Hortlakların Fecri Bölüm 3

Paylaş:

Azap Celal karşısında tüm haşmetiyle dikilmekte olan paşanın gözlerine baktı: “Destur verirsen Polata üzerine varalım paşa hazretleri!” Yahya Paşa eliyle gidebilecekleri anlamda bir işaret yapınca uzanarak paşanın elini öptü. Ardında takımı olduğu halde çıkarken paşanın sesi arkalarından çınladı: “Gazanız mübarek olsun evlatlarım!”

Konaktan çıkan Celal ile adamları koşar adım iç kaleye uğrayarak cebecibaşına selam ettiler. İki-üç sadak ok, taşıyabilecekleri miktarda tüfenk cephanesini tedarik eyledikten sonra iç kaleden ayrılıp atlarının olduğu yere koşturdular. At sırtına biner binmez Battal Kapu yolunu tuttular.

Yolda surlara koşturan kale erlerinin kendilerine acayip acayip baktıklarını gördükçe serdengeçtiler hayli huzursuzlanmışlardı. Arnavut Kel Selim, keleşasının altından kelini kaşıya kaşıya söylendi:

“Biz duyana ka bunlar duymuş more duyacaklarıni!”

Azap Celal takımının gözünün önünde sağa sola, evlerine doğru koşturan insanların sayısı artmıştı. Selim söylenmeye devam etti: “Zannederım süylenenlerı duymuştur kale halkı da… Yagmura tutulmuş gibi kaçarlar te evlerıne!”

Atlılar bir köşebaşından geçerken karşılarına çıkan bir rahibin korkulu gözlerle kendilerine bakıp onlara doğru istavroz çıkardığını hayretle seyrettiler. Celal şehri gösterdi: “Meğer atlarımız iç kaladan çıkmadan bizim ecel yolunu tutmamız kulaktan kulağa yayıla! Çok gaza eyledüm kefere kısmından böylesine merhamet görmedim.”

Arnavut, Celal’e doğru seslendi: “Bizım yarısıni işittiğımız o berbat malumati işitsın hem taş odadakiler hem kale erleri. Ulaklar yok ise da sağa sola kaçışan tımarlılar ve zaimlerin ağzında bakla ıslanmaz more. Boşnak Neccar’ın takımi ile Arnavutlar tövbe billah varmazlar buraya! Sadrazam paşa ordusu görünmeden Tuna bataklıklarından dünmezler!”

“Ha ecinni ha şeytan! O Emin denilenin yüzünün halini gördünüz. Sırf şol kalada insan içine çıkacak yüz bırakmamak çün karşımızda ejder-i heft ser olsa dahi durmazuz!”

Battal Kapu’ya daha varmadan haberleri oraya ulaşmıştı. Dizdarlar tahta köprüyü indirerek koca kale kapılarını ardına kadar açmışlardı. Azap Celal, Kemikkıran Emin’in kulağına gideceğini adı gibi bildiğinden dizdarlara seslendi: “Biz görünmeden köprüyü indirmeyesüz. Bizden gayrısını geçirmeyesüz!”

Dizdarların, kale erlerinin çoğu ölüme gözü kapalı giden bu adamlara gıpta ve hayranlıkla baktığından düzensiz aralıklarla: “Yolun açık olsun!”, “Gazanız mübarek olsun Celal Ağa!”, “Allah kılıcınızı keskin eylesin!” dualarıyla uğurladılar serdengeçtileri.

Atlılar tahta köprü üzerinden geçip hendeğin öte yanına vardıklarında Azap Celal’in ardından Polata Yolu’na, batıya doğru dörtnala at sürdüler. İstolni Belgrat ile Polata arasında takribi dört fersahlık yol vardı ki Balatan Gölü’nün kuzeyinde, Bakoni Dağları’nın eteklerindeki ormanların dibinden geçip Vespirem Kalesi’ne uzanan yolun üzerinde kurulmuş bir kavi kaleydi.

Kara bulutlar dağılmaya yüz tutmuş, parlak bir dolunay etrafı gölgeli puslu bir aydınlığa boğmuştu. Meşale yakmaya ihtiyaç duymadan, yol üzerinden ayrılmayarak bir elleri tüfenk ve piştovlarında yol alıyorlardı. Yolu yarıladıkları vakit atlıların gözleri uzaktan Bakoni Dağları’nı seçmeye başladı. Dolunay ortalığı neredeyse gündüz aydınlattığından nişancılıkla geçmiş, karanlığa alışmış gözleriyle kırlardaki tilkileri ve tavşanları bile seçebiliyorlardı. Gıda, su taşımadıklarından, iaşelerini düşmandan yağmaladıklarıyla sağlayan serdengeçtiler sıklıkla avlandıkları için gözleri alıcı kuştan farksızdı. Azap Celal de en çok bu hassalarına güveniyordu. Haydut yahut düşman öncüsü karşılarına kim çıkarsa çıksın okla tüfenkle vura vura topunu kırarlardı. Hatta kalabalık olmaları işine gelirdi zira böyle bir durumda attıkları boşa gitmezdi.

Polata yolunu yarıladıkları esnada ay ışığının aydınlattığı yolun üzerinde büyükçe bir karaltı gördüler. Yaklaştıkça bu karaltının devrilmiş bir at arabası olduğunu, çevresinde de paramparça olmuş birkaç at leşinin yattığını dehşetle fark ettiler. Kanijeli Naşit atını ileriye sürerek acıyla haykırdı: “A bre kâfirler! Hayvancıkların ne günahı vardı da kıyduz!” Kaçın kurası Azap Celal, Kanijeli’nin ardından haykırdı: “Naşid gitmeyesin! Şakiler pusuda olsa gerektür!”

Celal ve diğerleri haydut kısmının yol keseceği vakit yol ortasına ağaç veya araba devirdiklerini iyi bildiklerinden, ağalarının ikazıyla kendilerine gelerek tüfenklerini, piştovlarını sağa sola doğrulttular. Kimi de yayını sadağından çekip okunu yerleştirerek karanlıklara dikti gözünü. Arabanın İstolni Belgrat’taki konak ahalisinin ziyadece kullandığı arabalara benzemesi hasebiyle Melekşah Hanım’a eşlik eden katara ait olduğunu anladılar. Bu vaziyette arabanın yanına varıp parçalanmış atların arasında insan cesetlerini, en azından kale erlerinden geride kalanları aramaya koyuldular. Hiçbir atından inmemişti. Gazilerden bazıları arabanın etrafında dolanıp huzursuzlanmakta olan atlarını teskin edip kanlı et ve kemik parçalarını tetkik ederken bazıları da onlardan kısmen uzaklaşarak etrafı gözetlemeye başladılar. Yolun az ilerisindeki ağaçlarla kaplı büyükçe bir tepe haricinde bulundukları yer düzlük olduğundan gözlerini ağaçların olduğu yere diktiler.

Ay ışığı altındaki bu dehşetengiz manzara, ömürleri kan ve ölüm içerisinde geçmiş serdengeçtilerin yüreklerinde tarifsiz korkular uyandırmıştı. Atların kurumakta olan kanları ve ayaklarıyla kafa kısmı haricinde parçalanmış gövdeleri kılıç ve mızrak yarasından başka her şeye benziyordu. Varadlı Hasan kamçısını leşlerden birine uzatarak yiğitlerin dile getirmekten söylediği şeyi söyledi: “Bu âdem işi değildir vesselam! Ziyadece avlanduk, ayı da vurduk, kurt da vurduk, domuz da vurduk. Haydutların bok yemesi değildür!”

Azap Celal bir kere pirelenmişti, içi böyle vaziyetlerde hiç rahat etmezdi: “Hayvan görmesek inanıruz! Bu nece canavardur hayvancıkları böyle zayi ede?”

“Hayvan işi de değildir bu!” dedi bir anda Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah. Tüm gaziler ona dönüp baktı. Atadan dededen kemankeş ve yaman avcıydı. Okçulukta mahir olduğundan tüfenkten piştovdan hızlı ölüm saçar, ava çıktıkları vakit ayakdaşlarını aç bırakmazdı. Bir hamlede atından atlayarak parçalanmış atlardan birinin yanına çöktü. Hayvanın yaralarını gösterdi: “İnsandan çok hayvan vurdum ve dahi hayvan eliyle kırılmuş nice hayvan leşi gördüm. Ayaklar ve kafa sağlam ama gövde paramparça. Hem de lalettayin parçalanmuş. Ne kurt ne ayu böyle parçalamaz vesselam!”

Semendireli Selahaddin etrafına bakındı: “Canavarun da canavaru olmaya? Arslan m’ola? Pars m’ola?”

“O dediklerin buralarda olmaz. Olsa da ne pars ne de arslan böyle parçalamaz.” Azap Celal’in huzursuz bakışlarından rahatsız olarak lafının gerisini getirdi: “Ben fi tarihinde Cezayir Vilayeti’nden Temeşvar Paşası’na getirdikleri aslanları görmüştüm. Ben besler ve bakılmalaruna nezaret iderdüm. Eti zinhar böyle parçalayamazlardı. Bu hayvancıklarun yaraları hayvan pençesi kadar derin değildür hem!”

Azap Celal öfkeyle gürledi: “Neyin nesi öyleyse? Düzden desene bre!”

Abdullah’ın suratı şaşkınlıktan allak bullaktı ama aynı zamanda da yaşadığı dehşet belli oluyordu: “Celal Ağa, sanki hayvan değil de âdem parçalamuştur!”

Harplerde cenklerde öfkenin bin türlü suretine şahitlik etmiş, kendi yoldaşına kılıç savurandan, hasmı ürksün diye esir aldığını kazığa geçirenine yüzlerce vahşet örneği görmüşlerdi. Ancak atların insan eliyle böyle vahşice parçalanması tuhaftan da öte korkunç geliyordu.

Abdullah: “Gerçi bu acayip olan ikinci husus.” diyerek ayağa kalktı birden.

Celal’in huzursuzlanması sesinden anlaşılıyordu: “Diğeri neymiş?”

“Ne kala erleri ne de Melekşah Hatun’un hizmetkârlarunun cesetleri yok. Haydi, sağ kalanları esir aldular? Ya ölenleri neden taşıyalar? Diyelim cesetleri de kaldırub götüreler atlarun leşlerini ve arabayu ne diye bu vaziyette bırakalar?”

Serdengeçtilerin kafalarında dönmeye başlayan onlarca soru, ağaçların olduğu tepeden yükselen canhıraş bir çığlık sesi tarafından cevaplandı. Temeşvarlı çığlık sesini duyar duymaz bir sıçrayışta atına bindi. Gaziler çığlık sesinin geldiği mıntıkaya döndüklerinde dünyaya geldikleri güne lanet ettirecek acayip bir manzarayla karşılaştılar.

Tepenin eteklerine doğru oldukça kalabalık bir insan sürüsü, ağaçlar altından geçip ağır ağır tepeden aşağıya doğru sel misali iniyordu. Azap Celal bir anda atını o yöne doğru kamçılayınca serdengeçtiler de ağalarının peşinden hep birlikte o canibe doğru atıldılar. Atlılar kalabalığa yaklaştıkça kendilerine doğru değil de önlerine kattıkları Macar sığır çobanı kılıklı bir köylünün peşinden seğirttiklerini fark ettiler. Karanlıktan tam göremeseler de yürümelerinin hayli garip olduğu, sanki ayakta durmayı yeni öğrenmiş gibi sallana sallana ağır aksak ilerlemeleri dikkatlerini çekti.

Serdengeçtiler, Azap Celal’in bir anda atının dizginlerine asılarak duraksamasının ardından aynı şekilde durdular. Celal gürledi:

“Türk görmüş haydut, tabanı yanık it kesilir de öyle koşar. Bunların seğirdim pilavına gider vaziyetleri nicedür? Bizi mi görmediler acep?”

Kemankeş mesafeyi anında hesap etti: “Durduğumuz yer ok menziliydi, şimdi de tüfenk menzilindeyiz. Lakin endaht eden bir Allah kulu yoktur.”

Arnavut kalabalığa bakındı: “Hiç atlı yoktur içlerinde more! Melekşah Kadin’ın yoluni büyle yürüyerek kesebilsınler mümkün? Olsun gerek başka haydutlar?”

Azap Celal haykırdı: “Cephanemiz ziyadece. İktiza ederse Polata Kalasu’nun cebecibaşısundan tedarik iderüz. Fınduk –mermi- saçun, ok çekün! Endaht!”

Serdengeçtiler ağalarının emriyle denk getirebildiklerini okla tüfekle vurmaya başladılar. Attıklarını vuruyorlar, hasımlarının yaralandığını hatta kiminin düşüp yere yıkıldığını görüyorlardı.  Ancak ayaktakilerin sayısında gözle görülür bir azalma olmadığından ya vuramadıklarını yahut takviye olarak artları sıra yeni yeni haydukların geldiğini düşünüyorlardı. Kovaladıkları çobanı aralarına alıp ne olduğu anlaşılmaz bir boğuşmanın peyda olduğunu, adamın Macarca küfürler savurarak korkunç çığlıklar savurduğunu dehşetle seyrettiler. Çığlık sesi kesildiğinde acayip yürüyüşlü eşkıyalar bu sefer tüfenk ve ok yağmurundan çekinmeden serdengeçtilere doğru yürümeye başlamışlardı. Bu esnada hayli ürkütücü bir ayrıntıyı daha fark ettiler. Ay ışığının altında vücudunda yaralar, parçalanmalar olan, okları sanki süsmüş gibi vücutlarında taşıyan korkutucu görünümlü bir insan serencamının üzerlerine doğru geldiğini idrak etmişlerdi. Vuruldukları halde yürümeleri karşısında paşanın konağındaki kale erinin söylediği ölü kılığına girmiş ecinniler bahsini akıllarına getirmişti.

Çocukluğu Semendire Sancağı’ndaki Sırp kocakarılarından upirli, vampirli hikâyeleri dinleyerek geçmiş olan Deli Selahaddin haykırdı: “Hortlak! Bunlar kabir kaçkını hortlak! Çobanı pare pare etmelerinden belli!”

Celal yiğitliğinin yanı sıra meyhane ve külhani kavgalarına da ziyadece karışmış dayı tabiatlı bir kimse olduğundan nerede ne laf söyleyeceğine çok dikkat etmezdi: “Bre hortlaklar hortlamağa bugünü mü bekledi? Ne diye ölmez bunlar?”

Temeşvarlı Abdullah haykırdı: “Kafalarından vurulanın düşüp kaldığını gördüm. O canibe endaht edesüz!”

Kanijeli kalabalığı işaret ederek gürledi: “Şol yere bakın! Bazıları kale erlerinin esvaplarınu taşur! Yüzlerinden de aşinalığum vardur. Haydukla saf tutup bize karşı yürürler!”

Kalabalık aradaki mesafeyi gittikçe kapatmaktayken Celal tüfenk yerine çifte kuburlarını –piştov- çekip kalabalığa doğru ateşledi: “Hortlak hortlaktur! Amana dahi fırsat vermeyesüz!”

O hengâmede Varadlı Hasan birden belinde asılı karabela dedikleri cinsten kılıcı kınından sıyırdı: “Bunlar fındıkla, okla zayi olmaz. İlla kol bacak gövdeden ayırmak gerektür!” diyerek “Allah! Allah!” narasıyla hortlakların üzerine atıldı. Azap Celal ardı sıra durmasını emrettiyse de Varadlı kulak asmadı. Bu vaziyet üzerine Celal ateşi kesmelerini haykırdı. Atından inip yalın kılıç hortlaklar arasına dalan Varadlı adeta müthiş ve korkunç bir ölüm dansı icra ediyordu. El uzatanın kolunu kafasını kopardı, kimini bacaktan doğradı. Gaziler kılıç çekip atılmak isteseler de ağalarının emri olmadığından kımıldayamıyordu. Celal ise hiç azalıyor gibi görünmeyen hortlakların –kafası kesilmeyenler hariç- ayağa kalkıp yeniden Varadlı’nın üzerine seğirttiklerini seyrediyordu. Arada bir: “Varadlı emrediyordum ricat edesün! Tiz buraya gelesün!” diye bağırıyordu ama Hasan hiç oralı değildi. Dehşetli kalabalık o derece yaklaşmıştı ki böğürtüleri işitiliyor, iğrenç kokuları burunlarına çarpıyordu.

Nihayetinde kabir kaçkını ölülerin Varadlı Hasan’ı pençe misali elleri kollarıyla kaptıklarını, dört bir yandan sararak etlerini çekiştire çekiştire parçaladıklarına da şahitlik ettiler. Ömürleri süresince cenkte cerh edilen yahut zindanda işkence edilen sayısız insana tesadüf etseler de Varadlı’nın yürek titreten acı dolu çığlıklarını korka titreye dinlediler. Koca serdengeçtinin gözleri önünde vahşi kurtlar gibi çekiştire çekiştire parçalayan ölülerin görüntüsü Belgradlı Ali’nin kanını kaynatmıştı.

Ali de yoldaşlarının ve ağasının “Dur!” ihtarlarını duymazdan gelerek Varadlı gibi bir anda şemşirini sıyırıp kalabalığın üstüne fırladı. Yoldaşının olduğu mıntıkaya at sırtında daldığı vakit ilk anda birkaçının başına vurup devirmeye muvaffak olduğunu, ancak ölülerin bu kez atıyla birlikte kendisini alaşağı edip parçalamaya başladıklarını gördüler. Bir süre sonra Varadlı’nın da Belgradlı’nın da sesi kesilince hortlaklar serdengeçtilerin üzerine doğru yürümeye başladılar.

Budinli Osman: “Palota Kalası’na ırak değiliz. Varalım canımızı oraya atalum!” diye haykırınca Celal istemeye istemeye atını yola doğru çevirerek: “Ricat! İstikamet Palota Kalası!” diye haykırdı. Serdengeçtiler de sırtlarını tepeye vererek önce yolun olduğu mıntıkaya ardından Palota Kalesi istikametine doğru dörtnala ilerlemeye başladılar. Celal bir an İstolni Belgrad Kalesi tarafına dönüp bu ecinnileri oraya çekerek top ateşiyle dağıtmayı düşündüyse de hayli geç akıl ettiğini fark etti. Zira ölüler çoktan yola inmişlerdi ve etraflarından dolaşılamayacak denli yayılmışlardı. Yanlışlıkla yiğitlerini hortlakların pençesine düşünmek istemediğinden, Palota Kalesi’nin de yeterince muhkem bir yapı olduğuna dair kendi kendini teskin ederek hiçbir şey söylemedi.

Gaziler tepelerinde ay, kalplerinde korku, peşlerinde insan yiyen ölü kılıklı ecinnilerin hırıltısı olduğu halde Palota yolu üzerinde ilerliyorlardı. Mahlûklardan ziyadece uzaklaştıkları esnada biraz ileriden altı atlının kendilerine doğru dörtnala yaklaştıklarını fark ettiler. Kuzey canibinden, Polata ile İstolni Belgrad arasında bulunan Çor köyünün olduğu taraftan yola doğru ilerliyorlardı.

Celal sunturlu bir küfür savurdu: “Kahpe felek! Kabir hortlaklarından kaçarken haydut eşkiyasının dirisine çattuk!”

DEVAM EDECEK

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum