Paylaş:

“Yeter be kardeşim, sıkılmadınız mı şu saçma sapan şarkılardan?”

Şurada birkaç saat kestirecektik ona da müsaade yoktu. Resmen işkence çekiyordum. Hafta boyunca acil müdahale mangası komutanlığı görevindeydim. Her hafta taburdan bir bölük sırayla bu görevi yerine getirir, böylece bölüklerin acil bir çağrıya hazır olup olmadıkları ölçümlenirdi. Tam teşekküllü birer asker olarak üzerimizde yok yoktu. Silah deposunda bulduğumuz tüm savaş malzemelerini üzerimize giyip yemekhanede telsiz başında uyumaya çalışmak kadar tarifsiz bir duygu olamazdı. Keşke doğu görevine gitseydim diye dövünsem de artık çok geçti.

Yirmi iki kişilik bir ekibim vardı. Dışarıda bekleyen dört Land, tepelerine ne zaman bineceğiz diye kuşku ile bizi izliyorlardı. Telsizden acil yardım çağrısı geldiği an itibariyle üç dakika içerisinde ulaşmamız gereken doldur boşalt noktasında olmamız gerekiyordu. Terminatör olsan yetişemezsin ama yetişmek zorundaydın. Biz de elimizden gelenin en iyisini yapmak için hazır kıta bekliyorduk.

Derken modası geçmiş telsizimizden cızırtılar içinde duyulan yardım çağrısı ile yemekhanede uyuklayan onca adam başı kesilmiş tavuk gibi koşuşturmaya başladı. Onları yönlendirmek, komutanları olarak benim görevimdi. Süratle araçlara geçip mıcır taşların üzerinde patinaj çeke çeke ilerlemeye çalıştık. Hedef noktamıza geldiğimizde nöbetçi astsubay yardım çağrısını kendisinin vermediğini, mühimmatlı tel nöbetçilerinin bulunduğu noktadan silah sesi geldiğini ve taburdan çağrı yapıldığını bana iletir iletmez tam gaz olay mahalline intikal ettik. Eğlence başlıyordu.

Nöbetçi askeri, bulunması gereken kulübede bulamasak da G3 marka tüfeği bize selamını çakmıştı. Etrafı iyice inceledikten sonra askerlerimden birinin tüfeği almasını istedim. Madem buradan atış sesi duyulmuştu o zaman boş kovanlara da bir göz atmak lazımdı. Spot gibi fenerlerimizi, durmaksızın yağan yağmurun balçık haline getirdiği toprağı taramak için yere tuttuğumuzda altı tane boş sardalyenin bize baktığını gördük.

“Gelsin yavrular cebime.”

Uykusuzluğun verdiği sersemlik ve olayın şaşkınlığı ile mal gibi etrafa bakınırken bir sonraki nöbet noktasından bir başka G3 piyade tüfeğinin geceyi yırtan sesini bu sefer biz de duyduk. Askerlerime “Hass!!” dercesine bakmış olmalıyım ki, hepsi apar topar jiplere doluştular.

Araç şoförleri engebeli arazide bizi uçurarak götürüyorlardı. Resmen içim dışıma çıkmıştı. Arka kabindeki askerlerimi düşünemiyordum bile. İndiğimde onları saç örgü gibi birbirlerine dolaşmış şekilde bulacağımı hayal edip, kendi kendime güldüm.

Bu nöbet noktası kuleydi. Yukardaki askere ilk seslenişimizde cevap alamadım. Hemen bir asker gönderdim. Bizimki tam kabine girecekken burnuna dayanan tüfek onun olduğu yere mıhlanmasına yol açtı.

Yapma etme faslından sonra yukardaki askeri ikna edip aşağı indirebildik. Bizimki, “şu iş bitsin ben senin ananı….” şeklinde bakışlar atmaya devam ediyordu.

“Ne oldu oğlum burada niye sıktın?”

“Komutanım, kulenin solundan telin ardından bu taraf yaklaşan bir karartı gördüm. Bağırdım çağırdım durmadı. Köpek gibi dört ayak üstünde gelmeye devam etti. Ancak aynı bizim gibi kolu bacağı vardı. Acayip hızlı ve çevikti. Oradan oraya atlayıp durdu.”

“Ne içiyorsunuz lan siz bu gece? Oğlum gerçeği anlat, bak sorun olmayacak merak etme.”

“Vallahi komutanım, ne gördüysem onu anlatıyorum. Yüzü acayip çirkindi. Elleri acayip büyük ve şekilsizdi. Hayvan gibi de uzundu.”

Bu askeri az çok tanıyordum. Akıllı bir çocuktu. Madde bağımlısı da değildi. Nöbet tuttuğu yerin sağındaki Beş Parmak Dağları’nın uğursuz karaltısına baktım. Gece oluşu ve sürekli karanlığı gözetlemek yüzünden, göz ve beyin ikilisi askerlere böyle oyunlar oynayabiliyordu. Benzer vakalar daha önce de yaşanmıştı. Ancak bu seferki biraz farklı gibiydi.

Askerlerime “Sigara iç!…” emri verip biraz düşünmek amacıyla onlardan uzaklaştığım sırada birkaç arazi aracının farları bulunduğumuz alanı gündüze çevirdi. Öndeki araçtan inen kişiyi hemen tanıdım. Tugayı koruma görevinde olan komando birliğinin komutanı Binbaşı Mert’ti.

Hemen çaktım selamı. Aldım “Rahat!” komutunu.

Bu adamı pek sevmesem de saygı duyuyordum. Özellikle başının üstünde taşıdığı bordo beresine. Binbaşı’nın girmediği terorist deliği, gezmediği dağ yoktu. Zaten ben terorist olsam ve bu herifi karşımda görsem hemen intihar ederdim. Böylesi bir cüssenin neler yapabileceğini hayal dahi edemiyordum.

Mert Binbaşı’ya olayı kısaca özetledikten sonra aşağı indirdiğimiz nöbetçiyle bir de o konuştu. Bu arada yanımıza gelirlerken bizim kayıp nöbetçiyi de bulmuşlardı. Çocuk, korkudan tüfeği bırakıp kaçmış, araziye saklanmış. Her iki nöbetçinin anlattıkları hemen hemen aynıydı. Mert Binbaşı ile birer sigara daha yaktık. İkimiz de duyduklarımızı hazmetmeye, akıl süzgecimizden geçirip mantıklı bir temele oturtmaya çalışıyorduk.

“Ne yani tugaya bir canavar mı saldırmış? Yok artık!”

“Gökhan Asteğmenim, bildiğim kadarı ile sen sivilde cinayet bürosunda dedektiftin. Özlemişsindir mesleğini. Araçlardan birine atla, yanına adamlarından da al, etrafa bir bak. Olay mahalli senindir.”

Kısa süreliğine de olsa çok sevdiğim askeri üniformayı üzerimde taşımak ve cesetlerden uzak kalmak için şark görevimin ilk yılını asteğmenlik ile takas etmiştim. Ama, cinayet masası dedektifliğim burada da peşimi bırakmamıştı

“Komutanım, ilk nöbetçiyi de alayım yanıma, aklıma bir şey takıldı. Bir bakıp gelelim.”

Araçlardan birine atlayıp ilk nöbet noktasına gelmiştik ki, silah sesleri tekrar duyuldu. Bu sefer birden fazla G3 ateşleniyordu. Olduğumuz yere çömelip ateşin durmasını bekledik. Nöbetçi askeri yanıma çağırıp gördüğü varlığın hangi taraftan geldiğini yeniden göstermesini istedim. Kendisini izlememi söyleyince takıldım peşine. Nöbet kulübesi ile tel arasında yaklaşık elli metre mesafe vardı.

O sırada çamurun içinde gördüğüm bir iz beni kendime getirdi. Askeri, aracın yanına gönderip  yere çömeldim.

“Yuh! Bu ne lan, altmış beş numara ayak mı olur anasını satayım.”

Tel ile kulübe arasında dört ayak izi vardı. İnsana ait olamayacak kadar büyük ayaklardı bunlar.

Tellerin arasından geçip sivil hayata ayak bastım. Nöbetçinin davetsiz misafirimizi ilk gördüğü noktaya kadar ilerledim. Aynı boyda ayak izlerinden orada da vardı. Arazinin genelinde zeytin ve portakal ağaçları ekiliydi. İzlerin  ilk başladığı nokta ile tele kadar olan alandaki ağaçlara bir göz attım. Bazılarının gövdesinde sanki X-Men filmindeki süper kahraman Wolverin’inkine benzer pençe izleri vardı. Burası Kıbrıs’tı ve ayı yoktu. İki ayaklı ayı ise çoktu. Yaban domuzlarının da toynakları olduğuna göre bu soktumunun izlerini nasıl bir mahlûk yaptı diye içimde dehşetli bir merak uyanmıştı.

Tüm izlerin telefonumla fotoğraflarını çektikten sonra, dönüp silik bir gölge gibi ışıkları parlayan şehre baktım. İçimden kaçıp gitmek geldi bir an. Askerden önce peşimden ayrılmayan gariplikler burada da beni yalnız bırakmamıştı. Neyse şimdi işime bakmalıydım. Geçmişin hayaletlerinin bugünü etkilemesine izin vermemeliydim. Üzerinde olduğum meseleye yoğunlaşmaya çalışmalıydım.

Askerlerle araca atlayıp Mert Binbaşı’nın bulunduğu alana doğru hareket ettik. İkinci nöbet noktasına geldiğimizde yavaşladık. Etrafta kimsecikler yoktu. Bir sonraki nöbet noktasına doğru baktığımda güçlü fenerlerin ışıklarını gördüm. Araç şoförünün yeni rotası belli olmuştu.

Bizi gören Binbaşı hemen yanıma gelip beni diğerlerinden uzaklaştırdı. Bulduğum izlerin fotoğraflarını ona gösterirken, gümrüksüz yabancı sigarasından uzattı. Yüzünden canının sıkıldığı belli oluyordu. Askerlerine çocuğu gibi özen gösteren, onlara bir arkadaş gibi yaklaşan bu dev cüsseli adam çok endişeliydi.

“Gökhan, bu nöbetçi de diğer ikisi ile aynı şeyleri gördüğünü anlattı. Tek fark, ateş etmeye başladığında yaratığın doğudaki diğer nöbet noktalarına doğru yön değiştirdiği. Buradan sonra iki nöbet noktası daha var. Sonrası dağ.”

Sözünü bitirdiğinde o uğursuz dağa doğru bakıyordu. İlk kez bana sadece ismimle hitap etmişti. Bu adamı sevmeye başlıyordum galiba. Tanışmamızın böyle bir netameli olay ile olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Binbaşı hakkında anlatılanlar efsane niteliğindeydi. Herkesin efsane dediği kişi benim kankam olmuştu.

“Sence neyin peşindeyiz?”

“Komutanım, izlere ve görgü tanıklarının anlattıklarına bakıldığında bir insan olmadığı kesin. Hayvan olduğu konusunda da şüphelerim var. Şayet bir hayvan ise yepyeni bir türü beraber keşfetmiş olup tarihe geçeceğiz. Ama bana kalırsa hayvan da değil. Ne bileyim komutanım kafam acayip karıştı. Resmen X-Files dizisindeki kafası hep karışık dedektif Molder’ı anımsadım.”

Molder’ı biliyor olmalıydı ki, yüzüne eskilerden bir dostu hatırlamanın tebessümü yerleşti.

Konuşmamız biterken son nöbet noktasından bir yaylım ateşi başladı. Binbaşı Mert, ekibinin büyük kısmını son nöbet noktasına göndermişti. Silah sesleri, tüm ekibin o yaratığı gördüğünü haber veriyordu bize.

Gün ağarmaya başlamıştı. Zamanın en anlamlı saatlerindeydik. Tugaya yakın köylerden birinde, inatla bize ölümü hatırlatırcasına sabah ezanı okunuyordu. Bütün gece, göremediğimiz bir düşmana karşı vermiş olduğumuz savaşın ardından enerjimiz artık tükenmek üzereydi. Mert Binbaşının tugay yemekhanesinden getirttiği harika kahvaltımız sonrasında, bir zeytin ağacının altına oturduk. Bir taraftan sigaralarımızı tüttürürken bir taraftan da dün gecenin analizini yapmaya başladık.

Askerlerimize saldıran bir yaratık vardı. Buna hepimiz ikna olmuştuk. Son nöbet noktasında açılan yaylım ateş sonrasında bu saldırganın yara aldığını bağıran komandolar, gece görüş dürbünlerinin desteğiyle düşmanın peşine düşmüşlerdi. Geri kalanımız ise çatışmanın ardından geriye kalanları bulabilmek için araziye yayılmıştık. Kısa bir süre sonra benim askerlerimden biri gelip  görmemiz gereken bir şey bulduğunu iletti. Binbaşı ile askerin ardına düşüp neyle karşılaşacağımızı düşünür bir şekilde ilerledik.

Asker elindeki feneri yere tutup “Buradan başlıyor,” dediğinde toprağın üzerindeki koyu ve yoğun lekeleri net bir şekilde görmüştük. Eğilip, iki parmağımla peltemsi sıvıya dokundum. Kandı bu. Neredeyse siyaha yakın bir rengi vardı. Tanecikli bir yapıya sahipti. İçeriğinde her ne bulunduruyorsa parmak uçlarım yanmaya başladı. Belimde duran mataradaki tüm suyu ellerime boca etmem de pek bir fayda göstermedi. Derken asker bir ağacın önünde durdu. Gördüğümüz karşısında şaşkınlığımızı koruyamadık. Binbaşı sağlam bir küfür savurdu.

“Bu ne Gökhan. Allah’ım sen bizi koru yarabbi.”

“Komutanım, çocukların dediği kadar var.”

Derisi siyah bir koldu bu. Dirsekten kopmuş.

“G3 mermilerinin işi. Sizin ekip sağlam nişancıymış komutanım.”

İkimiz de güldük. Yoksa, ağlamalı mıydık halimize?

“Oha! Baksanıza komutanım, elimin iki, iki buçuk katı el var dingilde.”

Yerden bir ağaç dalı alıp kopmuş kolu evirip çevirmeye başladım. İşimi özledim bir an. Cinayet mahallerini. Çıkmasını beklediğiniz izinleri. Kabiliyetsiz adli tıpçıları bile özlemiştim. Hele ki,  delil topladığını zannedip de asıl delilleri heder eden olay yeri incelemenin kekoları bile burnumda tütmüştü. Cesetlerin efendisiydim ben, cesetlere fısıldayan deli..

Tanımlayamadığımız düşmanımızın peşinden giden komandolar geri gelmişlerdi.  Adamlar sıkı bir takibe girmişler, Kazık Tepe denen kayalık bölgede düşmanımızı sıkıştırmışlar ancak her nasıl olduysa düşman bir an da ortadan kayboluvermişti. Binbaşının takımı astsubaylardan oluşuyordu. Her biri çok deneyimli askerlerdi. Yıllarını dağlarda terorist kovalayarak geçirmişlerdi. Bu kaybolma meselesinin nasıl olduğuna bir türlü anlam veremiyorlardı. Gördüklerimizden sonra bu durum her ikimize de doğal gelmeye başlamıştı.

Ekibe bulduğumuz kol parçasını gösteriyorduk ki, Tugay Komutanlığı’ndan gelen bir haberci Tugay Komutanı’nın bizi görmek istediğini bildirdi. Sonra, hızla geldiği araca binip geri dönmek üzere yola çıktı.

Haberci gözümde bir anda yürüyen mesaja dönüşmüştü. Tugay Komutanı, odasından bu haberciye bilgiyi yüklüyor, yürü git tuşuna basıyor, hooopp haberci bizde. Mesajı veriyor sonra koşar adım geri dönüyor.

“Mesajı ilettim komutanım!” diye haber verişi de iletildi mesajı oluyordu.

Cidden deliydim ben, bugün bunu net olarak anlamış bulunuyordum.

Emanetimizi  yanımıza alıp Mert Binbaşı’nın aracı ile Tugay Komutanı’nın yanına ışınlandık. Kol parçası pis pis kokmaya başlamıştı. Sardığımız çuvaldan zehirli kanı sızıyordu. Komutan bizi içeri aldığında ikimizde hazır olda tekmil verdik. Binbaşının bir baş hareketi ile elimdeki emaneti Tugay Komutanı’nın masasının önünde duran sehpaya bıraktım.

Tabur komutanı da bu mini toplantıya katılmıştı. Merakına yenilerek çuvalı açma gafletinde bulundu. Kusmamak için elini ağzına bastırdı. Ne de zayıf herifmiş.

Tugay Komutanı, masasından kalkıp sehpanın başına gelip durdu. Çuvalın içine bir göz attı. Bilmiş bir yüz ifadesi takınmıştı. Sanki benzer şeyleri gün içinde sıkça görüyormuşçasına. Sonra bize dönüp “Beyler,” dedi.  “Zorlu bir gece geçirdiniz. Yalnız, bu olayın detayları bu odanın dışına sızmayacak. Adamlarınızı uyarınız. Birkaç gün sivilde kafa dinleyin. Bundan sonrasında olay benim kontrolümde olacak. Çıkabilirsiniz.”

Bu neydi lan şimdi?

Yaşananlar ile ilgili bizi dinlemeden iki gün sivilde izin yaptırarak aklınca bize rüşvet veriyordu. Tugay Komutanlığı binasının önünde birer sigara yakıp bir süre konuşmadan durduk.

“Komutanım, şayet bu herif bu mevzunun detayını bilmiyorsa beni bütün tugay düdüklesin. Bu neydi şimdi?”

“Boşver Gökhan. Var bir gariplik te hadi hayırlısı. Şu sivil tatilimizde beraber takılalım, ne dersin? İyi anlaştık sanki.”

Binbaşı kolunu omzuma attı, lojmanlar bölgesine doğru beraberce yürümeye başladık. Ama ikimizin de aklında bir yığın  soru vardı ve cevaplar arkamızda bıraktığımız binada kalmıştı. Bundan adımız gibi emindik.

Tugay Komutanı’nın odası. Güvenli hattan yapılan görüşmenin sonucu netti.

“Efendim, askerlerim bu sefer çok yaklaştı. Hatta kolunu alıp önüme koyacak kadar yaklaştılar. Daha dikkatli olunması gerekiyor. En azından deney gecelerinden önce haberim olursa ona göre düzenlemeler yapabilirim. Anlaşıldı efendim. Gerekli düzenlemeleri bugün tamamlıyorum.”

İki günlük rüşvet tatili inanılmaz keyifli geçti. Mert Binbaşı on numara bir insanmış meğerse. Hiçbir zaman,  insanları dış görünüşü ile yargılamayın derdi annem. Çok haklıymış.

Sabahlara kadar sohbet edip  rakı içerek geçirilen iki gün.

Ara sıra bunu tekrarlamamız gerektiği konusunda anlaşıp birliğe döndük. Tugay içindeki görev alanlarımız farklı noktalarda olduğundan vedalaşıp ayrıldık. Bölük binasındaki odama girip masamın başına oturdum. İki günde masamın üzerinde kâğıtlardan oluşan bir dağ yığını oluşmuştu. Tek tek incelemeye başladığımda bölüğümüzde görevli birçok askerin görev emri ile karşılaştım.  Hepsi acil ve gizli ibareliydi. Bizzat Tugay Komutanı’nın emri ile diyordu evrakın içeriğinde.

“Ne dolap çeviriyor lan bu omzu kalabalık” diye söylenmeye başladığım sırada içeriye bölük astsubayı girdi. İlgili evrakları göstererek, ismi geçen askerlerin apar topar yeni görev yerlerine gönderildiklerini iletti ve çıktı.

İyi de görev emri çıkan adamların hepsi erdi ve iki gece önce bizimle mahlûkat avlayan askerlerdi bunlar. Derken cep telefonum acı acı çalmaya başladı. Arayan Mert Binbaşı’ydı. O gece bizimle beraber olan adamlarının hepsinin görev emri ile farklı noktalara gönderildiğini söylüyordu. Bendeki durumunda aynı olduğunu iletince tugay binasından çıktığımızdaki lafımı bana tekrarladı.

“Omzunda galaksi taşıyan arkadaşın her boktan haberi varmış anlaşılan. Tanıkları dağıttı resmen. Vay anasını arkadaş, vay anasını.”

Gerçekten de vay anasınıydı. Benzer olayları Amerikan filimlerinde izlemiş ve romanlarda okumuştum. Cennet vatanımda da benzer olaylar oluyormuş da biz uyuyormuşuz meğerse…

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum