Percule Hoirot Macerası – Bir Ölüm Kalım Meselesi (2)

Paylaş:

Hikayenin Devamı:

 

 

Percule Hoirot, 18.45’de Ruislip Manor istasyonundan Metropolitan trenine binerek Maida Vale’e geri döndü. Arwyn’in hazırladığı akşam yemeğini alelacele yiyip çalışma odasına çekildi. Heyecanlı ve hareketli bir gün geçirmişti. Biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu hissediyordu. Ama bu sadece vücudu için söz konusuydu. Yoksa kafasının içini istese de tatile çıkaramazdı.

O bir anlık sahne hala gözlerinin önündeydi. Adamın yüzü gerçekten de korku filimlerindeki gibiydi. Gerçi sadece sol tarafını görebilmişti ama bu da ona yetmişti. O gerçekten bir zombi olabilir miydi? Yaşayan bir ölü müydü yani? Açıkçası buna inanmak istemiyordu. Ayrıca, inanması için daha zaman vardı. Başmüfettiş McCartney’in araştırması, bu soruya cevap vermesini kolaylaştıracaktı.

Birden, “Hay Allah,” dedi kendi kendine. “Başmüfettiş’le konuşmam lazım. Vakit te bir hayli geç ama yarın gene çok meşgul olacağım.”

Telefona sarılıp Başmüfettiş’i aradı. McCartney, bu kadar geç bir saatte, üstelik te evinden arandığı için biraz bozulduysa da bunu belli etmedi. Ne de olsa arayan Percule Hoirot’du.

“Eğer, Alec Bradford meselesi için arıyorsan, o iş yarın halledilecek,” dedi, adı Beatles grubunun ünlü bas gitaristi Sir Paul McCartney’le tıpatıp aynı olan Scotland Yard Başmüfettişi.

Poirot, “Hayır, hayır,” dedi telaşla. “Bunu duyduğuma sevindim ama seni arama nedenim başka.”

Ünlü dedektif, önce o gün olanları kısaca anlattı. Daha sonra Neal Curtis’in adresini vererek, ona ulaşılmasını, dolaylı da olsa onunla görüşmek istediğini söyledi.

“Neal Curtis, Alec Bradford’un yanında çalışıyormuş. Olaydan iki gün önce İngiltere’den ayrılıp Kanada’ya gitmiş. Bazı şeyler biliyor olabilir.”

“Bu ne demek şimdi?”

“Alec’le karısının ölümünde bir tuhaflık var. İntihar deniyor ama, işin içinde başka bir iş olabilir. Adamın Ruislip’de geniş bir arazisi ve büyük bir evi var. Hepsi kızına kalmış. Kızın velayeti de Kelley’de.”

“Anladım. Ama gene de öteki işi yapacağız değil mi?”

“Evet, kesinlikle. En azından bir konuda kafamız rahat olmalı.”

İki eski dost, birbirlerine iyi geceler dileyip ertesi gün Soho’da buluşmak üzere telefonu kapattılar.

Hoirot, çalışma odasının duvarındaki metal çerçeveli, büyük saate baktı. Sonra, kendi kendisine, “Erken yatmalıyım,” diye mırıldandı. “Yarın sabah Chelmsford’a gideceğim. Essex kırları bakalım söylendiği kadar güzel miymiş?”

 

*** *** ***

Küskün Papağan, Chelmsford’un batısında, şirin bir kafeydi. Mavi-beyaz tentesi ve gene aynı renklerden masa örtüleriyle hoş bir görünümü vardı.

Kendi dükkanında da aşçılık yapmaya devam eden Joanna Wilson, kuşkulu gözlerle Hoirot’yu süzdü.

“Alec Bradford’la karısının ölümlerini araştırdığınızı söylediniz. Bunu yapmanızın sebebi nedir?”

Hoirot böyle bir soruyla karşılaşacağını bildiğinden, anlatacağı hikayeyi önceden hazırlamıştı.

“Ah, Bayan Wilson. Sigorta şirketleri tabii ki. Bilirsiniz onlar daima kılı kırk yararlar.”

Joanna’nın sigorta şirketlerinin çalışma ilkeleri konusunda en ufak bir fikri yoktu. Ama hiç kimse onun aptal bir kadın olduğunu söyleyemezdi.

“Aradan üç yıl geçti,” dedi kaşlarını çatarak. “Sigorta şirketleri için bile uzun bir süre bu.”

“Çok doğru. Yalnız, Bradfordların kızı Fiona’nın velayet işlemleri yeni bitti. Ve küçük kız hatırı sayılır bir servetin sahibi şu anda.”

Hoirot’nun uydurduğu hikaye, etkisini çabuk gösterdi. Kadının sadece bakışlarında değil, tavırlarında da hızlı bir değişim oldu.

“Zavallı Fiona. Annesi ile babası öldüğünde beş yaşındaydı.”

Hoirot, bu fırsatı kaçırmadı. “Siz o sırada Ruislip’de miydiniz?”

“Hayır. Onların kaybolmasından dört gün önce ayrıldım ben evden. Bütün eşyamı toplayıp Reading’deki kız kardeşimin yanına gittim.”

“İşinize son verileceğini önceden biliyor muydunuz?”

“Nerden bilebilirdim? Çok ani olduydu. O günü iyi hatırlıyorum. Bay Bradford atıyla dolaşırken bir kaza geçirmiş, kanala yuvarlanmış. Üstü başı sırılsıklam vaziyette geldi eve.  O sırada söyledi bana. Hemen, bu akşam işi bırakın, dedi. Çok şaşırdım ve kızdım tabii. Ama tazminat olarak verdiği para çok yüksekti, hiçbir sorun çıkarmadım. Açık konuşmam gerekirse, Henry ile bu dükkanı satın alırken o tazminat çok işimize yaradı.”

“Neden işinize son verdiğini sormadınız mı?”

“Sormaz mıyım? Sordum elbette.”

“Ne cevap verdi?”

“Üç-dört gün sonra karısıyla birlikte uzun bir geziye çıkacaklarını, bir-iki yıl sonra geri döneceklerini söyledi. Ben de inandım. İnanmamam için bir sebep yoktu. Herhalde Karayipler’e gidecekler diye düşündüm. Karısı Jamaikalıydı ve yıllardır ailesini görmüyordu. O yüzden, ortadan kaybolduklarını duyunca fazla önemsemedim. Hatta, bir ara polise gidip durumu açıklamayı bile düşündüm. Fakat tam harekete geçeceğim sırada, cesetlerinin gölde bulunduğu haberi geldi.”

“Son zamanlarda Bayan Bradford’un durumu nasıldı?”

“Çok hastaydı. Odasından dışarı zor çıkıyordu.”

“Eve doktor geliyor muydu?”

“Hayır ama Bay Bradford karısını bir-iki kez doktora götürdü.”

“Bella’nın hastalığı beydi?”

“Bunu hiç bilmiyorum. Bazan iyi oluyordu. Bahçeye bile çıkıyor, kocasıyla birlikte yemek yiyordu. Ama çoğu  zaman kötüydü. Odasından dışarı çıktığında ayakta duramaz, sarhoşlar gibi sağa sola devrilirdi.”

“Küçük kızın dadısını hatırlıyor musunuz? O şimdi köyde yaşıyor.”

“Bayan Hartnell mi? O zaten Ruislip’te oturmuyor muydu? Geceleri evine geri dönerdi. İyi biriydi ama çok dalgındı. Bu dalgınlığı yüzünden de sık sık nahoş durumlarla karşılaşırdı.”

“Neden böyle dediniz?”

“Sabah erkenden geldiği için evin kapısının anahtarlarından biri ondaydı. Geceleri kilitleyip gider, geldiğinde de kendisi açardı. Dediğim gibi, bir gece kapıyı kilitlemeden gitmiş. O gün Mr. Bradford tesadüfen Londra’daydı. Çok geç bir saatte eve geri dönüp de kapının kilitli olmadığını farkedince doğal olarak çok sinirlendi. Tabii, Bayan Hartnell kapıyı kilitlediğini iddia ettiyse de, buna hiçbirimiz inanmadık. Çünkü daha önce de buna benzer olayları olmuş, Bay Bradford onu defalarca ikaz etmişti. Galiba Bayan Hartnell’in elinde değildi. Kafasında hep bir şeyler vardı onun. Bazan beni bile duymaz, konuşulanları anlamazdı. Genç yaşta dul kalan kadınlar hep böyle mi oluyor acaba? Kuzenim Jude’da da aynısı var.”

“Bayan Hartnell dul mu?”

“A, bilmiyor muydunuz? Kocası, yıllar önce Ortadoğu’da bir yerde görevdeyken ölmüş. Savunma Bakanlığı’nda görevliymiş adam. Nereden bakarsanız yirmi beş yıl önce. Belki daha fazla.”

“Neal Curtis nasıl biriydi? O da evde çalışıyormuş.”

“Curtis mi? O çok hoş bir çocuktu. Çok da gençti. Aklı fikri Kanada’daydı. Sonunda gitmiş galiba.”

“Ne iş yapıyordu?”

“Ne iş yapmıyordu ki? Çocuğa bakmak ve yemek yapmak dışında yapmadığı iş yoktu. Atlara o bakıyordu. Asıl işi buydu. Ama aynı zamanda şoförlük de yapıyordu. Bay Bradford’un iki arabası vardı. Birini kendisi kullanırdı. Öteki ise diğer işlere aitti ve sürücüsü Curtis’di. Mesela beni alışverişe o gütürürdü. Bayan Hartnell’i her gece evine bırakır, sabah erkenden de almaya giderdi. Bazan hanımefendiyi sağa sola götürdüğü de olurdu. Ayrıca elinden her iş gelirdi. Tamiratları o yapardı. Bahçeyle bile ilgilenirdi.”

“Bahçıvan yok muydu?”

“Vardı ama her gün gelmezdi. Yardımcıları da öyle. Tembel adamlardı. Köydeki diğerleri gibi.”

“Bir de hizmetçi varmış.”

“Janet’den söz ediyorsunuz sanırım. Çok becerikli bir kızdı. Memleketine geri döndü. Aynı gün bıraktık işi.”

Percule Hoirot başka soru sormadı. Joanna’ya iyi günler dileyip Küskün Papağan’dan ayrıldı. Bir saat sonra Victoria İstasyonu’nda trenden inerken hala düşünceliydi. Saatine baktı bire geliyordu. Yarım saat sonra, Soho’da Başmüfettiş McCartney ile buluşacaktı.

 

*** *** ***

 

Çin mahallesindeki Fung’un restoranı her zamanki gibi loş ve sessizdi. Ufak tefek garson, onu Başmüfettiş’in oturduğu masaya götürdü.

McCartney, eliyle ağzını kapatarak, “Buluşmak için tuhaf bir yer seçmişsin Hoirot,” dedi. “Burada ancak fısıltıyla konuşabiliriz.”

Hoirot güldü. “Bizi burada kimse görmez ve duymaz McCartney. Ayrıca buranın yemekleri fevkaladedir. Söyle bakalım ne yiyeceksin?”

“Sen gelmeden az önce menüye baktım. Korkarım buradaki yemeklerin çoğu bu gece beni uyutmayabilir. Baharatlarla aram  hiç hoş değil bu aralar.”

“O zaman sana karides salatası önereceğim. Ne dersin?”

“Karides mi? Bak bu olur işte.”

“Tamam. Ben de kızarmış ördek, soğanlı çin makarnası ve sebze yiyeceğim.”

Başmüfettiş gözlerini iri iri açarak, “İnanamıyorum Hoirot,” dedi. “Bunların hepsini sen mi yiyeceksin?”

“Elbette. Çok açım dostum. Ayrıca baharatlar bana asla dokunmaz. Bir kadeh de kırmızı şarap içeceğim. Görev başında olduğuna göre  sana da bir kadeh limonata söyleyebilirim.”

Sessiz sedasız gelen garson kıza siparişlerini verdiler. Kız, gene aynı sessizlikle ortalıktan çekilince Hoirot sordu. “Evet, Başmüfettiş. Gelelim bizim Ruislip’deki zombi olayına. Bana neler anlatacaksın?”

“Çok şey. Ama bunlar işine yarar mı onu bilmiyorum. Önce istediğin işlem yapıldı. Bu sabah yıldırım hızıyla yetkililerden gerekli izinler alındı ve Nothwood’daki mezar açıldı.”

“Sonuç?”

“Alec Bradford’un cesedi tabutunun içinde duruyor. Ve hiç de hortlayacak ya da zombileşecek bir halde görünmüyor.”

“Yemek öncesi konuşacak bundan daha iyi bir konu bulamazdık. Neyse. Bu durumda, zombi hikayesini bir tarafa bırakıyoruz. Peki, diğer konular?”

“Bu Curtis denen adam, üç yıl önce Kanada’ya gitmiş. Mektuptaki adreste kısa bir süre kalmış. Altı hafta önce İngiltere’ye geri dönmüş. Liverpool Limanı’ndan giriş yapmış ama kendisinin şu anda nerde olduğunu bilmemize imkan yok tabii.”

Hoirot, “Ah,” dedi. Kaşları hafifçe yukarıya doğru kalkmıştı. “Demek Curtis, şu anda İngiltere’de. İşte bu olmadı.”

Başmüfettiş, gözlerini kısarak Hoirot’ya baktı. Bu adamın kafasının içinden neler geçiyordu acaba? Bunu hiçbir zaman anlayamamıştı. Bugün de anlayamayacaktı. Bunu bildiğinden sözlerine devam etti.

“Alec Bradford’un mirasına gelince. Haklısın. Herşeyini kızına bırakmış. Kızın vesayeti de Kelley’de. Yalnız ilginç olan şu: Alec Bradford, ölümünden önceki birkaç ay içinde , Ruislip’deki ev ve arazi dışında kalan bütün mülklerini satmış.”

“Satıştan gelen paraları ne yapmış peki?”

“O konuda bir bilgi yok. Bankaya yatırmamış. Bir yere koymuş olabilir. Bir dolaba ya da kasaya mesela.”

“Ya da birine vermiş olabilir.”

“Evet, bu da mümkün. Sence Kelley’e mi verdi? Verdiyse bile bunu Kelley’in kendisi söylemedikçe asla gerçeği öğrenemeyiz.”

Hoirot güldü. “Gerçeği öğrenmenin bir çok yolu vardır.”

Peçetesini açıp dizlerinin üzerine seren McCartney, “Ha, az daha unutuyordum,” dedi. “Neal Curtis, sana söylendiği gibi, Alec Bradford’la karısının ortadan kaybolmasından iki gün önce değil, iki gün sonra binmiş gemiye.”

Garson kızın elinde büyük bir tepsiyle masaya yaklaşmakta olduğunu gören Hoirot, “Verdiğin bilgiler için çok teşekkür ederim Başmüfettiş,” dedi. “İşte yemeğimiz de geliyor. Artık susma zamanı. Çinlilerin dediği gibi, bilgisizlik dinlemekle, açlık ise yemekle giderilir.”

Başmüfettiş Paul McCartney alaycı bir tavırla sordu.

“Öyle mi demişler?”

Garson kızın önüne koyduğu tabağa dikkatle bakan Hoirot keyifle mırıldandı.

“Eh, aşağı yukarı.”

 

*** *** ***

Yemekten sonra iki eski dost Charing Cross’a doğru yürüdüler. Leicester Meydanı’na gelince Hoirot, Başmüfettiş’e veda edip metroya indi. Bu kez, Piccadily hattına  binerek gidecekti Ruislip’e.

Tren oldukça kalabalıktı ama Hyde Park Corner’ı geçtikten sonra birden tenhalaştı. Boş koltuklardan birine yerleşen Hoirot, ‘Metropolitan hattı daha kestirmeden gidiyordu galiba,’ diye düşündü. ‘Üstelik onun hem vagonları daha ferah, hem de koltukları daha genişti. Şu McCartney gerçek bir dost. Bana çok önemli bilgiler verdi. Sanırım işin içyüzü tahmin ettiğim gibi. Bu akşam herşey belli olacak. McCartney ve adamlarının Ruislip’e gelmesini özellikle istemedim. Çünkü bu dikkat çekerdi. Katil hiçbir şeyden kuşkulanmamalı. Evet o bir katil. İki kişiyi gözünü kırpmadan öldürdü. Üstelik bir de buna intihar süsü vererek, kendisini bütün gözlerden uzak tutmayı başardı. Ama onu bu akşam yakalayacağım. Bu akşam bütün esrar aydınlanacak.’

Kelleylerin evine geldiğinde saat tam üçtü. Bayan Hartnell de oradaydı. Kadın, niye davet edildiğini bilmediğinden değil, ortamdaki gerilimli hava yüzünden şaşkınlık ve heyecan içindeydi. Hoirot onu yatıştırdı.

“Endişelenmeyin Bayan Hartnell. Gelmenizi özellikle ben istedim. Sizden Fiona ile ilgilenmenizi, ona göz kulak olmanızı rica ediyorum.”

Kadın, bu sözlerle biraz rahatladı. “Elimden geleni yaparım,” dedikten sonra Fiona’nın yanına gitti.

Hoirot, Kelley’e sordu. “Sizde Alec Bradford’un evinin anahtarı var öyle değil mi?”

Kelley, dedektifin ne yapmak istediğini anlamaya çalışarak ikircikli bir tavırla, “Evet,” dedi.

“Birlikte oraya gidelim. Evin içini incelemek istiyorum.”

Kelley şaşkınlıkla, “Orada ne bulacağınız umuyorsunuz? Eşyaların çoğu satıldı. Sadece bir iki parça anı niteliğindeki eşya kaldı içeride.”

Hoirot kararlıydı. “Gene de oraya bir bakmak istiyorum.”

İki adam birlikte yola koyuldular. Kanalın üzerindeki köprüden geçip Bradford’un arazisine girdiler. Ev tam tepede, kuleli, Viktorya tarzı bir yapıydı. Karşıdan bakıldığında oldukça görkemli görünüyordu. Kelley, evin kapısını cebinden çıkardığı büyük bir anahtarla açtı. Hoirot’nun girmesi için yana çekildi.

Geniş pencereleri örten kalın perdelerin aralarındaki boşluktan süzülen güneş ışığı, evin içini tuhaf, gizemli bir havayla doldurmuş gibiydi. Hoirot garip bir yüz ifadesiyle bu gizemli havayı bir av köpeğiymişcesine derin derin kokladı. Onu gören Kelley de aynısını yaptı.

“Kokuyu farkettiniz değil mi?”

“Evet, ne kokusu bu. Küf mü?”

İki adam çevrelerini koklamaya devam ettiler.

Birden Hoirot sesini alçaltarak, “Hayır,” dedi. “Yemek kokusu bu! Soğanlı Çin makarnası! Bu baharatların kokusunu yüz metre öteden tanırım. Bunun anlamını biliyor musunuz?”

Kelley şaşkın şaşkın başını iki yana salladı.

Hoirot kısık sesle sözlerine devam etti. “Evde biri var. Sessiz olun. Belki şu anda burada.”

Kelley’in gözleri yuvalarından fırlar gibi oldu. “Ne diyor…”

Cümlesini tamamlayamadı. Hoirot’nun ani bir el hareketi onu susturdu.

“Şşşt! Sessiz olun. Şu anda evde biri olabilir. Onu ürkütüp kaçırmayalım.”

Sessizce yürüyerek alt kattaki odaları birer birer dolaştılar. En son, mutfağa girince, Hoirot ellerini iki yana açarak dramatik bir tavırla, “İşte!” dedi.

Kelley başını uzatıp içeriye baktı. Mutfak tezgahının üzeri yemek artıkları, açılmış yiyecek ambalajları, boş bira şişeleri ve konserve kutularıyla doluydu.

“Haklısınız. Eve birisi girmiş.”

Hoirot mutfağı dikkatle inceledi. Sonra, ikisi birlikte üst kata çıktılar. Buradaki odaların hepsi boştu. Hiçbirinde evde birinin yaşadığına dair iz görünmüyordu. Hoirot, çatıya çıkan merdivenleri işaret etti.

Kelley, başını salladı. “Çatıda bir oda var,” dedi fısıltıyla. “Kulenin içinde. Satılmayan eşyaların bir kısmı orada duruyor.”

Gene aynı sessizlikle merdivenleri tırmandılar. Yukarıya vardıklarında, Hoirot parmaklarının ucuyla kapıyı hafifçe itti.

Oda basık tavanlıydı ama oldukça genişti. Eşyaların bir bölümü mukavva ambalaj kutularına konmuştu. Bazılarınınsa sadece üzerleri örtülmüştü. Hepsi derlenip toparlanıp bir köşeye yığılmıştı. Middlessex kırlarına bakan çatı penceresinin önünde bir şilte vardı. Çevresinde gene mutfaktaki gibi boş bira kutuları ve yiyecek artıkları duruyordu.

Hoirot eğilip şilteyi inceledi.  Doğrulurken, “Evde kalan kişi, burada yatmış,” diye mırıldan dı.

Kelley, “İyi ama,” dedi. “Neden burada yattı ki? Aşağıda bir sürü oda ve rahat bir kanape varken…”

Hoirot, eliyle pencereyi gösterdi. “Bunun yüzünden. Buradan bütün arazi, sizin ev, kanal, koru hepsi mükemmel görünüyor. Bir de dürbünü varsa, sizi sürekli izlemek için buradan daha uygun bir yer bulamazdı.”

Birden, aklına bir şey gelmiş gibi durakladı. Sonra, “Çabuk eve geri dönelim,” dedi. “Burada işimiz bitti.”

Dedektifin aceleyle merdivenleri indiğini gören Kelley, arkasından seslendi. “Ne var, ne oluyor? Neden böyle telaşlandınız?”

Hoirot, adımlarını daha da hızlandırarak bağırdı. “Burada kalan kişi, büyük ihtimalle sizin zombi olmalı. Ve şu anda burada olmadığına göre, nerede olabilir dersiniz?”

Kelley, “Aman Allahım,” dedi. “Haklısınız. Bir an önce eve gitmemiz gerekiyor.”

İki adam geldikleri yoldan geri döndüler. O kadar hızlı yürümüşlerdi ki eve girdiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Kelley, ilk iş olarak hizmetçiye Fiona’nın nerede olduğunu sordu. Odasında olduğunu öğrenince gidip baktı. Küçük kız, Bayan Hartnell’la  birlikteydi.

Sandra verandada oturuyordu. Hoirot’yu görünce meraklandı. “Ah demek döndünüz Bay Hoirot? John sizinle birlikte değil miydi o nerede? Hem neden bu kadar telaşlısınız?”

“Endişelenmeyin hanımefendi. Sadece biraz hızlı yürüdük. Bay Kelley, Fiona’nın yanına gitti. Birazdan gelir.”

Kadın rahatlamıştı. Koltuklardan birini işaret ederek, “Bay Hoirot, oturun ve bana anlatın çabuk, o eve neden gittiniz? Bir şey bulabildiniz mi orada?”

O sırada Kelley salonun kapısında belirdi. Yorgun ve gergin görünüyordu. Onun bu hali karısının gözünden kaçmadı.

“John, neler oluyor? Biri bana her şeyi anlatmalı.”

Hoirot kadına döndü. “Bayan Kelley, Fiona’yı kaçırmak isteyen kişi Bay Bradford’un eski evinde kamp kurmuş. Bunun kanıtlarını bulduk ama kendisi orada değildi. Ha, bu arada söyleyeyim, Scotland Yard’dan Bay Bradford’la karısının mezarlarının kontrol edilmesini istedim. İçiniz rahat olsun, mezardan çıkıp ortalıkta dolaşan biri yok. Fiona’yı kaçırmak isteyen kişi, sizin benim gibi kanlı-canlı bir insan. Bu adam birkaç kez kaçırma girişiminde bulundu. Sanırım bu akşam da aynı şeyi deneyecek.”

Sandra, sinirli bir tavırla Hoirot’nun sözünü kesti. “Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz?”

Hoirot omzunu silkti. “Çünkü bu akşam ona tuzak kuracağız.”

John Kelley oturduğu yerden doğruldu. “Tuzak mı?”

“Evet, tuzak. Bu akşam ona bir yem atacağız.”

Sandra nefesini tutarak ellerini ağzına doğru götürdü. John ise Hoirot’nun niyetini anlamaya çalışıyordu.

“Nasıl bir yem?”

“Fiona’yı kullanacağız”

Sandra başını iki yana salladı. “Hayır. Buna izin veremem.”

Hoirot duruma hakim olmak için ayağa kalktı.

“Sakin olun. Fiona’yı başıboş bırakacak değiliz. Adam, büyük ihtimalle mekanına geri döndü. Şimdi kulenin penceresinden dürbünüyle bizi gözetliyor olmalı. Fiona’nın bahçede tek başına oynadığını görünce buraya gelecek ve tekrar şansını deneyecektir.”

John Kelley, itiraz etti. “Biz buradayken geleceğini hiç sanmıyorum.”

Hoirot, “Biz burada olmayacağız,” dedi. “Birazdan ikimiz sizin arabanızla evden ayrılacağız. Arabayı Bayan Hartnell’in evinin önüne bırakıp yürüyerek geri döneceğiz. Bu da aşağı yukarı bir saat zamanımızı alır. Eve normal yoldan değil, tarlalardan geçerek arka taraftan gireceğiz. Kulenin penceresinden orayı görmenin imkanı yok. Böylece onun evde sadece kadınların olduğunu sanmasını sağlayacağız. Biz eve geldikten sonra, saat beşte Fiona bahçede tek başına oynamaya başlayacak. Bayan Kelley, verandanın önündeki salıncakta kitap okuyacak. Bayan Hartnell ise yan tarafta çiçeklerle ilgilenecek. Yani kızınızı, mümkün olduğunca, korunmasızmış gibi göstereceğiz.”

“Peki ya biz? Biz ne yapacağız?”

“Ben üst katta olacağım. Sanırım Fiona’nın odasından  bütün bahçeyi görmek mümkün. Siz ise yan taraftan bahçeye girecek ve bodur selvilerin arkasına saklanacaksınız. Ben işaret vermeden de yerinizden ayrılmayacaksınız.  Oradaki çiçek tarhlarını kimse sulamasın bugün. Belki biraz toprağa uzanmanız gerekebilir.”

John Kelley, Hoirot’nun planını beğenmişti. “Tamam o zaman,” dedi. “Hemen çıkalım öyleyse.”

Sandra ayağa kalkan kocasının elini tuttu. “Ama sevgilim…”

John karısının gözlerine baktı. “Merak etme hayatım. Ben Bay Hoirot’ya güveniyorum. O alçağı bu akşam yakalayacağız.”

Hoirot kadını uyardı. “Hanımefendi biz dönene kadar, Fiona kesinlikle bahçeye çıkmamalı.”

Sandra içini çekti. “Tamam Bay Hoirot. Siz gelene kadar kimse yerinden kıpırdamayacak.”

 

*** *** ***

İki saat sonra, köyden yürüyerek gelen Percule Hoirot ve John Kelley, arka taraftan eve girdiler. Plan gereği önce Fiona ile Bayan Hartnell bahçeye çıktılar. Bayan Hartnell Fiona’yı bodur selvilerin bittiği yere kadar götürdü. Sonra ondan ayrılıp çiçeklerle ilgilenmeye başladı.  Onların arkasından Bayan Kelley sökün etti. Biraz bahçede gezindikten sonra verandanın önündeki salıncağa oturdu.

Hoirot, John’a, “Şimdi sıra sizde,” dedi. “Eğer adam bizi gözlüyorsa, şu anda bütün dikkati Fiona’dadır. Yan taraftan çıkın ve selvilerin arkasına gizlenerek,  olabildiğince Fiona’ya yakın bir yerde durun.”

John kendisinden isteneni yapmak için dışarı çıkınca Hoirot, üst kata yöneldi, Fiona’nın odasına girdi. Bu odadaki pencere bütün bahçeye hakim bir konumdaydı. Perdeyi hafifçe araladı, cebinden tiyatro dürbününü çıkarıp gözlerine götürdü. İşte, Kelley oradaydı. Bodur selvilerin arkasındaki çiçek tarhlarına uzanmış bekliyordu. Fiona ile arasında birkaç metrelik bir mesafe vardı ama küçük kız onu göremiyordu. Bayan Hartnell epeyce uzaktaydı. Sakız ağacının gövdesini incelemekle meşgulmüş gibi bir hali vardı ama gözlerinin aslında Fiona’nın üzerinde olduğu belliydi. Bayan Kelley, salıncakta hem hafifçe sallanıyor, hem de kitap okuyordu.

Hoirot, ‘Ne kadar gergin ve asabının bozuk olduğunu bilmesem, huzurlu bir uykuya dalmak üzere olduğunu rahatlıkla iddia edebilirdim,” diye düşündü.

Saatine baktı. Altıya geliyordu. Tuzak hazırdı. Artık yapacakları tek şey, avı beklemekti.

Yirmi dakika boyunca Fiona dışında hiç kimse yerinden kıpırdamadı. Sadece küçük kız oyuncak bebek arabasıyla bir aşağı bir yukarı gelip gidiyordu.

Birden Hoirot, bahçenin en ucundaki kırmızı manolya ağaçlarının arasında gezinen bir gölge farketti. Sonunda av görünmüştü.

Bundan sonra herşey çok hızlı oldu. Hoirot’nun işaretiyle harekete geçen Kelley bir yumrukta yabancı adamı yere serdi. Sandra çığlık çığlığa polisi aradı. Bayan Hartnell, Fiona’yı kaptığı gibi uçarcasına eve götürdü. Ve en nihayet Hoirot, cebinden çıkardığı kelepçeyi yerde yatan adamın bileklerine taktı. Bütün bunların hepsi, iki dakika bile sürmemişti.

Acıyan elini oğuşturan Kelley, “Kim bu herif?” diye sordu. “Neden Fiona’nın peşinde? Bunu artık öğrenebilecek miyiz?”

Hoirot, “Evet,” dedi. “Ama kendinizi büyük bir sürprize hazırlasanız iyi edersiniz.”

Bunu dedikten sonra, yerdeki adamı omuzundan tutup sırtüstü çevirdi.

Sandra ve John Kelley, nefeslerini tutarak birbirlerine sarıldılar.

Adamın yüzünün sol tarafında korkunç bir yanık izi vardı.

Hoirot, dramatik bir tavırla, “Sizi zombinizle tanıştırayım,” dedi.  “Bay Alec Bradford!…”

Kelley şaşkınlıkla kekeledi. “Bu-bu adam… Bu adam Alec mi?”

Eğildi ve yerdeki adama dikkatle baktı. “Aman Allahım, sen Alec’sin gerçekten. Ama, ama… anlamıyorum.. neden?…niye?…”

 

*** *** ***

Bir saat sonra Kelley ve karısı, verandada sakin bir şekilde oturuyorlardı. Scotland Yard’dan gelen polislerle konuşan Hoirot yanlarına geldiğinde güneş batmak üzereydi. Middlessex kırları turuncu renge boyanmış bir tabloya benziyordu.

“Alec ha… ,” diye söylendi John Kelley. “Buna inanamıyorum. O yıllar önce ölmüştü. Mezarının açıldığını bugün siz söylediniz.”

Hoirot, onu doğruladı. “Evet, mezarda bir ceset vardı ama o Alec Bradford’un cesedi değildi.”

Sandra, “Nasıl olur?” dedi. “Onlar gömülürken biz de oradaydık.”

Hoirot, “Tabutun içindeki o değildi,” diye açıkladı.

John, “Neden yaptı ki böyle bir şeyi?” diye sordu.

“Çünkü karısını öldürdü,” dedi Hoirot.”

“Bu çok tuhaf,” dedi John. “Karısını çok seviyordu. Onu neden öldürmüş olabilir ki?”

Hoirot, “Kıskançlık yüzünden,” dedi. “Karısını çok seviyor ve çok da kıskanıyordu. Onun kendisini aldattığını öğrenince buna dayanamadı.”

Sandra, gözlerini iri iri açarak sordu. “Bella kocasına ihanet mi etti? Aman Allahım. Biz bunu nasıl oldu da farkedemedik?”

John, “Peki Bella’yla birlikte gömülen adam kimdi?”

“Bella’nın sevgilisi tabii ki. Alec ikisini de öldürdü. Sonra da ortadan kayboldu.”

Sandra, “İnanılmaz bir şey bu,” dedi. “Bella’nın sevgilisi kimdi Bay Hoirot?”

“Curtis. Evdeki yakışıklı ve genç at bakıcısı. Elinden her iş gelen sevimli delikanlı. Hanımefendinin şoförü. Bella’yla ikisi bir süredir gizli gizli buluşuyorlardı. Herhalde Bella ona evin kapısının anahtarını da vermişti. Alec’in evde olmadığı gecelerde eve rahatlıkla girip çıkıyordu. Bir keresinde kapıyı kilitlemeyi unutunca, Bayan Hartnell epey zor durumda kalmıştı. Alec karısının Curtis’e aşık olduğunu, ikisinin gizli gizli buluştuklarını öğrenince çılgına döndü. Günlerce ne yapacağını bilemedi. En sonunda bir karara vardı. İkisini de öldürecek, kendisi de bir süreliğine ortadan kaybolacaktı. Karısını, Jamaika’dan getirdiği ilaçlarla  yavaş yavaş zehirlemeye başladı. Tabi bu aslında uyuşturucu bir maddeydi. Muhtemelen brundanga olabilir. Jamaika’da bol yetişen ve halk arasında sarhoş ağacı denen bir bitkinin tohumlarından elde edilen bir ilaç bu. Hem hafıza kaybına yol açar hem de adamı tam anlamıyla bir zombiye çevirir. Alec, önce Curtis’i öldürdü. Onu ahırdaki yalaklardan birinde boğdu. Aslında bu tam planladığı bir zamanda olmadı. Henüz hizmetçilerin tümünü evden uzaklaştıramamıştı. Üstü başı sırılsıklam vaziyette eve geldi. Onu o halde gören Joanna Wilson’a bir yalan uydurup atla dolaşırken kanala düştüğünü söylemek zorunda kaldı. Tabii hemen, yüksek bir ödeme yaparak kadının işine son vermeyi ihmal etmedi. Kızını da size bıraktıktan sonra Curtis’i ve zaten baygın durumda olan karısını arabaya koydu ve gölün karanlık sularına gömdü. Genç adamın cesedine elbiselerinden birini giydirmeyi, cebine kendi kimliğini koymayı, parmağına alyansını takmayı da unutmadı. Daha sonra, Curtis’in pasaportunda bir iki ufak değişiklik yaparak Kanada’ya gitti. Tek hatası da bu oldu. Herkese Curtis’in daha önceki bir tarihte Kanada’ya gittiğini söylemişti. Oysa kayıtlar, Curtis adındaki kişinin kazadan iki gün sonra yurt dışına çıktığını gösteriyordu.”

“Neden geri döndü?” Bu soru Sandra’dan gelmişti.

“Bunu ondan öğreneceğiz,” dedi Hoirot. “Gene de ben bir tahminde bulunabilirim. Kızını özlemiş olması büyük olasılık. Belki onu sadece görmek istedi. Gördükten sonra ondan bir daha ayrılamayacağını anladı. Ama siz onu ölmüş olarak biliyordunuz. Bu durumu siz açıklaması imkansızdı. O yüzden kendi kızını kaçırmaktan başka çaresi yoktu.”

John, “Yüzündeki o yanık izi, tüyler ürperticiydi,” diye mırıldandı.

Hoirot ağır ağır başını salladı. “Atlara meraklı biriydi. Herhalde hipodramda yangın çıktığı sırada o da oradaydı. Belki yüzünün bir kısmını kaybettikten sonra kızına olan özlemi daha da arttı. Hatalarını telafi etmek istedi.”

 

Uzun bir sessizliğin ardından Sandra, “Ne olacak şimdi ona?” diye sordu.

John Kelley, “Önce yargılanacak,” dedi. “Sonra da mahkum olacak. Herhalde ömrünün kalan kısmını dört duvarın arasında geçirecek. Öyle değil mi Bay Hoirot?”

Hoirot sesini çıkarmadı. Fiona’yı düşünüyordu.

 

 

 

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum