Norma sen misin Marilyn?

Paylaş:

Barbiturat,1860 yılında Almanya’da elma asidi ve insan idrarı gibi maddelerden oluşturulup Adolf Baeyer tarafından üretilmiş, sakinleştirici ve uyku getirme amacıyla kullanılan, ağır bir etki yaratabilen ayrıca özellikle veterinerlikte anestezik amaçlı kullanılabilen de bir ilaçtır. Aynı zamanda Barbitüratlar, beyin aktivitesini baskılayarak etki gösteren sedatif (yatıştırıcı) ilaç grubuna ait tanımlanmaktadır.

Barbitüratların parçalanarak etkilerinin bozulması karaciğerde gerçekleşir. Parçalandıktan sonra boşaltım sistemi aracılığıyla vücuttan dışa atılırlar. Merkezi sinir sistemi üstünde yavaşlatıcı bir etkiye sahip oldukları için uyuşturucu ve uyku sağlayıcı olarak kullanılırlar. Barbituratlar fazla alınması halinde medulladaki solunum ve vazomotor merkezi felç ederek ÖLÜME sebep olabilir.

Norma Jean Mortenson, 1 Haziran 1926 günü evlilik dışı bir çocuk olarak Los Angeles şehir hastanesinde dünyaya gözlerini açtı. Biyolojik babası, annesinin RKO stüdyolarında film editörü olarak birlikte çalıştığı Charles Stanley Gifford ismindeki satış elemanıydı. Fakat Stanley Gifford hayatı boyunca bu iddiayı reddederek ona sahip çıkmamıştı. Annesi Gladys Pearl Baker ciddi psikolojik sorun ve travmalarla boğuşan biriydi. Öyle ki Norma Jean doğduktan sonra çocukluğunun büyük bir kısmı, koruyucu aileler ve yetiştirme yurtlarında geçti. Gladys’in şizofreni hastalığı yüzünden hastaneye kaldırılması üzerine 7 yaşındaki Norma Jean, bundan sonraki hayatını bir yetimhanede ve çeşitli bakıcı ailelerin yanında geçirmek zorunda kaldı. Norma’nın aynı şekilde dayısı Marion da akıl hastanesine yatırılmış ve hastaneden çıktıktan sonra kendini asmış, anneannesi Della ve dedesi Otis de manik depresyon hastalığından çekmişlerdi.

Norma Jeane yedi yaşına kadar aşırı dindar bir aile olan Albert ve Ida Bolender çifti ile yaşadı. Daha sonra annesi Gladys’in bir ev satın almasıyla, tekrar onunla yaşamaya başlamasına rağmen annesinin akıl hastalığının kötüleşmesi üzerine annesinin en yakın arkadaşı Grace McKee’nin bakımı altına girdi. Ancak Grace McKee’nin 1935 yılında Ervin Silliman Goddard’ın evlenmesi üzerine Los Angeles yetimhanesine gönderildi. İki yıl sonra Grace onu geri almasına rağmen kocası Ervin Silliman Goddard’ın küçük kıza cinsel tacizde bulunması üzerine dokuz yaşındaki Norma Jean, bu sefer de büyük halası Olive Brunings ile yaşamaya gönderildi. Ancak orada da Olive’in oğulları tarafından saldırıya uğrayınca Grace’in yaşlı halası Ana Lower’a gönderilmesi gerekti. Ana Lower’ın sağlığı bir süre sonra bozulmaya başlayınca Norma Jean, Grace ve Ervin Goddard’ın yanına geri döndü. Bu dönemde Norma Jeane, henüz 16 yaşındayken komşusunun 21 yaşındaki oğlu James Doughtery ile tanışıp bir süre flört ettikten sonra sefil yaşamından kurtulma ümidiyle evlendi. Dört yıl süren evlilik ardından boşandı ve The Blue Book mankenlik ajansına girerek modellik yapmaya başladı. Yine bu dönemde oyunculuk ve şarkıcılık kurslarına katıldı.

The Blue Book ajansında o kadar sivrildi ve göze battı ki 20th Century Fox’un yöneticisi Ben Lyon’un dikkatini çekmesi çok zaman almadı. Ben Lyon ilk olarak Norma Jean Mortenson olan isminin fazlasıyla uzun ve telaffuzu zor bulunduğundan dolayı, sahne isminin Marilyn Monroe olarak değiştirilmesinin daha uygun olacağını belirtti. Bundan sonra yan ve yardımcı roller ile kendine yer bulduğu sinemada ilk başrol deneyimini Niagara filmi ile gerçekleştirdi.

Kariyerindeki basamakları hızlıca adımlayan Marilyn, ikinci evliliğini beyzbol yıldızı Joe Dimaggio ile yaptı. Joe DiMaggio, Marilyn’in kariyerini onaylamıyor; eşinin çalışmamasını tercih ettiğini çok sık dile getiriyordu.

Yaz Bekarı olarak bilinen The Seven Year Itch filmindeki meşhur fan sahnesinin çekiminde sette o kadar fazla ışık vardı ki, Marilyn’in elbisesi vücudunu örtmekte yetersiz kaldı. Sete gelen eşi Joe DiMaggio bu duruma çok öfkelendi ve aynı akşam Marilyn’e şiddet uyguladı. Dimaggio’nun kıskançlıklarından çıkan anlaşmazlıklar sonucu bu evlilik 9. Ayında son buldu.

Monroe, 1955 yılında “The Seven Year Itch” isimli filmini tamamladıktan sonra kontratını iptal ederek New York’daki “Actor’s Studio”‘ya oyunculuk okumaya gitti. Bu arada kendisine önerilen “The Girl in Pink Tights”, “The Girl in the Red Velvet Swing” ve How to Be Very, Very Popular” gibi filmlerde oynamayı ise reddetti. Actors Studio’daki eğitimi sırasında üçüncü eşi yazar Arthur Miller ile tanışan Monroe, daha sonra onunla evlendi. Arthur Miller ile ilişkileri 6 yıl sürdü.

Marilyn, 1959 yılında Billy Wilder’ın yönetmenliğinde çevirdiği “Some Like It Hot”, kariyerindeki en başarılı ve en popüler filmi oldu. Fakat Marlyn’in son yıllarda perde arkasında yaşadığı olaylar filmin yönetmeni Billy Wilder ile düştüğü anlaşmazlıklar nedeniyle su yüzüne çıkmaya başladı.  Özellikle Monroe’nun sete sürekli geç gelmesi, repliklerini hatırlayamaması, zaman zaman odasından çıkmayarak çekimlere katılmayı reddetmesi, psikolojik ve fiziksel sorunları, alkol ve reçeteli hap bağımlılığı, iki sefer yorgunluk ve sinir bozukluğu sebebiyle hastaneye yatırılması ve sete sürekli geç gelmesi nedeniyle çekimlerde çok fazla sorun ve gecikmeler yaşanması çalıştığı kadroları olumsuz etkiliyordu.

The Misfits filminden sonra Arthur Miller ile de boşandılar. Bu boşanma ile birlikte zaten bozuk olan psikolojisi çok daha kötüye gitti. Ardından depresyon sebebiyle Payne Whitney Psikiyatri Kliniği’ne yatarak bir süre tedavi gördü.

1962 yılında “Something’s Got to Give” adlı komedi filminde oynamaya karar verdi. Bu film, onun aynı zamanda ilk çıplak sahnesini de içeriyordu. Ancak film boyunca hasta olduğunu öne sürerek sete az gelmesi ve onun yerine hakkında aşk söylentilerinin çıktığı J.F. Kennedy’nin doğum günü için şarkı söylemeye gitmesi üzerine Fox şirketi tarafından filmden kovuldu, sözleşmesi iptal edildi ve film şirketi tarafından kendisine tazminat davası açıldı. Fox şirketi filmi tamamlamak için aktris Lee Remick ile anlaşmasına rağmen Monroe’nun filmdeki rol arkadaşı Dean Martin’nin başka bir aktrisle çalışmak istememesi üzerine işe geri alındı ve kendisiyle yeni bir sözleşme yapıldı. Ancak filmin çekimleri tekrar başlamadan önce yüksek dozda sakinleştirici ilaç alarak 5 Ağustos 1962’de Brentwood, Los Angeles’daki evinin yatak odasında henüz 36 yaşındayken hayata veda etti.

Polis memuru Jack Clemmons, yarı uykulu vaziyette çalan telefonun rüya mı gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Göz ucuyla saatine baktı ve saatin sabah 4.30 olduğunu gördü. Yarı uykulu vaziyette efendim dedi. Karşısında bir erkek sesi “ Merhaba Bay Clemmons ben Dr Hymann Englebert. Marlyn Monroe öldü”dedi. Memur Clemmons apar topar banyoya koştu ve yüzüne soğuk suyu vurup hazırlanmaya başladı. Helena Caddesi üzerindeki 12305 kapı numaralı eve girerken saatler 5’i gösteriyordu. Olay yerine ilk giren polis memuru olarak defterini çıkardı ve notlar almaya başladı.

Eve geldiğinde Clemmons’u karşılayanlar Dr Hyman Englebert ve Dr. Ralph Greenson’dı. Dr. Greenson, Marlyn’in psikiyatristi ve en yakın psikiyatri danışmanıydı. Dr. Englebert ise tüm sağlık sorunlarının danışmanıydı. Evde onlarla beraber Marlyn’in kahyası Bayan Eunice Murray vardı. Bayan Murray’i işe Dr. Greenson sokmuştu. Her gün görüştüğü Marlyn’in ev işlerini ve ilaç saatlerini ayarlıyordu.

Monroe, mavi renkli yatak örtüsüyle örtülmüş yatakta çırılçıplak yatıyordu,  üzeri çarşafla örtülüydü. Pencerenin camı kırıktı ve halının üzerinde cam kırıkları vardı. Bunun dışında hiçbir gariplik yoktu. Oda, sanki yeni temizlik yapılmışçasına tertipliydi. Yatağın sağ tarafındaki sehpanın üzerinde yan yana, düzenli biçimde dizilmiş boş ilaç kutuları vardı.  Marilyn Monroe öldüğünde bir dönem aşk yaşadığı Frank Sinatra’nın bir plağını dinliyordu. Ayrıca yine odasında bulunan kitaplardan biri de Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek adlı romanıydı. Yatakta yüzükoyun, yüzü bir yastığa gömülü şekilde yatıyordu. Kolları vücudunun iki yanında hareketsiz şekilde duruyordu ve bacakları dümdüzdü. Bir elinde telefonun ahizesi duruyordu.

Memur Clemmons’un not defterine yazdığına göre Bayan Murray sabaha karşı çamaşır yıkıyordu. Ama sabaha karşı neden çamaşır yıkadığı sorusu Clemmons’un aklına gelmemiş olacak ki sorulmamıştı. Cesedi nasıl buldunuz sorusuna ise “ “Gece yarısına doğru, Marilyn’in yatak odasının kapısı altından sızan ışığı gördüm. Uyumadığını düşünerek, kapıyı çaldım, içeriden ses gelmeyince açmak istedim, kapı kilitli olduğundan açamadım ve Dr. Greenson’u aradım.” diye cevap verdi. Fakat Marilyn’in evinin duvardan duvara halı kaplı oluşu ve bu sebepten kapı altları veya başka yerden ışık sızdırmasının imkansız oluşu Clemmons tarafından atlanmış ayrıntılar olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca Bayan Murray’ın ışığın açık olacağını görebileceği tek yer bahçeydi. Murray ise bahçeye çıktığından bahsetmiyordu.

Dr. Ralph Greenson ise, “ Haberi alır almaz eve geldim, oda kapısı kilitliydi, bahçeye çıktım, pencereden içeriye baktım, hareketsiz yatmakta olan Marilyn’i gördüm, camı kırarak içeriye girdim.” İçeriye girdiğimde ölmüştü diyordu.

İntihar ederken ilaçları içmek için kullandığı su bardağı da bulunamamış ve Memur Clemmons’un raporuna girmemiştir.

Santral sinir sistemine etkili aşırı dozda ilaç almak, bacaklarda kramp oluşmasına ve kusmaya sebep olmasına rağmen Marlyn’de böyle bir belirti yoktu. Soruşturmayı yapanlar, Monroe’nun birisi tarafından bu halde yatırıldığını düşünüyorlardı. Morfin, kokain, barbitürat ve organik fosforlu bileşiklerle zehirlenmelerde, akciğer ödemine bağlı olarak, genellikle ağız etrafında köpük bulunmaktadır. Gerek cesedin bulunuş pozisyonu, gerekse yastık ve çarşafın temizliğine ilişkin gözlemler, ilaç kutularının düzenli biçimde yan yana dizilişi bu intiharda soru işareti olarak göz önünde durmaktadır.

Otopsiyi, Japon asıllı Dr. Thomas Noguchi yaptı. Dr. Noguchi, otopside ölüm nedenini belirleyecek bir bulguya rastlamayınca, ilaç zehirlenmesini kanıtlamak üzere, midedeki sıvıda, yemek borusunda, ince bağırsaklarda, ilaç kristalleri aradı, ama bulamadı. Alkol ve barbitürat analizi için kan aldı. Ölünün iç organlarını, ileri toksikolojik analiz için muhafaza edilmek üzere laboratuvara gönderdi.

Toksikolog Raymond Abernath’a göre Marilyn, 50-60 kapsül Nembutal ve en az 16-18 adet kloral hidrat yutmuş olmalıydı.

Dr. Noguchi, otopsi raporunun sonuç bölümünde ilaçla intiharın önüne, el yazısı ile “muhtemelen” sözcüğünü ekledi. Cesedi ikinci eşi Joe Dimaggio’ya teslim edildi.

Ölümü ile birlikte oldukça fazla sır perdesini ardında bıraktı Marilyn Monroe. Psikiyatristi Doktor Ralph Greenson’un Marilyn’e koyduğu “Paranoid Şizofreni Sınırında” Teşhisi, bugün de aktris için halen doğru kabul edilmesine rağmen daha önceden 4 kez denemesine rağmen o dönem intiharı düşünmeyeceği zamanda olduğu da iddia edilmektedir.

Başka bir iddiaya göre Marlyn Monroe’yu sürekli takip eden ünlü dedektif Fred Otash öldüğü gece neler olduğunu biliyordu. 1992’de ölen Otash’in günlükleri, 2013 yılında kızı tarafından bulundu ve pek çok gazetede manşet oldu. Monroe’nun evine dinleme cihazları yerleştiren Otash, günlüğüne “Marilyn Monroe’nun ölümünü dinledim” şeklinde not düşmüştü. Otash’in günlüklerine göre, Monroe öldüğü gece hem Başkan Kennedy ile, hem de kardeşi Bobby ile büyük bir kavga yaşamış, kardeşlerin kendisini oradan oraya savurduğunu yazmıştı. Günlükteki notlarda “Monroe çığlık çığlığa bağırıyordu ve kardeşler onu susturmaya çalışıyordu. Kadının yatak odasındalardı ve Bobby bir yastığı yüzüne bastırıp, komşular duymasın diye onu susturmaya çalıştı. Sonunda sesi kesildi ve Bobby de oradan bir an önce çıkmanın yollarını aradı.” yazıyor. Otash, kısa bir süre sonra, Monroe’nun ölüm saatinin yaklaşık olarak bu kayıtları yaptığı saatler olduğunu öğrenmişti. 1972’de Marilyn Monroe’nun evini satın alan Veronica Hamel, yaptırdığı tadilat sırasında, evde telefon dinleme cihazı bulunduğunu iddia etti.

John F. Kennedy ve kardeşi Bobby ile olduğu söylenen ilişkisi onu bir taraftan da gizli servislerin hedefine koymuştu. CIA ve FBI Marlyn’i yakın olarak takip ediyordu. Ölümünde gizli servislerin parmağı olabileceği hep büyük bir iddia olarak yer aldı. Hatta gizli servislerin bazı mafya üyelerine bu cinayeti işlettikleri de iddia edildi.

Diğer bir iddia ise 3. Kocası ile boşanma arifesinde kötüye giden psikolojisinde başlanan güçlü psikiyatrik ilaçlarlardan Nembutal adlı ilaca bağımlılığını azaltma amacıyla yazılan kloro hidratla zehirlenmiş olabileceğiydi. Doktorlarının doz ayarlaması esnasında yanlış kullandırması sonucu zehirlenmiş olabileceği de hep bir acaba olarak kaldı. Ayrıca Otopside Marilyn’in vücudunda doktorlarının reçetelemediklerini söyledikleri ilaçlara da rastlandı.

Daha farklı bir iddiayı da üçüncü kocası Arthur Miller’ın “Bütün ışıltısına rağmen etrafı karanlıkla çevriliydi.” Sözü doğrular nitelikte. Hayatta her şeye sahip gibi gözükse de doğumuyla birlikte en büyük şeyden hep mahrum kaldı,;sevgi.. Küçüklüğünden itibaren hep Cehennemi yaşadı. Mutlu olmak istediğinde ise karşısına hep bu geçmişin acı izleri çıktı. 18 yaşına gelmeden önce ıki kez denediği intihar, belki de yeni denemesinde başarıya ulaştı. En çıkmaz zamanında da “Yeter artık” deyip kıydı canına. Barbitürat veya bir başkası ne fark eder ki, sonucu aynı oldu.

Asıl adıyla Norma Jean Mortenson, tanıdığımız ismiyle Marilyn Monroe. İntiharı için elimizde bulunmayan deliller ve komplo teorisi düşündürecek kadar fazla bilinmeyenli denklemler. Her ne olursa olsun popüler kültürün asıl zanlı olduğu sistemin masum ve kimsesiz kurbanıydı o. Üzücü, hızlı ve bol hayal kırıklıklı 36 senesine çok şey sığdırarak ayrıldı bu dünyadan. Hiçbir şeyi uzatmadan, gürültülü yalnızlığıyla.

Son söz Oğuz Atay’ın dizeleriyle ;”Zaman her şeyin ilacıysa fazlası intihara girmez mi?”

Zamanı kısa tutanların ruhlarına saygıyla…

Sağlıcakla…

KAYNAKÇA:

  1. vikipedia.com
  2. milliyet.com.tr
  3. cumhuriyet.com.tr
  4. http://www.radikal.com.tr/radikalist/marilyn-monroenun-olumu-hakkinda-teoriler-ve-gercekler-1205141/
  5. http://www.hurriyet.com.tr/yildizin-karanlik-olumu-4106066
  6. http://t24.com.tr/haber/marilyn-hakkinda-bilinmeyen-20-sey,209739
Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum