Hikaye: Yoksul

Paylaş:

Eğilip tertemiz alnına bir öpücük kondurdu. “Üşümüş olmalı” diye düşünerek üzerinde örtülü şilteyi boynuna kadar çekti. Hayatı boyunca çok kişi sevdi Ahmet. Çok sevdi, çok üzüldü… Anası onu hiç üzmedi, tevekkeli boşa değilmiş, en çok onu sevdi. Babasının yokluğunu hiç hissettirmemiş, hem analık hem de babalık etmişti ona anası. Toklumen kasabasının toprak yollarında anasının ardında meraya yapılan yürüyüşlerde terketmişti çocukluğunu. Akranları gibi oyun oynayamamış, babası, Seyfi Çoban’ın vefatından sonra anası ile köyün emanet ettiği koyunları Hirfanlı barajının nimet olup beslediği çorak topraklarda sabahın ilk ışıklarından akşam ezanına değin gezdirmişti. Abisi Ali, iş bulup Ankara’ya yerleşince anası ile birlikte başkentin yolunu tutmuştu.

Ali büyük bir inşaat firmasında teknisyen olarak işe başlayıp da ilk maaşını cebine koyduğunda, Mamak kömür deposu yakınlarında yerin bir kat altında, odunluktan hallice bir oda tutmuş, anası ve kardeşini de hemen yanına almıştı. O okusun diye Ahmet de, anası da seferber olmuş, çobanlıktan ellerine geçen ne var ne yok karınlarını doyurduktan sonra kalanını Ali’ye pay etmişlerdi. Yeter ki Ali okusun, mektebi bitirebilsin. Her insanın yaşamak için havadan çok umuda ihtiyacı var. Umutlarıydı Ali. Ali seslendi içerden, “Ahmedim, geç kalacaksın gardaşım”. Odadan ayrılmadan evvel son bir kez baktı anasına Ahmet. Duvara dayalı, duvarın mı onu, onun mu duvarı taşıdığı belli olmayan ahşap dolaptan önce ceketini sonra eğilip ayakkabısını aldı. “Akşama geç kalmam” diyerek abisine kapıyı arkasından kapattı.

Bir lokantada komilik yapardı Ahmet. Her gün işe giderken bir vasıta az yapmak için fazladan kırk beş dakika yol teperdi. Edebilseydi, yoldan ettiği tasarrufun pabuçlarına verdiği zararı mahsup ederdi bu hesaptan. Çalıştığı yerde lastik giymesine izin vermediklerinden kundura almak zorunda kalmıştı. “Selamün Aleyküm”. Selam verdi içeri girerken personel odasına. Alacak defteri boş olanlar başka alacakları birşey yoktur diye olsa gerek, selam kovalar. İçerdekiler helal lokma gibi hemen aldılar selamını. Üzerini değişip servise çıktı Ahmet. Akşam üzeri mesainin sonları yaklaşırken, ayaklarından dermanın çekildiğini hissetti. Günlerdir doğru düzgün rahat bir uyku çekemiyordu. Giden günün yorgunluğunu gelene taşıyor, zar zor yeniden yatağın yolunu tutuyordu. Kalkan masanın boşlarını tepsisine doldurup, belinden ıslak bezi alarak masayı sildi Ahmet. Gitmeden sandalyeleri düzeltirken dengesini kaybedip tepside yarısına kadar dolu duran ayran bardağını arkadaki masada oturan kadının üzerine boca etti. Eyvah eyvah! Ahmet buz kesildi. Beti benzi attı. Arkasına dönecek cesareti henüz toparlamadan kadının sesini işitti. “Beceriksiz hayvan, etek, gitti etek”. Özür diledi Ahmet. Özürün bini bir para! Ama kadın sakinleşmedi. Müdür geldi. Aldı Ahmet’i karşısına, kadını arkasına. Verdi, veriştirdi. Ahmet yediremedi onuruna. “Sıçarım ulan” dedi, “sıçarım, işinize de eteğinize de…”
Otobüsten indi Ahmet. Evine uzanan uzun yolu adım adım aşarken efkarlandı. Bu işi tutturmuş gidiyordu, üstelik garson bile olabilirdi. “Her işte vardır bir hayır” dedi. Alttan alıp minnet mi eyleseydi o müdüre. Düşündükçe hızlandı, hızlandıkça uzaklaştı geride bıraktıklarından. Mahalleye girip evin sokağına döndüğünde duraksadı. Hamdi Bakkal’a uğradı. Kalan bayat ekmeklerden yarı fiyatına bir ekmek aldı.

-“Bir de yoğurt ver be Hamdi abi”.

Borç bini aşınca bir tavuk kesilirmiş derler. O da bu akşam kuru ekmeği yoğurda katık edeyim dedi. Eve girdi, abisi Ali yok. Annesi uyuyor. Ahmet yorgun. Ahmet uyudu yoğurdunu yemeden.

Ali dürttü, uyandırdı Ahmet’i. “Ahmedim üç gün oldu. Artık vedalaş gardaşım. Konu komşu kokuya gelecek”. Ahmet doğruldu. Açtı uykulu gözlerini doğan yeni günün şafağına karşı. Yukarıdan aşağı, elinin ayasıyla sıvadı yüzünü. Tüylenmiş kazağının yakasını düzeltti.

-“Tamam” dedi. “Gömelim bugün anamı”.

Geldikleri günlerde amansız bir hastalığın pençesine düşmüştü anaları. Akciğer kanseri olduğunu, lakin çok geç kaldıklarını doktora götürdüklerinde anladılar. Hastalık analarının tüm göğüs kafesini sarmıştı iyiden iyiye. Hatta anladıkları başka bir şey daha vardı hastaneye vardıklarında. İkisinin de sigortasını yapmamıştı patronları. Taşeron olarak kendisini çalıştıran işvereni sigorta girişini ilk ay yapıp, çıkışını meğer çoktan vermişti bile. Alın terleriydi halbuki tek sermayeleri. Ne ellerinde vardı ne avuçlarında. Yapmadıkları iş, çalmadıkları kapı kalmadı. Nafile! Günden güne eriyordu zavallı kadın paslanmış döşekte. Artık, dili konuşamasa da gözleri “kurtarın evladım beni” diye yalvarıyordu. Hastalığın pençesinden değil de, omuzladığı acılardan kurtulmayı bekliyordu artık. Tek çareleri kalmıştı analarının acısını dindirmek için. Bir akşam oturup kararlaştırdılar. Analarının tek isteğiydi bu. Öptüler onu doya doya. Helalleştiler. Gözyaşları karıştı birbirlerinin yanaklarında. Yastığı önce Ali aldı eline. Üç beş saniye bastırdı anasının yüzüne. Kadın hiç çırpınmıyordu bile. Bu kurtuluşu beklediği aşikardı. Ama yok, olmuyor. Beceremiyordu elleri titrerken. Kadın onlara destek olmak için hasta ve zayıf elleriyle çekiştiriyordu yastığı kendine. Ahmet aldı bu sefer yastığı. Ağırlığını verdikçe çırpınışlar başladı. Ali duvarın köşesine çömelip elleriyle kulaklarını tıkadı. Ahmet de gözlerini kapadı. Anasının sevdiği türküyü mırıldanmaya başladı dudakları titreye titreye. “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm..” Salya sümük ağlayarak söylediği türküsü biterken, yastığın altındaki anasının nefesinin de tükendiğini anladı. Aylardır süren acı dolu inlemeler kesilmişti.

Önce vicdanlarındaki mezara gömmeye çalıştılar analarını. Üç gün sonunda ise Ali dürttü uyandırdı Ahmet’i. “Ahmedim üç gün oldu. Artık vedalaş gardaşım…”

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum