Gizemli Hikayeler – Bir Yaz Günüydü

Paylaş:

O korkunç günün sabahında sandalımı küçük iskeleye bağlarken kafamın içi hala karmakarışıktı.  İki saat boyunca kürek çekmiş, yorulmuştum. Ellerim bıçakla kesilmiş gibi acıyordu. Avuç içlerim su toplamıştı. Ama umurumda değildi. Ne yapmam gerekiyorsa onu yapmıştım. Huzursuzca son bir kez daha puslu denize çevirdim gözlerimi. Sonra arkama dönüp çakıl taşlarının çıplak ayaklarıma batmasına aldırmadan eve doğru yürüdüm.

Ondokuz yaşıma yeni girmiştim. Geleceğimle ilgili kaygıları yüzünden ailemle aramda ciddi sorunlar yaşadığım bir dönemdi. Tartışmaktan ve düşünmekten yorulduğum bir sırada, annemle babamın kısa bir süreliğine İstanbul’a gitmeleri, bana soluklanabileceğim birkaç gün hediye etmişti.

Çocukluğumdan beri her yaz gelirdik bu kasabaya. Babam, kıyıdaki ufak koylardan birine çok güzel bir ev yaptırmıştı. Balkonumuzun manzarası eşsizdi. Bahçemizse bana her zaman uçsuz bucaksız bir yer gibi görünürdü. Çevremiz insanı tedirgin edecek derecede tenhaydı ama babama sorarsanız, yazlığımızı buraya inşa ettirmesinin esas sebebi de zaten buydu.

Koyda bizimkinden başka ev olmadığı için babam bahçemizin etrafına epeyce yüksek bir duvar ördürmüş, böylece, her zaman fazlasıyla evhamlı olan annemin kendisini güvende hissedeceğini hesaplamıştı. Sonuçta, gerçekten de öyle olmuştu. Annem burada geceleri bile tek başına kalmaktan korkmazdı.

Kahvaltıdan sonra, arkadaşlarımla buluşmak için dışarı çıktım. Nazımlara gidecektim. Onların yazlığı bizden bir sonraki koydaydı. Orası, bizimki gibi tenha ve kayalık değildi. Gelmem için Banu çok ısrar etmişti. Ben de “Olur,” demiştim.

Tepeye tırmanırken uzaktan Fuat’ı gördüm.  Raslantı denilmesi imkansız bir biçimde çıkıvermişti karşıma. Her zamanki gibi avare avare yürüyordu. Serseri ruhlu, deli dolu biri olmasına rağmen severdim Fuat’ı. Bitmek bilmeyen enerjisi,  içindeki o çocuksu serüven merakı hoşuma giderdi. Hayatı umursamayan, kaygısız tavırlarına gizli bir hayranlık duyardım.

Bizimkiler benden birkaç yaş büyük olan Fuat’tan ve onunla arkadaşlık etmemden hiç hoşlanmazlardı. Babama göre o, ailesini elaleme rezil etmek için dünyaya gelmiş, işe yaramaz veletin biriydi. Bizim kibar ve saygın muhitimize hiç yakışmıyordu. Vukuat dosyası ise yüz kızartıcı bir biçimde kabarıktı. Bir kızı hamile bırakmış, birkaç kez de sahte çek ya da imza yüzünden başı derde girmişti. Hiç kimsenin içyüzünü tam olarak bilmediği bu olaylar, Fuat’ın Bizim Moruk dediği babasının parası ve nüfuzu sayesinde örtbas edilmişti.

Yine de o benim arkadaşımdı.

İyi bir sporcuydu. Atletik bir vücudu vardı. Mükemmel yüzerdi. Kızlar ondan çok hoşlanırlardı. Çünkü yakışıklı ve sevimliydi. Esmer yüzü bir heykelinki kadar kusursuzdu. Buna karşılık, kafası pek çalışmazdı. Bir süre özel bir okula gitmiş, okuyamamış, lise ikiden ayrılmak zorunda kalmıştı. En büyük arzusu, İtalya’ya yerleşip otomobil yarışçısı olmaktı.

Ama bu hayalini gerçekleştirmeye zaman bulamadan hepimizi şaşırtan bir şey yaptı ve evlendi. Bunu kimse ondan beklemiyordu. Nilüfer, yani karısı, adını aldığı çiçek gibi durgun, bakışları hülyalı, çok güzel bir kızdı. Onlar evlendiklerinde ben İzmir’deydim. Kasabaya yeniden geri döndüğümde Fuat artık duldu. Bizim Moruk’u sevinçten havalara zıplatan evliliği altı ay bile sürmemişti. Bir gece içkiliyken arabasıyla kaza yapmış, ağır yaralanan Nilüfer bir süre sonra kaldırıldığı hastanede ölmüştü. Zavallı kız, Fuat’ın sorumsuzluğu yüzünden bir gecede solup gitmişti.

Aklımdan geçenlere aldırmadan Fuat’a gülümsedim. O da bana muzipce göz kırptı. Hiç değişmemişti. Yaşadığı büyük trajediye rağmen hala eski günlerindeki gibi  şen ve gamsızdı.

Birlikte konuşa konuşa tepeden aşağıya indik.  Arkadaşlarımız sahilde bizi bekliyorlardı. Hemen üstümüzdekileri çıkarıp plaja koştuk. Güneş, kavurucu bir sıcaklıkla  tepemize dikilinceye kadar denize girdik. Öğlen yemeğimizi kulüpde yedikten sonra Nazımların bahçesinde toplandık. Mayolarımız üzerimizdeydi. Kumlu ayaklarımız çıplaktı. Kiraz ağaçlarının gölgelediği hasır koltuklardaki yumuşak minderlere uzanmış, tatilin keyfini çıkarıyorduk. Yaz günlerinin ağır ağır geçtiği o muhteşem kumsal sakinleşmiş, bütün kasabayı derin bir öğleden sonra rehaveti sarmıştı.

Fuat’ın Kara Ada’ya yirmi dakikada yüzebileceğini söylemesiyle, dramın ilk perdesi açıldı. Düğmeye basılmış, artık ok yaydan fırlamıştı. Pircan’la Tayfun ona inanmadılar. Perihan’la Banu Fuat’ı desteklerken Ayşe, Nazım ve ben tarafsız kalmayı tercih ettik. Sonunda tartışma gereksiz yere büyüdü, bir güç gösterisine dönüştü. Fuat, iddiasını kanıtlamayı kafasına koymuştu. Kızların karşı çıkmasına aldırmadan, altın gibi parlayan kumsala indi. Kendinden emin bir tavırla,  salına salına denize doğru yürüdü. Hepimiz bahçeden onu izliyorduk.  İyi bir yüzücü olduğundan kuşkum yoktu. Ama Kara Ada da çok yakında değildi.

Denize dalmadan önce geriye dönüp gülümsemesi hala gözlerimin önünde.  Şımarık ve pervasız bir meydan okumaydı bu. Bir an vaz geçeceğini sandım. Bu aptalca eylemini sona erdirmesi için son bir fırsattı belki.  Ama gelişmiş kasların ve geniş omuzların üstündeki kafa fazla akıllı sayılmazdı.

Pircan alaycı bir tavırla dudak büktü. “Yarım saatte şamandıraya bile varamaz,” dedi.  Saatini bileğinden çıkarıp hırsla masanın üzerine koydu.

Kara Ada, plajın tam karşısında, küçük ve alçak bir adaydı. Üzerinde ot ya da ağaç bitmezdi. Açık denize bakan tarafındaki minik kumsalına giderdik bazen. Eski devirlerden kalma harabelere benzeyen kayalıklarında midye tutar, balık avlardık. Fuat’ın daha önce bu kıyıdan adaya kadar yüzdüğünü hiç görmemiştim, duymamıştım da. Ama çok iyi bir yüzücü olduğunu biliyordum.

Hepimiz nefesimizi tutmuş, onu izliyorduk. Garip bir hava, anlaşılmaz bir gerilim dolmuştu bahçeye. Az önceki neşeli halimizin yerini endişeli bir bekleyiş almıştı. Sanırım kötülüğü hissediyorduk. Felaketin adım adım yaklaşmakta olduğunu sezinlemiştik. Ama hiçbir şey yapmadan öylece duruyorduk.

Fuat, ufuk çizgisine kadar pürüzsüz bir mavilikle ışıldayan denizde sakin kulaçlar atarak yüzmeye başlamıştı. İnsanda denize girme isteği uyandıracak kadar hoş bir yüzüştü bu. Öylesine rahattı ki, hayran olmamak elde değildi. Birkaç dakika sonra adanın açıklarındaki şamandıraya ulaşacaktı. Bu da aşağı yukarı yolun yarısı ediyordu. Bir aksilik olmazsa iddiayı kazanmış sayılabilirdi.

Ama bir aksilik oldu.

Fuat birden yüzmeyi bıraktı. Tam şamandıranın yanında suyun yüzeyinden kayboldu. Birkaç saniye sonra yeniden göründüğünde kollarını havada sallıyor, “İmdat!” diye bağırıyordu. Önce sağa savruldu, sonra sola, sonra belinin hizasına kadar yükseldi ve yeniden sulara gömüldü. Sanki onu ayaklarından tutarak denizin dibine çeken bir şey vardı. Hepimiz dehşetten donup kalmıştık. İlk şaşkınlığımız geçer geçmez,  gümüş parıltıların ve bembeyaz köpüklerin ortasında çaresizce çırpınan Fuat’a yardım etmek için düşe kalka sahile koştuk.

Tayfun’un iskeleye bağlı olan botuna binip hemen motoru çalıştırdık.  Zamana karşı yarışa girmiştik. Kalbim deli gibi atıyor, dakikalar geçmek bilmiyordu. Güneş gözlerimizi kamaştırıyor, tuzlu su damlaları yüzümüzü,  kollarımızı, bacaklarımızı iğne gibi deliyordu.

İki dakika sonra şamandıraya ulaştık. Ama Fuat orada değildi. Yoktu. Kaybolmuştu.

Yüzeye yükselen kabarcıklar dışında deniz neredeyse kıpırtısızdı. İnsanı çıldırtan ağır bir sessizlik kaplamıştı her yanı. Bir buçuk metre çapındaki kırmızı renkli şamandıra, bizimle alay eder gibi iki yana sallanıp duruyordu. Güneş, çıplak sırtımı kavuruyor, ensem alev alev yanıyordu.  Nazım ve ben fazla düşünmeden suya atladık. Araştırmamız on dakika sürdü. Yeniden bota çıktığımda nefessizlikten bayılmak üzereydim.

Fuat’ı bulamamıştık.

Haber kısa sürede tüm kasabada duyuldu. Hastaneden gönderilen ambulans kıyıda beklerken kulübün dalgıçları, Fuat’ı aramak için şamandıraya doğru açıldılar. Ben de eve gidip dalış takımlarımı aldım ve aramaya katıldım. Nazım da benimle birlikteydi. Saatlerce denizin dibini karış karış araştırdık. Hiçbir sonuç alamadan geri döndüğümüzde akşam olmuştu. O gece eve gitmedim. Nazımlar’da kaldım.

Ertesi gün, sivil kıyafetli ama resmi görevli olduğunu sandığım bir adam geldi. Polis ya da savcıydı herhalde. Bize olayın nasıl olduğunu sordu. Hepimiz bildiklerimizi anlattık. Fuat’ın çok iyi bir yüzücü olduğunu, boğulduğuna inanamadığımızı söyledik. Önce şaka yaptığını sanmıştık. Çünkü o herkesin yüreğine indirecek şakalar yapmayı seven biriydi. Durumun ciddiyetini farkedince hemen yardımına koşmuştuk.  Bota binmemizle şamandıraya varmamız arasında geçen süre belki iki dakika bile değildi. Bu kadar kısa bir zamanda, hem de bu sakin havada Fuat boğulmuştu.

Resmi görevli, cesedin bulunamaması dolayısıyla ölüm nedeninin saptanamadığını açıkladıktan sonra, arkadaşımızın en son ne yiyip içtiğini sordu. O öğlen hepimiz ızgara köfte ve salata yemiştik. İçtiğimiz yalnızca meyva suyuydu. Hiçbirimiz rahatsızlanmamıştık. Yediklerimiz dokunacak olsa, içimizde en son hastalanacak kişiydi Fuat. Son derece sağlam ve sağlıklı bir yapısı vardı.

Nazım’ın babaannesi Mukaddes teyze, bir raslantı sonucu, Fuat’ın denizde kayboluşunu o sırada yanında bulunan bir dürbünle saniye saniye izlemişti. İnanılmaz şeyler anlatıyor, Fuat’ı denizin dibine çeken büyük bir canavardan söz ediyordu. O, bu canavarın kapkara kuyruğunu bile görmüştü.

Resmi görevli, Mukaddes teyzenin bütün ısrarına rağmen, denizdeki canavar öyküsüne inanmadı. Bunu yaşlı bir kadının hezeyanları olarak kabul etti. Ama canavarın ünü kısa zamanda çevreye yayıldı. Kumsaldaki meraklı kalabalıklar arttı. İnsanlar bir süre denize girmeye korktular. Sonra yavaş yavaş olay unutuldu, her şey eski haline döndü.

Dalgıçların üç gün süren aramaları başarısızlıkla sonuçlandı. Bir hafta sonra, Fuat’ın babası Bizim Moruk, özel bir arama ekibi getirtti. Ama onlar da hiçbir sonuç elde edemediler. Ceset bulunamadı.

İstanbul’dan dönen annem ve babam, kaza haberini şaşırtıcı bir serinkanlılıkla karşıladılar.

 

Fuat’ın kaybolmasından sonra uzun bir zaman kendime gelemedim. Odama kapandım, kimseyle görüşmedim. O korkunç yaz gününü bir türlü kafamdan çıkarıp atamıyordum.

Eylülün sonuna doğru bir gün, Banu geldi. Mukaddes teyzenin öldüğünü söyledi. Zavallı kadın, tansiyon ilacı yerine yanlışlıkla başka bir ilaç almış, uykusunda kalbi duruvermiş.

Banu çok üzgündü. Fuat’ın boğulmasına denizdeki bir yaratığın yol açtığına  o da inanıyordu. Mukaddes teyzenin ciddiye alınmamasını, aşağılayıcı ve aptalca bir davranış olarak nitelendiriyordu. Ona hak verdim. Ama artık elimizden bir şey gelmezdi.

Birlikte deniz kıyısına kadar yürüdük. Yaz bitmiş, sonbaharın puslu günleri yaklaşmıştı. İç karartıcı, koyu lacivert bulutlar giderek alçalıyorlardı.

Banu’ya yakında Avrupa’ya gideceğimi söyledim.

Bakışlarını kaçırarak, “Onu unutamıyorsun, değil mi?” dedi.

Başımı salladım.

Düşen ilk yağmur damlalarıyla  titredi.  “Burası çok ıssız,” diye mırıldandı.

Sesimi çıkarmadım. Düşünceliydim.

Bu, Banu’yu son görüşüm oldu.

Üç hafta sonra Londra’ya gittim. Springfield Park’a bakan kırmızı tuğlalı bir evin ikinci katında, yağmur ve hüzün dolu yeni bir hayata başladım.

Ama o yaz gününü asla unutmadım.

 

Aradan yıllar geçti. Uzun ve acımasız yıllar.

Artık zamanın geldiğine inanıp geri döndüğümde, yeni bir kalp krizini atlatamayacak kadar yaşlı ve hastaydım. Bütün gün geçmişi düşünerek kumsalda amaçsızca gezindim.  Benim güzel kasabam çok değişmişti. Bir zamanların kestane ağaçlarıyla kaplı tepeleri, şimdi beyaz badanalı yazlık evlerle doluydu. Hava sıcaktı ama terlemiyordum.  Deniz durgun, sessiz ve masmaviydi. Tahta iskelede bir kadın güneşleniyor,  bir erkek ona el sallıyor, birkaç küçük çocuk kıyıya yaklaşan sandala doğru koşuyorlardı.

Derin bir eziklik, koyu bir acı doldurdu içimi. Geçmişin gölgeleri her tarafıma yayıldı, boğazıma yumruk olup düğümlendi. Başlangıç ve son diye bir şey yoktu. Bunu artık anlamıştım. Yazgılarımızın kesiştiği çizgilerdi önemli olan.

Ya kötülük? Gölgede uyuklayan bir yılan gibi, sahneye çıkacağı zamanı bekleyen kötülük. O hep yanı başımızda mıydı?

Fuat’ın cesedinin hala bulunamadığını, bütün aramaların  sonuçsuz kaldığını öğrenmiştim. Bizim Moruk’un ölümünden sonra, olayın tamamen kapandığını söylemişti  babasından kalan benzin istasyonunu işleten Tayfun. Koca göbeğine ve kel kafasına rağmen kolayca tanımıştım onu. Birlikte, eski günlerin şerefine birer kadeh içki içmiştik.

Çocuklar hala sandalın çevresindeydiler. Erkek, güneşlenen kadının yanına gelmişti.  Çok uzakta bir yelkenli ağır ağır süzülerek Kara Ada’nın arkasında gözden kayboldu.

Tepeye tırmanırken yüreğimin çarpıntısı iyice arttı.  Geçmişe dönmenin bedeli bunlardı herhalde. Korku ve ölüm. Tanımlanması güç bir yalnızlık duygusunun sarıp sarmaladığı  bir rezillik yani.

Yamaçtaki evimiz terkedilmiş, unutulmuş bütün evler gibi  harap bir durumdaydı. Kırık bahçe kapısına yaslanıp kederle içimi çektim. Dayanılması zor bir acıyla balkona yaklaştım. Taş basamaklara oturup ağlamak geliyordu içimden.  Gençliğimin izlerini görmek, kokusunu duymak istiyordum. Ama günahlar daha ağır bastı, evin arkasına sürükledi beni.  Yıllar önce ters çevirip bıraktığım bahçe masası hala aynı yerdeydi. Paslanmış, eskimiş, her yanını otlar bürümüştü ama kimse dokunmamıştı. Biraz zorlanarak onu yana doğru ittim. Altından kare biçimli, gri, beton zemin ortaya çıktı. Eğildim, parmak uçlarımla betona dokundum. Soğuktu. Tıpkı ölüm gibiydi.

O sabahı hatırladım yeniden. O puslu yaz sabahını. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte sandalımı iskeleye bağlarken  artık geri dönülemez bir yola girdiğimin farkındaydım. Tepede, kestane ağaçlarının yanında Fuat’la karşılaşmamız bir raslantı değildi elbette. Her şey inceden inceye hesaplanmış, kusursuz bir biçimde benim tarafımdan planlanmıştı.

Birlikte aşağıya inerken ona yapması gerekenleri son bir kez daha anlattım. Nazımların bahçesinde, rolünü mükemmel oynadı Fuat. Öylesine başarılıydı ki, kuşkulanmak kimsenin aklından geçmedi. Onunla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Küçük oyunumuzu belli etmesinden korkuyordum. Ama her şey yolunda gitti ve Fuat şamandıraya kadar yüzdü. Sonra, o korkunç hareketleri yapmaya başladı.  Sanki boğuluyormuş gibi çırpınıyordu. Motora atlayıp –güya- onu kurtarmaya giderken, o sabah erkenden şamandıranın arkasına bağladığım oksijen tüpüyle diğer dalgıç teçhizatını takmış olması için dua ediyordum.

Bu çok büyük  bir şaka olacak demiştim. Kıyameti kopartacağız, tıpkı eskisi gibi. Yakışıklı aptal! Ne kadar da kolayca kanmıştı sözlerime. Saf bir çocuk gibi inanmıştı. Ona bir zarar verebileceğim aklının köşesinden bile geçmemişti.

Şamandıraya vardığımızda Fuat derinlere dalıp gözden kaybolmuştu. Herkes öylesine şaşkın ve telaşlıydı ki, su yüzeyine çıkan kabarcıkları benden başka farkeden olmadı.

Kıyıya dönünce, dalgıç teçhizatımı almak amacıyla eve gittim. Fuat beni balkonda bekliyordu.  Kimse onun denizden çıktığını görmemişti. Kayalık olan bu koya zaten kimse gelmezdi. Çevrede bizimkinden başka bir ev yoktu. Zavallı Fuat, bir yandan kurulanıyor, diğer yandan da Pircan’ın  ve diğer çocukların gülünç hallerini anlatmam için üsteliyordu.  Ona, buz gibi bir sesle kendi halinin daha gülünç olduğunu söyledim. Gözlerini korkuyla kıstı. Afallamıştı. Elimdeki tabancaya bakıyor, durumu anlamaya çalışıyordu.

“Herkes seni öldü biliyor,” dedim. “Sen artık bir ölüsün.”

Ağır ağır da olsa bir tuzağa düştüğünü kavradı.Kapana kısılan bir hayvan gibi ölümün kokusunu almıştı. Ağlamaya başladı. Yalvarıyor, onu bağışlamam için nefesini boş yere tüketiyordu. Bu iğrençliğe daha fazla tahammül edemedim. Tetiğe bastım. Yalnız bir kere. Kurşun alnının ortasından girip ensesinden çıktı.

Cesedi sürükleyerek evin arkasına taşıdım. Duvarın dibinde, önceden kazdığım çukura yerleştirdim. Üzerini çimentoyla örttüm. Kan izlerini sildim. Babamın barettasını temizleyip çekmecesine koydum. Tabancasındaki kurşunların sayısından habersiz olduğuna emindim. Sonra, dalgıç takımlarımı aldım ve Nazımlara geri döndüm. Rolümün geri kalan kısmını tamamlayacaktım.

O akşam öyle huzur doluydum ki, anlatamam. Sonunda intikamımı almıştım. Fuat, sevgilimi elimden almanın bedelini ödemişti. Nilüfer’in hayatına karşılık, ben de onun bedenini cansız bırakmıştım.

Tanrım, ne korkunç saatler geçirmiştim. Ne dayanılmaz, işkence dolu günlerdi onlar.

Evleneceklerini öğrenince kaçmıştım kasabadan, İzmir’e gitmiştim. Görmezsem katlanabilirim belki diyordum. Acımı içime gömer, avunurdum. Ama Nilüfer’in ölümüyle büsbütün yıkıldım. Sorumsuzca, bile bile katletmişti onu Fuat. Beni öldürse daha iyiydi. Kalbim, beynim, bütün duygularım paramparçaydı, yaşama isteğim yok olmak üzereydi. Günlerce İzmir’deki bir klinikte tedavi gördüm. Kasabaya döndüğümde bir hayaletten farksızdım. Annemle babam beni mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı, ama olmuyordu. Nilüfer’i unutamıyordum.

Bir gün Fuat’la karşılaştım. Sevdiğim kızın katiliyle göz göze geldim, elini sıktım, konuştum. Serbestti, özgürce dolaşıyordu. Yine pervasız, yine şımarık, yine gamsızdı. Karşımda kahkahalar atıyordu. Soldurduğu, ayaklarının altında parçaladığı çiçeği çoktan unutmuştu.

İşte o gün Fuat’ı öldürmeye karar verdim.

Geçmişe dönmek mümkün olsa, gene aynı şekilde mi davranırdım? Bilmiyorum. İntikam arzumun bir saplantıya dönüştüğü o günlerde başka hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. Ama Fuat’ın ölümünden sonra huzursuzluğum daha da arttı.  Yakalanıp hapse atılmak, idam edilmek korkusu sardı benliğimi.  Mukaddes teyzeyi de bu yüzden öldürdüm. Dürbünle her şeyi görmüş ama yanlış yorumlamıştı. Günün birinde, gördüklerinin gerçekte ne anlama geldiğini keşfedebilirdi.  Benim için çok tehlikeliydi.  Babamın kalp ilaçlarından birkaç tanesini  Mukaddes teyzenin tansiyon haplarının arasına karıştırdım.  Nazım’ın babaannesini çok severdim. Onun ölmesini hiçbir zaman istemezdim. Ama yazgım beni buna zorladı.

Ve Banu…

Onun hala evlenmemiş olduğunu öğrendiğimde bana olan sevgisinin büyüklüğünü bir kez daha anladım. Ama karşılıksız bir aşktı onunki. Ben yalnızca Nilüfer’e aittim. Bunu o da biliyordu. O karanlık sonbahar günü, deniz kıyısında bana, onu unutamıyorsun değil mi, diye sorarken kastettiği Nilüfer’di. Ona, seni seviyorum demeyi ne kadar çok isterdim. Ama bunu yapamazdım. Yapmadım da.

O gün bir şey farkettim. Banu, Fuat’ı ve Mukaddes teyzeyi benim öldürdüğümü biliyordu. Bu yüzden de benden korkuyordu. Issız kumsalda öylece dururken, bir an içimden Banu’yu da ortadan kaldırmak geçti. Kayalıklara götürüp onu orada boğuvermek çocuk oyuncağıydı. Yağmur yağmak üzereydi. Kimse bir şey görmez, izler de çabucak kaybolurdu. Bu çılgınca düşünceler yıldırım hızıyla beynimden akıp gitti. Ona dokunmadım bile. O beni seviyordu. Benim için tehlikeli biri değildi.

Yanılmamıştım. Bu sırrı benimle birlikte yıllarca sakladı.

Otuz yıl önce ellerimle kazdığım ve Fuat’a mezar olacağına yemin ettiğim çukura son bir kez baktım. Ve, yeniden hatırladım: Kumsalı, masmavi denizi, yaz günlerini, kahkahaları, güneşi, kiraz ağaçlarıyla gölgeli bahçeleri.

Titredim. Bu karanlık yerden bir an önce uzaklaşmalıydım. Burası soğuk ve nemliydi. Kötülükle doluydu.

Bir daha asla geri dönmemek üzere kasabadan ayrıldım.

Mutlaka Oku

Hikaye: Gömü   Niyazi Dayı, toprağa sapladığı pulluğu ile tarlasını sürerken bir yandan da aklından, geçen seneki mahsulden ellerinde kalan hayal kırıklığı...
Hikaye, Hal Çaresi – Cenk Çalışır En başından başlamak gerekirse, o zamanlar bizimkiler yeni evli. Para yok. Zaten alacak bir şey de yok. Her şey karaborsada, ekmek desen karneyle. İki...
Hikaye: Hasta Göçebe hayatı yaşamaya uygun bir yapım olduğunu düşünüyordum yeni taşındığım evin bahçesini düzenlemeye çalışırken. Amirim cinayete kurban gittiği gün...
Gotik Hikaye – Malikane 1878 yılında İskoçya’da Clyde nehrinin kıyısında küçük bir köyde doğdum. Çocukluğum Milton adındaki bu köyde geçti. Çılgın bir bilimsel gelişme ve end...
Hikaye: Sıradan bir hayat için   Zehra tükenmiş halde çaresizce buzdolabının kapısına dayadığı titreyen vücudunu, tıpkı kor aleve atılmış maden gibi eriyerek, yavaşça yere b...
Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum