MÜGE KILIÇ POLİSİYESİ: KRİSTAL YILDIZ

Paylaş:

Müge, sallanan sandalyesinde oturmuş ağır ağır sallanırken bir yandan da pencereden karın yağışını izliyordu. Kar, tıpkı meleklerin kanatlarından düşen tüyler gibi sessiz ve hafif nazlanarak süzülüyordu gökyüzünden. Yılbaşı yaklaşıyordu, yeni yılı kuzeni Rengin’le birlikte Kanada’da karşılayacaktı. Rengin, Le Cordon Blue Ottawa’da aşçılık ve pastacılık üstüne, lisans ve yüksek lisans yapmıştı. Tahsilini birlikte tamamladığı erkek arkadaşı Dylan ile birlikte Ontario’nın nezih ve şirin kasabası Kleinburg’da kendilerine güzel bir restoran açmışlardı. Seneler ne çabuk geçiyordu, on yıl olmuştu bir araya gelmeyeli, ama hep söz verip onu bir türlü ziyarete gitmeyen kendisiydi. Karın yağışını izlerken Kanada’ya on iki saat nasıl uçacağını düşündü birden, yapacağı en uzun yolculuktu, belki de ziyaretini hep bu yüzden ertelemişti.

Çalışma takvimini gözden geçirdi, danışanlarının randevularını Ocak ayının ortasına planladı, hiç bu kadar ara vermemişti randevularına. Bazı danışanları özellikle uçak korkusu olanlar onu hayretle karşılıyorlardı, üstelik bu kış kıyamette on iki saat uçak yolculuğunu “delilik” olarak görüyorlardı. Korku, içimizdeki yenilmesi gereken en büyük düşmandı, ama insan istemeliydi hem de kalpten istemeliydi.

Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama* İşte bu! Hiç duraksadığım görülmemiştir,” dedi Müge bir melodiyi seslendirir gibi.

Bütün hazırlıklarını tamamlamıştı artık yola çıkmaya hazırdı, taksi çağırmadan önce Perinur’a uğradı. Yeni yılını kutladı, hediye almamıştı çünkü Perinur Kanada’ya özgü bir şeyler getirmesini istiyordu ondan. Perinur, Müge’yi taksiye bindirdi ve arkasından su dökerek onu uğurladı.

Havaalanına erken gelmişti, bütün işlemlerini bitirdikten sonra uçuş kapısının numarasını kontrol etti ve oraya en yakın kafelerden birine oturdu. Kahve eşliğinde yanına aldığı kitaplardan birini okumaya koyuldu. Öyle dalmıştı ki, Kanada yolcularının uçuş kapılarına gitmeleri için yapılan anonsla irkildi, hemen toparlandı ve hızlı adımlarla kapıya doğru giderken aklına İdil’le Roma’da kaçırdıkları uçak geldi. Hala o uçağı nasıl kaçırdıklarını anlayamıyorlardı, üstelik tam uçuş kapısının önünde olmalarına rağmen, yapılan son anonsları bile duymamışlardı. Ne maceraydı ama diye geçirdi içinden.

Nihayet uçaktaki yerini aldı, yanına öğrenci olduğunu tahmin ettiği güzel bir genç kız oturdu. Birbirlerine gülümseyip tanıştılar, yol uzundu uçakta birlikte geçirecekleri on iki saat vardı, yanlarında getirdikleri kitapları gösterdiler birbirlerine, yazarlar hakkında konuştular, hosteslerin ikram ettiği yemeklerden sonra önlerindeki ekrandan film seçip izlediler. Ara sıra kalkıp koridorda lavabo bahanesiyle birkaç adım da olsa yürüdüler, uykularını alıp dinlendiler. Yol arkadaşı, yüksek lisansını  Ontario  üniversitesinde  yapıyordu, iş tekliflerini değerlendirip orada kalmayı düşünüyordu. Müge, bu genç ve zeki öğrenciyi dinlerken içten içe üzüldü, böyle cevherlerimizin ülkemizde barınamaması ve değer görmemesi çok acı veren bir durumdu. Her şeyin bir gün değişmesini umut ederek onu takdir etti. Pilot’un iniş için alçalma anonsunu duyunca ikisi de heyecanlandılar, halbuki konuşacak daha çok şeyleri vardı.

Pasaport işlemlerinden sonra birlikte valizlerini aldılar, her ikisi de birbirlerine yeni yıl için güzel dileklerde bulunup kucaklaştıktan sonra ayrıldılar. Müge çıkış kapısına vardığında Rengin’i arama çabasına girmemişti çünkü o hemen boynuna atlamıştı.

“Nihayet kuzen! Nihayet seni buraya getirebildim hoş geldin! Nasıl geçti yolculuğun?” dedi Rengin sevinçle.

“Canıımm! Nasıl özlemişim seni, dur bir daha sıkı sıkı sarılacağım sana, teyzen, enişten ve İdil için. Bilsen ne kadar istediler gelmeyi,” dedi Müge biraz mahzun ve gözleri dolu dolu.

“Teyzemin uçak korkusunu yenmesi zor görünüyor ama şimdi o Londra da! Bu bana haksızlık değil mi?” dedi Rengin kaşlarını çatarak.

“Ah kuzen! Doktorun verdiği sakinleştiriciyle anca kaldırıyor dört saati, buraya nasıl gelir düşünmek bile istemiyorum.”

“Olsun! Sen buradasın ve inan bana onların da kalplerinin burada olduğunu hissedebiliyorum,” dedi Rengin gözlerinin içi gülerek.

Birlikte, otoparka yürüdüler, Müge’nin valizlerini Rengin’in kamyonetine yerleştirdiler ve Kleinburg’e doğru yola çıktılar. Yol boyunca etrafı hayranlıkla izleyen Müge, kendini masallarda anlatılan karlar ülkesindeki gibi hissetti. Kasabaya yaklaşırken birbirinden güzel bahçeli, müstakil evlerin görüntüsü onu büyülemişti adeta, hepsinin bahçesinde ışıklandırılmış, kızağını geyiklerin çektiği noel baba ve cinlerinin figürleri, süslü çam ağaçları, kardan adamlar vardı.

Rengin’in restoranına gelmişlerdi, geniş bir bahçe içinde, üç katlı evin tamamı restoran değildi, orta katta üç tane banyolu oda vardı ve pansiyon olarak kiraya veriyordu, çatı katındaki banyolu odada Dylan ve kendisi kalıyordu, alt katın tamamı restorana aitti. Yazın, bahçeye ve verandaya da küçük şirin masalar koyuyordu. Bahçe kapısının girişinde tamamı ağaç oymacılığı olan büyük bir unicorn* duruyordu.

“Nasıl güzel bir işçilik, unicorn sanki gerçekmiş gibi duruyor! Sen mitolojiye hep hayranlık duymuşsudur kuzen, başka bir isim koyman beklenemezdi zaten,” dedi Müge gözlerini unicorndan ayırmadan.

“Beğendiğine sevindim, hadi gel seni odana yerleştirelim Dylan alışverişten dönmek üzere sana özel menüsünden hazırlayacak.”

Birlikte Müge’nin kalacağı odaya çıktılar, bir yandan eşyaları yerleştirirken bir yandan da çocukluklarını yad ettiler.

Mutfaktan gelen enfes kokuları duyunca Dylan’ın geldiğini anladılar ve hemen mutfağa indiler. Aşağıya indiklerinde, salatalar, sıcak ekmekler, soslar ve içeceklerle donatılmış bir masa buldular. Dylan, tam tekmil aşçı kıyafetleri ve elinde kepçesiyle onları karşıladı.

“Hoş geldin kuzen Müge, seni gördüğüme çok sevindim, bu kulağa hoş gelmese de galiba birkaç kilo alıp gideceksin buradan,” dedi Dylan Müge’yi sevgiyle kucaklayarak.

“Tam masaya oturacakken söylenir mi bu şimdi! Hoş bulduk, ben de seni gördüğüme çok sevindim. Bana vereceğiniz ufak tefek işlerle bunun üstesinden geleceğime inanıyorum,” dedi Müge gülerek.

Hep birlikte keyifli bir akşam yemeği yediler ve sıcak şaraplarını alıp şöminenin karşısına kuruldular. Görüşemedikleri on yıllık zaman zarfında birbirlerine neler yaptıklarını uzun uzun anlattılar. Müge, şarabın ve zaman farkının etkisiyle uykusuna yenik düştü ve şöminenin karşısında uyuyakaldı, Rengin onun pozisyonunu hiç bozmadı hemen üzerine bir battaniye örttü ve yanağına bir iyi geceler öpücüğü kondurdu.

Ertesi gün Müge uyandığında neredeyse öğlen oluyordu ama bir türlü canı kalkmak istemiyordu. Rengin elinde, taze pişmiş çörek ve bir kupa sıcak çikolata olan tepsiyle yanına geldi.

“Bu kanepe için her pazar günü Dylan’la kavga ettiğimizi biliyor musun? Anlaşılan seninle de kapışacağız kuzen,” dedi Rengin muzip bir gülümsemeyle gözlerini kısarak.

“Beni bu sıcak çikolata ve çörekle yenemezsin ancak kendime gelmemi sağlarsın, bu arada çörekler harika görünüyor.”

Birlikte şöminenin karşısına tekrar kurulup akşam kaldıkları yerden sohbete devam etmeye karar verdiler, nasıl olsa bu haftanın alışverişini Dylan üstlenmişti.

“Hayalet gördüğünü söyleyen danışanların oldu mu hiç kuzen?” dedi Rengin merakla.

“Hiç olmadı şimdiye kadar, ama inan bana günlük yaşamın telaşı onları hayalet görmüşten beter ediyor. Bu konunun seninle bir ilgisi yoktur umarım,” dedi Müge kuşkuyla.

“Karşı evde yaşayan komşum Andrea son birkaç aydır bana babasının hayaletini gördüğünü söylüyor. Ne zaman bu konudan bahsetse göz bebekleri büyüyor, yüzü kireç gibi oluyor ve titremeye başlıyor. Sen gelmeden iki gün önce gördüm onu, zavallı kadıncağızın gözleri uykusuzluktan mosmor olmuştu,” dedi Rengin endişeyle.

Andrea, altmışlı yaşlarda, zarif bir kadındı. Hiç evlenmemişti ve kasabanın en zengin ailelerinden birinin kızıydı.

“Halüsinasyon görüyor olabilir ve bunun da birçok sebebi var, yaşlılığa bağlı, kullandığı ilaçlara bağlı, migren, şizofreni. Daha birçok sebep sayabiliriz, bir doktora gitti mi peki?”

“Gitmez olur mu, her türlü testi yaptırdı, doktoru kullandığı ilaçları bile değiştirdi ama sonuç değişmedi,” dedi Rengin korkulu gözlerle.

“Her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır kuzen, yeter ki olaylara bakış açımızı değiştirelim ve en önemlisi, ön yargılı olmayalım. Sen kasabayı gezdirmek istiyordun bana, neden şimdi çıkmıyoruz?” dedi Müge heyecanla.

İkisi de hemen hazırlandılar ve kasabanın yolunu tuttular. Kasaba halkının neredeyse tamamı dışarıdaydı, küçük dükkanlar ve kafeler noel sevincini yaşayan kalabalıkla doluydu, onlar da bu coşkulu kalabalığa katıldılar. Birlikte, hediyelik eşya satan küçük dükkanlardan alış veriş yaptılar, kasaba meydanında noel şarkıları söyleyen koronun yanında, görkemli koltuğunda oturan, noel babadan hediyelerini istemek için hayli uzun olan kuyruğa girdiler. Rengin birden, bir sağa bir sola hareket halinde ayaklarının ucunda zıplayarak bağırmaya başladı.

“Sarah! Sarah, yanındaki kim acaba? Sarah! Gidiyorlar mı? Neyse aceleleri var her halde,” dedi Rengin, hayal kırıklığına uğramış gibi.

“Duymadı galiba, ama bu kalabalıkta normal. Yakın bir arkadaşın olmalı,” dedi Müge.

“Andrea’nın kuzeni, epeydir görünmüyordu merak ettim demek ki misafiri var. Neyse yakında uğrar restorana,” dedi Rengin kendi kendini teselli ederek.

Yorgun ama çocuklar gibi şen eve döndüler, aldıkları hediye paketlerini noel ağacının altına yerleştirdiler. Rengin’in Andrea’ya aldığı hediyeyi de, ona birlikte vermek istediler.

Andrea, Müge ve Rengin’i sevinçle karşıladı, hediyesini hemen tepesinde ışıl ışıl muhteşem bir yıldızın parladığı ağacın altına koydu. Kendi hazırladığı sıcak şaraptan ikram etti.

“Son birkaç aydır yaşadıklarım beni çok yıprattı ama artık bitti çok şükür. Babamın ruhu huzura kavuştu sanırım, onu artık görmüyorum,” dedi Andrea sevinçle.

“Bu harika bir haber! Belki de doktorunun ilaçlarını değiştirmesi faydalı oldu,” dedi Rengin Andrea’nın ellerini tutarak.

“Eğer sizi üzmeyecekse, babanızın hayaletini nasıl gördüğünüzü  anlatabilir misiniz?” dedi Müge merakla.

“Tabii, neden olmasın? Hem siz beni daha iyi anlarsınız, doktorlar hemen halüsinasyon deyip geçiştiriyorlar dinlemiyorlar bile. Babamın duvarda asılı tablosundan, her gece saat onda ışıklar saçılıyor, ardından babam kızgın bir şekilde tablonun içinden çıkıyor ve üzerime doğru geliyor. Çok ilginç, babam hep kızgın ve bana işaret parmağını sallıyor, oysa babam bana hiç kızmazdı ve beni çok şımartırdı. Öleli tam yirmi sene oluyor neden şimdi kızgın? Ben ne yaptım ona? Hep bu soruları soruyorum kendime, komik gelecek size ama hayaletine de sordum aynı soruları, ama cevap alamadım tabii,” dedi Andrea muzip bir gülümsemeyle.

“Neden her gece saat onda? Bu duvarda asılı tablonun özel bir anlamı var mı?” dedi Müge tabloya bakarak.

“Özel bir anlamı yok, babam onu, güzel sanatlarda okuyan ve paraya ihtiyacı olan bir öğrenciye yaptırmıştı. Geçtiğimiz yaz, evde tadilat yaptırdım ve babamın bazı eşyalarını kuzenim Sarah’a yardım kuruluşuna bağışlaması için verdim, acaba o yüzden mi kırgın bana?”

“Sarah’ı uzun zamandır görmüyorum, restorana da uğramıyor buraya gelmeden önce kasaba meydanında gördüm, yanında biri vardı seslendim ama beni duymadı,” dedi Rengin araya girerek.

Sarah, baba tarafından tek kuzeniydi, Andrea ile arasında üç yaş vardı. Bundan beş yıl önce gelmişti Kleinburg’a, eşinden ayrılınca ailesinden miras kalan eve yerleşmişti.

“Sorumsuzluğun bu kadarı da fazla, ben de görmedim birkaç gündür ama defalarca aradım, telefonlarımın hiç birisine geri dönmedi. Dün evine de uğradım ama yoktu ya da kapıyı açmak istemedi. Yanındaki kimdi acaba? O sorumsuz eski kocası değildir umarım,” dedi Andrea sinirli bir şekilde.

Müge ve Rengin kalkmak için izin istediler, tam gidecekleri sırada Rengin’in ayağı ağacın altındaki hediyelerden birine takıldı ve ağaçla birlikte yere yuvarlandı. Andrea ve Müge hemen onu yerden kaldırdılar, Rengin’in hiçbir şeyi yoktu gayet iyiydi. Ağacın tepesindeki yıldız, salonun öbür köşesine fırlamıştı.

Andrea, hipnozun etkisindeymiş gibi gitti yıldızı eline aldı ve bir kere daha yere attı. Müge ve Rengin o sırada bir an göz göze geldiler ama hiç tepki vermeden onu izlediler.

“Bu benim kristal yıldızım değil! Bu cam görünümlü plastik, nasıl olur? Kendi ellerimle taktım ağaca, ama şimdi sahtesi elimde,” dedi Andrea bağırarak.

Müge ve Rengin onu sakinleştirdiler, ellerinden tutup koltuğa oturttular ve içmesi için su verdiler.

“Özür dilerim Andrea! İnan bana çok üzgünüm! Ağacını eskisinden daha güzel süsleyip yerine koyacağımdan emin olabilirsin,” dedi Rengin mahçup gözlerle ona bakarak.

“Sana teşekkür borçluyum çocuğum, sakın üzülme. Ağaç umurumda bile değil,” dedi Andrea dudakları titreyerek.

Müge ve Rengin, olanlara anlam veremiyorlardı, Andrea’nın verdiği tepki onları çok şaşırtmıştı.

“Nasıl fark edemedim? Belki de babam kristal yıldızın çalındığını anlatmaya çalışıyordu, onun için hep kızgındı bana,”dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

“Kendinize yüklenmeyin bu kadar, anladığım kadarıyla bu kristal yıldızın manevi değerinin yanında maddi değeri de yüksek, yanılmıyorum değil mi?” dedi Müge onu teselli ederek.

“Çek Cumhuriyeti’nin Bohemia bölgesine sık sık iş gezisine giderdi babam. Orada, kristal cam üstüne usta birisine yaptırmıştı, iş ortakları da beğenince onlar da yaptırmışlar. Özel tasarım olduğu için, dünyada sadece dört tane var. Biri bizim, diğerleri de babamın iş ortaklarının. Geçen sene New York’ta bir müzayedeye katıldım, mirasçılardan bir tanesi bu yıldızı satışa çıkarmış, tam yedi yüz elli bin dolara satıldı,” dedi Andrea gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadan.

“Peki, bunu sizden başka bilen var mı? Ya da miras bırakacağınız biri var mı?” dedi Müge merakla.

“Hayır, kimse bilmiyor Sarah’a bile söylemedim. Mirasımın tamamını, Ontario’daki kimsesizler için kurulmuş ve hiç para almadan sağlık hizmeti sunan bir hastaneye bıraktım. Bütün belgeler avukatımda, ama kristal yıldız hariç. Onu, benim gibi değerini bilen birisine bırakmak istiyorum,” dedi Andrea gözlerinin içi gülerek.

Müge ve Rengin, Andrea’yı yalnız bırakmak istemiyorlardı, birlikte akşam yemeğine davet ettiler.

Dylan, alış verişten dönmüş çoktan masayı hazırlamıştı. Hep birlikte, Rengin’in özel soslu tarifi olan, somon balığı ve yanında şarap eşliğinde güzel bir akşam yemeği yediler. Seçtikleri komedi filmlerini seyerttiler, sessiz sinema oyununu oynadılar.

Andrea, her şey için teşekkür etti ve eve gitmek için izin istedi, ona evine kadar eşlik ettiler, içeri girdiğine emin olduktan sonra bahçede kartopu oynadılar, kocaman bir kardan adam yaptılar, onu giydirdiler ve resim çekildiler.

Ertesi sabah Müge, restoranda kalıp Rengin ve Dylan’na yardım etmek istedi. Önce masaları düzenledi, mutfakta yeşillikleri yıkadı, bildiği birkaç salata ve meze çeşidinden yaptı, müşterilerin siparişlerini aldı, servis yaptı. Yorucu ama bir o kadar da eğlenceli gelmişti ona. Yaptığı salataları yiyen müşterilerin memnuniyeti ona ayrı bi mutluluk vermişti. Restoranın tenhalaştığı sırada üçü birlikte kahve içmek için, cam kenarında köşe bir masaya geçtiler. Sohbet esnasında, kasaba şerifi Tyler’ın arabasının kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördüler. Şerif Tyler, sık sık öğle yemeklerini Unicorn restoranda yerdi ama bu sefer arabasını Andrea’nın evinin önüne park etmişti, merakla onu izlediler. Şerif Tyler, Andrea’nın kapısın çaldı ve içeri girdi. Hepsi çok meraklanmıştı, gidip neler olduğunu anlamak istiyorlardı ama çok geçmeden Tyler restorana geldi.

“Herkese selam, nasıl gidiyor bakalım. Rengin, beni meşhur acemi dedektif kuzeninle tanıştırmayacak mısın?” dedi Tyler şapkasıyla selam vererek.

“Meşhur acemi dedektif mi? Rengin! Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” dedi Müge espriyle.

“Ben Şerif Tyler, memnun oldum. Rengin, her zaman sizin çözümüne yardımcı olduğunuz davalardan bahseder, bakalım Bayan Andrea’nın kristal yıldızını da bulabilecek misiniz? İki kuzen şimdiden olaya dahil olmuşsunuz bile.”

Tyler, Andrea’nın evinde kısa bir inceleme yaptığını, yardımcılarının birazdan gelip parmak izi alacaklarını söyledi.

“Andrea, babasının hayaletinin her gece saat onda tablodan ışıklar saçarak çıktığını ve hep kızgın bir şekilde ona hesap sorar gibi işaret parmağını salladığını söylüyor. Sizce de bu biraz garip değil mi?” dedi Müge şüpheyle.

“Evet, ama bunun yıldızla ne gibi bir bağlantısı var anlayamadım. Andrea, şu hayaletle birkaç aydır uğraşıyor, doktora gidince her şey düzeldi, demek ki hayalet diye bir şey yok,” dedi Tyler kesin bir tavırla.

“Ama yıldızın çalınmasıyla hayaletin yok olması aynı zamanda oluyor. Teknoloji çok ama çok ilerledi, her şey mümkün,” dedi Müge kendinden emin.

Tyler, yardımcılarının yapacağı parmak izi araştırmasının sonucuna göre her şeyin netleşeceğini, gelişmelerden onları da haberdar edeceğini söyledi ve restorandan ayrıldı.

Parmak izi araştırması tamamlanınca, Andrea restorana geldi, biraz tedirgindi.

“Sarah’a bir türlü ulaşamıyorum, Tyler’a söyledim beni kırmadı sağ olsun, geçerken uğramış ama evde kimse yokmuş. Nereye kayboldu bu kız?” dedi Andrea öfkeyle.

“Belki yanındaki arkadaşıyla Ontario’ya gitmiştir, kafa dinlemek istiyordur, merak etme döner yakında,” dedi Rengin onu yatıştırarak.

“Arabasız gitmezdi ama sen söyleyince hatırladım, sinirli olduğu zaman asla araba kullanmaz ve ne zaman yalnız kalmak istese hep Ontario’ya gider ama bu defa yalnız gitmemiş anlaşılan. Yanındaki kadın mı yoksa erkek miydi merak ettim doğrusu,” dedi Andrea.

“Çok kalabalıktı fazla seçemedim ama kadındı sanırım,” dedi Rengin hafızasını zorlayarak.

“Muhtemelen Ontario’daki eski arkadaşlarından birisi gelmiştir. Yine de bu telefonlarıma dönmemesini açıklamıyor,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

Müge, olaylar arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu. Hayalet neden her gece saat onda ortaya çıkıyordu? Neden salondaki tablo? Kristal yıldızın değerini başka kim biliyordu?

Mutlaka bilen birisi vardı yoksa neden çalınsın? Sonra kayıp kuzen Sarah, kafa dinlemek için gitse bile neden telefona cevap vermiyordu? Bütün bunlar kafasının içinde dönüp duruyordu. Tabloyu inceleme fırsatı olsa belki aradığı cevapları bulabilirdi.

Müge, tabloyu incelemek için Andrea’dan izin istedi.

Andrea, biraz tedirgin olsa da Müge’nin isteğini geri çevirmedi. Bütün işleri Dylan’a bırakıp, hep birlikte Andrea’nın evine gittiler.

Müge, dikkatli bir şekilde tabloyu yerinden çıkardı, önce ellerini duvarda gezdirdi, hiçbir iz yoktu, tablonun her yerini inceledi bir şey bulamadı, hayal kırıklığına uğramıştı. Gözden kaçırdığı bir şey olmalıydı ama ne? Tabloyu kucaklayıp kendini koltuğa bıraktı, ona Rengin ve Andrea’da katıldı. Üçünün de ağzını bıçak açmıyordu, öylece oturuyorlardı. Müge, gözlerini duvara dikmişti, birden duvardaki aplik gözüne çarptı, kalp şeklinde, kırmızı camdan yapılmış basit bir şeydi ama tablonun tam karşısına denk gelecek şekilde duvara monte edilmişti.

“Bu kalp şeklindeki aplik hep duvarda mıydı? Yoksa sonradan siz mi taktırdınız?” dedi Müge sessizliği bozarak.

“O, bana Sarah’ın doğum günü hediyesi, ne uğraştı onun yerini ayarlamak için, hatta Ontario’daki elektrikçisine taktırttı, çok basit bir şey aslında, gönlünü kırmamak için kabul ettim. Neden sordun şimdi o apliği?” dedi Andrea alaycı bir gülümsemeyle.

Müge, Andrea’dan istediği merdivene çıkıp apliğe hiç dokunmadan etrafına göz gezdirdi. Aplikle aynı renkte ve kalbin tam orta çizgisine denk gelecek şekilde, ustalıkla gizlenmiş küçük bir kameranın oraya yerleştirilmiş olduğunu gördü.

“Hemen şerif Tyler’ı arayın, galiba hayaletimizi bulduk!” dedi Müge sevinçle bağırarak.

Şerif Tyler ve ekibi kısa süre içerisinde geldiler. Müge, kamerayı nasıl bulduğunu en ince ayrıntısına kadar anlattı. Teknik işlerden anlayan şerif yardımcısı, kameranın apliğe nasıl yerleştirildiğini inceledi, tabloyu yerine taktı ve kamerayı çalıştırdı.

Kamera çalışmaya başladığında, önce tablodan ışıklar çıktı ve sonra Andrea’nın babasının görüntüsü geldi. Tıpkı Andrea’nın anlattığı gibi son derece sinirli ve işaret parmağını hesap sorar gibi sallıyordu ve görüntü git gide yaklaşarak büyüyordu.

Adrea, Rengin’nin eline sıkıca sarılmış titreyerek seyrediyordu.

“Ama böyle bir şeyi kim yapar?” dedi Andrea korku dolu bakışlarla.

Şerif Tyler, ifadeler için büroya gitmeye gerek olmadığını söyledi, cebinden küçük not defterini çıkardı ve herkesin ifadesini aldı. Teknik işlerden sorumlu şerif yardımcısı, kameranın gerekli incelemesini yaptı ve yerinden çıkarıp detaylı inceleme için götürdü.

“Olayları tekrar gözden geçirecek olursak; kristal yıldızın kayıp olduğunu ve yerine taklidinin yerleştirilmiş olduğunu dün öğrendiniz. Kuzeniniz Sarah, bu apliği size doğum günü hediyesi olarak verdi ve Ontario’da kendi tanıdığı elektrikçiye taktırdı. Siz, birkaç gündür kuzeniz Sarah’a ulaşamadınız, o da sizi aramadı. Dün, ben de sizin ricanız üzerine, gelirken uğradım ama evde bulamadım ayrıca Rengin, Müge’yle sizi ziyarete gelmeden önce kasaba meydanında noel baba için kuyrukta beklerken, Sarah’ı, yanında bir kadınla gördü. Şimdi bütün bunların ışığında, oklar kuzeniniz Sarah’ı gösteriyor. Bizim en kısa zamanda ona ulaşıp bütün bunların ne anlama geldiğini sormamız gerekiyor. Şimdi, Bayan Sarah’a uğrayacağım ve büroya davet edeceğim, bakalım o bütün bu olanlara ne cevap verecek?” dedi Tyler karalı bir ifadeyle.

Şerif Tyler, gelişmelerden onları haberdar edeceğini, akıllarına bir şey gelirse kendisini aramalarını söyledi ve oradan ayrıldı.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin arkasından restorana geri döndüler ve onları merakla bekleyen Dylan’a olan biten ne varsa anlattılar.

“Evimde neler oluyor böyle? Cadılar bayramında gibiyim sanki. Babamın hayaletini gösteren bir kamera bulunuyor, kristal yıldızım çalınıyor ve kuzenim ortadan kayboluyor. Bütün bunlar ne anlama geliyor Tanrı aşkına?” dedi Andrea şaşkın bir ifadeyle.

“Kuzeniniz Sarah, kristal yıldızın değerini biliyor olabilir mi?” dedi Müge.

“Hiç zannetmiyorum çünkü müzayedeye yalnız gittim, hem sonra o noel ruhuna bile inanmaz,” dedi Andrea kendinden emin.

“Ama biri biliyor yoksa neden çalınsın? Sarah, mirasınızdan pay alamayacağını biliyor mu?” dedi Müge

“Biliyor tabii, gerçi biraz hayal kırıklığına uğradı ama sonra umursamadı. Aslında benim sahip olduğum variyete kendisi de sahipti, ta ki o sefil adamla evlenene kadar. O da ailesinin tek kızıydı ve bütün miras ona kaldı ama dediğim gibi o sefil kocası onun bütün parasını tüketti. En sonunda, beş yıl önce boşandı ve aile mirasından arta kalan bu eve taşındı,” dedi Andrea yüzünü buruşturarak.

“Peki, geçimini nasıl sağlıyordu?” dedi Müge

“Bankada biraz parası olduğunu söylüyordu, her halde onunla geçiniyordu, ara sıra ben de maddi olarak destek çıkıyordum,” dedi Andrea

“Yine de ben, o kameranın ne amaçla yerleştirildiğini hala anlamış değilim,” dedi Rengin

Andrea, yorgun görünüyordu, onu eve göndermek istemediler, boş  odalardan bir tanesini hazırladılar ve dinlenmesi için oraya çıkardılar. Dylan, Rengin ve Müge, restorana ardı ardına gelen müşterilerle ilgilenmeye koyuldular.

Akşamüstüne doğru Şerif Tyler, restoranı aradı ve Andrea’yla birlikte ofise gelmelerini rica etti.

Şerif Tyler, onları kapıda karşıladı, ofisine götürdü ve kahve ikram etti.

“Bayan Andrea, sizden sonra Bayan Sarah’ın evine gittik, kapıyı defalarca çaldık, ev telefonunu ve cep telefonunu da çaldırdık ama yanıt alamadık. Biz de kapıyı kırıp evine girdik. Çok üzgünüm! Bayan Sarah’ı evinde ölü bulduk,” dedi Tyler üzgün.

“Tanrım! Sarah öldü mü şimdi?” dedi Andrea haykırarak.

Andrea, oturduğu yere yığılmıştı, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, Rengin ve Müge onu sakinleştirdiler.

“Ölüm sebebini henüz bilmiyoruz, cesedini otopsi için Ontario adli tabipliğine gönderdik. Evinde yaptığımız araştırma sonucunda kristal yıldıza rastlamadık. Evinize yerleştirilen kameranın daha ayrıntılı incelenmesi için Ontario emniyeti kriminal şubeye yolladık. Komşuları, dün öğleden sonra yanında daha önce hiç görmedikleri bir kadınla birlikte evine geldiklerini söyledi. Söylediklerine göre kadın, bir saat sonra evden tek başına ayrılmış. Kadının eşkalini aldık, bu kasabadan olmadığını biliyoruz. Ontario emniyetine bildirdim, ayrıca eski eşiyle de bağlantıya geçecekler. Bayan Andrea, çok üzgünüm, acınızı paylaşıyorum. Soruşturma tamamlanınca, size bilgi vereceğim, şimdilik bu kadar, eğer sizin de aklınıza gelen bir şey olursa lütfen aramaktan çekinmeyin,” dedi Tyler.

Andrea, Müge ve Rengin, şerifin bürosundan ayrıldıktan sonra biraz temiz hava almak için yürüdüler.

Yürüyüş, hepsine iyi gelmişti, restorana döndüklerinde Andrea’yı odasına çıkardılar, yemeğini tepsiyle odasına götürdüler ve dinlenmesi için yalnız bıraktılar.

Dylan, Rengin ve Müge de kendileri için hazırladıkları tabakları alıp şöminenin karşındaki kanepeye kuruldular.

“Sarah’ı yanında gördüğüm o kadın mı öldürdü acaba? Mutlaka tanıyordu onu, yoksa neden evine alsın?” dedi Rengin merakla

“Otopsi sonucunda her şey ortaya çıkacak. Ölüler konuşur,” dedi Müge

“Silent Witness!” dedi Dylan elindeki çatalla Müge’yi işaret ederek.

“Ben, evet ya da hayır cevabına da razıydım ama konuyla alakalı dizi film ve repliği de olur tabii,” dedi Rengin gözlerini kısarak

“Andrea’nın, her hangi bir sağlık sorunu var mı?” dedi Müge şüpheyle.

“Bildiğim kadarıyla, kalbinde ritim bozukluğu var ama ilaç kullanıyor ve düzenli olarak doktoruna gidiyor. Neden?” dedi Rengin.

“Kristal yıldızı çalabilmek için o kamerayı yerleştirmiş olabilirler. Kalbinde sorun var, her gece babasının hayaletini görüyor ve böylece hastalığı nüksediyor. Doktora gittiği zamanlarda rahatlıkla evine girip aldılar, ama neden şimdi? Bunu daha öncede yapabilirlerdi, demek ki müzayedeye gittiği zaman onu tanıyan birisi de oradaydı, o da yıldızın değerini öğrendi. Mirası hiç kimseye kalmıyor, kristal yıldız hariç, fena bir para da sayılmaz yedi yüz elli bin dolar,” dedi Müge

Hep birlikte, atıştırmalıklarını bitirdiler, mutfakta ertesi günün hazırlığını yaptılar, Andrea’nın odasına çıktılar, sohbet ettiler.

Ertesi sabah Andrea, herkesten önce kalkmış, mutfağa girip annesinin tarifi olan çöreklerden pişirmiş, kahve makinesinde taze kahve yapmıştı. Hepsi hazır kahvaltı masasına uyanmanın keyfini yaşıyordu, Andrea’yı böyle görmek onları sevindirmişti. Hep birlikte, günün menüsünü hazırladılar, masaları düzenlediler, sabah kahvaltısına gelen müşterilere Andrea’nın yaptığı çörekten ikram ettiler. Andrea’nın, mutfakta onlara yardım etmesi yaşadığı üzücü olayların etkisinden biraz olsun uzaklaşmasını sağlıyordu.

Şerif Tyler öğlen yemeği için restorana geldi, hepsi merakla ona bakıyordu. Bazı gelişmeler olmuştu, servis açılmadan önce onlarla konuşmak istedi.

“Bayan Andrea, Sarah’ın otopsi raporu henüz gelmedi. Kamera ve eşiyle ilgili bazı bilgileri aldım bu sabah. Yüksek teknolojiye sahip, film, tiyatro ve çeşitli gösteri amaçlı oyun efektlerinde kullanılan bir kameraymış, ayrıca üzerinde herhangi bir parmak izine rastlanmamış. Aplik, basit bir şey her yerde satılıyor, Sarah’ın daha önce yaşadığı apartmana giden Ontario polisi, apartman yöneticisiyle konuşmuş, yönetici her türlü arızayla kendisi ilgileniyormuş, Sarah ve eşi de evlerine hiç elektrikçi çağırmıyorlarmış, ayrıca en önemli haber, Sarah ve eşi boşanmamışlar hala evliler. Ontario polisi şu anda eşine ulaşmaya çalışıyor, özel bir tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyormuş, şu anda tiyatro turnede olduğundan ulaşamamışlar kendisine,” dedi Tyler derin bir nefes alarak.

“Neden bana boşandığına dair yalan söyledi? Sonuçta onun özel hayatı beni ilgilendirmezdi,” dedi Andrea öfkeyle.

Şerif Tyler, yemeğini yedikten sonra restorandan ayrıldı. Andrea, bütün bu yaşadıklarına anlam veremiyordu, Sarah’ın sırlarla dolu olması onu hayal kırıklığına uğratmıştı.

Akşama doğru, restoranda verilecek parti için alış verişe kasabaya gitmeye karar verdiler. Birlikte süslemeleri seçtiler, yapacakları noel kurabiyeleri için şekerlemeler aldılar, vitrinlere baktılar ve bir sürü poşetle yorgun bir şekilde restorana geldiler. Dylan’nın hazırladığı baharatlı patateslerden atıştırıp restoranı süslemeye koyuldular.

Süslemeleri bitirmeleri gece yarınsını bulmuştu, kolay değildi çünkü bir yandan da müşterilerin yemek servisiyle ilgileniyorlardı.

Ertesi sabah, Şerif Tyler bürosundan aradı ve birlikte ofise gelmelerini rica etti. Andrea, heyecandan doğru dürüst kahvaltısını yapamamıştı.

“İyi insan mutluluk, kötü insan tecrübe, yanlış insan ders, mükemmel insan iz bırakır. Bakalım Sarah, hayatıma hangi izi bırakacak?” dedi Andrea gözleri dolarak.

“Ve görevlerini tamamlamadan da hayatımızdan çıkmazlar,” dedi Müge Andrea’nın kaldığı yerden devam ederek.

“Kızlar, ben de bir-iki şey eklerdim ama geç kalıyoruz. Bekletmeyelim Şerif Tyler’ı,” dedi Rengin onları uyararak.

Şerif Tyler, her zamanki gibi onları kapıda karşıladı ve birlikte ofisine geçtiler.

“Bayan Andrea, Sarah’ın eşini turneyle gittiği Toronto’da kristal yıldızı satmak için, bir alıcıyla anlaşırken yakalamışlar. İfadesinde her şeyi itiraf etmiş. Sarah, mirasınızı ona bırakacağından eminmiş, maddi sıkıntı içinde oldukları için eşiyle bir plan yapmışlar. Biliyorsunuz Sarah’ın eşi tiyatroda sahne tasarımcısı olarak çalışıyor. Sahne dekorunda ve kostümlerde kullanılan her türlü malzemeye rahatça ulaşabiliyordu. Kamerayı, doğum günü hediyesi bahanesiyle, Sarah’ın tanıdığı Ontario’dan gelen elektrikçi kılığında duvarınıza monte etmiş. Sarah kamerayı, her gece saat ona ayarlıyormuş, evinize rahatça girebildiği  için bu hiç sorun olmamış. Görüntü, babanızın tablosundakiyle aynı fakat birkaç dijital efekt ayarlaması ile sizin gördüğünüz hale getirilmiş. Amaçları, sizin kalp rahatsızlığınızı nüksettirerek doğal yollardan ölmenizi sağlayıp mirasınıza konmakmış. Mirasınızın kendisine kalmayacağını öğrendikten sonra bu planı yine devam ettirmişler çünkü kocası sizi, New York’taki müzayedede kılık değiştirip takip etmiş ve yıldızın değerini öğrenmiş. Hayalet yüzünden, sağlığınız bozulmuştu ve sık sık doktora gidiyordunuz, Sarah bunu fırsat bilip yine doktora gittiğiniz bir gün evinize girip yıldızı sahtesiyle değiştirmiş. Sizi ve çevresini boşandığına inandırmasının tek sebebi, mirasınızın ona kalmasını sağlamakmış. Sarah evini satmak için bir emlakçıyla görüşüyormuş, amacı yıldızı alıp New York’a gitmekmiş, tabii kocasıyla birlikte. Planları tıkır tıkır işliyormuş ama kocası hepsine konmak istemiş ve ondan kurtulmak için plan yapmış. Tanınmasın diye kadın kılığında buraya gelmiş, aslında birkaç gündür buradaymış ve şüphe uyandırmamak için Sarah’a telefonlara cevap vermemesini söylemiş. Otopsi raporunda ölüm sebebi, ağız ve burun yolundan hava geçişinin engellenmesine bağlı boğulma olarak geçiyor, onu yastıkla boğarak öldürmüş. Arkasında herhangi bir iz bırakmamak için, eldiven kullanmış ve her şeyi temizlemiş, biz de herhangi şüpheli bir şeye rastlamamıştık, ama kusursuz cinayet diye bir şey yoktur yoktur. Sarah’ın otopsisinde üzerine yapışmış bir erkeğe ait saç teli bulunmuş ve tutuklandıktan sonra ondan alınan örnekle DNA testine yollandı. Zaten, suçunu da itiraf etti,” dedi Tyler koltuğunun arkasına yaslanarak.

Bu dünyada insanoğlunun açgözlü ve obur tutkuları kadar azgın bir şey yoktur.* Zavallı Sarah! Bu şekilde ölmeyi hak etmedin, hiç kimse bu şekilde ölmeyi hak etmiyor,” dedi Andrea gözlerinden yaşlar süzülerek.

Andrea, Tyler ve yardımcılarına teşekkür etti, onlara yanında getirdiği hediyelerini verdi ve yeni yıllarını kutladı. Rengin bütün ekibi, akşam verecekleri yılbaşı partisine davet etti.

“Ne zaman isterseniz, şerif yardımcısı olarak sizi işe alabilirim Bayan Müge,”dedi Tyler Müge’nin elini sıkarak.

“Bunu düşüneceğim,” dedi Müge gülümseyerek

Birlikte, restorana doğru yola koyuldular, yapacak çok işleri vardı.

Restorandaki hazırlıklar bitmişti, davetliler yavaş yavaş restoranı dolduruyordu. Şerif Tyler ve ekibi de gelmişlerdi. Andrea, izin isteyip, Rengin, Müge, Dylan, şerif Tyler ve ekibine bir teşekkür konuşması yaptı ve hepsinin şerefine kadeh kaldırdı.

Gideni sevmek kalanların işi değilmiş meğer, çünkü giden ne beklediğin gibi gelir, ne de beklediğine değer.* Mutlu noeller dostlarım!

 

 

*Amin Maalouf

*Unicorn, mitolojide tek boynuzlu at olarak geçer

*Homeros

*Jules Verne

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum