HORTLAKLARIN FECRİ | 1. BÖLÜM

Paylaş:

Hava ziyadesiyle kapalı ve yağmur bırakacak olsa da İstolni Belgrad’ın[1]  taştan gavur evlerinin arasındaki sokaklarda çocuklar koşturmaktaydı. İçlerinden birisinin Macarca: “Fosztogatók! Fosztogatók!”[2] diye bağırdığını işittiler. Şehrin insanları arasında Macarca’dan başka Türkçe, Sırpça, Almanca ve Çek lisanı da konuşulurdu ama belli kelimeler üzerinden hepsi anlaşırdı. Akıncılar diye bağıran çocuğun ve akranlarının o asırda akıncı görmüşlüğü yoktu ancak meşhur Köprü Faciası’ndan evvelki  vakitleri yaşamış dedelerinden bir kısmı bu tabiri işitmişti. Dedeleri tuhaf kılıklı, korkunç suretli ve yedi lisan bilir Türklere böyle seslenirlerdi. O asırda akıncı adı altında tek tük gönüllü serdengeçtiler varsa da akıncı beylerinin sancağı altında kâfir memleketlerine girenler çoktan tarihe karışmışlardı. Ancak Türk paşaların desturuyla surlardan ötelere uğrayıp kelleler kestikleri, dil aldıkları, yani esir tutup söylettikleri, çapula çıktıkları söylenen bazı kimseler vardı ki, onlara dedelerinden kalma alışkanlıkla akıncı derlerdi.

Çocuklar koşturmayı bırakarak kulak kesildiler. Bir kısmı Macar katanası[3], bir kısmı Arap atı bir grup atın rahvan yürüdüklerini belli eden nal ve toynak sesleri işitiliyordu uzaktan. Gâvur mahallesinin hafif yokuş, bir kısmı taştan yolunda hareketsiz dikiliyor, sesleri dinliyorlardı. Seslerin yaklaşmasıyla taş evlerin saçak altlarına girerek yoldan çekildiler. Bir süre sonra yokuşun aşağısından ilk atlılar sökün etti.

Kimi serhad kalelerinde akıncılıktan, gönüllülükten, kimi başka başka paşaların kapusundan, kimi Bosna ve Semendire sancaklarının deli alaylarından yetişme, kafaları tepelerinden sarkan civan perçemleri haricinde traşlı; kimi pala, kimi Tatarlar misali seyrek bıyıklı, kiminin başında kalpak, kiminin sırtında kurt yahut ayı postu, atlarının eyerlerinde birkaç dolu piştov ve barutluk, bellerinde karabela yahut Frenk tipi meçler, tek tük sadağı süslü okluklar ve yaylar ile gümüş yatağanları da dikkat çeken on atlıydı.

Bunlar İstolni Belgrad paşasının kapu halkındandı. Paşanın sürekli serhad boylarına sevk edip dil aldırdığı, haydut kovalattığı bu süvarileri hem orada hem de Nemçe[4] hudut kalelerinde iyi tanırlardı. Serhatlerde akıncılık töresini şöyle böyle yaşattıklarından ana dilleri gibi Macarca, Almanca ve Sırpça, küffar beylerini sövüp kızdıracak kadar Leh ve Çek lisanı bilirlerdi. İstolni Belgrad sancak beyinin emrine amadelerdi.

Karadağlı Ahmed, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşid, Budinli Osman, Vidinli Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgradlı Ali, Semendirekli Deli Selahaddin… En başlarında da namından ötürü en korkulanı ve paşanın kapusundaki yiğitlerin en sivrisi Azap Celal at sürüyordu. Atadan dededen kemankeş olan olan Temeşvarlı Abdullah, Tatar süvarileri misali hem atında hem kendi üzerinde taşıdığı nakışlı kuburluğuyla, sadağında Osmanî yayıyla onun ardı sıra geliyordu. Her birinin sayısız baskından, huruçtan, çete takibinden ötürü kılıçlarının namlusunda sayısız kan vardı ama hiçbiri Azap Celal kadar meşhur değildi.

Azap Celal gençliğinin baharında Anadolu beylerinden birinin atının ardından Rumeli’ye düşmüş, o vakitten itibaren de sınırların dört bir köşesinde sürtmüştü. Adana Sancağı taraflarından geldiği söylenirdi. Kâh Rumeli’deki tımar beylerinin kapusunda, kâh Tatar atlılarının ardında gönüllü sıfatıyla düşman illerine nice gazaya varmıştı. Kılıç kılıca geldiğinde bir nice küffarın bir nice beyini, şövalyesini alaşağı ettiğinden kafirlerin düello dediği mübarezeleriyle[5] isim yapmıştı. Kafir manastırlarından birindeki put tasvirlerinden birinde Azrail Aleyhisselam’ı pala bıyıklarıyla Azap Celal’i tanıyan bir Nemçelinin anlatmasıyla, onun kılığında tasvir ettikleri söylenirdi. Çokça prensesi, düşesi, soylu kadını ağıtlar ve gözyaşları içinde bırakmıştı.

İstolni Belgrad paşası bahşiş ve ihsan dağıtmada cömertliğiyle, yiğitlere her daim kapusunda yer açmasıyla tanınırdı. Azap Celal ve yoldaşları da evvelden Budin paşasının kapu halkındanken, paşanın “Taze kan gerektür,” diyerek kendilerini kapusundan çıkarmasıyla İstolni Belgrad paşasına kapılanmışlardı.

1058 Muharrem’inin 24’ünde, keferelerin 18 Şubat 1648 dediği o vakitte saltanat güneşi Sultan İbrahim Han’ın üzerindeydi. Girit ceziresinde Venedik kâfiriyle cenge tutuşulduğu, Nemçe kafiriyle sulh akdedilse de sınır boyundan baskınların eksik olmadığı dönemlerdi.

Atlılar İstolni Belgrad’ın meşhur Macar meyhanelerinden olan Garbo’nun Yeri’ne gidiyorlardı. Şehrin gavur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin hemen yanında bir sokakta dikilmekte olan, taştan, iki katlı bir namlı yerdi. Macar memleketinin en has şarapları, Alaman memleketinin peynirleri burada her daim olurdu. Azap Celal de yoldaşları da ömürleri cenkler ve boğuşmalar içinde geçtiklerinden, şarib-ül leyl-i ve-n nehar[6] olmalasarda kendilerini ehl-i meyden addederlerdi. Dünyanın gamından kasavetinden sıyrılmak niyetiyle, her vazife dönüşünde yahut böyle havanın insanın ruhuna çöreklendiği vakitlerde kendilerini Garbo’nun Yeri’ne atarlardı.

Akşamın alacasında İstolni Belgrad civarındaki mıntıka çevresinde kol gezmekten döner dönmez Paşa’nın konağının yakınlarında kaldıkları bekâr hanına uğramadan doğrudan eski Beyaz Kilise’nin yolunu tutmuşlardı. Macar krallarının ve kraliçelerinin bir nicesinin burada taç giydiği, kabirlerinin de burada olduğu rivayet olunurdu.

Çocuklar atlılarının geçişi esnasında hava ziyadece karardığından oynamayı bırakıp birer ikişer evlerine dönerken, atlılar da Garbo’nun Yeri’ne vasıl oldu. Atları meyhanenin hemen yan tarafındaki ahıra bağlayıp, Budin’den getirttikleri beş okkalık pastırmayı da yanlarına alarak meyhaneye girdiler.

Çubuk ve tek tük nargile dumanı arasında meyhanenin içindeki masalardan onları görür görmez kimi tanıdık, kimi yabancı pek çok kadehin kalktığını görüp, birkaç dost sesin kendilerini etraflarını çevirdikleri sinilere buyur ettiklerini işittiler. Kendileri de Macar beyleri ardından Osmanlı sancağı altında dolaşır ve at sırtında caka satar Macar delikanlıları, sınır boylarında nam salan bu kimselerle birkaç defa cenk iştirakinde yahut işrette bulunmuşlardı. Azap Celal içeride bir-iki yabancı bakış da sezdi ama yorgunluktan Nemçeli olup olmadıklarını anlamaya bile çalışmadan sağ yumruğuyla göğsünü yumruklayıp her bir siniye bakarak afilli bir “Eyvallah!” çekti.

Meyhaneci Garbo, sallana sallana onlara doğru hamle yapıp en köşedeki iki yolcunun oturduğu bir siniyi işaret etti. Sininin başındaki yolcular gelenleri tanımasalar da tiplerinin tekinsizliğinden ürkerek tabaklarını çanaklarını alıp diğer sedirlere, başka yolcuların yanlarına karışıp sığındılar.

Serhat gazileri köşedeki siniyi kısmen çevreleyen sedirlere ve oturaklara çökerken, Celal yoldaşlarından aldığı beş okka pastırmayı Meyhaneci Garbo’nun eline tutuşturdu:

“Bre Garbo gavur! Şol pastırmayı dilim dilim edüp getiresün ve dahi Alaman diyarının inek sütünden mamül peynirinden de getiresin. Macar şarabından gayrısın ağzımız sürmeye zinhar niyetimiz yoktur!”

“Emrettiğiniz gibi beyzadem!”

“Birazını dahi şol sinilere dağıtasun! Hem uğraşda hem işrette bize yoldaşlık itmüşlerdir…”

“Derhal!”

Azap Celal de sedirin baş köşesine çöktükten sonra kısa sürede ortalarındaki sini bollaştı. Şarap kadehleri vefat etmiş sabık yoldaşların, cengâverlerin anısına kalktı. Çubuklar çıkarılarak yakıldı. Silahlarını pusatlarını çıkarıp ayak uçlarına bıraktılar. Kadehler kalkıp iniyor, şarap dolu sürahiler gelip gidiyordu ama henüz sermest dahi olmamışlardı. Vücutları yıllar içerisinde alışmış gibiydi.

Her biri kendi arasında farklı farklı meseleler konuşuyorlardı. Aynı yerlerde gezseler de farklı farklı ahbapları çevreleri olduğundan, duydukları dedikodular da başka başkaydı:

“Falanca kaleye Alaman Kralı’ndan getırmışler beş koca top more! Güllesı küye düşse iki haneyı yakar imış…”

“Dedım te gürmez misın koca kuleyi? Tepesinde sabah akşam adamlar nöbet tutayi. En ufak kıpıtida verirler ateşi, gürürler öbür kalelerden…”

“Filanca yerün metrisine yirmi Felemenk tüfenkendaz gelüb, attukları dahi boşa gitmez dirler…”

Meyhane kalabalık olmasına rağmen fazlaca ses işitilmiyordu. Bu havayı meyhanenin kapısının muazzam bir gürültüyle açılması bozdu. Kapıdan içeriye uzunca boylu zenciden bir kimsenin başını uzattığını gördüler. Azap Celal geleni tütün duman pusu arasında tanıdı:

“Kethüda[7] begin burada ne işi olur bre?”

İstolni Belgrad Paşası’nın konağının kethüdası burnundan kıl aldırmazdı. Böyle avam yerlerde dolaştığı görülmez, konaklardan, bey köşklerinden, bahçelerinden pek ayrılmazdı. Azap Celal’in yüzü iyice düştü. Kethüda köşedeki siniyi görerek ivedi adımlarla oraya doğru seğirtirken yarım ağız yoldaşlarına usulca: “Koca kethüda buralara kolay kolay düşmez. Yamaklardan birini göndermeyüb kendi gelmekliğinden bir fenalık vardır gibi gelür…”

Kethüdanın aceleci ve telaşlı bir hali vardı. Gelir gelmez Paşa’nın kapısını bekler yiğitlere bakıp: “Bu kadar kişi misiniz?” diye sordu. Hiçbir zaman paşanın kapısındaki silahlı külahlı kimselerle muhatap olmazdı. Sayılarını bilmek bir yana pek azını simaen tanırdı. Azap Celal sininin etrafındakileri işaret etti: “Ben ve dahi dokuz ayakdaşım tamamuz!”

Ayakdaş tabirini mahsus kullanmıştı. İstolni Belgrad paşasıyla birlikte buraya gelmeden evvel Bosna sancağında, yeniçeri ağalarından birini kendisine saygısızlık ettiği gerekçesiyle şikâyet etmiş, yeniçerilerin tehdidi üzerine şikâyetini geri almak zorunda kalmıştı. Azap Celal bu mevzuyu bildiğinden yeniçerilerin kendi aralarında birbirlerine hitap ettikleri şekilde ayakdaş diye bahsetmişti yoldaşlarından.

Kethüda duymazlıktan gelerek sordu: “Diğer kapu halkı ne yandadır?”

Paşa’nın kapısındaki yiğitleri tanımasa da miktarlarını şöyle böyle bilirdi. Azap Celal diğerlerini sorduğunu anlayınca kafasını salladı: “Bilmem. En son üç-dört gün evvel üç bölüğe ayırdu paşa hazretleri. Diğer iki bölük Tuna suyu taraflarına muvasalat[8] oldu zannederim.”

“Ne vakit avdet iderler?”

“Ben onlara karuşmam, onlar dahi bana karuşmaz. Başka başka taraflardan gelmedür hepsi…”

Azap Celal’in sözünde kinaye yoktu. Gerçekten de paşanın kapusundaki diğer yirmi gaziyi ve onların başlarındakileri pek tanımazdı. Yoldaşlarına bakındı: “Burada kırk lafın lakırdısun idersüz. Bileniniz var mı?”

Belgradlı Ali kıpırdandı: “Boşnak Neccar Ağa’yla takımı haftaya ancak eder avdet. Bizım işımız uzun, kaçak aramaya giderız demişlerdı.”

Belgradlı, Boşnaklarla pek yakın olduğundan Azap Celal kendisinin bilmeyip adamının söylediklerine şaşırmadı. Huylarını bildiğinden Arnavut Kel Selim’e döndü:“De bre Arnavut! Sizinkiler ne yandadır?”

Paşa’nın kapısında bir de ta Arnavut dağlarından gelme bir takım vardı. Bunlar kendi aralarında çalıp söyler, ancak kendileriyle vakit geçirirlerdi. Paşa’nın kapu halkı içinde Kel Selim haricinde kimseyle konuşmuşlukları yoktu. Selim kelini kaşıdı: “Arnavutları da Boşnak Neccar’ın takiminin peşıne salmıştır paşamız more. Mukayyet olsun demiştır birbırlerıne!”

Azap Celal mevzuyu anlamıştı. Kırk türden adamın bulunduğu en yarar takım olduğundan kendilerini el altında bulundururdu. Tuna boylarında kaçak takibine göndere göndere haytalıkları dillere destan olmuş takımları gönderip birbirlerine mukayyet etmesine hiç şaşırmamıştı. Gerçekten de eğlene dolaşa ancak dönerlerdi. Kethüda bunları ve mahiyetlerini bilmediğinden paşanın kullarını sordurmasıyla hepsinin peşine düşmüş olmalıydı.

Kethüda meseleye çok takılmayarak kafasını salladı: “Paşa hazretleri ivedi kullarını çağırttu! Silahlanub gelesüz!” deyiverdi. Böyle deyince meyhanenin havası değişmişti. Hem kethüda beyi görmeleri, hem de kethüdanın kapu halkını sordurarak silahlarıyla konağa gelmelerini söylemeleri burunlarına kan kokusunu getirmişti. Birkaç kale eri dahi ayaklanarak meselenin ne olduğunu öğrenmek adına kulelerine, burçlarına dönmek maksadıyla meyhaneden o esnada çıktılar. Macar delikanlıları kendi aralarında harp çıktığına dair fısıldaşmaya başlamışlardı.

Kethüda meyhaneden çıktığı sırada Azap Celal ile yoldaşları silahlarını pusatlarını kuşanıp rüzgâr gibi meyhaneden çıktılar. Ahırdan atlarıyla çıktıkları esnada meyhaneden kale erlerinin kendilerinin olduğu yere doğru birkaç kale muhafızıyla birlikte koşturduklarını gördüler. Kale muhafızlarından biri güya kısık sesle konuşuyordu ancak söylediklerini Celal işitmişti: “Kaleden çıkmayasuz. Paşa gönüllü olmak dileyen sorar ise zinhar kapu halkının ardı sıra düşmeyesüz! Konaktan işitilen haberler ziyadesiyle berbattur…”

Celal söylenenlerin tamamını duymamıştı ama işittikleri canını sıkmaya yetmişti. Temeşvarlı neden duraksadığını söyleyince yarım ağız: “Galiba son ölüm vazifemize giderüz…” deyiverdi. Kale erleri o esnada paşanın konağının tam aksi istikametine, şehrin kuzey taraflarındaki surlara doğru seğirterek gözden yittiler. Hisarların tepesinde saklanacaklarını tahmin ediyordu Celal.

Atları hafif koşturarak, sokakta pek insan olmamasına rağmen sağa sola açılmaları, yol vermeleri için bağır çağır küfürler savurarak konağa vardılar. Konağın dışında her daim bekleyen yamaklara atların dizginlerini bırakarak yola çıkana kadar atlara yem verip suya götürmelerini emrederek paşa konağının dış avlusuna girdiler. Konak muhafızları onları görür görmez sağa sola çekilerek yol veriyordu.

Konağın iç avlusuna bakan taş odalardan birinde sedir başında, sağında solunda beylerin ağaların ayakta beklediği paşanın huzuruna çıkıp el etek öptükten sonra el pençe divan durdular.

 

DEVAM EDECEK

 

Mehmet Berk Yaltırık

19 Kasım 2016-Edirne

[1] 1543-1688 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde olan ve Osmanlı kaynaklarında Macar Belgrad’ı olarak anılan şehir. Bugün, Macaristan sınırları içinde bulunmaktadır.

[2] Akıncılar, akıncılar!

[3] Bir cins  iri at.

[4] Avusturya.

[5] Düşman olan taraflardan birer kişinin çıkarak çarpışması

[6] Gece gündüz içki içen.

[7] Kahya.

[8] Bir yere ulaşma, varma.

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum