Hapishane Hikayeleri – Baba 2

Paylaş:

Cigarasını yavaşça tablaya bastırdıktan sonra bıyıklarını sıvazladı, ağır ağır doğruldu. O kadar sakindi ki saniyeler sonra bu adamın şiddetli bir fırtına koparacağını kimse tahmin edemezdi. Ben de edememiştim. Usulca yürüdü. Beş adım sonra karşı duvarın dibinde tespihini sallayan Süleyman’ın; sakallı, bağrı açık delikanlının yanına vardı.

İşte o andan sonra yaşananlar anormal bir hızla gelişti. Kimse ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamamıştı bile. Sakallı eleman, burnu kanlar içinde, yerde kıvranarak bağırıyordu. Baba, sanki bu işi yapan kendisi değilmiş gibi, yine olağandışı bir sakinlikle eğildi ve sakallının kulağına bir şeyler fısıldadı. Hiçbirimiz duyamadık. Ama her ne dediyse, yerde feryat figan uluyan genç birdenbire sustu. Dili bıçakla kesilmiş gibi… Ya da boğazı…

Özellikle kafamı uzatıp baktım Süleyman’ın boğazı kesilmiş mi, diye. Ufak bir kan gölcüğü vardı yerde ama ölen falan yoktu. Akan kan da az önce dağılan burnundan geliyordu. Baba yeni bir cigara yaktı, sonra da bana seslendi:

“Bir çay ver bakalım hele. Demlisinden…”

Ben çayı hazırlayıp getirirken Profesör de Baba’nın yanına yanaştı sessizce.

“Hayırdır, ne diye benzettin çocuğu?”

“Sen buna çocuk mu diyon Profesör? Eşek kadar herif! Şimdilik sebebi bende kalsın… Ama hak etti pezevenk!”

Sustu. Çayından bir fırt aldı, sonra göz ucuyla bana baktı.

“Sen ne diyorsun Kâşif?”

Bana ilk kez böyle hitap ediyordu. Bir isimle… Bir an afalladım. Gireli üç hafta olacaktı ve bunca gündür kendi adımı bile söylemeyen adam, tutmuş şimdi bilmediğim bir isimle çağırmıştı beni. Üzüleyim mi sevineyim mi bilemiyordum ama kızgınlığımı gizlemem gerektiğini biliyordum.

“Bakma öyle, sana diyom. De bakalım, sence de hak etmedi mi bu pezevenk dayağı?”

Huyuma sıçayım, doğru bildiğimi demesem olmaz!

“Bilmiyorum!” dedim biraz sertçe. “Hak edecek bir şey yaptıysa da ben orada değildim.”

Profesör çaktırmadan kolumu kavradı, mengene gibi sıkıştırdı. Ağzını kulağıma yapıştırıp öfkeyle fısırdadı. Maksat, Baba kızıp üzülmesin, ben de hizaya gireyim.

”Ne artistlik yapıyorsun lan, haklısın de, geç git işte!”

Cevap vermeden başımı eğdim. Koğuş ağasına yalakalık etmeyenlere ne oluyormuş, birazdan görecektim herhalde. Ya da görmeye bile mecalim kalmayacaktı. Dünyanın dışında bir yer değildi sonuçta burası. Hatta dünyanın içi, dibi, tam ortasıydı. Jules Verne yazmış ya, Arzın Merkezine Seyahat diye, işte orası burasıydı. Kuralların en az dışarıdaki kadar katı olması doğaldı. Dünyada, mahallenin abisine ya da patronuna diklenmeye kalk bakalım, ne oluyor! Ya dayağı yer oturur ya da işten kovulurdun. Kural belliydi aslında: Kendi bildiğini okuyacaksan kendinden aşağıdakilere okuyacaksın! Hele burada, bu karanlıkla, suçla, kanla dolu yerde burnunun dikine gidenlerin sonu…

O sırada gıcırtıya benzer bir ses geldi kulaklarımıza. Kafalar hafiften o yana çevrildi. Baba’nın az evvel burnunu dağıttığı eleman… İnliyordu.

“Gidin götürün şunu, ağzını burnunu temizleyip düzeltsinler.” diye çıkıştı Baba. Hemen oradaki üç mahkûm seferber olup Süleyman’ı kolundan tuttular, yaka paça revire götürdüler.

Onlar gittikten sonra Baba, Profesör’e döndü:

“Bırak çocuğun kolunu profesör, haklısın demek zorunda mı herkes?”

Profesör bir gıdım uzaklaştı yanımdan. Tam o sırada kapının dışından, Süleyman’dan bir inilti daha yükseldi. Bu kez kimse dönüp bakmadı bile. Gözler Baba’daydı. Beni birazdan güzel bir benzetecekti. Kesinlikle şüphem kalmamıştı. Benim için Profesör’e posta koyması falan… Bu iyilik hayra alamet değildi. Korkuyordum. Herkesin gözünün önünde benden taş çatlasın iki yaş büyük Süleyman’ın suratını dağıtmıştı. Hele üç hafta önceki olayı nasıl olup da yok saymıştım. Adem’in karısına musallat olan o herifin ölüm haberini aldıktan sonra Baba’nın gözlerinde gördüğüm parıltıyı nasıl unutup, bu gün böyle bir densizlik etmiştim. Profesör haklıydı. “He deyip geç işte, bok mu var da karşı geliyorsun! Huyuma sıçayım!”

Baba cigarasını hasretlik çeker gibi içine çekti. Nefesini vermesiyle koğuş saniyesinde dumana boğuldu. Sonra seslendi.

“Sakii! Kâşif’e bir tavşan kanı çay getir hele, benimkini de tazele!”

“Ulan,” dedim kendi kendime, “Bu adam bana neden idam mahkûmu muamelesi yapıyor? Sırf hak vermedi diye insan öldürülür mü?”

Çaylar geldi. Babanın bakışlar bende benimkiler yerde.

“Otur!” dedi sertçe. Oturdum hemen dibine.

“İç bakalım çayını! Al cigara da yak bir tane.”

Önce benim cigarayı yaktı, sonra kendininkini. Elimin de dudaklarımın da titrediğini fark etmişti.

“Sen korkuyon mu lan yoksa?”

“Biraz,” dedim. “Daha önce de söylediydim, ben ölümden korkarım.”

Hafiften gülümsemişti sanki Baba. Çayından bir yudum aldı höpürdeterek. Bir fırt da cigarasından.

“Öğretecez dedik ya evlat, ölüm işi kolay! Zor olan yaşamak…”

Dumanlar şekil şekil yol olurken havada, Baba ortaya doğru seslendi:

“Hayrettin’i çağırın hele gelsin!”

Hayrettin. Goril suratlı gardiyan. Üç hafta olmuştu, herkese, her şeye yavaş yavaş alışıyordum ama o herife bir türlü kanım kaynamamıştı. “Şu çatının altında biri ölecek, kimi seçersin?” diye sorsalar bir saniye düşünmezdim adını vermek için.

Çıktı geldi üç beş dakika içinde. İriliğinden midir, Baba’nın çağrısına ne kadar hızlı cevap verdiğini göstermek için midir bilmem, ranzaların arasından heyecanla geçerken, birinin çay bardağını devirdi, birinin de omzuna çarptı.  Nihayetinde geldi dikildi önünde Baba’nın.

“Hayırdır Baba, bir durum mu var?”

Baba son derece duygusuz, taştan bir heykel gibi bekledi gardiyanın soluklanmasını.

“Diyelim ki var lan Hayrettin, durumu sen mi düzeltecen?”

“Şey, beni acil çağırınca sandıydım ki…”

“Az önce kapıdan çıkan lavuk var ya, ağzını kapatmış it gibi kıvranıyordu hani?”

“Süleyman mı? Bir kusur ettiyse söyle keseyim hesabını hemen itin!”

Baba, bıraktı dumanlı nefesini gardiyanın yüzüne. Gözlerinde yine bir parıltı…

“Lan! Başlama yine. Kendi hesabımızı kesecek kadar gücümüz yerinde evelallah.”

Hayrettin fena bozulmuştu. Kıpkırmızı bir surat, mırıl mırıl cümlelerle bir şeyler gevelemeye çalıştı. Onu Baba’nın karşısında ilk kez bu kadar cesur gördüm. İlk kez ve son kez…

“Baba, ayıp olmuyor mu herkesin içinde…”

Baba duymazlıktan geldi bu mırıltıyı. Belki hakikaten de duymadı.

“Şimdi merak ediyorsundur, bu adam beni apar topar neden çağırttı, diye.”

O an göz ucuyla koğuşu yokladım. Şemsi tütün sarıyor, Kaytan tıraş oluyor, Gezgin güya duvara bir şeyler çiziktiriyordu ama aslında kim var kim yoksa muhabbete kulak kesilmişti. Bir şeyler olacaktı. Ben dâhil hepimiz seziyor ve bekliyorduk. Bu işin sonunda sağlam bir dayak yiyeceğimden hala emindim.

“Sana bir sorum var Hayrettin gardaş.” diyerek sözlerine devam eden Baba bir elini omzuma koydu. Korku an be an artıyordu.

“Buyur Baba.” dedi gardiyan Hayrettin.

“Bu Süleyman lavuğuna az mı ettim, çok mu ettim bilemedim. Bizim Kaşif’e sordum, burnunu kırmakla iyi ettim mi diye, ne dese beğenirsin?”

Gardiyan bana baktı. Bundan böyle bana Kaşif denileceğini öğrenmiş olmanın verdiği bir saniyelik bir aydınlanma sonrası yüzünü tiksinircesine ekşitti.

“Eline sağlık demediyse, ayıp etmiş Baba!”

Şerefsiz pislik, dedim içimden.

“Görmediğine inanmazmış. Ben kimseye haksız yere kıydım lan Hayrettin?”

“Haşa Baba, o nasıl laf.”

“Kıyar mıyım Profesör?”

Uzun süredir sessiz kalan Profesör’e ilk kez laf düşünce şöyle bir toparlandı. Bu adamın da yaşından dolayı mı adından dolayı mı bilmem, saygı uyandıran bir yanı vardı. Her şeyi bilen ama her şeyi söylemeyen esrarengiz tipler olur ya kitaplarda, filmlerde; onlar gibi.

”Baba,” dedi Profesör. “Cahillik çoluğa çocuğa mahsustur. Kaşif diye kendi ağzınla dedin işte, daha öğrenecek, keşfedecek. Hele biraz bekleyelim, daha zamanı vardır.”

“Ulan Profesör, adının hakkını ne de güzel veriyon. Döktürdükçe döktürüyon. Amma ve lakin, biz birine evlat dediysek zaten bitmiştir. Ona bizden zarar gelmez, ona zarar getirene de bu dünyadan hayır gelmez.”

Baba, bunları derken bir yandan da sırtımı sıvazlıyordu. Dayak yiyeceğimi sanırken övgülere mazhar olmayı hiç mi hiç beklemiyordum.

“Kim ki Kaşif’i üzer gitsin kendine öte taraftan yer beğensin. Bu kadar diyorum! Tamam mı Hayrettin gardaş?”

Gardiyanın yarım ağız tamam deyişi gözümden kaçmadı. Belli ki o da bana ısınamamıştı. Bu herifle bir gün karşı karşıya gelecektim, biliyordum. Ama o gün bu gün değildi.

“Tamam mı bebeler?” diye bir kez de ortaya sordu sorusunu.

Herkes bu anı bekliyormuşçasına bir ağızdan yanıt verdi.

“Eyvallah Baba, senin kıymetlin bizim de kıymetlimizdir.”

“Neden böyledir peki, bilir misiniz? Neden evlat belledim Kaşif’i?”

Kimsenin cevap vermesine mahal bırakmadan konuşmayı sürdürdü. Aslında cevap falan da beklediği yoktu.

“Çünkü özü sözü birdir, sevmediğine yanaşmaz, korksa da doğru bildiğinden şaşmaz. Çıktı karşıma, ne olduğumu kim olduğumu iyi kötü anladığı halde, benden de ölümden de it gibi korktuğu halde lafını dedi. Ha, edebini de bozmadı Allah için. Bana böylesi gerek. Korku silinir evelallah amma hinlik silinmez.”

Sustu. Bir an gözlerimin içine baktı, dediklerini anlıyor muyum, belki de bunca övgüyü hak ediyor muyum, diye. Sonra bakışlarını çekmeden sordu. Bu kez bir cevap bekliyordu ama.

“Doğru mu evlat?”

Efsunlu bir adamdı. Sözlerinde, gözlerinde, cigarasının dumanında bile bir büyü vardı insanı çeken. Belki de hayatım boyunca doğru düzgün bir babaya sahip olamayışımın sonucunu yaşıyor, bu kel, bu karanlık adamı, hep kurduğum ama ulaşamadığım o hayalin yerine koymak istiyordum. O gün bunları ayırt edecek durumda değildim. Dedim ya, büyülüydü işte.

“Doğrudur Baba.” dedim tüm samimiyetimle. Ona ilk kez orada, eli omzumda bana güç verirken, daha da önemlisi bana hak verirken “Baba” dedim. Diğerlerini bilmem amma benim Baba deyişim başkaydı. O bana nasıl evlat dediyse ben de ona öyle Baba dedim.

Bir cigara yaktı. Bu kez bana uzatmadı ama. Ben de beklemedim zaten.

“Lan Hayrettin gardaş, seni neden çağırdığımı hala diyemedim. Bak hele, şu Adem’in hanımına yanlış yapan şerefsizin katili bulunmuş mu, bir haber var mı?”

Birdenbire konunun buraya gelmesi gardiyanı olduğu kadar beni ve diğerlerini de şaşırtmıştı. Baba’dan ölümüne korkmamın en açık sebebiydi Adem’in mahallesindeki katil.

“Yok yeni bir haber Baba ama bir sorup araştırayım yine de.”

“Hayırdır Baba?” diye sordu beriki ranzada bağdaş kurmuş olan Adem. “Bir şey mi oldu?”

“Lan yok, bir şey olduğundan değil de birileri hakkımda ileri geri konuşuyormuş Adem gardaş. Mahpus dört duvar, kimin ne dediğini bulmak da bilmek de zor değil bana.”

“Allah Allah,” diye şaşkınca tepki verdi gardiyan Hayrettin. “Seninle ne alakası var olayın Baba?”

“Herifi benim öldürttüğüm konuşuluyormuş bazı koğuşlarda. Güya dışarıdaki adamlarıma emir vermişim onlar da indirmişler piçi.”

“Dışarıdaki adamların mı?” diye sordu Profesör. “Senin dışarıda adamların mı var Baba?”

Sonra Baba’yla beraber ufak kahkahalar attılar birkaç kez.

“Lan benim dışarıda adamlarım olsa burada Hayrettin’den havadis alacaz diye yırtınır mıyım? Her neyse, Hayrettin gardaş, sen bu konuyla ilgili bir şeyler öğrenirsen haberimiz olsun tamam mı?”

“Tamamdır Baba.” diyen gardiyan yavaştan yavaştan koğuşu terk etmek için kapıya yöneldi. Çıkarken geriye dönüp hızlıca baktı içeri. Gözleri bir şey arıyor gibiydi. Bakışlarımız buluşunca ne aradığını da anlamış oldum: Beni!

Kimsenin fark etmediği o düşmanca bakışmamız, Baba’nın tok sesiyle son buldu. Hayrettin, benden bahsedildiğini duyunca ağırdan almış, kapının ağzında durup beklemişti.

“Evlat, sana da bir vazife düşüyor burada.”

“Bana mı?” dedim şaşkınca.

“Evet, sana. Kulağıma bazı dedikodular geliyor. Şu şerefsiz var ya, öldürülen, güya onun kesilen parmağı, geçen hafta Adem’in tabağından çıkmış. Güya bunu yaptıran da benmişim. Adem’e sordum var mı bu işin aslı astarı, çıktı mı tabağından o itin parmağı diye, yok, dedi. O halde birileri benim kuyumu kazıyor. Olmayanı olmuş gibi gösterip beni gömeceğini sanıyorlar akıllarınca.”

Ortalık bir anda buz gibi bir sessizliğe büründü. Demek sadece ben değildim böyle düşünen. Ama kimseyle konuşmadığım gibi o günden sonra bu olayı konuşana da rastlamamıştım. Fakat unutmamıştım da. Nasıl unutabilirdim ki? Gözlerimle görmüştüm Adem’in pilavından çıkan o kemikli şeyi. Midemin tıpkı o günkü gibi yine bulanmaya başladığını fark ettim. Yutkunup, öyle konuştum.

“İyi de ben ne yapabilirim ki bu meseleyle ilgili?”

Baba beni duymamış gibi davrandı ve ortaya yüksek sesle konuştu.

“Var mı lan böyle bir şeyi gören? Adem yok diyor ama onun fark etmediği parmağı aranızdan gören bilen var mı?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. Ölüm sessizliği dedikleri, böyle bir şeymiş demek. Profesör, bir saniyeden kısa, bana öyle bir bakış attı ki, şimşek gibi… Ne demek istediğini anlamak için âlim olmaya gerek yoktu tabii: “Sakın konuşayım deme! Sakın!”

Baba’nın gür sesi yankılandı yine.

“Konuşsanıza lan, yoksa yok deyin!”

Bu andan sonra sağdan soldan ufak ufak ufak mırıltılar yükseldi.

“Yok Baba.” “Görmedim ben.” “Ben de görmedim. Görsem gelir ilk sana derdim zaten Baba.” “…”

“Anlaşıldı,” dedikten sonra yine bana çevirdi bakışlarını. Artık sadece benim ve Profesör’ün duyacağı bire sesle devam etti.

“Gördün mü evlat, toplu halde hareket ederler bunlar. Ortada dönen bir bok varsa kimse sahiplenmez. Bildikleri bir şey varsa da demeye götleri yemez. O yüzden senin yerin başka gözümde.”

“Ama Baba,” dedim birkaç dakika önce ağzımdan çıkan o içten “Baba” sözcüğü ile hiç alakası olmayan bir şekilde, “Benden ne istediğini hala anlamadım.”

“Lan sana boşuna mı Kaşif dedim ben. Gizlide kalmış şeyleri bulmaz mı Kaşif dediğin, bulacan işte! Kim konuşuyor, kim sallıyor benim hakkımda öğrenecen.”

“Ama ne Adem abiyi tanırım ne de diğerlerini. Hem…”

Lafımı tamamlayamadan koğuşun kapısı açıldı, içeri Süleyman ve onu revire götürenler girdi. Burnuna şekilsiz bir sargı bezi, üzerine de büyükçe bir bant yapıştırılmış, ağzı yüzü yıkanıp kanlar temizlenmişti. Baba onu görünce gülümsedi, bıyıklarını sıvazlayıp bana ilk talimatını verdi:

“Hah, geldi işte tipini sevdiğim. Halim Ağa’nın koğuşa hakkımda laf taşıyanlardan biri de buymuş. İnkâr ediyor ama yemezler. Git konuş şununla, bana demediğini sana der belki. Vazifeli olduğunu da çaktırma sakın ha, tamam mı Kaşif’im?”

Şimdi daha iyi anlıyordum Baba’nın benden ne istediğini. Kendisi için bir nevi ajanlık yapmamı istiyordu. Ona buna gidip Baba hakkında ne düşünüyorlar, o uğursuz cinayet için ne diyorlar, Adem’in pilavından çıkan parmağı görmüşler mi, sorup öğrenmemi istiyordu. Ama ben doğru adam değildim ki. Kimse hakkında kimseye ispiyonculuk yapmazdım, yapamazdım. Doğama, benliğime, huyuma aykırıydı.

Sıçtığımın huyu! Hep bu yüzden gelmişti başıma ne geldiyse. Çenemi azıcık tutsam, Baba’ya diklenmesem, herkes gibi he deyip geçsem göze batmayacak, ne onun evladı ne de Kaşif’i olacaktım, kendi halimde yaşayıp gidecektim koğuşun bir köşesinde belki de… Neyse ne! Artık olan olmuştu bir kere. Hem insan sarrafı Baba’nın da bilmesi lazım gelirdi benim bu işi kıvıramayacağımı. Bilirdi bilmesine de ne bok yemeye beni böyle işle vazifelendiriyordu o halde?

Kafam karışmış, yüzüm düşmüştü. Baba sırtıma hafifçe dokunup “Haydi bakalım evlat, dönünce alırım haberleri senden,” dedi ve bir cigara yakıp koğuştan dışarı çıktı. Mesaj gayet açık ve netti:

“Ben yokken sen de git Süleyman denen pezevenkle rahat rahat konuş!”

İçimde bir bunaltı, aklımda parmağı kesilerek öldürülen herif, kulaklarımda Baba’nın sözleri, utana sıkıla Süleyman’ın yanına vardım. İşin doğrusu Baba’nın verdiği görevi yerine getirmek zerre kadar umrumda değildi. Deli gibi merak ettiğim bir şey vardı. Belki de adımın hakkını vermeye çalışıyordum. Keşfediyordum.

Palavradan ettiğim “Geçmiş olsun.”, “Sıkma canını Baba affeder.”, gibi bir iki sözden sonra merak ettiğim asıl soruyu sordum Süleyman’a:

“Feryat figan acı içinde kıvranırken Baba kulağına bir şey söyledi de sen de birdenbire sustun ya Süleyman kardeş, de bana neydi o? Baba ne söyledi ki bembeyaz kesildin birden?”

Süleyman’ın yüzü acıyla gerildi. Bunun sebebinin parçalanmış burun kemiği olmadığını biliyordum. Gözlerinden gölgeler gelip geçti. Sabırla bekledim. Konuşmadan, hiçbir şey demeden, sabırla ve ısrarla… Etrafa göz gezdirdi. Bizi dinleyen biri olmadığına kanaat getirince fısıltıyla cevap verdi:

“Bak birader, bu adam psikopat. Sana yeminle diyorum bu herif, bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi siktir olur gider yatağına, mışıl mışıl uyur. Benim sana diyeceğim, uzak dur ondan. Ne yap ne et uzak dur!”

Baba’nın o hali canlandı gözümde. Gecenin bir yarısı, elinde satır, kesip doğruyor koğuştakileri ve ne korkunçtur ki sakinliğinden zerre kadar taviz vermiyor. Daha da korkuncu bu hayale hiç şaşırmamış olmamdı.

“Sen beni boş ver şimdi kardeş, Baba ne dedi sana onu söyle bir hele?”

Süleyman bana acıyarak baktı. Sonumu hayır görmüyordu belli ki. Sonra biraz daha yanaştı bana ve “Seni iyice yamacına almadan kaç kurtar lan kendini. Bilsen ne olacak, ne değişecek?” dedi.

“Belki kaçıp kurtulmama faydası olur, belki bilirsem uzaklaşırım ondan.”

“İyi aç kulağını o halde,” deyip devam etti:

““Senin,” dedi, “Sağda solda konuşan o dilini doğrar, en yakın arkadaşının yemeğine koyarım.” dedi. “Ne görüp duyduysan susacaksın. Cinayet işi şakaya gelmez, bilesin!”, dedi.”

Süleyman bunları derken yüzü yine küle dönmeye başlamıştı bile. Allah için, Baba iyi korkutmuştu elemanı. Peki, bu bir itiraf mıydı? Baba, Adem’in mahallesindeki puştun ölüm emrini verdiğini, herifin parmağını da Adem’in yemeğine koyduğunu kabul etmiş oluyor muydu şimdi? Yoksa sadece bir gözdağı mıydı? Süleyman’a ve o yemekte bulunan, pilavdaki parmağı gören herkese verdiği bir gözdağı mıydı: “Konuşanı yakarım!”

Birden, çok ani bir şimşek çaktı beynimde ve “Ulan hassiktiiir!” dedim kendi kendime. Bütün mesaj banaydı! O sahneden sonra sofradan apar topar kalkıp kusmaya giden bendim, orada burada doğrucu Davut gibi davranan yine bendim, Kaşif ismini alıp Süleyman’la konuşmaya yollanan da bendim. Güya adamı bellemişti Baba beni, güya evlat deyip yanına, yakınına almıştı. Ama aslında hepsi bir uyarıydı.

“Eğer burnunun dikine gidip doğru bildiğini okuyacak, gördüğünü bir kişiye dahi anlatacak olursan başına gelecekleri Süleyman’dan öğren!”

Peki neden doğrudan gelip bana dememişti bunları veya Süleyman’a yaptığı gibi suratımı dağıtmamıştı? Çünkü inadımın sınırlarını zorlamak istemiyordu. Şayet bir tarafımı kırarsa, her şeyi göze alıp bildiklerimi söyleyebilecek kadar hıyar olduğumu anlamıştı. Huyuma sıçayım! Belki de tarzı buydu. Nihayetinde esrarengiz adamdı Baba! Böyle alengirli işler ona uyardı. Neyse ne! Mektup banaydı ve gayet açıktı: “Konuşma yoksa ölürsün!”

O sırada koğuşun yer yer paslanmış demir kapısı gıcırdayarak açıldı ve Baba içeri girdi. Beni Süleyman’ın yanında düşüncelere dalmış vaziyette görünce hafiften gülümsedi.

“Lan Kaşiif! Bırak şu pezevenkle muhabbeti de bir çay ver hele, tavşan kanı olsun!” diye seslendi ağır ağır yürürken. Sonra, sanki herkesin duymasını ister gibi, daha yüksek sesle devam etti: “Yüzünden düşen bin parça, hayırdır, Süleyman canını mı sıktı yoksa?”

Sakince kalktım yerimden, tüpün yanına vardım. Çaydanlığı eğip tavşan kanını ince belliye akıtırken yanıtladım. Benim de sesim herkesin duyacağı kadar yüksekti:

“Yok Baba, Süleyman değil canımı sıkan. Sen benim buraya niye düştüğümü biliyorsundur, o aklıma geldi de dertlendim.”

Göz ucuyla baktım, avına saldırmaya hazır öfkeli bir aslan gibi bir anda gerildi Baba’nın yüzü. Şakağında bir damar peyda oldu. Ama kükremedi, tuttu kendini. Bir şey demesine fırsat kalmadan üç yan ranzadan Gezgin denen Trabzonlu atladı lafa. Çelimsiz olduğumdan aklı sıra dalga geçiyordu benle:

“Neymiş la senin buraya düşme sebebin? Hamsi mi boğazladın?”

Gülüşmeler geldi kulağıma. Hatta ben de güldüm. Çaydanlığı yerine koyup elimde ince belliyle yürürken sakin bir ses tonuyla cevap verdim. Tabii Gezgin’e değil Baba’ya bakarak. Madem bana bir mektup yazılmıştı benim de bir cevap vermem gerekiyordu nihayetinde.

“Babamı öldürdüm!”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum