Hapishane Hikayesi “Baba”

Paylaş:

“Sonunu bildiğin oyunları oynama.”

Çıkmaya yakın, hep bunu derdi. Sonrasında da bakışlarını öylece üzerime diker, sesini hafifçe alçaltır ve eklerdi:

“Kazanacağını bilsen bile!”

Başımı öne eğip sessizliğe bürünür ama bir yandan da “Hadi lan oradan!” diyerek karşı çıkardım. Tabii içimden. “Kazanacağını biliyorsun ama oynamıyorsun! Peh! Saçmalığın dik alâsı!” O günlerde Baba’ya yüksek sesle itiraz edemezdik. Göt isterdi.

Baba, garip adamdı. Hayatımda tanıdığım en garip adam… Aradan nereden baksan yirmi sene geçmiştir, bu durum hala değişmedi. Ondan daha ilginç birini tanımadım, bundan sonra da tanıyacağımı sanmıyorum.

Namını bilmeyen duymayan yoktu. Gardiyanından mahkûmuna, iyisinden kötüsüne, gencinden ihtiyarına, bu gri ve eski yuvamızın tüm sakinleri Baba’mızdan haberdardı. Hangi koğuşa düşerse düşsün, yeni gelen, önce Baba’nın yanına bir uğrar, onun delici bakışlarına maruz kalırdı. Bu bir sınavdı. Kimlerle yakın olacağını, kimlerden uzak duracağını, kime haddini bildireceğini, kimi sevip kime söveceğini anlamak için Baba’nın uyguladığı bir sınav…

Yeni gelen; toy bir kader mahkûmuysa yaprak gibi titreyerek, feleğin çemberinden geçmiş bir çakalsa sözüm ona korkusuz görünmek için gururlu bir heykel gibi dikilerek, ya da kendi çapında artistlik yaparak verirdi bu sınavı. Baba’nın soruları sabitti. Karşısındakini delip geçen bakışları da… Bana kalırsa cevapların da bir ehemmiyeti yoktu. Baba, gözlerini bir kez dikip süzmeye başladı mı adamın ciğerini okur, notunu verirdi. Sorular, bu ayini gizleyen aldatıcı bir perdeydi yalnızca. Bir teki hariç…

“Allah kurtarsın gardaş, aramıza hoş geldin, geç otur bakalım şöyle,” faslından sonra sorulan o soru:

“Hele de bakayım, buradan sonra ne yapacaksın?”

Muhataplarını afallatıp şaşkına çevirdiğine defalarca şahit olduğum soru… Genelde soruya soruyla cevap verirlerdi.

“Çıkınca mı?”

“Buradan sonrası var mı ki ağam?”

“On sene sonra mı?”

Birçoğu da umutsuz, mırıl mırıl bir şeyler gevelerdi ağzında.

“Bilmiyom hiç… Düşünmedim.”

“Sonrası yok, sonrası karanlık.”

“Ölmez sağ kalırsak bakarız dayı, ölmez sağ kalırsak…”

“Anasını siktiğimin hayatında ne yapsak boş, daha ilk günümüzde şafak saydırma bize be hacı emmi!”

Baba böylelerini, kaşlarını hafiften çatarak sessizce dinler, lafı hiç uzatmadan veda mektubunu ceplerine koyup koğuşlarına yollardı.

“Geçer gardaş, hepsi geçer. Bir ihtiyaç olursa ben buradayım. Hadi Allah kurtarsın.”

Kalplere umut tohumları ekmek, çaresizlere çare olmak gibi bir derdi yoktu Baba’nın. Onu bilirdik bilmesine de derdi neydi, ne yapmak niyetindeydi, işte onu anlamazdık. Günler, aylar, yıllar geçtikçe saçımıza düşen aklarla beraber anlayışımız da arttı. Tıpkı korkularımız gibi…

Bazıları da vardı ki tavırlarıyla, sözleriyle ya da suskunluklarıyla Baba’nın merakını celbeder, onun yakınında, yamacında bir yer edineceklerini daha ilk günden belli ederlerdi. Ben gelmeden önce yaşandığı için Profesör’ün nasıl bir sınav verdiğini görmemiştim (sonra sonra anlatılanları dinlemiştim tabii) ama bu gözdelerden ilki oydu. Baba’nın ateşine meftun olan ilk ateş böceği ya da hayır hayır,  etrafında dönmeye başlayan ilk uydu… İkincisi de ben. İnsanın iliklerini ısıtan, o bildiğimiz, sarı, sıcak güneşten bahsetmiyorum. Kara, kapkara bir güneş varsa uzayın derinliklerinde bir yerlerde ve onun etrafında gezinen yaşamsız gezegenler, durumumuzu daha iyi ifade eder. Profesör ne diyordu: O bir kara delik, biz de yuttuklarıyız!

Baba’yla tanıştığım o ânı, sınavından geçtiğim o günü dün gibi hatırlıyorum. Kalbim, ellerim, ayaklarım ve dahi ruhum, zangır zangır titriyordu yanına götürüldüğümde. Koluma sımsıkı yapışmış zebella gibi bir gardiyan ki sonraki günlerde adının Hayrettin olduğunu öğrenecek ve kendisinden tüm benliğimle nefret edecektim, çelimsiz bedenimi yeşil gözlü, pos bıyıklı, kel bir adamın önüne doğru ittirirken sadece benim duyabileceğim bir sesle şöyle fısıldamış, daha doğrusu tıslamıştı:

“Saygıda da kusur falan edeyim deme, çizerim kestaneni!”

Ben, hafifçe arkamı dönüp gardiyanın yüzüne anlamsızca bakarken o, pis pis sırıtıp bu kez yüksek sesle ve yalakalık kokan bir tavırla ekledi. Sanki bu kez söylediklerinin herkes tarafından duyulmasını istemişti.

“Karı gibi titremeyi bırak lan, erkek ol biraz! Hadi bakalım, koş babanın kollarına!”

Dizlerimin üzerine yığılıp kalmış bir halde kafamı kaldırdığımda ahşap iskemlesine kurulmuş kel adamın gülümseyerek bana baktığını gördüm. Bir elinde tavşankanı yarılanmış bir ince belli, öbüründe külü uzamış filtresiz bir cigara… Bıyıkları özenle düzeltilmiş tıraşlı ve köşeli bir surat, yine tıraşlı, parıldayan bir kafa, kolları sıvanmış, yakasız, beyaz gömlek ve üzerinde kolsuz lacivert bir cepken… Ön tarafından hilal çizen, gümüş renkli bir zincir sarkıyor. Cep saati var belli ki. “Demek filmlerdeki koğuş ağaları, gerçekmiş,” diye geçirdim içimden. İçim titriyor ama engel olamıyordum.

Arkasında, birbirine çakılmış meyve kasalarından yapılma dört raflı, geniş ve uzun bir kitaplık vardı. İçinde de onlarca kitap… Göz ucuyla baktığım kadarıyla çoğu polisiye maceraydı. Edgar Allan Poe’lar, Agatha Christie’ler, Stephen King’ler, Sherlock Holmes’lar, Arsene Lupen’ler… Ve en üst rafta, kara, yıpranmış cildiyle tek başına duran The Godfather-Baba! Yaşıtlarım sağda solda aylaklık ederken oturup iştahla okuduğum kitapların çoğunu burada, bir koğuş ağasının rafında görünce ilk hissettiğim şey şaşkınlık oldu. Neden bilmiyorum ama sonra da garip bir ürperti…

Dayak yemeyeceğimi bilsem, salardım gözyaşlarımı ama tuttum. Aklımdan geçen soruları da duymazdan gelebilirsem tamamdı. Ne olacaktı şimdi, ne yapacaktı bu kel herif bana? İki bin üç yüz küsur, evet tamı tamına iki bin üç yüz on yedi gün nasıl geçecekti Allahım?

Koğuş ağası, bakışlarıyla önce gözlerimin etrafında (ağlamak üzere olduğumu fark etmiş miydi acaba?) sonra titreyen kalbimin derinliklerinde gezindi. Sessizce ve usulca… Dakikalar geçiyor, sessizlik cigaradan yükselen dumanın peşinde, belirsiz bir yere doğru uzayıp gidiyordu. Bir fırt daha aldı cigarasından. Sonra konuştu.

“Hoş geldin evlat, geç otur hele şuraya.”

Dibindeki iskemleye ilişirken “Sağ olun,” dedim.

“Sağız evelallah! Amma ölümden de korkumuz yoktur.”

Bunu öyle bir heybetle söyledi ki, zerrece şüphe duymadan inandım. Bu adam gerçekten ölmekten korkmuyordu.

“Peki ya sen?” diye sordu, gözleri gözlerimde, merakla öne eğilerek. Merakından da şüphe duymadım. Ne sorduğunu anlamıştım.

“Ben korkarım ölümden,” dedim sesim hafiften titreyerek. “Korkarım işte.”

Hafifçe gülümsedi. Bıyıklarını avcunun içiyle sıvazlarken burnuma tatlı bir sabun kokusu geldi. Babam da aynı tıraş sabununu kullanırdı. Fırçayı yanaklarında gezdirdikçe, tıpkı sabunun ambalajındaki adam gibi yüzü köpük içinde kalırdı. Ben de gülümsedim. Yıllar öncesine ait bir hatıraydı ama kokusu hala burnumdaydı.

“Aferin evlat! Dürüst olmak iyidir. Korkuyorsan delikanlı gibi ‘korkuyorum’ diyecen, değil mi lan Hayrettin?”

Üç beş adım gerimizde bekleyen gardiyan, adını duyunca telaşlandı.

“Tabii baba, haklısın.”

“Sen korkuyon mu ölümden, de bakayım?”

“Ben mi baba? Yok, haşa! Sen buradayken… Yani senden öğrendik, korkmayız evelallah!”

Koğuş ağası, cevap vermek şöyle dursun dönüp bakmadı bile Hayrettin’e. Bakışları yine benim üzerimdeydi. Aramızda nereden baksan yirmi yaş vardı. Ben henüz on dokuzuma yeni girmiştim, o kırkından bile fazla görünüyordu. Aslında ihtiyar falan değildi ama herkesin Baba dediği bir adam, göze ister istemez daha yaşlı görünüyordu.

“Bana burada herkes Baba der evlat. Ama ben herkese evlat demem, anladın mı?”

Anlamıştım. Ne anladın, derseniz anlatması zor ama ben anlamıştım işte. Kafamı evet anlamında öne arkaya sallayıp, sonra “Bana da öğretir misin peki?” diye sordum bu kez gözlerimi kaçırmadan. O da benim ne sorduğumu anlamıştı. Garip bir şekilde, anlaştığımızı fark ettim o an. Sanki hiç konuşmasak da birbirimizin ne demek istediğini anlayabilirdik. Konuşmak, adet yerini bulsun diye yapılan keyfe keder bir işti sanki.

“Öğretirim evlat,” dedi ciddiyetle. “Sen yeter ki talip ol! Amma…”

“Aması yok, talibim ben!”

Sanki ben hiç bunu söylememişim gibi devam etti lafına.

“Amma, korkunu yenmek istiyorsan önce ölümü tanıyacan! İnsan bilmediğinden korkar, anladın mı?”

“Tamam, sen ne diyorsan yapmaya razıyım, tamam.” dedim ısrarla.

“Zamanla evlat, zamanla… Biraz sabır…”

Sessizce onayladım sözünü. Zamandan bol ne vardı ki elimde…

Cigarasından derin bir nefes daha aldı, dumanı ağır ağır salarken sordu:

“Siktir et şimdi onu bunu da hele de bakayım, buradan sonra ne yapacaksın?”

Dumanla beraber yine o sabun kokusu geldi burnuma. Yine babamı hatırladım ve yine gülümsedim. Tam cevap veriyordum ki koğuşun kapısı gürültüyle açıldı.  İçeri bir adam girdi ama nasıl bir giriş! Kapıyı ardından gümbür diye kapadı, hışımla yürüdü gitti köşedeki ranzaya vardı. İki büklüm ilişti ranzanın kenarına, yarı oturur yarı çömelir halde. Ağladı ağlayacak… Sonra yine ayağa kalktı, bir yumruk koydu duvara hırsla.

Bizim koğuş ağası “Dur hele evlat, şu garibin derdine bakalım” deyip adama bağırdı:

“Höst lan Adem! N’oluyor? Ne celallendin yine?”

Adamcağız iki elini de başının üzerine koyup avare gibi gezinmeye başlamıştı. “Sorma Baba,” dedi Adem. “Benim ufak oğlan geldi az önce görüşe. Haberler çok fena. Benim dışarı çıkmam lazım. Benim bir yolunu bulup çıkmam lazım. Benim dışarı çıkıp…”

“Dur lan hele bir sakin ol!”, deyip ayağa kalktı koğuş ağası. Cigarasını yere atıp üç adımda Adem’in yanına vardı hızlıca. Bir el attı omzuna. Millet haklıydı galiba. Bu adama boşuna “Baba” demiyorlardı.

“Otur bakayım şöyle.”

Oturmaktan çok yığıldı Adem koyu yeşil battaniyeye. Ağa da yani Baba da yanına…

“Çay getirin lan Adem’e!”

“Baba, çay değil çıkış bileti lazım bana, bu gece çıkayım, sonra bir daha ömür boyu göğü göremesem de gam yemem. Yalvarırım baba, bir…”

Çay geldi. Babadan bile yaşlı, beyaz sakallı bir ihtiyardı çayı getiren.

“İç çayını Adem. Bir yandan da tane tane anlat da anlayalım.”

Bunu diyen, çayı getiren ihtiyardı. Adem’in diğer yanına da o oturdu.

“Ne anlatayım, nasıl anlatayım Profesör? Siz bana bir şey sormayın, tek nasıl çıkarım bu gece onu söyleyin.”

Çayı getiren beyaz sakallıya da ‘Profesör’ diyorlardı belli ki. Sonra Baba ile Profesör dertli adamı ikna edip yatıştırmayı başardılar. Adem zor da olsa meseleyi anlatıp bitirdiğinde Profesör bir “has siktir” çekti. Koğuştaki diğer mahkûmlardan ilk kez duyduğum küfürler işittim. Hatta koğuşun en iri yarısı, yattığı yerden ranzanın demirine öyle bir tokat vurdu ki sesi her yanı çınlattı.

Adem’in derdi gerçekten de büyüktü. Mahalleden itin biri, bir süredir karısına musallat olmuş. Gündüz demiyor, gece demiyor kapıya varıp naralar atıyormuş.

“Senin adamın nereden baksan on senesi var, kendine yazık etme, benim ol, gül gibi yaşatayım seni…” falan diye de utanmaz laflar ediyormuş.

Adem’in on bir yaşındaki küçük oğlu, annesinden gizlice gelip anlatmıştı olup biteni. Başka kimi kimsesi olmadığı için yine tek çıkar yol, babasına gelip anlatmakta bulmuştu çareyi. Ama bu nasıl bir çareydi ki zavallı adamı kor alevler içine salmıştı. Mahpustaki adama denecek şey miydi bu?

Çocuğun dediği bir şey daha vardı. Şerefsiz herif, bir gün yolda görünce yanına gelmiş, elini silah gibi yapıp işaret parmağını oğlanın şakağına dayamış, zavallı küçüğü tehdit etmişti.

“Annen de bana varacak, alış yavaş yavaş! Bu arada birine, hele o mahpustaki baban olacak herife bir şey dediğini duyarsam…”

Sonra parmağını çocuğun şakağına iyice bastırmış ve “GÜMMM!” diye bağırmıştı. “Delerim lan küçük kafanı, anladın mı delerim!”

Baba, Adem’e bir cigara uzattı. Adem yaktı. Gözünden bir damla yaş aktı ilk nefesle beraber. Kızgın bir kor parçası gibi, düştüğü yeri delip geçecekmiş gibi bir damla. Koluyla siliverdi gözünü hemen. Herkesin ortasında ağlayacak değildi. Ama başka ne yapacaktı ki?

Derin sessizliği Baba bozdu.

“Önce bir sakinleş koçum. Aklını başına topla, o puştu gebertmek için de sakın kaçmaya falan kalkışayım deme. Bu öfke zarardan başka bir şey getirmez sana. Bak burada bu kadar adamız, istediğine dalaş, istediğine bağır çağır. Söv, döv, kır! Bütün sinirini, hıncını buraya dök! Hele bir rahatla, sonra bir yol bulunur elbet.”

“Ama baba, o şerefsiz, benim sevdiğime musallat oldukça…”

“Kes! Tamam, bakacağız bir çaresine dedik işte, uzatma! Vururlar ulan seni, anlıyor musun, vururlar! Daha buradan elli metre uzaklaşamadan kıçından şişlerler! Sonra ne olacak? Karını o puştun ellerine teslim edince iyi mi olacak?”

Adem, başı önde dinledi Baba’nın son sözlerini. Öfkesine gem vurmaya çalıştıkça daha da kızarıyor, bozarıyor ama ses edemiyordu. Baba elini sertçe Adem’in sırtına vurup, konuşmaya devam etti:

“Üç gün bekleyecek, kendine geleceksin! Biz de bu arada salim kafayla düşünüp taşınacağız.”

Sigarasını sertçe yere fırlattı. Ufak kıvılcımlar saçıldı öteye beriye. Önce yanı başındaki ihtiyara, sonra da ranzayı tokatlayan iri kıyım adama emir verdi:

“Profesör! Kamil! Şu adama sahip çıkın! Bir delilik yapmaya kalkmasın. Yoksa…”

Sustu. Bakışları bir süre adamların suratlarında gezindi. Ürkütücü bir sessizlikti bu. Sonra sözünü tamamladı Baba:

“Oyarım!”

Ben oturduğum iskemlede kalakalmış Baba’nın estirdiği rüzgârı izliyordum. Adem’i dizginlemeyi başarmıştı. Kelli felli adamlara emirler yağdırmıştı. Kimse de gıkını çıkarmamıştı. Adem’in sırtını son kez sıvazlayıp ayağa kalktı. Bana doğru yürüyordu ki bir köşeye sinmiş gardiyanı görünce bağırdı:

“Hayrettin sen hala burada mısın lan?”

“Şey, Baba… Çocuk kalıyor mu başka koğuşa mı gidiyor, onu demeni bekliyordum.”

Beni kast ediyordu Hayrettin.

“Anlamadın mı ulan hâlâ, ha? Evlat demişsem bitmiştir! Bırakır mıyım?”

Hayrettin bana nefretle kıskançlık arası bir bakış fırlatıp hiçbir şey demeden döndü ve tırıs tırıs gitti. Yerim belli olmuştu. Koğuşum, yuvam artık burasıydı. Baba’nın yanı…

Üç gün boyunca Baba neredeyse hiç kimseyle konuşmadı. Arada bir kafasına esince koğuştan çıkıp gidiyor, bir iki saat sonra dönüyordu. Bir keresinde sabaha karşı avluda volta atarken gördüm, yanağımı cama dayayıp (avluyu ancak böyle görebiliyorduk) gizlice izledim. Hızlı hızlı bir o yana bir bu yana yürüyor, sanki yanında biri varmış da onunla konuşuyormuş gibi dudakları kıpırdıyordu. Oysa yalnızdı. Bir iki dakika sonra güneş doğmaya yüz tutunca gitti, duvarın dibine oturdu, o küçücük aralıktan gün doğumunu izledi durdu. Nereden baksan bir saate yakın, heykel gibi kıpırdamadan seyretti sabahın gelişini.

Bir gün sonra gece, saat üç falan, çişe kalktığım sırada yatağına baktım, yine yoktu. Pencereye yanağımı yapıştırıp avluyu görmeye çalıştım ama gördüğüm tek şey zifiri karanlık oldu. Baba, belli ki duvarın dibine sinmiş güneşin doğuşunu bekliyordu yine. Ama bu kez ben bekleyemedim. Boynum feci ağrımaya başlayınca vaz geçip yatağıma döndüm. Sonra da uykuya bıraktım kendimi.

Ertesi sabah, yani Adem’e verdiği sürenin dolduğu üçüncü sabah, Baba bana seslendi:

“Evlat, bir çay ver de içelim. Kendine de al.”

Getirdim. Eliyle işaret etti, dibine oturdum.

“Ölümden korkmaya devam mı?”

“Sen sorana kadar aklımda bile yoktu, iyiydim aslında Baba.” dedim çayımı karıştırırken. Gevrek bir kahkaha attı cevabıma. Höpürdeterek ilk yudumu aldı çayından. Bu sabah keyifli görünüyordu.

“De bakalım o halde, bildiğin en büyük seri katil kimdir?”

Sabah sabah ölüm, seri katil falan derken gerçekten de keyfim limon olmuştu Baba’nın sayesinde. Yüzüm ekşidi biraz. Hem, okuduğu kitaplara bakılırsa bu sorunun cevabını benden çok daha iyi biliyor olmalıydı.

“Karındeşen Jack galiba. En meşhur katillerden.”

“Kaç kişinin canını almış bu Jack denen zibidi?”

“Vallahi on on beş vardır Baba nereden baksan.”

Yine güldü.

“Ulan ben de bir şey sandıydım,” dedi gülmeye devam ederek. “Üç bin beş bin desen tamam da, on on beş nedir lan?”

“Baba, üç beş bin nedir asıl? Savaş mı bu? Ha, onu soruyorsan Hitler derim ben de.”

“O da az orospu çocuğu değil ama yok evlat. Cevap bu da değil.”

Çayımdan son yudumu alıp boşu kenara koydum. Bu arada Baba da bir cigara yaktı.

“Azrail!” dedi fısıltıya yakın bir sesle.

Hafif bir ürperti duysam da belli etmedim.

“O açıdan düşünmediydim hiç.”

“Düşün işte evlat. Yeryüzünün en büyük can alıcısı. Ama kimse ona gık diyemiyor. Bin tane Hitler gelse onun aldığı can sayısına yaklaşamaz bile.”

Baba, bir nefes daha aldı sigarasından.

“Halbuki biz insanız, melekten daha üstünüz değil mi? Kitap öyle diyor.”

“Öyle de…” diyebildim yalnızca. Bu kez lafı nereye getireceğini gerçekten de anlamamıştım.

“İşte, onunla yarışan bir insan var mıdır acaba meraktayım evlat?”

“Mümkünatı yok.” dedim hemen. “İmkansız Baba!”

“Yahu, tabii imkânsız da ben lafın gelişi dedim. Yani akla hayale gelmeyecek kadar çok can almış bir insan var mıdır acaba? Ne dersin?”

Bu muhabbet beni iyiden iyiye germişti. “Bilmem ki?” diyerek geçiştirdim.

“Bir gün olur ya öyle biriyle tanışırsan evlat, bil ki ölümle tanışmış gibi olursun. Ölümü tanıyınca da korkunu yenersin. Çünkü insan…”

“…İnsan tanımadığı şeyden korkar.” diye atlayıp lafını tamamlayıverdim Baba’nın. Sonra aklıma garip bir düşünce geldi oturdu. Baba da ölümden korkmuyordu. Böyle birini mi tanımıştı acaba geçmişte?

“Ulan,” dedi “Öyle birini tanısaydım herhalde beni de sağ koymazdı değil mi?” Cigarasını söndürdü, gözlerini biraz kısıp sesini de alçalttı.

“Ölümle tanışan ölüdür evlat, unutma!” dedi fısıltıyla. Bu kez resmen içim ürperdi. Bir titreme uğradı sırtıma. Baba da fark etmiş olacak, yine gülmeye başladı bıyıklarını titreterek. O sırada koğuşun kapısı açıldı ve gardiyanın meymenetsiz suratı göründü kapı aralığından.

“Adem Bıyık. Ziyaretçin var!”

On beş dakika sonra Adem içeri girdiğinde beti benzi atmış, rengi küle dönmüştü.

“Ne oldu Adem, kim geldi, hayırdır?” diye sordu Profesör.

“Benim ufaklık, haber getirmiş,” dedi biraz soluklanıp, “O piç var ya, şu gebertmeyi istediğim piç, herifin cesedini bulmuşlar mahallenin ilerisinde. Tek kurşun! Şakağından! Bir de herifin işaret parmağı kesilmiş!”

Bunu duyar duymaz bütün gözler önce Baba’ya sonra da yere çevrildi. Çünkü Baba, bıçak kadar keskin ve sert bir bakışla karşılık vermişti hepimize. Sonra da tok sesiyle konuştu:

“Allah Allah! Demek puştu gebertmek isteyen bir sen değilmişsin ha Adem? Kim bilir daha kimlerin canını yakıp ahını aldıysa şerefsiz, mıhlanmış en sonunda.”

Hiç birimiz ses çıkarmadık. Başımızı da yerden kaldırmadık. Baba, her birimizi tek tek süzerken ağır hareketlerle bir cigara yaktı. Sadece Profesör’ün ağzından “Garip, çok garip…” gibi bir cümle çıktı. İleriden bir başkası sessizliği bozdu:

“Katili yakalamışlar mı peki?”

“Yok, ne gezer… Katil kayıp. Ama mahalleli geçen gece sokakta gezinen siyah şapkalı, siyah pelerinli birinden bahsedip duruyormuş. Üç beş kişi görmüş uzaktan… Karanlıkta dolaşan yarasa gibi bir herif!”

“Vay anasını!”

“Adamın parmağını mı kesmiş bir de?”

“Evet,” dedi Adem. “İşaret parmağı kökünden kesilmiş.”

“İlginç!” diyerek fısıltılı bir tepki verdi Profesör. Sanki kendi kendine konuşur gibi…

Adı Rıza olan gençten biri ağzındakini tutamayıp döktü ortaya.

“Lan Adem, bu iş senin oğlanın başının altından…”

Ama Baba, hışımla araya girip Rıza’nın sözünü ağzına tepiverdi:

“Höst! Ne diyon lan sen! Ufacık çocuktan cellat mı olurmuş! Beni dellendirme Rıza! Beni zıvanadan çıkarma Rızaa!”

“Özür dilerim Baba, öyle aklıma geliverince…”

“Kes lan kes! Hala konuşuyor utanmadan! Kapatın bitsin bu konuyu gardaş! Kapatın bitsin!”

Bir iki saat sonra öğle yemeği saatinde pilavlarımızı kaşıklarken yan masadan fare suratlı bir herif bağırarak isyan etti.

“Ulan bir kere de et koyun şu yemeğe be! Tadını unuttuk amına koyayım!”

Aynı masadan sakallı biri atladı lafa.

“Tavuğa da razıyız birader!”

“Tavuğu siktir et, ben köpek olsa yerim.” dedi bir başkası.

Sonra bizim masadan, yanakları zayıflıktan içine çökmüş Hakkı adındaki çirkin adam ağzındaki pilavları döke saça, gülerek konuştu:

“Lan ben en sonunda küçük Hakkı’yı kesip yerim. Zaten bir boka yaramıyor burada.”

Kaba sesler, çirkin gülüşmeler duyuldu masalardan. Neşeli bir uğultuyla doldu yemekhane. Tam karşımda oturan Adem’e ilişti gözüm gayri ihtiyari. Ne gülüyor, ne konuşuyor, ne de yiyordu. Donup kalmış bir halde, öylece önündeki tabağa bakıyordu. Ben onun bu halini cinayete yorduydum o an.  Duyduklarını hala sindirememişti belli ki. Tam yanında oturan Profesör de fark etti Adem’in halini.

“Siktir et koçum! Herif öldü gitti işte! Ne bu hal?”

Adem Profesör’e biraz daha yanaştı. Bir sır verecekmiş gibi. Onları dinlediğimin farkında değillerdi.

“Yok be Profesör, ondan değil benim halim.”

“Ya neden?”

“Şuna baksana bir.” dedi Adem ve tabağın kenarına ayırdığı bir parça eti gösterdi Profesöre gizlice. Çaktırmadan ben de baktım. Çok pişmekten rengi kararmış, belki inek belki de koyuna ait bir parça et. İnce, uzun bir parça. Kemikli olduğu buradan anlaşılıyor. Şekli de sanki şey gibi… Şey…

Bunu kendime demeye bile dilim varmıyordu o an ama evet, şekli tıpkı bir parmağa benziyordu. Pişmiş bir parmak! Midemden yükselen öğürtüyle kendimi ele verdim. Adem de Profesör de aynı anda bana baktılar ve kendilerini dinlediğimi anladılar. Hemen bir peçete aldı Profesör ve tabaktaki “et” kaşla göz arasında o peçetenin içine girdi. Sonra da ileri doğru uzanıp sadece benim duyacağım bir sesle şöyle dedi:

“Bunu görmedin koçum, anlaştık mı? Görmedin, duymadın!”

O sırada masanın diğer ucunda oturan Baba yemeğini bitirip kalktı sofradan. Baktım, pilavına dokunmamıştı bile.

“Afiyet olsun bebeler!”

“Sana da Baba, eyvallah Baba!” sesleri kapladı ortalığı.

Profesör ise hala benden cevap bekliyordu.

“Görmedim.” dedim sesim titreyerek. Ve ben de masadan kalkıp kusmaya gittim.

Koğuşa vardığımda Baba elinde cigarası, volta atıyordu. Beni görünce seslendi.

“Evlat bir çay ver de içek!”

O günden sonra Baba’ya olan saygım ve sevgim; daima korkumun bir adım gerisinde kaldı. Çayını verirken, birkaç saat önce söylediği o söz kulaklarımda uğulduyordu:

“Ölümle tanışan ölüdür evlat, unutma!”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum