Hikaye – Virüs

Paylaş:

Yağışlı ve sisli bir kasım gecesi… Enerjik ve canlı bir yapıya sahip olan dedektif Yaser’in melankolik bir hali vardı. Geceleri gündüzlere tercih ederdi. Piposunu yaktı ve pencereden dışarıya baktı. Günün bu kadar durgun olması onu daha da endişelendiriyordu. Bu sessizlik kapının çalınması ile bozuldu.

“Buyurun!” dedi, Yaser.

Can, kocaman bir gülümseme ve iki fincan kahveyle içeriye girdi.

“Oo, Kimleri görüyorum? Birilerinin buluşması iyi geçmiş olmalı.”

Can’ın suratında ki gülümseme birden şaşkınlığa dönüştü. “Nasıl bildin? Sana veya Doğan’a anlattığımı hatırlamıyorum.”

“Söylemedin zaten gördüm. Uzun zamandır böylesine bir gülümseme yakalayamamıştım suratında… Ayrıca yüz, tırnak ve saçındaki bakımda belirgin bir artış var. Ayakkabılara gelince… Normalde rahat giyinmeyi seven bir insansın ama bugün daha klasik ve şık giyinmişsin. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Kimin için bu hazırlıklar?”

Can biraz gerilmişti. Derin bir nefes alarak, “Evet, beni yakaladın. Biriyle görüşüyorum,” dedi.

O sırada kapı yeniden açıldı, Gökçe içeriye girdi.

“Komiserim, bir intihar haberi var.”

“Ya? Nerede?”

“Bornova’da.”

“Olay yeri inceleme ekibi yola çıktı mı?”

“Evet.”

“Tamam öyleyse, biz de çıkıyoruz.”

Yaser, kahverengi askıdan paltosunu alırken, Gökçe’nin Can’a bakarak gülümsediğini ve başını öne eğdiğini gördü. İkisinin arasında bir şey olduğunu anlamıştı. Ama sesini çıkarmadı. Sadece Can’a hafif bir tebessüm etmekle yetindi.

Doğan olmadığından, arabayı Can kullanıyordu. Gecenin verdiği sakinlik sokaklara yansımış, ortalıkta pek kimse kalmamıştı.

Can bir yandan arabayı kullanıyor,  bir yandan da sanki muhabbet etmek istiyormuşçasına Yaser’e bakıyordu.

Yaser “Merak etme,” dedi dayanamayıp. “Benim için bir sorun yok. Gökçe ile aranızdakilere karışacak değilim. Kısacası bundan utanman veya endişelenmen gerekmez.”

Can derin bir nefes alarak gülümsedi.

Yirmi dakika sonra olay yerinde, Bornova’daki Profesörler Sitesi’nin girişindeydiler. Burada genellikle villalar vardı. Villalardan birinin kapısının önündeki ekip arabasını fark edince oraya doğru yöneldiler. Evin girişinde bir polis ağlayan bir kadınla konuşuyordu.

Yaser, hızlı adımlarla polis memurunun yanına giderek, “Olay yeri neresi?” diye sordu.

“Yukarısı efendim,” diye karşılık verdi, polis memuru.

Bütün teknolojik cihazları barındıran ama aynı zamanda eski tablolar ve heykellerle dolu bir ilginç bir evdi burası. Üst katta, koridorun sonundaki odanın kapısı açıktı. İçeride Nesrin, tavanda halat ile asılı olan adamı inceliyordu. Yaser, odaya girerken kapının menteşelerine ve anahtar deliğinin olduğu yere dikkaatle baktı. Anahtar deliğinin kenarları çiziklerle doluydu.

“Birinin zorlamış olduğunu düşünüyoruz ama bundan başka bir delil yok,” dedi Nesrin, Yaser’e yaklaşarak.

Yaser her zamanki sessiz tavırlarıyla etrafı incelemeyi sürdürüyordu. Odanın girişinde büyük bir çalışma masası vardı. Sol duvardaki kitaplık, çeşitli bilimsel kitaplarla tıka basa doluydu. Sağ taraf, boydan boya pencereydi. Odanın tam ortasındaysa bir adam asılıydı.

Nesrin, “İsmi İhsan Yılmaz,” diye açıkladı. “Karısının ismi de Nurdan Yılmaz. 9 Eylül Üniversitesi’nde fizik profesörü, fizik alanında saygın biriymiş. Açık bir intihar vakası. Burada işimiz bitti,” dedi.

Yaser başını iki yana salladı.  “Hayır! Bunca zamandır birlikte çalışıyoruz. Hala olağan kanıtlara göre mi ilerliyorsun? Masadaki kristal viski şişesini farketmedin mi?”

Nesrin tereddütlü bir tavırla, “Evet, fark ettim,” diye yanıtladı bu soruyu.

“Fark ettin ama göremedin. Şişe bir süredir kullanılmadığından az da olsa tozlanmış ve etrafta alkol namına bir şey yok. Bu durumda İhsan Bey’in bir zamanlar alkol sorunun olduğunu gösteriyor. Kapıdaki çiziklerinse başka biri tarafından değil de maktul tarafından yapıldığı bir gerçek. Geç saatlerde gelen bir alkolik koca kapıyı açmak için uğraşıyor; ancak bir alkolik bir deliği tutturamaz. Şişeye bakacak olursak bu alkol sorunu ortadan kalkmış. Duvardaki ve masadaki resimlere bakacak olursak mutlu bir evliliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Peki, böylesine iyi durumdaki biri neden intihar etsin?”

Nesrin ile Yaser bir süre bakıştılar, ardından Can araya girerek, “Peki, peki kanıt torbasındaki ses kayıt cihazında ne var? Vasiyet mi?” diye sordu.

Nesrin, “Hayır. İşin garip kısmına geldik,” diyerek kanıt torbasından cihazı çıkardı ve çalıştırdı. Bir süre sessizlikten sonra bir çan sesi geldi. Ardından bir daha ve bir daha… Hepsi belli bir süre aralıklarındaydı. Yaser cihazı eline alarak tekrar çalıştırdı. Sanki seste onu çeken bir şey vardı..

“Evet, sonuç?” dedi, Nesrin.

Yaser kafasını sallayarak, “Bir tahminim var” dedi.

Kendini cihaza bakmaktan alamıyordu.

Nesrin, “Evet?” diye tekrar etti.

“Amerika’da bazı cemiyetler uyarı için kurutulmuş kavun tohumları, portakal çekirdekleri gibi şeyler yollarlardı. Üç tane çan sesi bir uyarı olabilir mi?”

Nesrin, “Hmm, Can, sen ne düşünüyorsun dalgın gibisin?”

Can, cesedin suratına baktıktan sonra eğildiği yerden kalktı.

“Bu resim kafama hiç yatmıyor. Masada dağınıklık yok, etrafta da herhangi bir dağınıklık da yok. Büyük bir tehditten söz ediyoruz dediğiniz gibi, ama… Ama masa fazlasıyla düzgün, oradaki zarf bıçağını görüyor musunuz?” diyerek masadaki bıçağı gösterdi. Sarı zarfın yanına yatay bir biçimde konmuştu.

Yaser, “Evet, her hangi bir not ya da mesaj da yok. Parmaklarındaki sarılıklardan pipo kullandığını söyleyebilirim. Çünkü sarı yaş tütünler parmak tırnaklarının altında sarılık yaparlar. Böyle bir durumda oturup piposunu içip belli bir süre sonra karar vermesini beklerdim. Alkol sorunu var ise bu sorunu bir şekilde çözmüş olmalı… Bu sorunu da bir psikologla beraber atlatmıştır. Karısıyla konuşmalıyız.”

Kadın salonda elinde beyaz bir mendille oturmuş, için için ağlıyordu.

Yaser yanına yaklaşıp “Kaybınız için üzgünüm,” dedi.

Kadın sadece Yaser’in suratına bakmak ile yetindi ve yutkundu.

Yaser, “Size birkaç soru sormam gerekiyor. Cevaplayabilecek misiniz?” diye sordu.

Kadın, üzeri cam ile kaplı olan sehpanın üstündeki bardağı eline alarak bir yudum su içti,

“Evet.”

“Kocanızın herhangi bir düşmanı veya alacaklısı var mıydı Nurdan Hanım?”

“Hayır, kocam çevresinde çok sevilen, bilim dünyasında çok saygı duyulan biridir. Durumumuz çok şükür iyi, kimseye borcumuz da yok.”

Yaser hafif bir homurdanma ile cebinden not defterini çıkardı ve üzerine bir şeyler yazmaya  başladı.

 

“Tamamdır. Bana kocanızın alkol geçmişinden bahsedebilir misiniz?”

Bu soru kadının  bir an için şaşırmasına ve utanmasına sebep oldu. Birkaç saniye cevap vermeden öylece kaldı.

“Uzun bir süredir kullanmıyor. Psikolojik tedavi gördü.”

“Sizden psikoloğunun ismini ve telefon numarasını alabilir miyim?”

Nurdan ayağa kalkarak sağ tarafında bulunan masanın üstünden cüzdanını aldı. içinden bir kart çıkartıp Yaser’e uzattı. Beyaz bir karttı bu, üzerinde yazılarsa sarıydı.

Yaser sordu. “Zirve Gönenç. İsmi bu mu?”

“Evet.”

Yaser, kartı cebine koyarak, Nesrin’e döndü. “Buraları halledin biz merkeze dönüyoruz.”

Can tekrar direksiyona geçti ve yola koyuldular.

Yaser hala kafasındaki çan sesini duyuyordu. Aklı sanki orada kalmıştı. Bu bir tehdit değilse neydi? Bir yandan Nurdan’ın polise verdiği ifadeyi okuyor, bir yandan da düşünüyordu.

“İhsan’ın yataktan çıktığı saat gece 00.00 civarlarıymış. Karısı onun kalktığını görmüş ama tekrar yatmış. Ardından su içmek için uyanınca kocasını görememiş. Çalışma odasının ışığının açık olduğunu fark edip oraya gitmiş ve kapıyı açmaya çalışmış ama kapı kilitliymiş. Ardı ardına seslenmesine rağmen cevap gelmeyince yedek anahtar için odaya dönmüş. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde ise İhsan’ı tavanda bir halatla asılı bir şekilde bulmuş.”

İfadeyi okudukça kendini kaybediyor, gözleri ağırlaşıyordu. İfadeyi arka koltuğa koyduktan sonra Can’a dönüp “Eve gidip biraz uyumak istiyorum. Sabah ilk iş psikoloğu ziyarete gideceğiz,” dedi.

Arabadan inince kafasını kaldırıp apartmana, kendi dairesine baktı. Eski bir binaydı. Zamanını yansıtan, sıcak  bir görüntüsü vardı. Merdivenlerden yavaş çıktı, evine girdi. Paltosunu askıya astıktan sonra yatak odasına yöneldi. Kapıdan bir süre Pelin’i izledi. Sessiz ve sakin bir halde uyuyordu. Birlikte olalı çok uzun zaman olmamıştı ama bu kısa sürede ona bağlanmıştı. Ses çıkarmadan üstündekileri çıkartıp yatağa girdi.

Pelin’in sesiyle gözlerini açtı. Sabah olmuştu. Uykusu ona beş saniye gibi gelmişti. Yatakta bir süre oturduktan sonra elini yüzünü yıkamaya gitti. Banyodayken burnuna gelen nefis kahvaltı kokuları yüzünü güldürmüştü. Fakat bunlar pek alışık olmadığı şeylerdi. Kahvaltıyı hızlı bir şekilde yaptıktan sonra masadan kalktı ve Pelin’i öpüp “Benim gitmem gerekiyor,” dedi. “Dün gece bir cinayet işlendi. Onu incelemem gerek,” dedi.

Cinayet dediğini farkederek şaşırdı. Neden böyle demişti acaba?

Pelin, “Tamam ama bir daha erken gelmeni istiyorum, yüzünü göremez oldum,” dedi şakayla karışık gülümseyerek.

Yaser de gülümsedi, sonra paltosunu aldı ve dışarıya çıktı. Merkeze vardığında Can ve Doğan’ konuşurlarken gördü.

Doğan, “Ooo, kimler teşrif etmiş öyle? Paşam hiç gelmeseydiniz,” dedi, iğneleyici bir tavırla.

Yaser, “Başlama gene!” diyerek Doğan’ı tersledi.

“Tamam, tamam…  Psikoloğa gitmek için seni bekliyordum. Az önce raporları Can ile tartıştık.”

Yaser, “Her hangi bir sonuca ulaşılmadıysa, şu psikoloğa uğrama vakti geldi demektir,” diyerek tekrar dışarı çıktı. Doğan somurtarak onun peşinden gitti.

Psikoloğun ofisi Alsancak’taydı ve henüz daha açılmamıştı.

Doğan, “Bu saatte kim işe gelir, bizim gibi manyakların dışında? Gel, en azından şurada birer kahve içip, bekleyelim!” dedi.

Yaser bu teklifi kahveleri kendisinin ısmarlaması koşuluyla kabul etti. Bunun üzerine Doğan dışardaki masalardan birine oturup bir sigara yaktı. İçeri giren Yaser, birkaç dakika sonra bir tepsiye koyduğu iki fincan kahveyle masaya geri döndü.

Doğan kahvesinden bir yudum aldıktan sonra yüzünü buruşturdu. “Pöh!… Bu ne be? Zift gibi bu! Şeker falan yok mu bunun içinde?”

Yaser, “Evet, yok,” dedi. “Ben böyle içiyorum. Senin şekerini veya sütünü ben koymak zorunda mıyım?”

Doğan ayağa kalkıp süt ve şeker için yeniden  içeriye girdi. Yaser ise o sırada yoldan geçen insanları izliyor, onlarla ilgili çıkarımlarda bulunuyordu. Bu onun bir tür zihin egzersiziydi. İnsanların giyimlerine bakarak  ne iş yaptıkları, bir ilişkilerinin olup olmadığı gibi şeyleri tahmin etmeye çalışırdı.

Yeniden masaya gelen Doğan, onun ne yaptığını anlamakta gecikmedi.

“Senin tabirinle sabah sporu ha?”

“Elbette dostum. Senin yapmanı da öneririm, kolay kolay yorulmazsın”

“Tamam o zaman. Şurada ki kadını görüyor musun?”

İşaret ettiği kadının üzerinde klasik bir siyah pantolon ve beyaz gömlekle pembe bir şal vardı. Takıları değerli gibi gözüküyordu ama eksiklerdi. Omzuna asılı olan çantanın ipinden sıkıca tutuyor, bir yandan da sigara içiyordu. Bazen bulunduğu noktadan bir süreliğine uzaklaşıyor fakat ardından geriye dönüyordu.

“Evet, Yaser Bey… Göster bakalım marifetlerini.”

Yaser kadını bir süreliğine süzdükten sonra, “Tipik aldatılma vakası,” dedi.

Doğan şaşırmıştı ama elindekileri göstermeden “Dinliyorum,” dedi sadece.

“Takılarından ve giyiminden kadının varlıklı biri olduğunu düşünüyorum. Fakat takılarında düzeni yok. Böyle şık giyinecek ve mücevherlerine özen göstermeyecek ha, şaşarım. Büyük ihtimalle bir iş kadını, çantasını sıkıca tutması, endişelendiğini gösteriyor. Ayrıca sigara yakma aralıkları çok kısa. Farkettiysen bulunduğu noktadan bir süre uzaklaşıp şu binaya bakıp geriye dönüyor.”

Gösterdiği bina, psikoloğun ofisinin olduğu binaydı.

Doğan sırıttı. “Hikâyeye bakacak olursak iyi yazıyorsun be!”

 

Yaser, sözlerini, “Kadın kocasının onu aldatıp gitmesinden dolayı bayağı bir yıpranma yaşamış olmalı,” diyerek sürdürdü. “Bizim zengin psikoloğa gelmiş. Aldatılmaktan utanıyor ve hala karar veremiyor. Birazdan görürsün bizim psikolog da buraya damlar.”

Doğan, “Göreceğiz bakalım,” dedi.

Pek inanmıyormuş gibi yapsa da, Yaser’in haklı olduğunu biliyordu. Sadece egosunu okşamak gibi bir niyeti yoktu. Bir süre sonra kadının yanına bir adam geldi ve onunla beraber ofisin bulunduğu binaya girdiler.

Yaser hafiften gülümseyerek, “Hadi bakalım, öğrenelim gerçeği” dedi.

İki dedektif, masalarından kalkıp binaya girdiler. Yavaş adımlarla yukarıya çıktılar.

Arkalarından gelen topuklu bir ayakkabının sesi, durmalarına sebep oldu. Gelen psikoloğun sekreteriydi.

Kadın kapıyı açınca Yaser, “Bizler Zirve Bey ile görüşmek için gelmiştik” diye açıkladı.

Sekreter kaşlarını çatarak, “Zirve Bey’in şu an bir görüşmesi var isterseniz içeride bekleyebilirsiniz” dedi.

İki dedektif içerideki siyah deri koltuklara oturdular. Yaklaşık kırk beş dakika sonra Zirve, odasının kapısında göründü. Yanında, dışardaki pembe şallı kadın vardı.

“Sizin gibi bir başarılı kadının böyle durumlarla güçlü bir şekilde başa çıkacağına inanıyorum. Unutmayın siz her şeyden öncesiniz.”

Zirve’nin bu sözleri kadının çok hoşuna gitti. Az önceki endişesinin yerinde yeller esiyordu. Teşekkür edep ofisten ayrıldı.

Zirve, koltukta kendisini bekleyen iki adama döndü. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Yaser, “Biz bir isimi soruşturmak için geldik. Adı, İhsan YILMAZ” dedi.

Zirve dudaklarını büzerek gözlerini kıstı. Ne olduğunıu anlamaya çalışıyor gibiydi.

“Buyrun, içeride konuşalım” dedi.

İçerden tuhaf bir müzik sesi duyuluyordu. Yaser, birden başını döndüğünü hissetti. Hemen kendini toparlayıp psikoloğun açtığı kapıya doğru yürüdü.

Duvarın karşısında bulunan kocaman, kahverengi çalışma masasına geçen Zirve, “Buyrun, oturun lütfen,” diyerek koltuğuna oturdu.

Zirvenin arkasında bulunan eski sarkaçlı saatin çıkardığı o ‘tik tak’ sesi Yaser’i rahatlatmış, iyice dalgın bir hale sokmuştu.

“Ne içersiniz?”

Doğan, kahvesinden keyif alamadığı için “Kahve alalım” dedi.

Yaser dalgındı. Ya gözleri açık uyuyordu ya da bir şeyler düşünüyordu.

Zirve telefondan üç kahve söyledikten sonra, “İhsan Bey’in ölümünü duydum,” dedi.  “Kendisi mükemmel biriydi. Böyle bir şey yapmasını ben de anlayamadım”

Yaser uyku halinden kurtulma gayretiyle dik konuma geldi ve “Bize İhsan Bey’in alkol sorunundan bahsedebilir misiniz?” diye sordu.

Zirve’nin “Size gereken bütün bilgileri vereceğim,” demesi ile Yaser ve Doğan birbirlerine baktılar. Genelde psikologlar böyle bilgileri vermeden önce bayağı uğraştırırlardı.

Yaser, “Teşekkür ederiz,” dedi. “Bize İhsan Bey’in alkol sorunu olduğu zamanki durumundan biraz bahsedebilir misiniz?”

Zirve, “Yani intihara meyilli miydi? Bunu mu soruyorsunuz?”

“Öyle de denebilir”

“Kendisi bu alkol sorunundan hep şikâyet eder ve yanımda bir saat ağlardı. Aile yaşantısı tamamen kötüye gidiyordu. Ben de uzun süredir araştırmasını yaptığım hipnoz yöntemini kullanarak tedavi etmeye çalıştım. Aydan aya ilerleme kaydettik. En sonunda alkolü bıraktı. Fakat neden intihar ettiğine dair hiçbir fikrim yok.”

Tam o anda kapı çaldı ve içeriye kahvelerle sekreter girdi. Kahveleri masaya bıraktıktan sonra dışarıya çıktı.

Zirve, “Şeker alır mısınız?” diye sordu.

oğan şekere uzanırken Yaser, “Teşekkürler ben almayayım” dedi.

Zirve bu cevaptan hoşlanmamıştı. Tek kaşını havaya kaldırarak “Antik saatime bakıyorsunuz galiba,” dedi.  “Çok nadide bir parçadır. Sesini duyuyor musunuz, sanki insana bir ninni gibi geliyor. Tik-tak.”

Yaser, saatin sesine odaklanmıştı. Yorgun olan vücudunun daha da ağırlaştığını hissediyordu. Zirve, “Yorgunsunuz galiba kahvenize şeker atarsanız, az da olsa enerji sağlar. Kendinize gelirsiniz” dedi.

Yaser kâseden birkaç tane şeker alarak kahvesine attı ve içmeye başladı. Ardından “Hmm, dediğiniz doğru galiba” diyerek kahvesini bitirdi.

Masadaki telefonun çalmasıyla Zirve, “Hastam gelmiş olmalı,” dedi.  “Bu konuşmaya sonra devam edebilir miyiz?”

 

Yaser, “Tamamdır. Buyurun bu kartım, herhangi bir şey aklınıza gelirse hemen bize ulaşın” diyerek kartını uzattı.

Dışarıya çıktıklarında olduğundan daha dalgın ama enerjikti.

“Ben burada bekleyip gözlem yapacağım. Gelen hastaların giriş ve çıkış profillerini incelemek istiyorum.”

Doğan, “Hastalardan mı şüpheleniyorsun?” diye sordu.

Yaser, “Şüpheli listesini daraltmak gerek. Sen üniversiteye git ve incelemeye başla”

“Boşa kürek çekmiyoruzdur umarım.”

Doğan gidince, Yaser kafasında durmadan dönen o histerik müzikle bir köşeye geçip sigarasını yaktı. Gözlerini kapatarak Zirve’nin hareketlerini tekrar ve tekrar gözden geçirdi.

Hastaların biri gidiyor, diğeri geliyordu. Hepsi hayatlarından memnun görünüyorlardı. En son çıkan hasta, cüzdanını cebine yerleştirirken içinden bir şey düşürdüğünü farketmeden yürüdü gitti. Yaser eğilip o şeyi yerden aldı. Bir iş kartıydı bu. Onu düşüren hastaya aitti ve üzerinde muhasebeci olduğu yazıyordu.

Kartı birkaç kez elinde sallayan Yaser, “Acaba bu hipnoz olayı gerçek olabilir mi?” diye kendi kendisine mırıldandı. Bu soruya şimdilik bir cevabı yoktu. Kartı cebine atıp Zirve’nin ofisinin bulunduğu binadan ayrıldı.

Zaman mıydı hızlı olan yoksa Yaser mi, belli olmadan merkeze varmıştı. Odasına geçip bilgisayardan  hipnoz olayını araştırmaya başladı. Ardı ardına gelen makaleler, gösteriler, seminerler… Birden ilgisini fazlasıyla çeken bir makaleyle karşılaştı.

Hipnoz yoluyla insanların kendilerini öldürmeye ikna edebilir miyiz?

Makaleyi yazan Zirve Gönenç’ti. Psikoloğun bahsettiği araştırma bu olmalıydı. Makaleye göre bazı kişileri intihara yönlendirmek mümkündü. Özellikle büyük travma geçirmiş, bağımlılığı olan, vücut değerleri düşük olan insanlarda hipnoz yoluyla intihara teşvik olumlu sonuçlar vermişti. Fakat yine de bir insanın kendini öldürmesi o kadar kolay bir şey değildi. Dışardan bir uyarı olması gerekiyordu. Hipnoz bir yarı uyku hali olduğuna göre, tıpkı uykuya dalarken yaşanan düşme hissine benzer bir  uyandırma mekanizması devereye girmeliydi.

Yaser, ‘Bu Zirve, netameli bir herif,’ diye düşündü. ‘Bu işte parmağı olduğu kesin ama uyandırma işini nasıl yaptığı ayrı bir muamma. En azından şimdilik.’

Birden Doğan’ın içeri girmesiyle, Yaser daldığı derin düşüncelerden çıktı.

“Araştırmanın sonuna kadar bu bir intihar diyecektim ama İhsan’ın öğrencilerinden biri ‘son zamanlarda derste çok dalgın’ olduğunu söyledi. Ayrıca bir dersinde fizik anlatırken birden ölümden bahsetmiş. Öğrenciler bu duruma gülüp geçmişler. Çünkü bazen derste alakasız şeylerde anlatıyormuş. Bence bu alakasız bir şey değil.”

Yaser, “Dersin saatini öğrenebildin mi?”

“Yok, ama o öğrencinin numarasını aldım”

“Ders saatini ve İhsan’ın karısına ulaşıp psikologla randevularının zamanını öğren.”

Doğan, “Tamam,” diyerek dışarı çıktı.

Ders saatleriyle randevuların uyuşması gerekiyordu. Profesör, dersinden önce bir hipnoz seansına girdiyse bu, Yaser’in kafasındaki teoriyi destekleyecekti. Ama teori doğru olsa bile adamı nasıl  suçlayacaktı?

Birden aklına aklına ses kayıt cihazı geldi. Aşağı inerek Nesrin’den cihazı aldı ve dinlemeye başladı. Her dinleyişinde sese gömülüyordu. Fakat arkadan gelen bir uğultu vardı ve bu Yaser’e çok ama çok tanıdık geliyordu. Kulaklık takarak kaydı yavaşlattı ve tekrar dinledi. Ardından uykuya daldı. Sandalyeden düşerken birden ayağa kalktı. “Evet!” diye bağırdı.

O sırada Doğan içeriye girdi.

“Ne oldu?”

“İhsan’ın seansı, dersinden önceye denk gelmiş değil mi?”

“Evet.”

“Psikolojik katil, Zirve! İnsanların kafasına bir fikir enjekte ediyor. Her seferinde bu fikri besliyor. Tekrar ve tekrar… Düşünsene bir insanın beyninin içini açıp kendini öldürmelisin diyorsun. O da bunu uyguluyor. Normalde mümkün değil. Peki, bunu düzenli bir şekilde ne olur?”

Doğan şaşırmış bir halde, “Beyin tepki göstermez,” dedi. “Normal bir durum gibi algılar”

Yaser, “Evet! Haklısın dostum,” dedi. “İhsan’ın derste verdiği tepki de bu yüzden. Beyni artık o kadar uyuşmuştu ki, istemsizce böyle bir şeyden bahsetti”

Doğan, “Bu konuda hemfikiriz. Şöyle bir gerçek var ki, soyut kavramlarla adamı yakalayamayız” dedi.

“Evet! Bu da beni çıldırtıyor,” diye cevap verdi Yaser. “Yeni bir cinayete sebep olabilir. Adamı takibe almalıyız, fazlasıyla zeki, ondan şüphe ettiğimizi anlarsa bir daha asla yakalayamayız. Zirve,  Can’ı daha görmedi. Can’ı kullanıp suçüstü yapacağız. Tek yol bu!”

Doğan, “İşler sarpa sarabilir ama. Anlattığına göre uzun bir süreçmiş. Nasıl olacak o iş?”

Yaser, “Adamın izlediği yolu biliyoruz,” dedi. “Nereye gideceğini de biliyoruz. Geri sadece o yolu yürüyerek değil de arabayla gitme vakti geldi. Yani doktora kendini öldürmek istediğinden falan bahsedecek. Birkaç kere bu girişimlerde bulunduğunu ona bunu sadece yakınlarının bildiğini söyleyecek. Zirve’de Can’ın kendisi için mükemmel bir aday olduğunu düşünecek. Ardından her dediğini uygulayacak ve kaçınılmaz sona gelecek. Biz de bunun kaydını alıp Zirve’yi içeriye atacağız. Bu, hâkim için yeterli bir delil olacaktır. Makalesini deneysel olarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunların bir kaydı olmalı değil mi?”

Doğan heyecanla ayağa kalktı. “Sen ve senin bu ütopik kurguların olmasa… Ben Can’a durumu anlatırım. Sonra, çıkıp şu işi halledelim”

Bir saat sonra psikologdan randevu alınmış, operasyon için bütün hazırlıklar tamamlanmıştı.

Yaser, Can’ı ikaz etti. “Seni hipnoz edebilir. O yüzden al şu hapı iç. Bir tür uyarıcı bu.  Beyninin uyuşmasını engeller.”

Yola çıkmadan önce, Can’ın vücuduna takılı dinleme cihazı ve kamera son kez gözden geçirildi. Herşey yolundaydı. Artık Zirve’nin ofisine gidebilirlerdi.

 

Zirve, Can’ı dostça bir gülümsemeyle karşıladı.

“Buyurun Can Bey hoş geldiniz. Herhangi bir şey içer misiniz?”

Can, bu teklifi mutsuz bir eda ile feddetti.

Zirve hiç beklemeden delikanlının şikayetinin ne olduğunu sordu.

“Bana durumunuzdan bahsedebilir misiniz?”

Can, karamsar ve umutsuz bir tavırla, “Nasıl anlatsam bilemiyorum,” diyerek sözlerine başladı.  “Ailemi araba kazasında kaybettikten sonra çok zor zamanlar yaşadım. Eğitim hayatım mahvoldu, alkol ile dost olmaya başladım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Alkol denizine attım kendimi. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Her şeyi denedim. Olmadı. En son bir kulüp tuvaletinde bileğimi kestim. Gözlerimi hastanede açtım. İlaç denemeleri, tedaviler… Arkası kesilmiyordu. Lütfen bana yardım edin.”

Zirve, “Başınız sağ olsun. Sanırım hipnoz yöntemiyle sizi tedavi edebilirim. Tabii bu öncelikle sizin izin vermenize bağlı. İlk seansta iyi bir sonuç alırsak devam ederiz,” dedi.

Can, “Nasıl yani?” diye sordu.

Zirve, “Hipnoz yoluyla bilinçaltınıza gireceğim. Ardından bu kötü anıları sizin için trajedi değil de yaşanmışlık haline çevirmeye çalışacağım,” dedi.

Can bir süre düşündükten sonra, “Peki, şimdilik sadece bir seans için kabul ediyorum. Diğerlerine sonra karar vereceğim” dedi.

Zirve’nin gözleri belli belirsiz parladı.  Dudakları hafifçe gerildi. Müzüiün sesini biraz açtıktan sonra, “Şimdi sizden duvarda asılı olan şu tablonun tam ortasına odaklanmanızı istiyorum,” diye mırıldandı. Sesi sakin ve yumuşaktı.

“Şimdi tamamen rahatlıyorsun. Rahatla ve saatin tik-taklarını dinle. Her tik-tak seni biraz daha ağırlaştırıyor. Evet, böyle.”

Can, Zirve’nin verdiği bütün talimatları yerine getiriyordu. Bir süre sonra rahatlamışçasına kendini tamamen koyverdi.

Zirve, Can’ın hipnotize olup olmadığını kontrol ettikten sonra çekmecesinden kamerayı çıkartıp masaya koydu. Monoton bir sesle, “Deney 12. Hastanın, verilen komutlara tepkileri ölçülecek,” dedi.

Can’a dönerek yeniden sakin ve yumuşak bir tonla, “Şimdi tamamen bu sese odaklanacaksın,” diye mırıldandı. “Bu sesi her duyuşunda dediklerimi aynen uygulayacaksın.”

Bunları söyledikten sonra bir kayıt cihazını çalıştırdı. Odada tiz bir çan sesi yankılanmaya baaşladı. Bu İhsan’ın evinde bulunan kayıt cihazındaki çan sesiydi.

“İsmin nedir?”

“Can Demir.”

“Peki, Can ben senin tek gerçekliğinim, her dediğimi yapacaksın. Ben senin TANRINIM!”

“Evet, efendim.”

“Vücudundan bütün sinirlerini yok olduğunu düşün. Canını hiçbir şey yakmıyor ve bir şey hissetmiyorsun artık. Hiçbir sinirin yok, bunu unutma…”

Zirve,masadan bir iğne aldı.  Can’a doğru yaklaştı.

Yaser ve Doğan kameradan bunu gördükleri an, “İğne batıracak sakın tepki verme,” diye Can’ı uyardılar.

Zirve, iğneyi Can’ın eline batırdı. Can herhangi bir tepki göstermedi. Zirve, pek tatmin olmamış gibi iğneyi Can’ın elinin içinde oynattı. Ardından gülümseyerek, “Tamamdır,” dedi.

İğneyi çöp kutusuna attıktan sonra, “Neden kendini öldürmeyi bu kadar çok istiyorsun?” diye sordu.

“Kendimi ailemi ölümünden sorumlu tutuyorum”

Zirve’nin sesi de gözleri gibi kısılmış, tehlikeli bir hal almıştı.

“Tutmalısın da ölmeleri tamamen senin suçun. Ölmelisin tamam mı? Eve giderken bunu düşünmelisin ki, baban gibi dalgın olup arabayı uçuruma sürmelisin. SEN DE ÖLMELİSİN!”

Doğan, “Ben içeriye giriyorum,” dedi. “Bu kadarı yeterli.”

Araçtan çıkıp binaya doğru yürümeye başladı. Peşinden de Yaser indi.

Zirve, hala talimatlarını vermeye devam ediyordu.

“Bu çan sesini duyduğunda o kadar dalgın olacaksın ki, hiçbir şey düşünemeyeceksin. Uyku bastıracak ve gözlerin kapanacak. Şimdi ondan geriye doğru  sayacağım ve parmağımı şaklatacağım. Sen de hiçbir şey olmamış gibi uyanacak ve kendini harika hissedeceksin. On, dokuz, sekiz, yedi, al…”

Can, daha fazla sabredemedi ve ayağa kalkıp  Zirve’ye bir sağ kroşe attı. Adam daha kendine gelemeden  Doğan içeriye daldı ve kelepçeleri bileğine geçiriverdi.

“Oh be,” diye bağırdı Can  ellerini ovuşturarak. “Yarım saattir bunu bekliyorum. Şerefsiz bir de iğneyi içeride oynatıyor.”

Doğan Zirve’yi ayağa kaldırdığında Yaser de odaya girmişti.

“Ekip arabası geldi. Can, sen Zirve’yi merkeze götür. Biz de biraz burada araştırma yapalım.”

Kameranın belleğinde İhsan’ın da kaydı vardı. Aynı şeyleri ona da uygulamıştı Zirve.

“Birinci çan sesini duyduğunda ofisine geçip kendini içeriye kilitleyeceksin. İkinci çan sesini duyduğunda ise yoldan aldığın halatı tavana asacaksın, ve nihayet üçüncü çanın sesini duyduğunda kendini o halatla asacaksın.”

“Aklım almıyor! Vallahi almıyor. Geri kalan on deney yok burada,” diye söylendi Doğan.

Yaser, “Evet, başka belleklerde veya bilgisayarında tutuyor olmalı,” dedi.

Doğan, kapıdan içerigiren olay yeri inceleme ekibinin şefine, “Bilgisayarları incelemeye alın, içerisinde video kayıtları olmalı,” dedi.  “Bulduğunuz bütün bellek ve kayıtları toparlayın.”

Merkeze geldiklerinde sorgu odasında sırıtarak oturan Zirveyi gören Doğan dayanamadı.

“Ne sırıtıyorsun ulan? Hoşuna giden bir şey mi var?”

Zirve arkasına yaslandı. “Ben bir şey yapmadım ki,” dedi. “Sadece onunla konuştum. Bana yüklemeye çalıştığınız suç, hayalden başka bir şey değil.”

Yaser, Zirve’nin karşısına oturdu. “Sen öyle düşünüyor olabilirsin,” dedi içini çekerek. “Ama elimizde İhsan’a yaptığın şeyin kaydı var. Olay mahalli ile senin ona söylediklerin tamamen tutuyor”

Zirve, pişkin ve küçümseyici bir bakışla omzunu silkti. “Ee, peki ne olacak yani tutuyorsa? Bu sadece azmettirmeye girer. Ben hiçbir şey yapmadım. Bununla ilgili hiçbir kanun yok. Elinizdekilere göre en fazla birkaç sene kalırım içerde. Ama iyi bir avukatım ve o gelmeden hiçbir soruyu cevaplamayacağım.”

Yaser, “Cevaplamanıza gerek yok,” dedi. “Sadece sorularımı dinleyin, bu bana yeter. Diğer kayıtlar ofisinizde mi?”

Zirve gülümsedi.

“Bu güzel,” dedi Yaser memnuniyetini açıkça belli eden bir sesle. “Demek ki, başka kayıtların olduğu doğru ve onlar ofisinizde değil.”

Zirve’nin suratındaki gülümseme birden yok oldu.

“Şaşırdınız değil mi? Bu, evinizde bir kasada saklı olabilir mi?”

Zirve’nin alnındaki kırışıkların hepsi sayılırcasına belirginleşti.

Doğan, “Tamamdır. Artık gereken bilgiyi aldığımıza göre senin şu hâkim arkadaşını arama vakti geldi” dedi.

Zirve’nin vücut sıcaklığı neredeyse sıfıra yaklaşmışa benziyordu. Olduğu yerde buz kesilmiş, bembeyaz bir hal almıştı.

“Hiçbir şey yapamayacaksınız,” dedi kendisinin bile inanmadığı  bir sesle. “Buradan yürüyüp gideceğim.”

Dedektifler odadan çıktılar. Yaser , arama izni için hakim arkadaşına telefon etti. Konuşması bittikten sonra, “İzin işi tamamdır,” dedi. “Olay yeri incelemeyi ara, evi araştırsınlar.”

Doğan, olay yeri incelemeyi ararken,  Can geldi.

“Hala aklım almıyor,” dedi Yaser’e. “Nasıl olur da insanın beynine girip böyle bir şey yaptırabilir?”

Yaser, kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bizler birer bilgisayar gibiyiz,” dedi yavaşça. “Kimilerimiz durmadan yeni eklentiler yaparak o bilgisayarı geliştirir, daha iyi bir hale getirir. Kimleri ise çürümeye bırakır. Zirve ise bir virüs, beynine girip yayıldığı anda artık kontrol edemezsin. Seni tamamen ele geçirir ve sana sahip olur. Kendini tanrı olarak görmesi de bu yüzden.”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum