GÜNLERDEN ÖLÜM

Paylaş:

Gecenin bir yarısı yatağımda hoplayarak uyandım. Çığlıklar… Kafam üst ranzanın demirine çarpmasaydı tüm bu seslerin berbat bir kâbusa ait olduğunu sanabilirdim. Ama gerçekti. Başımdaki acıya aldırmadan (galiba kanıyordu) yataktan fırladım. Tıpkı diğerleri gibi…

Koğuştaki herkes muhtemelen benim hissettiklerime benzer duygularla uyanmıştı. Şimdi kimi yatağında doğrulmuş korku dolu bakışlarla seslerin geldiği yöne, dış kapıya bakıyor, kimi de benim gibi kapıya doğru koşturuyordu. Kapının dışından yükselen ve bütün mahpushaneyi uğursuz bir rüzgâr gibi dolaşan çığlıkların kime ait olduğunu anlamıştım. Süleyman! Pilavdan çıkan kesik parmak hakkında sağda solda konuştuğu için daha iki gün önce Baba’nın gazabına uğrayan, sonra beni Baba’dan uzak durmam konusunda uyaran Süleyman. “Bu herif, bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi siktir olur gider yatağına, mışıl mışıl uyur!” demişti. Çığlıkların şiddetine bakılırsa bir daha ondan böyle sözler duymam mümkün görünmüyordu. Bir daha ondan herhangi bir söz duymam da…

Koşmaya devam ettim. Kapının önünde birikmiş sekiz on mahkûmluk kalabalığı yarıp geçmek kolay olmayacaktı. Ne diye bekliyordu ki bu herifler burada?

“Çekilsenize birader, çekilin de açalım şu kapıyı!”

İçlerinden en irisi, en çirkini ve en kıllısı (herkes ona Sado derdi) ileri doğru uzatıp omzuma koyduğu eliyle beni durdurdu. O kadar rahat ve kolay yapmıştı ki bunu, kendimi üç gözlü devin karşısındaki komik bir masal böceği gibi hissettim. Ben çırpınırken üç gözlü dev, gövdesi kadar kalın sesiyle bağırdı:

“Hoop! Yol burada bitiyor Kaşif’cik!”

“Kaşif’cik” derken sesindeki alay fark edilmeyecek gibi değildi. Baba’nın koyduğu ismi iplemiyor muydu bu yoksa?

“Nasıl bitiyor ya? Duymuyor musunuz, dışarıda kıyamet kopuyor.”

“Uzatma lan! Bas geri işte!”

Basmadım. Direndim.

“Sado abi, bu Süleyman’ın sesi. Yapmayın, yazıktır. Ölür kalırsa sonra pişman… Ahhh!”

Lafımı bitiremedim. Omzumu kavrayan kıllı ve iri mengene fena sıkıştırmıştı. İnceden duyulan çatırdama sesine gözümden gelen yaşlar eşlik etti. Acıdan yüzüm buruşurken Sado çirkin yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yırtıcı bir hayvan gibi soluyor, tütün ve sarımsak kokan pis nefesi ciğerlerime doluyordu. Kesik kesik konuştu.

“Kimse… Koğuştan… Dışarı… Çık-ma-ya-cak! En azından canlı olarak!”

Sado’nun sözü, benim de gücüm bitmişti. Direnmenin anlamı yoktu. Eğilen başımla teslim bayrağını çektim. Omzumdaki mengene biraz gevşedi. Devin şüpheci bakışının ardından biraz daha gevşedi. Bir saçmalık yapmayacağımdan emin olan dev, nihayet böceği serbest bıraktı. O an kolum, omzumdan kopup pat diye düşse şaşırmazdım. Dayanılmaz acı yüzünden başım dönüyor, yalpalıyordum. Tam yere yığılmak üzereydim ki sırtımdan kavrayan biri beni alıp kenardaki ranzaya doğru sürükledi.

“Geç otur şöyle Kaşif.”

Minnetle kurtarıcıma baktım. Profesör’dü. O da bana bakıyordu. Ama benim aksime bakışlarında öfke ve hiddet vardı.

“Sado! Bu çocuğun ismini kimden aldığını unutma! Haddini aşma lan!”

“Haddi hududu senden mi öğrenecez Profesör! Al çocuğunu, emziriyon mu pışpışlıyon mu, ne bok yiyorsan ye!”

Bu lafı ettikten sonra yere, Profesör’le oturduğumuz ranzanın önüne öfkeyle tüküren Sado, o dakikaya kadar yamacında, kapının dibinde sessizce dikilen diğer irikıyımlara imalı bir bakış attı. Verdiği mesaj açık ve netti:

“Karşı gelirseniz sizi bu koğuşa gömeriz!”

Zaten Profesör ve benim dışımda Sado ve yanındakilere diklenen falan da yoktu. Yani gömülecek olanlar belliydi. Profesör ve ben… Süleyman’ın çığlığı yeniden duyuldu. Ama bu seferkini, uçurumdan düşen bir adamın giderek uzaklaşan sesine benzettim. Ses uzaklaştı, uzaklaştı ve en sonunda duyulmaz oldu. Zavallı Süleyman ya bir yerlere doğru kaçmış, belki de kaçırılmış, ya da olduğu yerde bağırmaktan bitap düşüp bayılmıştı.

Tedirgindim. Acımı nasıl dindireceğimi düşünüyor bir yandan da aklımdaki soruya yanıt arıyordum. “Baba nerede? Neden bu gürültülü vahşete müdahale etmiyor?” Profesör ise konuyu hemen kapatmaya niyetli değildi belli ki.

“Lan gavat! Sen benimle nasıl konuşuyorsun böyle? Yanındaki ayılara mı güveniyorsun yoksa ot falan mı çektin gece gece? Ben affetsem de Baba affetmez yaptığın itliği!”

Sado, gayet sakin ve kendinden emin bir tavırla bizim olduğumuz ranzaya doğru döndü. Elindeki tespihi koğuşun ağası edasıyla sallayarak yaklaştı. Dişlerinin arasından bir kez daha tükürüp yanıt verdi. İri, çok iri ve kıllı bir yılanın avına saldırması gibiydi. Bu kez ağzından çıkan sıvı Profesörün gömleğine yapışmıştı.

“Baba mı? Ulan bir de Profesör olacan, adının hakkını ver lan bari! Hani nerede Baba? Yaşına hürmeten ses etmiyoz diye kendini bir bok mu sanıyon lan sen?”

Profesör hışımla ayağa kalktı. Bu kadarı o mertebede biri için fazla ağırdı hakikaten. Baba’nın sağ kolu, koğuşun en bilge ve saygın adamı, herkesin gözü önünde koğuşun en öküz adamından posta yiyordu. Acıdan gözümü karartan omzuma rağmen tutmaya çalıştım Profesörü. Kıllı devin şakası yoktu. Onu sağ koymayacağını hissettim. Sonra da sıranın bana geleceğini…

“Bırak kolumu Kaşif! Şu anası belirsizin dili fazla uzamış! Kesmek lazım!”

Haklıydı. Bunca insanın önünde düştüğü durumu düzeltmenin tek yolu vardı: Sado’ya haddini bildirmek! Bıraktım. Ne olacaksa olacak, sonunda ya Sado’nun ya da Profesör’ün ismi bu koğuştan silinecekti. Sonsuza kadar. Eğer Profesör silinirse sıra bana gelecekti.

Bir an, sadece bir an düşündüm sonumu ve ben de kalktım. Omzumun acısı umurumda değildi. Elbet geçerdi. Ama Profesör’e bir şey olursa ki en olası sonuç buydu, sessiz kalıp Sado hayvanına biat etmediğim sürece beni de yaşatmazlardı. Peki biat eder miydim? Asla! Baba’ya dahi yapmadığımı bu orospu çocuğuna yapamazdım. Beni şu koğuşta koruyup kollayan belki de tek adama, Profesör’e bunu yapamazdım. Yalnız bırakamazdım.

“Gururuma sıçayım!” dedim içimden. “İnadıma da sıçayım! Şu hayata da, beni bunca psikopatın arasına düşüren şansıma da sıçayım!”

“Otur lan yerine!” diye emretti Profesör. Onu ilk kez bu kadar hiddetli ve otoriter görüyordum. Son olmaması için dua ettim. Ama oturmadım. Eliyle omzuma bastırıp bir kez daha emretti.

“Otur diyorum lan!” Ve bağırarak ekledi: “Neden kimse iplemiyor ulan beni bu gece? Şaka mısınız oğlum?” Cebinden çıkardığı bir anahtarı sallayarak hiddetle bağırmaya devam etti. “Siz de çekilin lan kapının önünden koduğumun zebanileri!”

Oturmadım. Profesör’ün elini sertçe ittirdim. Biliyordum. İnadım, bir gün ölümüm olacaktı. O gün bu gün müydü? Birazdan görecektik.

Sado pis pis sırıtarak bize bakıyor, tespihini sallamaya devam ediyordu. “Beni öldürene kadar dövün,” der gibi kışkırtıcı bir hali vardı. Yaklaştığımızı görünce biraz afalladı. Belki de beklemiyordu.

“Bak hele, yedek anahtarı da varmış beyimizin! Kahraman mı olmak istiyorsunuz lan? Basın geri! Elimden bir kaza çıkmadan siktirin gidin!”

Bir adım daha attık. Omzu çıkmış genç bir çömez ile elli beşine merdiven dayamış yaşı geçkin bir ihtiyar! En fazla ne kadar korkutucu olabilirdik ki?

Sado’nun yanındakiler yaklaştığımızı görür görmez saldırı pozisyonu aldılar. Kapının önündeki görevleri (artık her ne yapıyorlarsa) bir süre bekleyebilirdi. Avcı dedikleri adam topuğuna bastığı sivri burunlunun içinden ufak bir bıçak çıkardı. Diğeri, yani Çakal ise dilinin altından bir jilet… Sado denilen devin kıllı pençelerden başka bir şeye ihtiyacı yoktu.

İlerlemeye devam ettik. Adım adım… Ölüme yürüyen iki aptal…

Sado diğerlerini eliyle durdurup bir adım öne çıktı. Ağına takılmış böcekleri bekliyordu. Profesör de aynı şeyi bana yaptı. Eliyle engelleyip bir adım öne çıktı. Hemen peşindeydim. Son bir adım daha… Nihayet karşılaşma gerçekleşti. İlk sözü Sado söyledi. Bu son uyarıydı.

“Profesör! Bir daha uyarmam! Aptallık etmeyin!”

“Kavgadan bu kadar korkuyorsan geri çekil Sado! Bak itlerinin salyaları akıyor. Onları sal!”

Artık burun burunaydılar. Nefesleri birbirine karışıyordu. Bakışları ve nefretleri de…

“Aramızdaki en akıllı adam sanırdım seni Profesör. Ölmek mi istiyorsunuz lan? Ne uğruna? Kim için? Ne için?”

“Şu an,” dedi Profesör. “En son istediğim şey senin gibi bir yavşağın elinden ölmek. Ama biliyorum ki bu olursa Baba da seni yaşatmaz!”

Sado yine gülümsedi. O an gülümsemeyi başarabildiğine göre bu herif gerçekten de katil ruhlu biriydi. Korkum biraz daha arttı.

“Hâlâ Baba diyor ya! Bak bir etrafına Profesör, Baba burada mı? Sence biz o kapının önünde ne bok yiyoruz?”

“Ne diyorsun lan sen?”

“Baba diyorum lan bunak mal, Baba! Bize o emri veren kim sanıyorsun? ‘Kimse bu kapıdan dışarı canlı çıkmayacak, ne olursa olsun!’ diyen kim sanıyorsun?”

Profesör iki saniye kadar duraksadı. Bunun sebebini mi tarttı, kendisinden habersiz bazı işler döndüğüne mi yoksa neden bunun Sado eliyle olduğuna mı şaşırdı bilmiyorum ama bir an afalladı.

“İyi madem! Cezayı hak ettiğini itiraf ediyorsun. Baba, kimse kapıdan çıkmayacak, demiş! Kaşif ile Profesör’ü itin götüne sokun dememiş!”

“Baba’nın emri var mı var! Bizde böyle Profesör! Laf cambazlığı yapacağına çocuğu al, siktir git! Bak sabrım tükeniyor!”

Bir adım daha atıp Profesör’ün yanına vardım. Yüzü gerilmiş, boynunda bir damar nabız gibi atmaya başlamıştı. Ölümcül bir yol ayrımına varmıştık. Yumruklarını sıktı ve başını öne eğdi. Yine bir iki saniye kadar… Karar anı gelmişti. Bir tercih yapacaktı. Ardını dönüp gitmek ya da savaşmak… Yaşam ya da ölüm… Başını kaldırıp bana baktı. Belki de benim ölümümü hayal etti. İkinci şıkkı seçerse sürükleneceğim kaçınılmaz sonu…

Kafasını sakince kaldırdığında yüzündeki gerginlikten eser kalmamıştı. Boynundaki damar da seğirmeyi bırakmıştı. Yaşamda kalmak insanı hafifletiyor olsa gerek, diye geçirdim içimden. Sado haklıydı. Ne için, kim için olacaktı ki bu ölüm? Çığlıkları kesilmiş olan, yardım etmek için zaten çok geç kaldığımız ve üstelik hiç tanımadığımız biri için mi? Yoksa boktan bir koğuşun boktan mahkûmları arasında küçük düşen boktan gururumuz için mi?

Profesör elini omzuma koydu. Hiçbir şey demeden sırtını Sado’ya döndü. Ben de ona uydum tabii. Tercihini yapmıştı. Ne de güzel yapmıştı ama: Ölümü ardımızda bırakıp yaşama doğru yürümek… İçimden Profesör’e dua ettim. Benim gibi inatçı ve salak birine kalsa Sado’ya dalar ve oracıkta ölür giderdim.

Yaşlı bilgenin eli omzumda, yürümek için ilk adımı attım. Ama bir dirençle karşılaştım. Yanımdaki yürümüyordu. Durdum. Kafamı hafifçe sola Profesör’e çeviriyordum ki yaşıyla hiç uyuşmayan bir çeviklikle gerisin geri döndü ve şimşek hızıyla Sado’ya doğru hamle yaptı. Elindeki parlak metal, şimdi Sado’nun boğazına gömülmüştü. İncecik, sicim gibi bir sızıntı, devin boğazını kızıla çalarken Profesör diğer zebanilere haykırdı:

“Tek adım atarsanız Sado ölür!”

Sonra hırıltılı bir sesle Sado’yu uyardı:

“Dinliyor musun lan beni? Bu elimdeki var ya, koğuşun değil senin canının anahtarı! Bir kez çevirmemle ölüme kapı açarım, siktir olup çıkar gidersin o kapıdan! Geri dönüşü yok ha, bilesin!”

Biraz daha bastırdı anahtarı devin boğazına. Biraz daha buruştu Sado’nun yüzü. Ve biraz daha arttı kızıl yolcukların sayısı.

Bütün koğuş, nefesini tutmuş Profesör’ün kestiği raconu izliyordu. Çıt çıkarmadan. Ben, şaşkınlığımı atar atmaz içimde bir zafer coşkusuyla Sado’nun itlerine bağırdım.

“Atın lan elinizdekileri!”

Önce şaşkınca birbirlerine sonra da Sado’ya baktılar. Umut, bu kez onları bıçaklıyordu sinsice. Belki işler düzelir, belki Sado kurtulmanın bir çaresini bulur ve belki ölümün ibresi Profesör ile bana döner, diye. Boş bir hayaldi bu. Hem de bomboş. Sado’nun, sadece biraz daha ekşiyen, acı içindeki suratı ve derinlerden kopup gelen bir iniltisiyle heriflerin son umudu da boşa çıktı.

“Atsanıza lan köpekler!”

Koğuşun duvarlarında yankılanan sesime aynı saniyede başka sesler de karıştı: Önce çok uzaklardan gelen bir haykırış sonra da metal anahtarın kilitte dönerken çıkardığı gürültü… Bir süredir durmuş olan zaman yeniden işlemeye başladı. Sado’nun boynuna dayanmış anahtara gitti gözüm bir an. Profesör cehennemin kapısını mı açmıştı yoksa? Sonra diğer herkesle beraber koğuşun aralanan kapısına çevrildi bakışlarım. Kapı gıcırdayarak ardına kadar açıldı ve ağzında cigarasıyla keskin bakışlı, kel kafalı, çatık kaşlı bir adam belirdi.

Baba, gördüğü sahnenin vahametine rağmen gayet sakin, ağır adımlarla yürüyüp içeri girdi. Tabii o andan itibaren sahne de bir anda değişti. Köpeklerin hepsi ellerindeki öldürücü nevaleleri zulalarına geri koydu. Profesör de istemeye istemeye Sado’nun boğazına dayadığı anahtarı koydu cebine. Herkes birer adım geriye çekildi. Savaş bitmiş, ateşkes ilan edilmişti.

Baba kalabalığın içinden ağır ağır yürüyüp geçerken bakışlarıyla hepimizi pis pis süzdü. Korkutucu bakışlardı bunlar. Sessiz ve umursamaz olması daha da tedirgin ediyordu insanı. Savaş alanındaki izleri fark edecek kadar çok savaş görmüş bir adamdı Baba. Geçip köşesine kuruldu ve benden bir çay istedi. Gecenin kör vaktinde ne çayı diye sormak şöyle dursun, demliğin altını yakmak için fırlayıp gittim. Profesör’e korkunç bir gülümseme eşliğinde seslendi sonra:

“Biliyorum, benim yüzümden işin yarım kaldı Profesör… Ama istersen sonra beraber tamamlarız, olur mu? Şimdi geç oldu, yatın!”

Bunu der demez de Sado ve adamlarına, yere mıhlanmış gibi duran dev, kıllı heykellere kaydı o korkunç bakışlar. O cenahta görülen tek hareket Sado’nun boğazından sızan ince kırmızı dereceğin usul usul akışıydı.

“Baba, emrinin dışına çıkm…”

Sado’nun sesi çıktığı yere gömülüverdi.

“Yatın!”

Bir fısıltı ancak bu kadar etkili olabilirdi. Koca koca adamlar başka tek söz etmeden pıllarını pırtılarını toplayıp yataklarına döndüler. Homurdanmaya bile cesaretleri yoktu. Her şey sessiz sedasız olup bitti. Bir dakika içinde ortama, gecenin o saati için gayet normal ama aslında hiç de doğal olmayan bir uyku sessizliği hakim olmuştu. Daha doğrusu ölüm sessizliği…

Tavşan kanını getirdiğimde koğuşta gözü açık olan sadece iki kişi vardı: Baba ve ben.

“Eyvallah Kaşif’im.”

Bir yudum aldı. Cigarasından da bir fırt…

“Hayırdır, gecenin bu saatinde ne diye ayaklandınız? Aynı anda tüm koğuşun mu uykusu kaçtı, ne oldu?”

Baba’nın sakinliği korkutucuydu. “Süleyman’ın çığl…” diyecek oldum, diyemedim.

“Şşşştt… Bu kadar sessiz bir gecede, olsa olsa rüzgârın uğultusu duyulur be Kaşif’im. Başka şeyler duydum, diyene inanma. Ya kâbustur ya yalan!”

Yutkundum. Hiçbir şey demeden kalkıp yatağıma yatmak için hareketlendim. O sırada kolumu tuttu Baba.

“Üstünü iyi ört evlat, bak sonra kâbus görüyorsun!”

Kolumu sertçe çekip kurtarsam mı, bilemedim. Kendisi bıraktı zaten. Ama bu kez de ben dönüp gidemedim. Baba’nın gülümseyen yüzüne takılıp kalmıştı gözüm. Gördüğüm şeyin kâbus olması için neler vermezdim o an. Ama değildi. Gerçekti. Ve ben o melun gerçeğin ne anlama geldiğini öğrenmeden ölmemeye yemin ettim. Baba o sırada yeniden gülümsedi ve yeniden kalbim durdu. Sağ köpek dişine ve dudağının kenarına bulaşmış olan o kırmızı lekeler kan mıydı? Eğer kansa kimindi?

İnsanüstü bir çabayla kendimi toparlayıp yatağıma doğru hareketlendim. O sırada gözüm Süleyman’ın boş yatağına takıldı.

Günlerden ölüm! Ve ben yaşayıp öğreneceğim şeylerin korkusuyla yatağımda titriyorum. Süleyman’ın Baba hakkında söyledikleri dönüp duruyor beynimin içinde: “Bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Aklın varsa uzak dur o adamdan!”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum