. Şimdi gidip babamla konuşmam lazım. İzninizle…” Tam ayağa kalkıyordu. “Ah! Bir şey daha. İtalyan mısınız yoksa Arjantinli mi?”

“Güzel soru. Biz İtalyan göçmenlerdeniz, Milan’dan. Yüz yıl önce dedem Arjantin’e göçmüş kendinden öncekileri takip ederek. Hani şu general’in övündüğü Avrupa kanı. Zaten o yüzden sen doğunca seni havada kapmışlar. Fakat dedem malını mülkünü Milan’da korumuş. İyi ki de korumuş. Annenin kemiklerini bulup ona ayrı bir mezar yaptırdıktan sonra, seninle iletişim çabalarım da bir sonuç vermeyince Milan’a yerleştim. Zaten kimsem kalmamıştı Arjantin’de.”

“Ben varım artık..”

“Doğru. İstersen ziyaret edersin beni Milan’da. Arjantin’den yoruldum artık.”

…..

 

Başımdaki gülü çıkardım. Şakaklarımı ovaladım. Saçlarımı dağıttım. Vagonun loşluğu beynimin zonklamasına iyi gelmişti.

“İyi misin?” diye sordu Daniela.

“İyiyim. Biraz başım ağrıyor.”

Halamla Sinyora Castelli öbür vagona Mrs Whitehorse’u ziyarete gitmişlerdi.

Daniela masadaki güllü bandı aldı. “Çok güzel. Takabilir miyim?”

“Tabii,” dedim. Yardım ettim takmasına. Uzun saçlarına çok yakışmıştı.

Omuzundaki eşarbı çıkarıp bana uzattı. “Sen de bunu takarsan çok sevinirim.”

“Olur,” dedim. Davranışı hoşuma gitmişti. Eşarbı omuzlarıma şal gibi attım. Harikuladeydi.

Bir sessizlik oldu. Daniela’nın yüzünde acı bir gülümseme, ellerinde bir kıpırtı. Konuşmak için cesaret toplamaya çalışıyor sanki. Zavallı kızcağız diye düşündüm. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim doğrusu.

“Ben,” dedi. “Ben aslında bir araştırma yaptım. Bu haberler basında ortaya çıkınca çok ilgimi çekmişti. O korkunç gerçekleri ben de buldum. Gerçekten de otuz bin kişi kaybolmuş. Yüzlerce çocuk, kimisi doğar doğmaz, kimisi dört yaşın altında, sonradan öldürülecek olan analarından, babalarından alınıp genellikle yüksek rütbeli asker ailelerine evlatlık verilmişler. Benim dikkatimi özellikle bir tanesi çok çekmişti. Bir kız çocuğu asker ailesine değil de bir papaz ve karısına verilmişti. Dikkatimi çekmesinin nedeni ailenin dini bir işle meşgul olması değil, bebeğe kendi çocukları gibi sevgi ile bakmış olmalarıydı. Anne-babanın ‘iyi insanlar’ diyebileceğimiz katagoride olmaları, kızın da ailesini sevmesiydi. Fakat kız annesinden çok babasına  yakınmış. O yüzden gerçekleri öğrenip gerçek akrabalarıyla ilişki kurunca annesinin onu görmek istememesine hiç üzülmemiş. Fakat babasının da aynı davranmasını bir türlü kabul edememiş. Onu anlayışlı, iyi bir insan olarak tanımıştım diyor… İşte ben de kendimi bu kıza çok yakın hissediyorum şu an. Ve korkuyorum. Fakat benim korkum başka. Ben babamın beni reddetmesinden değil, onun bizzat işkencelere karışmış olmasından korkuyorum. Hatta öz annemi öldürmüş olabileceğinden korkuyorum.

Diyecek bir şey bulamadığımdan uzanıp elini tuttum. Galiba halama benzemeye başladım. Daniela gözlerimin içine bakarak devam etti. “Hatırlıyor musun? Babam size ‘Turko’ adında bir tanıdığı olduğunu ağzından kaçırdı.”

“Evet, hatırlıyorum.”

“İşte o isime de araştırmam sırasında rastladım. İnternette. Bütün belgeler artık ortada. O dönemde meşhur bir işkenceci varmış. ‘Turko’ takma adını kullanıyormuş. İşte bütün bunları birleştirince koktuğum şeyin gerçek olabileceği olasılığı yüreğimi perişan ediyor.”

Artık kafam iyice allak bullak olmuştu. Düşünemez haldeydim.

Daniela yavaşça ayağa kalktı.  “Ben gidip babamı bulayım,” dedi. Omuzlarında sanki çok ağır bir yük taşıyordu.

“Halamın ne dediğini unutma! Özellikle senin kendine dikkat etmen lazımmış.”

Gülümsedi. “Bakıyorum artık halanın dediklerini önemsiyorsun,” dedi ve cevabımı beklemeden çıktı.

Yağmur kesilmişti. Camı açıp biraz hava almak istedim. Aniden içeriyi dolduran rüzgarla boynumdaki eşarbın uçları zarafetle havalandılar  ve havada mağrur şekiller çizdiler. Gözlerimi kapatmış temiz havayı soluyordum ki, aniden birisi arkamdan üzerime atladı. Saniyenin binde biri kadar bir zamanda, eğer cam açık olmasaydı yüzünü görürdüm diye geçirdim içimden. Çok güçlü olduğuna bakılırsa bir erkekti. Ağzımı kapatıyor beni açık pencereye doğru kaldırmaya çalışıyordu. Aman Tanrım atacak beni.

“Tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, tıkırt tı-kıt, iş-te-şim-di-ha-pı-yut-tuk, şim-di-ha-pı-yut-tuk, ha-pı-yut-tuk…”

Bir eliyle kollarımı tutuyor, bir eliyle de ağzımı kapatıyordu. Ahşap panelle aramda hiç mesafe bırakmadan beni kaldırmaya çalışıyordu. Bacaklarımı tekmelemek için kullanamıyordum. Birden aklıma eteğimdeki kilitli iğne geldi. Ah bir alabilseydim onu! Hem beni kaldırmasına karşı direniyor, hem de eteğimdeki gizli silahıma erişmeye çalışıyordum. İnce kumaşın üzerinden kilitli iğneyi hissedince, birbirine yakın duran iki elimi de kullanarak kilidini açtım ve nazenin eteğimin yırtılmasına aldırmadan hırsla adamın çaprazlama önümde duran koluna, dirseğe yakın kısmına sonuna kadar batırdım. Adam can havliyle beni bıraktı ve kaçtı. Külçe gibi yere yığıldım. Zangır zangır titriyordum.

Kendimi zorlayıp ayağa kalktım. Şaşkındım. Sesleri hiç mi duyan olmamıştı? Neden kimse yardıma gelmemişti? Saçım başım dağınık, elbisem yırtık öbür vagona geçince nedenini anladım.

Herkes generalin başına toplanmıştı. Halam ve Sinyora Castelli, Daniela’yı teselli ediyordu. Başımı uzatıp generale baktım. Uyuklar gibi oturuyordu. Önce bir şey anlamadım. Sonradan fark ettim. Göğsünden ince bir kan sızıyordu. Tam kalbine halamın örgü şişlerinden biri neredeyse sonuna kadar girmişti.

…..

Halam, “Katil, Daniela’nın peşindeydi,” dedi biz bizeyken. “Seni o sandı.”

Hepimiz yüzüne baktık.

“Üzerinde Daniela’nın eşarbı vardı ya!”

“Doğru söylüyor,” diyerek halama hak verdi Sinyora Castelli. “O vagon da bayağı loştu.”

“Bence katil yine deneyecektir,” dedi halam. “Kaç saatimiz kaldı istasyona varmaya?”

“Kırk beş dakika,” diye cevapladı Daniela.

“Çok az zamanımız var. Hemen harekete geçmeliyiz o zaman.”

…..

Generalin cesedi, halamın sıkı sıkı tembihleri üzerine, delillere hiç dokunulmadan olduğu yerde korundu.

Halam başıma gelenleri öğrendikten sonra hemen kondaktöre gidip durumu anlatmış ve Mike’ın kolunu açması istenmişti. Buna direnen Mike yakalanıp bağlandı. Yapılan kontrollerden sonra kolunda iğnenin izi bulundu.

“Ben niye generali öldüreyim?” diye haykırdı Mike.

“Oh! Hayır hayır onu sen öldürmedin!” dedi halam.

“Alibisi olan tek katil sensin!” dedim dalga geçerek. O sırada beni öldürmeye çalışıyordun çünkü.”

“Ama seni öldürmedim.”

“Çünkü Daniela olmadığımı fark ettin.”

“General ne yazık ki intihar etti,” diyerek sözü tekrar aldı halam. Sevindiğimiz tek şey Daniela’nın babasıyla konuşabilmesi. Kızının bara gidip içki almasını fırsat bilen general, orada koltukta bulduğu örgü şişini ani bir kararla alıp, herkesin gözü önünde kalbine sapladı.

“Peki niye Mr Whitehorse’u öldüreyim?”

“İşte onu bilmiyoruz henüz. Ancak otopsi raporlarından sonra bir yorum yapabiliriz.”

“E o zaman kimin katiliyim ben?”

“Şanslısın katil olamadan yakalandın. Aslında halama teşekkür etmen lazım.”

“Hayatımda duyduğum en saçma şey!”

Mike haklıydı. Bana saldırması dışında hiç bir suçu ispatlayamazdık. Hatta Sinyora Castelli’ye onun saldırdığının delili bile yoktu (Tabii halamın topladığı delilleri saymazsak). Şu an yapabileceğimiz tek suçlama bana saldırmasıydı. Fakat öldürmek amacıyla saldırdığını ben biliyordum. Bu da bana yeterdi onun ne kadar tehlikeli biri olduğunu anlamak için.

“Bakalım Scotland Yard anlatacaklarımıza ne diyecek?” dedim.

Fakat sahi Mike neden Daniela’yı, Sinyora Castelli’yi öldürmek istedi ve Mr Whitehorse’u öldürdü? Sanırım halam bunu kesin biliyordu ama açıklamak için otopsi ve laboratuvar sonuçlarını bekleyecekti.

…..

Yanımızda iki cesetle önce East Grinsteat istasyonuna sonra da Londra’ya döndük. East Grinsteat’ten Victoria’ya kadar bize iki polis ve iki paramedik eşlik etti.  İnanılmaz bir durumdu! Akıl alacak gibi değil, yani! Victoria istasyonunda iki ambulansın yanında üç polis aracı da bizi bekliyordu. Cesetler morga, Mike polis merkezine, biz Ritz oteline yollandık. Ritz oteliymiş mitz oteliymiş gözüm görmedi valla. Otelde kalmaya hiç niyetim yoktu artık. İlk ifadelerimiz lobide alındıktan; halam topladığı bütün delilleri teslim ettikten; izin verilene kadar ülke dışına çıkmamamız tembihlendikten sonra bir taksi ile evimize geldik. Neyse ki halamın daha vizesi vardı.

Bir hafta sonra tekrar ifademize baş vurulmak üzere Scotland Yard’a çağrıldık. Otopsi ve laboratuvar raporları Mr Whitehorse’un kalp krizi nedeniyle ölmediği; içkisinde siyanüre rastlandığı; şarap şişesi açacağının temiz olduğu ama peçetede generalin parmak izlerinin bulunduğu şeklindeydi. Bütün bu bilgilerden sonra halam da kendi yorumunun son şeklini polis şefine aktardı. Polis halamın yorumu yönünde ve delilleri de kullanarak Mike’ı bana saldırma suçuyla tutukladı.

Sinyora Castelli’nin kız kardeşinin tek oğlu olan Mike kumarda ailesinden kalan bütün mirasını kaybedince bu kez de teyzesinden kalacak olan mirasa bel bağlamıştı. Fakat hiç ummadığı bir şekilde eski lise arkadaşının, teyzesinin yıllardır aradığı torunu olduğunu öğrenince, önce şansına lanet okudu, sonra bu planı hazırladı. İkisini bu gezide buluşturana kadar epey uğraştı. Sinyora Castelli’yi, generalin ona bir türlü vermediği, acı hikayesini torununa anlatma şansını bu gezide yakalayabileceğini söyleyerek ikna etti. Eski lise arkadaşı Daniela’yı kandırmaksa hiç zor olmadı. Daniela kendi ayağıyla gelip ondan akıl danışmıştı. Mike da bu geziyi önermekte gecikmedi tabii. Planına göre Daniela’yı gezide ortadan kaldıracaktı. Başka gelişmeleri hesaba katamadı tabii. Generalin, Mr Whitehorse’u Falkland savaşından tanıması; hem onu hem de Sinyora Castelli’yi ve hatta kendi kendisini öldürmeye kalkışması gibi. Neyse ki sadece ikisinde başarılı oldu. Bu hesapta olmayan sürpriz gelişmeler Mike’in elini ayağına dolandırdı ve katil olmasını engelledi. Tabii kendisi bunun kıymetini bilirse.

Scotland Yard yaptığı araştırmaların sonunda gerçekten generalin Mr Whitehorse ile aynı yıllarda Falkland savaşıyla ilgili temasları olduğunu ve hatta birlikte çalıştıklarını ortaya çıkardı. Tabii generalin onu öldürme fırsatını kaçırmamasının nedenleri artık bizim hayal gücümüze kalmıştı. Çünkü Scotland Yard bu konuda daha başka bilgi vermiyordu halama yazdığı teşekkür mektubunda. Keşke herkes sizin gibi duyarlı olsa diye bitiyordu mektup.

Sorgulama sonrası Scotland Yard’ın kantininde birer çay alırken, “Ne olur ne olmaz, zorda kalırsam kullanırım diye yıllardır yüzüğünde taşıdığı siyanür tozunu Mr Whitehorse için harcayınca general oracıkta bulduğu, benim örgü şişlerimi intiharı için kullanmaktan çekinmedi,” diye açıkladı halam.

Daniela sessizdi.

“Büyük taşlı yüzüğü, onu ilk gördüğümde ilgimi çekmişti zaten. Fakat sonradan parmağında göremedim.”

“Evet bana düşürdüğünü söyledi,” dedi Daniela. “Ben de sormuştum da. Hatta onu yerlerde aramaya bile kalktım. Nereden bilebilirdim ki?”

“Büyük bir ihtimalle Sussex tarlalarında arasak buluruz,” dedi Sinyora Castelli.

O anda aklıma tamamen unuttuğum bir şey geldi. Yazı. Penceredeki yazı. Bundan halama hiç bahsetmemiştim. Acaba onu kim yazmıştı? General mi yoksa Mike mı?

Bunu sorunca halam ister istemez bir kahkaha patlattı. “Hahhahaha! İlahi Handecim! Onu ben yazmıştım, düşünürken farkında olmadan, sonra da silmeyi unutmuşum.”

Kahkaha atması hoşuma gitti. Biraz da trendeki kendi halimi hatırlayıp ben de kahkalarla güldüm. Sinyora Castelli ile Daniela da bize güldüler. Bu hepimize iyi geldi.

…..

Halam Londra’dan ayrılmadan önce son bir kez Sinyora Castelli ve Daniela ile bir kafede buluştuk. Tertemiz bir kış havasıydı. Köpüğü kalpten latelerimizi içerken Sinyora Castelli o güne kadar tek varisi durumunda olan yeğeni Mike’ı mirasından çıkardığını anlattı. Şimdi artık Danilel’a tek mirasçısıydı. Ha bir de Plaza de Mayo Anaları Derneği. Parasının yarısı Daniela’ya yarısı da hala çocuklarını, torunlarını arayanların oluşturdukları Plaza de Mayo Anaları Derneğine bırakıyordu.

Daniela da şimdiden öz anne ve babasının resimlerini çizerek başladığı ‘Kayıplar ve Geride Bıraktıkları’ adlı yeni projesinden heyecanla söz etti. Mümkün olduğu kadar kayıp insanların resmini çizecek ve izi bulunan çocuklarla, torunlarını arayan ananeler, babaanneler ve dedelerle söyleşi yapacaktı. Fakat Arjantin’e dönünce ilk işi, gerçek annesinin ona vermek istediği Nellie adını almak için girişimde bulunmak olacaktı.

Sinyora Castelli fincanını tabağına özenle yerleştirerek halama döndü. “E hadi Nimet, artık zamanı gelmedi mi?” diye sordu.

Halam manalı manalı gülümsedi.

Daniela ile ben birbirimize baktık. “Neyin zamanı?” diye sorduk aynı anda.

“Nimet bilir,” dedi Sinyora Castelli.

Ve halam, belki de annemin bile bilmediği, kendi hikayesini dünyanın ta öbür ucundan bu yaralı insanlara ve bana usul usul anlatmaya başladı. Üçümüzün o kafede, o masada çevremizdeki gündelik hayatın sesleri içinde, halamı nasıl da pür dikkatle dinlediğimizi bugün bile hatırlıyorum.

“Üniversitedeyken çok sevdiğim bir genç vardı,” dedi benim canım halam. “Bana hiç anne ve babasından söz etmezdi. Bir gün öğrendim ki babası onu evlatlıktan reddetmiş. Görüşleri nedeniyle. Albaydı babası. Hiç geçinemez  hep tartışırlarmış. Annesinin bile oğluyla görüşmesini yasaklamıştı adam. Kadıncağız  gizli gizli oğluna para gönderirdi.

Sevdiğim genç böbrek hastasıydı. Her hafta dializ makinasına bağlanmadan yaşayamıyordu. Hiç kardeşi yoktu. Babası da engellediği için annesi oğluna böbreğinin birini veremiyordu. Ben vermek istedim. Onun gözlerimin önünde eriyip bitmesine dayanamıyordum. Tahliller yapıldı. Uygun çıktı. Tabii aileme hiç söylemedim. İzin vermeyeceklerini biliyordum. Ameliyat başarılı geçti. Böbrek uydu dediler önce, fakat çok geçmeden bir  şeyler oldu ve gittikçe kötülemeye başladı. Bir yıl anca yaşadı sonra. Öldüğünde bile babası inadından vazgeçmedi. Zavallı annesi… ah zavallı kadın perişan olmuştu.”

Sinyora Castelli halamın elini tuttu. Gözlerinde gölgeler dolaşmaktaydı.

Halam ise gülümsedi. “Artık o günler çok geride kaldı ama yine de sanki daha dün yaşanmış gibi insanı hiç ummadığı bir anda kıskıvrak yakalayabiliyor.”

“Derin iz yapan anılar bizleri tekrar yaralamak için, yüzeye çıkmaya hazır beklerler daima,” diye halama hak verdi Sinyora Castelli.

Ben her zamanki gibi sustum kaldım valla!

“Üzüldüm,” dedi Daniela.

“Üzülme yavrucuğum, çok zaman önceydi,” diye onu teselli etti halam. “Bu gezide yüzeye çıkacağını, hiç tahmin etmezdim doğrusu. General sanki sevdiğimin hiç görmediğim babasıyla özdeşleşti. Çok farklı ülkelerden olmalarına rağmen…”

İşte herşey paylaşılmıştı. Fakat bir türlü Daniela’ya babası hakkında onun ağzından neler öğrendiğini sormaya kimsenin dili varmadı. Yüreğimiz el vermedi. Doğruyu söylemek gerekirse artık bir önemi de kalmamıştı. General kendine özgü bir biçimde cevaplamıştı zaten.

Tabii bu arada, benim böylesine paylaşılacak sırlarım -henüz- olmadığına sevindiğimi söylememe bilmem gerek var mı? Yani? Dermişim.

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum