KİM ÖLMELİ?

Paylaş:

“On, dokuz, sekiz, yedi… Geri sayım, kutlama kucaklaşmaları, uçuşan konfetiler, sarmaş dolaş izlenen havai fişek gösterisi… Ne sahteydi, ne sahtesiniz. Bunca yılı birbirimize, herkese zehir etmek için bunca uğraştıktan sonra hala kucaklaşabilecek kadar sahteyiz. Kendi cennet ve cehennemimizi, seçimlerimizle yüreğimizde taşıyor olmalıyız, diye düşünürdüm bazen.  Ama bazılarınızı ben seçmemiştim ki! Bugün buraya, sevgili anne ve babamın evine, bu aptal yılbaşı eğlencesine sizin için geldim. Ellerinizle cehenneme çevirdiğiniz cennetimi size göstermek için. Siz şen kahkahalar atarken, maskelerinizin ardındaki asıl yüzlerinizi bilen ben için tüm gece traji komik olacaktı ama yine de geldim. Bu gecenin sabahında aramızdaki en suçlunun öleceğini bilmeden nasıl eğlendiğinizi görmek için geldim. Hepinizin bir arada, aynı sofrada olması güzeldi.

Bir mektupla size bir şeyleri açıklamaya çalışmak gibi bir niyetim yoktu. Bu akşam sizleri takındığınız saygın maskelerinizle izlerken yazmaya karar verdim. Her birinizin kim olduğunun bilinmesi, maskelerin düşüp, gerçek yüzlerinizin ortaya çıkması gerek. Beni anlamanız değil aslında meselem. Anlaşılmak artık umurumda değil. Yapacaklarımı neden yaptığımı bilmeniz gerektiğini önceden düşünseydim bu mektubu daha edebi hazırlayabilirdim, beni tanıyorsunuz. Aslında istediğim birbirinizi tanımanız. Şu an sizler, anneciğimin(!)  kaz tüyü misafir yataklarında  uyurken, bu soğuk çalışma odasında tam olarak kafamı toparlayamadığımın da farkındayım. Malum, biraz alkol aldım. Çünkü cesaretimi toplamaya ihtiyacım var. Tüm gün sizler için hazırlandım. Üzerimdeki siyah elbise, ayağımdaki sivri topuklu ayakkabılar, yaptığım makyaj, saçlarımın bu bukleli hali bile sizin için. Kendim için bir şeyler yapmaktan vazgeçeli yıllar oldu zaten. Üstlendiğim bütün roller, siz beni öyle görmekten hoşlandığınız için üstlenilmedi mi? En son ne zaman bir şeyi kendim için yaptığımı hatırlamıyorum. Beni benden bu kadar uzaklaştıran kimse, işte en çok suçlu olan ve bu satırlar bittiğinde, yeni yılın ilk gününde hayata veda edecek olan kişi de o.

Hatırlıyorum da şehrin merkezinde, doğayla iç içe diye reklamları yapılmıştı bu sitenin. Burada bir daire alırken gökdelenlerin olduğu semtte doğayı nereden bulacağız, diye sorgulamış mıydınız acaba? Ben olsam doğduğum o bahçeli evi, her şeye rağmen,  bu dublekse tercih ederdim. Her şey burada başlamadı ama bitmesi için burayı ve bu geceyi seçtiğim için üzülmeli miyim? Pek üzgün hissetmiyorum. Aslında epeydir hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece bir hayata nasıl son vereceğimi düşünüyorum. Her şeyin son bulması için bunu yapmak zorunda kalmak çok acı ama suçlu olan ölmeli, başka çare bulamadım.

Yılbaşı eğlenceleri… Eskiden ben de keyif alırdım. Dostlar için tüm gün mutfaktan çıkmadan nefis yemekler hazırlamak, muazzam bir masa kurmak ve insanlar yapılanları yerken yüreğimden kopan bir gülümseme ile onları seyretmekten keyif alırdım. Birkaç yıldır yeni bir yılın geliyor olması heyecan verici değil.  Bu gece gerçekten eğlendiniz mi acaba? Yoksa yüzlerinize geçirdiğiniz mutluluk maskesiyle sadece eğlenmeniz gerektiğine bir şartlanmışlığın eseri miydi o şen kahkahalar? Her yıl bir öncekinden daha ağır, yorucu ve gençliğimizden götürerek gelirken, yaşama sevinci olanlar için umut elbette tutunulacak bir şey ama yeni yılın güzelliklerle geleceğine hala inanıyor olamazsınız. Cidden inanıyorsanız bile aranızdan birinin yeni yılı yaşayamayacak olmasıyla öyle bir inancınız kalmayacak. Siz bu mektubu okuduktan sonra- ki hepiniz için ayrı ayrı çoğaltacağım-bu gece o salonda olanlardan biri ölecek. Kaçmayacağım, ben teslim olacağım.

Her şey seninle başladı. Halil Atasay. Bu ismin açamayacağı kapı yoktur. Bir tane hariç. Benim gönlümün kapısı. Sana çok yıllar önce kapandı o kapı, baba.  Çocuk dünyamın en büyük kahramanının aslında filmlerin gaddar adamı olduğunu anladığım gün kapandı kapılarım. Çocukluğumun tek arkadaşı Firuze’yi hatırlarsın. Çocuklar için sınıf farkı yoktur baba.

Firuze, benim için evimizin çalışanının kızı değildi. O benim şenliğimdi. Küçük, tatlı haylazlıklarımın suç ortağıydı. Ağladığımda koşarak yaslandığım omuzdu. Sen onu benden aldın ve beni yalnızlığımla bıraktın. Ailesi ile arkadaşımı evimizden gönderişini hatırlıyorum.  Onları acımadan hırsızlıkla suçlarken, çaldıklarını iddia ettiğin kolyeyi, hani annemin, o bana babamdan hatıraydı feryatlarıyla günlerce aradığı kolyeyi, aslında senin aldığını bir tek ben biliyorum. Çok küçüktüm. Olaylar arasında bağlantı kurmam için genç bir kız olup, bir okuldan mezun olmam gerekmişti. Annemin bana mezuniyet hediyesi olarak yaptırdığı kolyenin kırmızı kurdeleli, üzerinde altın yaldızlı simetrik çizgileri olan kutusunu gördüğümde ve annem , “Bu özel tasarım bir kolyedir. Yıllar önce bir benzerini de bana kendi babam yaptırmıştı. Ben koruyamadım ama bir aile yadigârı olarak sen korursun umarım,” dediğinde ben her şeyi çözdüm. O kutunun bir benzerini, yıllardır ortağın olan Demet Hanım’a evimizin kütüphanesinde verdiğini gördüğümde bu önemsiz bir olaydı. Ama artık ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Demet Hanım’a o kolyeyi neden vermiştin baba? Sermaye edilmesi için mi? Yoksa annemi yıllarca içten içe kemiren ve vurdumduymaz bir kadın haline getiren şüphe gerçek miydi? Onu yıllardır aldatıyor muydun? Neyse ne. Sen işlediğin bir suçu başkalarına atacak kadar acımasızdın. Bir hırsızdın. Kendi eşinden bile çalmaktan utanmayan bir hırsız.  Firuze’nin babasının ona attığın iftira yüzünden kararan hayatını, çocuklarının ve eşinin utancını hiç önemsedin mi? Sanmam. Acaba kaç çalışanının daha hayatını kararttın? Günden güne zenginliğin artarken kimlerden neler çaldın? Bu gece de tıpkı senelerdir baktığım gibi baktım sana. Hissiz. Eşimle birlikte kahkahalar atıyordunuz. Neydi sizi bu kadar keyiflendiren? Parmaklarının arasındaki Davidoff puron, Lacoste kazağın ve dar paça kot pantolonun ile ne kadar genç gösteriyordun. Ben senden daha yaşlıyım galiba baba. Bana karşı suçlusun. Sen benden çocukluk neşemi çaldın.

Ve sen Gülden Atasay. Gördüğüm en güzel kadındın sen. Altın sarısı saçların güneşte parlardı. Bu gece de spotların altında bir Hollywood yıldızı gibi gezişini izlerken aynı şeyi düşündüm. Hala çok güzel bir kadınsın. Yine de bir zamanlar senin için üzülürdüm.  Uzun iş seyahatlerine birlikte gitmek için babama yalvarışlarına, onun seni reddedişlerine şahit olduğumda ve her dönüşünde kavga ettiğinizi duyduğumda çok üzülürdüm. Sen benim için hiç üzüldün mü anne? Şehirden uzak kocaman bir evde odadan odaya sessizce girip çıkışlarımı fark etmezdin bile. Bir parça ilgi için yanına her gelişimde yaşlı dadımı çağırırken içinde bir sızı oluyor muydu? Beni yatılı okula gönderirken, bunun gerçekten benim iyiliğim için mi olduğunu düşünüyordun? Yoksa benden bir kurtuluş muydu bu? Daha on bir yaşındaydım ben anne. Bir yatakhanenin soğuk duvarlarını seyrederek uyumaya çalışırken, bana bu cezayı vermeniz için ne suç işlediğimi düşünürdüm.  Piyano hocana “Kızım yine tatil için geldi, artık o gidene kadar baş başa kalamayız,” dediğini duyduğumda, anladım suçumu. Suçum ayak altında dolaşmaktı. Babam neden senelerce piyanoyu öğrenemediğini merak ediyordu ya, sanırım öğrenmişti ki bir yaz geldiğimde piyanon yerinde yoktu. Babamdan intikam mı alıyordun, yoksa sevmiş miydin o adamı?  Hocanı da bir daha hiç göremedik. Sana sorduğumda, başını pencereye çevirip, “Buhar olup uçtu, başına ne geldi ben de bilmiyorum,” diye mırıldanmıştın. Babamdan o zamanlarda mı korkmaya başladın? Benden dört yaş büyük yeğenini babama karşı tek başına olmamak için mi evimize yerleştirdin? Peki anne, babam tenise neden başladığını biliyor mu? Kulübe hiç gelmemişti değil mi? Eğer sabaha çıkmayı başarabilirse, artık merak eder. Sen gördüğüm en güzel kadındın ama ruhun yoktu. Bencildin.  Sen de suçlusun. Benden bir annenin şefkatli kollarını, sıcaklığını çaldın.

Alkan. Geçen onca yıla rağmen hala seni her görüşümde, ürperiyorum. Evimize ilk gelişini dün gibi hatırlıyorum. Askerden yeni dönmüştün. Bense artık bir üniversiteli olarak yeniden evime dönmenin mutluluğu içindeydim. Anneminkine benzeyen sarı saçların kısacık kesimliydi. Ela gözlerin ışıkta parlıyordu. Çok hayat doluydun. Benim hiç olamayacağım kadar sosyal.  Benim hiç olmadığım kadar neşeli. Tıpkı bu gece olduğun gibi hep hareketli. Okulum başladığında, beni şehre arabayla senin bırakmana babamı nasıl ikna ettin bilmiyorum ama bu gönüllü şoförlük durumu aslında benim iyiliğim için değildi. Okul çıkışlarında sürekli seni başka başka kızlarla vedalaşırken bulurdum. Benim utangaç hallerim, mütevazı giyim şeklim senin için dalga konusuydu. Ne diyordun bana, “Kızım, senin babanın sana sunduğu imkânlar benim elimde olsa, dünyayı yerinden oynatırdım.” O imkânların bir şekilde senin olabileceğini anlaman çok sürmedi. Beni kendine âşık etmen de. Ne saftım değil mi? Kolay lokma. İki güzel söz, minik hediyeler, ilk öpücük, okulum biter bitmez evlenme hayalleri ve bir kızın en önemli ilki… Seninle dolu dolu geçen üç yıl. Aynı evin içinde, aileye hissettirmeden, kuzenken sevgili olmuştuk. Duysalar itiraz edeceklerini bile bile birbirimize tutunmuştuk. Gerçekten sevdin mi beni? Galiba sevdin. Hala hissettiriyorsun. Senden nefret etsem de bir yanım müteşekkirdir sana. Sayende güzel olduğumu fark etmiştim. Sayende zekâma güvenmeye başlamıştım. Sayende arzulandığımı hissetmenin hazzını yaşamıştım. Ama senden yediğim darbe de unutulmazdır. Sen suçunu biliyorsun.

Aslında her biriniz suçunuzla yüzleşmelisiniz. Sağ kalanlarınız ölenin ardından düşünmeli. Ben olabilirdim demeli. Ölenin niçin öldüğünü bilmeniz gerek. Kalanların da gerçeklikleriyle ve benim cehennemime katkılarıyla yüzleşmesi gerek.

Güzellik ve albeni çok farklı kavramlar. Ben hep güzel olandım. Doğal, saf bir güzellik.  Sen ise albenili olan. Yürüyüşünden, gülüşünden, kelimeleri bastırarak konuşmandan hatta kadehi tutuşundan bile cilve akar. Üniversitede ilk günümde, benimle ilk konuşan sen olmuştun. Ben ürkek, tedirgin etrafı seyrederken yanıma gelmiş, oturmuş ve sanki çok kolay bir şeymiş gibi bana sorular sormaya başlamıştın. Hatırlar mısın o gün ne giyindiğini? Ben hatırlıyorum Ebru. Minicik bir kot etek ile sarı, yakası devrik bol bir bluz. Ayağında bilekten iple bağlı keten ayakkabılar vardı. İlk günden neredeyse sınıftaki herkesle tanışmıştın. Yakın arkadaş olarak neden beni seçmiştin ? Ben biliyorum. Ben, zengin ve tanınmış ailenin onaylayacağı, zengin aile kızı olan arkadaştım. Yaptığın tüm gece kaçamaklarında, kaldığın adres olarak onlara sunabildiğin ve onların da itiraz etmediği arkadaş. Ne yapmak istesen hemen onay veren, senin gibi olmak isteyen arkadaş. Ama yine de güzeldi seninle olmak. Dedikodu yapmak, barlara takılmak, sarhoş olup bu hallerimizi gizlemeye çalışmak. Bu gece bir ara sana sarılmak geçti içimden. Sana sarılarak, en son kendim olabildiğim o deli dolu yıllara sarılacağımı anlamayacağın için yapmadım tabii. Sarılabilseydim belki yapacağım şeyi yapmaktan vazgeçebilirdim. Ama seninle göz göze geldiğimizde sen, kocanın elinden sıkıca tuttun ve ona bir öpücük verdin. Bazı bağlar var ki siz koparmak isteseniz de kopamıyor. Bana yaptıklarınıza rağmen akrabalık denilen o bağ ile her yerde karşımda olmaya devam ettiniz yıllar boyu. Söylesene, her istediğini elde etmeye alışkın olan sen mi onu istedin yoksa yaptığınız şeyden dönemeyeceğinizi düşünüp, bana inat mı evlendiniz? İkinizin de planları vardı. O benim ailemi karşısına almaktan korkuyordu ama aynı zamanda zengin bir kapıda olmak istiyordu. Sen ise parmağında oynatacak bir yakışıklı… İstediniz ve aldınız işte. Şu geçen yıllar içinde kocanın hala bulduğu her fırsatta bana asıldığının da farkında mısın?  Sizi kendi odamda ve kendi yatağımda yakaladığım gün ikiniz de benden bir şeyler çaldınız. Sen güvenimi çaldın, Alkan ise masumiyetimi.

Kesinlikle her insan içinde bir cennet ile doğuyor. Bu yüzden olsa gerek çocukların saflığı ve güzelliği. Sonra yavaş yavaş cennetin üzerine bir pus gibi çöküyor kötülükler ve cehennem yerleşiyor kalplere. O yüzden deriz işte, özünde iyi bir insan. Hanginiz özünde kötüsünüz ki! Ruhumu binlerce parçaya bölerek, yavaşça işkence ederek beni yok ettiniz bunca yıl. Cehennem tüm kötücüllüğü ile kalbimi kapladı. Bu gecenin sabahında ben de her birinizi bir şekilde yok edeceğim. Galiba çok uzatıyorum. Çok şey biriktirmişim haykırmak istediğim. Bir kişi daha var. Hakkında gerçekleri bilmeniz gereken.

Sevgili eşim. Kerem’i ilk tanıdığımda bir harabeydim. Âşık olduğu adam ve en yakın arkadaşı tarafından ihanete uğramış, içi boş ama dıştan baktıkça bakılası gelen bir porselen bebek gibi kırılgan. Onun beni sorgulamadan, tüm yıkılmışlıklarıma rağmen sevebilmesine, ellerinden tutmaktan korkmama rağmen ellerimden tutabilmek için inatla iyileşmemi beklemesine, ne dersem diyeyim benden vazgeçmeyişine direnemedim. Ben buyum işte. Sevgi ve ilgi ile her istediğinizi yaptırabildiğiniz bir zavallı. Hızla gelişti her şey. Çok da düşünmeden, çok da tanımayı beklemeden evlendik. Kurtuluşmuşçasına kollarına bıraktım kendimi. İlk yıllarımız ne güzeldi. Ben her şeyden habersizken…

Ben sana sığındıkça, anne ve babamda bulamadığım her ne varsa sende bulmaya çalıştıkça seni kendime hükümdar kıldım. Tüm benliğimle teslim oldum sana ve sen istediğin gibi yönettin beni. Olmamı istediğin kadın gibi şekillendirdin. Sen ne düşünürsün, ne istersin diye düşünmeden karar bile alamıyorum yıllardır.  Sen insanları yönetmeyi ne kadar da çok seversin, emrinde çalışanlara yaptığın gibi. Şu an bulunduğun yere nasıl geldiğinden bahsetsek mi? İhaleleri nasıl aldığından,  ihale bitene kadar insanları, çocukları ile nasıl tehdit ettiğinden, rakiplerini devre dışı bırakabilmek için evrakta sahtecilikten, rüşvete kadar her türlü adi suçu işlemenden. Buraya kadarı senin pozisyonundaki bir adamın yaptığı tahmin edilebilen ama asla dillendirilmeyen suçları. Ya ötesi?

Her yerde benim için aldığını söylediğin, şehirden uzaktaki o kocaman evin, bu keşmekeş şehrin insan kaçakçılığı ve uyuşturucu merkezi olduğunu, bazı bazı bodrumunda perişan haldeki kadın ve çocukların bulunduğunu ve ben tüm bunlar ‘benim evim’de olurken kendimi, o evdeki başlıca köle gibi hissettiğimi ve susmakla boğulduğumu kim bilebilir? Sana ilk isyanımda yediğim yumruğun morluğunu, aynı akşam gittiğimiz hayır gecesinde nasıl gizlemeye çalıştığımı kim bilebilir? Evin bodrumundaki çocuklara yemek verdiğim için sırtımda söndürdüğün sigaranın yanık izinin, ramazan ayında, gazetecilerin önünde, aş evinde yemek dağıtırken ve boy boy fotoğraflarda beni, seninle birlikte sırıtmak mecburiyetinde bıraktığında sızım sızım sızladığını kim bilebilir? Babam yaptığın her şeyi biliyor aslında. Bana yaşattıklarını da.  Galiba annem de. Bazen bana bakarken gözlerinde bir acımanın kırıntılarını görür gibi oluyorum. Seninle kurduğu onca çıkar ilişkisinden sonra, babamın benim yüzümden seninle maddi bağlarını koparmayı göze alacağını da hiç sanmıyorum.

O kadar çok suçun var ki bana karşı olan suçların bunların arasında en küçüğü belki. Sen benim tüm özgüvenimi ve insanlığımı çalmakla da suçlusun.

Siz karar verin hanginiz bana karşı daha suçlu? Peki söyleyin bana kim ölmeli? Ya da çoktan öldü bile…”

  

Sabaha karşı saat 8’i 20 geçe gökdelenin son iki katındaki tüm yatak odalarının kapıları peş peşe çalındı. Kapıların altından, üzerinde ‘Hemen okunmalı!’ yazılı, adressiz ama ATASAY HOLDİNG antetli birer zarf itildi. Tüm gece alkol sınırlarını zorlamış, uyku sersemi insanlar topluluğu birbirlerinden habersiz aynı satırları okurken, kimi öfkeden duvarları yumrukladı, kimi gözyaşlarına boğuldu, kimi sevdiği hala yanında uyandığı ve kendi de hayatta olduğu için şükretti. Kimi de yanında uyuması gerekenin boşluğuna bakakaldı.  Ama her biri aynı şeyi düşündü. Biri çoktan ölmüş müydü ya da gün içinde mi ölecekti? Ta ki ilk kapının açılma sesine kadar kimse odasından çıkmaya cesaret edemedi. Sonra oda kapıları teker teker açılmaya başlandı. Kapılardan uzatılan başlar şaşkınlıkla birbirlerini süzüyordu. Üst katın dar koridorunda toplanan herkes tedirgindi. Hiçbiri söylenecek o ilk kelimeyi bulamıyor, herkes birbirine suçlayan gözlerle bakıyordu. Gerçekten o salonda olanlardan biri aralarında yoktu.

Birbirlerinden ayrılırlarsa aralarından birini kurt kapacakmış gibi bir korkuyla, dip dibe indiler alt kata. Yılbaşı ağacının ışıkları hala yanıyordu. Karşılarında elinde, Halil Bey’in Colt marka silahı ile onları bekleyen Mine durmaktaydı. Üzerinde yılbaşı eğlencesinde giydiği elbise duruyordu. Arkasındaki pencereden vuran ışıklarla elbise ışıldıyordu. Mine’nin yüzünde çarpık bir gülümseme vardı.  Silahın namlusu tek tek her birine döndü. Konuşmaya cesaret eden ilk kişi Kerem olduğunda ve  tüm otoriter sesi ile, “Mine beni dinle! Hemen indir o silahı” dediğinde Mine kendinden hiç beklenmeyecek gürlükte, herkesi daha da ürküten bir kahkaha attı. Silah tutan elini hiç indirmeden, diğer elinin işaret parmağını dudaklarına götürdü.  Her zaman fısıldar gibi konuşan Mine, ondan hiç beklenmeyecek bir netlikle konuşmaya başladı:

“Son sözümü yazmadım sizlere. Sadece bir mektuba yazdım. Polise gideceğinden emin olduğum bir mektuba. Ama siz kulaklarınızla duyun istedim, son sözlerimi.

Huzura kavuşabilmem için biri ölmeli ve o biri en suçlu olan olmalıydı. Kaçmayacağım ve teslim olacağım da demiştim. Kaçmıyorum kaderimden. Şimdi biliyor musunuz, şu çatı altında toplananlar arasında en suçlu kim? Ben… Cennetimi sizlerden geri alamayacak kadar korkak olduğum için, bana dair ne varsa yavaş yavaş yok etmenize izin verdiğim için en suçlunuz benim. Kendi yalan dünyanız size kalsın. Ben içinde sizlerin olmadığı kendi cehennemimi seçiyorum.”

Son sözlerini bir çırpıda söyleyen Mine, silahın namlusunu çenesinin altına dayadı, ona doğru koşan Gülden Hanım’ı, atılan çığlığı umursamadan tetiği çekti. Gülümsüyordu.

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum