Percule Hoirot Macerası – Bir Ölüm Kalım Meselesi (1)

Paylaş:

Polisiye Yazarları Kulübü’nde yaptığı konuşmanın ertesi günü Percule Hoirot, Maida Vale’deki dairesinde gazetelere göz atıyordu. İrlanda’daki tren kazasında ölenlerin sayısı giderek artmaktaydı. Akdeniz’de bir tekne batmış, yirmi kadar mülteci hayatını kaybetmişti. Kanada’da geçen yılki hipodrom yangınında yaralananlara ve ölenlerin yakınlarına rekor düzeyde bir tazminat ödenecekti. Karayiplerde deprem olmuş, yüz binlerce kişi evsiz kalmıştı.

“Bütün bu felaket haberlerini okumak zorunda değilim,” diye mırıldandı Hoirot. “Dünya bu kadar kötü bir yer olamaz. Evet, ortalıkta bir sürü katil dolaşıyor ama bunlar çok farklı. Hah, işte, dünkü konuşmamla ilgili haber üçüncü sayfada. Allah kahretsin, eski bir fotoğrafımı koymuşlar. Ben bu kadar genç miyim?”

Hoirot duyduğu bir öksürük sesiyle başını hafifçe kaldırdı. Çalışma odası olarak kullandığı, gayet modern bir tarzda döşenmiş salonun kapısında sadık uşağı Arwyn duruyordu.

“Rahatsız ediyorum ama efendim, sizi bir beyefendi görmek istiyor.”

Percule Hoirot, kaşlarını kaldırdı. Müşteri kabul etmek için uygun bir zaman değildi. Duvardaki metal çerçeveli, büyük saati göstererek, “Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum, Arwyn,” diye mırıldandı.

Kusursuz bir uşak olan Arwyn, mükemmel İngilizcesiyle, “Haklısınız efendim,” dedi. “Fakat, beyefendi çok ısrar etti. Sizi mutlaka görmek istiyor. Söz konusu olan, bir ölüm kalım meselesiymiş.”

Percule Hoirot elindeki gazeteyi usulca çalışma masasına koydu. Birden, ilgisi uyanmıştı.
“Ölüm kalım meselesi mi?” dedi gözlerini kısarak. “Hımm… İşte bu çok ilginç. Pekala, al bakalım beyefendiyi içeriye. Derdi neymiş öğrenelim.”

Arwyn, Hoirot’nun masasına bir karvizit bıraktıktan sonra hafif bir reverans yaparak gözden kayboldu.

Az sonra içeriye elli yaşlarında bir adam girdi. Endişeli bir hali vardı. Yorgun görünse de hareketlerinden sürekli spor yapan, enerjik biri olduğu anlaşılıyordu.

Percule Hoirot, onun geriye doğru taranmış, gür ve sık saçlarına hayranlıkla bakarak, ‘Londra dışında, havası ve suyu temiz, yeşilliklerle kaplı, şirin bir İngiliz köyünde yaşadığını tahmin etmek zor değil,’ diye düşündü. ‘Herhalde sık sık açık havada dolaşıyor, hatta ata biniyor olmalı. Oldukça saygın birine benziyor. Tam bir taşra beyefendisi. Mert ve dostça bir hali var. Böyle birinin ölüm-kalım meselesi dediği şey ne olabilir ki? Acaba karısıyla ilgili bir sorun mu söz konusu? Dur bakalım, şimdi anlarız.’

Elindeki karta bakarak, “Bay, eee, John Kelley,” dedi. “Buyrun oturun, lütfen. Sizin için ne yapabilirim?”

John Kelley, dedektifin karşısındaki geniş ve rahat koltuğa adeta çökercesine oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra, “Bay Hoirot,” dedi. “Haber vermeden ve sanırım uygunsuz bir saatte geldiğim için sizden özür dilerim. Fakat gerçekten çok ciddi bir meseleyle karşı karşıyayım. Benimle görüşmeyi kabul ettiğiniz için size teşekkür ederim.”

Hoirot, eliyle ‘sorun değil’ anlamına gelen bir işaret yaptı.

“Bırakın şimdi bunları. Bana meseleyi anlatın. Şu ölüm-kalım meselesini.”

Kelley, bir an durduktan sonra, “Size bir şey sormak istiyorum Bay Hoirot,” dedi. “Hayaletlere inanır mısınız? Yaşayan ölülere?”

“Zombileri mi kastediyorsunuz?” diye sordu Percule Hoirot ihtiyatlı bir tavırla. “Onlardan söz eden birkaç kitap okumuştum. Yoksa siz bir hayalet ya da zombi gördüğünüzü mü düşünüyorsunuz?”

Kelley bu soruya hemen cevap vermedi. Alnı kırışmış, yüzü büsbütün endişeli bir hal almıştı.

“Korkarım ki, öyle,” dedi neden sonra. “Ben, şey… Kusura bakmayın, söze nasıl gireceğimi bilemedim. Oysa yol boyunca size anlatacaklarımı kelimesi kelimesine kafamda tasarlamıştım. Şimdi ise nereden başlayacağımı bilemiyorum.”

Percule Hoirot, karşısındaki adamın kafasının iyice karışık olduğunu farketmişti. “Bence,” dedi. “En başından başlayın. Her zaman en kolay yol budur.”

John Kelley başını salladı. “Haklısınız.”

Biraz düşündükten sonra sözlerine devam etti.

“Herşey, aşağı yukarı bundan on yıl önce Alec Bradford adında bir İngiliz’in, Ruislip’deki Henry Bates’in uzun yıllardır boş olan evini ve geniş arazisini satın almasıyla başladı. İnanın buna en çok sevinen ben ve karım Sandra olduk. Bizim ev köye biraz uzaktır. Hemen hemen üç kilometre kadar. En yakınımızdaki ev Bateslerin eviydi. Fakat Henry’nin ölümünden sonra ev boşaldı. Çocuklarının hiçbiri orada oturmak istemediler. Sonunda da evi arazisiyle birlikte sattılar. Dediğim gibi, orayı Alec Bradford satın aldı. Zengin, neşeli, dürüst ve modern biriydi. Tanışır tanışmaz ondan hoşlandık. O da bizi sevmiş olmalıydı ki, sık sık görüşmeye başladık. Alec, önce evi onardı. Biraz değiştirdi şeklini şemalini. Yeni bölümler ekledi. Bahçeyi eskisinden daha güzel bir hale soktu. Benim gibi o da atlara, at yarışlarına çok meraklıydı. Yeni ahırlar yaptırdı. İki-üç tane at besliyordu. Kısacası, Henri Bates’in evi yıllar sonra yeniden hizmetçilerle, ahçılarla, at bakıcılarıyla dolu eski günlerine benzer bir hale döndü. Hatta eskisinden daha güzel bir yere dönüştü.

Alec’le çok iyi dost olduk. Neredeyse gecemiz gündüzümüz beraber geçmeye başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bundan bizim hiç bir şikayetimiz yoktu. Tam tersine, komşumuzun iyi ve dost canlısı biri olması bizi fazlasıyla mutlu ediyordu.

Alec hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Bunu bugün daha iyi anlıyorum. Bütün bildiğim çok genç yaşta İngiltere’den ayrılarak Jamaika Adası’na gittiği ve oradan çok zengin olarak geri döndüğü. Ama , neden gitti, neden döndü, bu büyük serveti nasıl yaptı, bu konularda en ufak bir bilgim yok. Alec, Jamaika günlerinden fazla söz etmez, özel yaşamı hakkında fazla konuşmazdı. Sadece anlattığı bir tek konu vardı o da yerlilerin garip inançları ve büyüleri. Jamaikalıların da Haiti’deki Woodoo’ya benzer garip bir dinleri olduğunu söylerdi. Ölüp de dirilen insanları anlatırdı. İlginç ama korkunç hikayelerdi bunlar. Alec, büyücülerden bazı pratikleri öğrenmeye çalışmış. Öğrenmiş de. Bazan ilaçlardan, otlardan filan söz ederdi. Galiba bunların bir kısmını İngiltere’ye gelirken yanında getirmişti. Burada tıbbi araştırmalarda kullanılabileceğini düşünüyordu.

Ruislip’e yerleşmesinden iki yıl sonra tekrar Jamaika’ya gitti. Orada tasfiye etmesi gereken bazı işleri vardı. Yani bana öyle söylemişti. Bir ay kalacaktı ama altı ay sonra döndü. Yanında Bella adında melez bir kadınla birlikte. Jamaika’da onunla evlenmiş. Bizim için büyük sürprizdi bu. Alec’in evlilik konusunda niyeti olduğundan haberimiz olsa o kadar şaşırmazdık tabii. Söylediğine göre, Bella’ya ilk görüşte aşık olmuş. O yüzden hemen dönememiş geriye. Genç karısını İngiltere’ye götürme konusunda ailesini ikna etmesi epey zamanını almış.

Bella çok güzel bir kadındı. Kocası onu çok seviyor, herşeyden kıskanıyor, bir dediğini iki etmiyordu. Ama hep mutsuzdu. Sandra ile bunu bazan konuşurduk. Belki, kendisinden yaşlı biriyle evlenmiş olmasıydı bunun sebebi. Alec, benden birkaç yaş küçüktü. Bella ise İngiltere’ye geldiğinde on sekiz yaşındaydı. Belki de memleketinden, ailesinden ayrı olduğu için mutlu olamıyordu. İri gözleriyle hüzünlü hüzünlü bakar, fazla konuşmazdı. Çocuğu olduktan sonra da bu durum değişmedi. Hatta daha da kötü oldu. Bella iyice içine kapandı. Galiba sağlığı da biraz bozuldu. Bunu kesin olarak bilmiyorum, çünkü, karısıyla ilgili konularda Alec fazla konuşmazdı. Ama bilirsiniz, söylentiler çabuk yayılır. Bizim de kulağımıza, karı-kocanın Harley Street’deki bir kliniğe sık sık gelip gittiklerine dair bazı dedikodular geldi. Ne var ki, az önce de dedim, Alec bunun hakkında bize tek bir kelime bile etmedi.

Sonra o felaket oldu. O sırada kızları Fiona beş yaşındaydı. Bir temmuz sabahı Alec bize geldi. Bildiğimiz o her zamanki neşeli halinden eser yoktu. Son derece durgun ve karamsar görünüyordu. Açıkça konuşmuyordu ama cümlelerinin arkasına gizlediği imalardan karısının çok hasta olduğunu anlamamak imkansızdı. Çok üzüntülüydü. Eğer karısına ve kendisine bir şey olursa Fiona’nın bize emanet olduğunu, ona kendi evladımız gibi bakacağımızdan emin olduğunu söyledi. Gereken resmi belgeleri hazırlatmıştı. Onları bize verdi. Karım da ben de büyük şaşkınlık ve endişe içindeydik.

Meğer bu onu son görüşümüzmüş. Karı-kocanın ortadan kaybolduğu, iki gün sonra ortaya çıktı. Polisin sonradan öğrendiğine göre, Alec bizi ziyaretinden bir gün önce evde çalışan herkesin işine son vermiş. Kızını da köyde oturan dadısının yanına yollamış. Ondan, bizim gelip alacağımız zamana kadar Fiona’ya bakmasını rica etmiş. Kadının eline epeyce de yüklü bir para sıkıştırmış.

Bayan Hartnell bize telefon ederek, küçük kızın kendisiyle birlikte olduğunu haber verdi. Biz de hemen gidip Fiona’yı aldık. Endişe ve merak içinde beklemeye başladık. Aramalardan nasıl bir sonuç alınacağını hayal etmek bile istemiyorduk. On gün sonra polisten haber geldi. Alec’in arabası Marlow civarındaki bir gölde bulunmuştu. Cesetler sudan çıkartılırken ben de oradaydım. Manzara çok korkunçtu. El ele tutuşarak intihar etmişlerdi. Bunun başka bir açıklaması yok. Cinayet ya da kaza olamazdı. Zaten, olaydan iki gün önce Alec’in bize gelerek kızıyla ilgili vasiyetini bildirmesi herşeyi yeterince açıklıyordu. O ve karısı, bilinmeyen bir nedenle hayatlarına son vermişlerdi.

Aradan üç yıl geçti. Fiona’yı kendi evladımızmış gibi bağrımıza bastık. Bizim çocuğumuz olmamıştı. O yüzden bu zavallı kızı, Tanrı’nın bir lütfu olarak kabul ettik. Ona hayatındaki bu korkunç trajediyi unutturmak, annesiyle babasının eksikliğini hissettirmemek için elimizden geleni yaptık. O felaketin acı ve elem dolu günlerinin geride kaldığını sanıyorduk. Meğer çok yanılıyormuşuz.

Bundan üç hafta önceydi. O gün hava çok sıcaktı. Ben evde yoktum. Fiona bahçede oynuyormuş. Karım ise çardağın altındaki sedirde kitap okumaktaymış. Yazın orası evden daha serin olur. Bir ara başını kaldırıp Fiona’ya bakmış ama görememiş. Meraklanmış doğal olarak. Arka tarafa gitmiş onu aramak için. Orası, Alec Bradford’un arazisine kadar uzanır. Arada Thames’e bağlı bir su kanalı ile köye giden yol var. Sandra, Fiona’yı tam yolun kenarında görmüş. Bir adamla konuşuyormuş. Kızı hemen yanına çağırmış ve onu yabancılarla konuşmaması için uyarmış. Ama kız, “O yabancı değildi ki, babamdı,” demiş.

Sandra bu olayı bana anlattığında fazla üzerinde durmadım. Fiona adamı babası sanmış ya da ona benzetmiş olabilirdi. Belki de yabancı, ona “Ben senin babanım,” demişti. Tabi hoş bir şey değildi bu. Fiona’yı karşıma alıp konuştum. Yabancılarla bizden izinsiz görüşmemesini söyledim. Fiona aslında çok akıllı ve terbiyeli bir çocuk. Beni dikkatle dinledikten sonra “Ama Jo amca,” dedi. “O babamdı. Konuştu benimle.”

İçtenlikle ve masumane bir şekilde söylenmiş bu sözler kadar insanın içini başka ne acıtabilir bilemiyorum. Konuyu hemen kapatmak ve Fiona’yı bu tatlı hayalle başbaşa bırakmak en iyisiydi. Ben de öyle yaptım. Fakat geçen hafta aynı olayın bir benzeri tekrar yaşandı. Bu kez onun yolun kenarında bir adamla konuştuğunu ben de gördüm. Çabucak yanlarına gittim. Daha öncekiyle aynı kişi miydi bilemiyorum. Elbiseleri ıslaktı. Yüzüne fazla dikkat edemedim. Ama gözleri kıpkırmızıydı ve boş boş bakıyordu. Beni görünce hemen uzaklaştı. Ağaçların arasında gözden kayboldu. Fiona’ya kiminle konuştuğunu sorduğumda, sevinç içinde “Babamla,” dedi. Bu durum tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Durumu polise bildirip bildirmeme konusunda kararsızdım.

Dün bu konuyu karımla konuşurken Fiona geldi yanımıza. Elinde kolyeye benzer bir şey tutuyordu. Bana göstermesini istedim. Getirdi. Ucunda kalp biçiminde bir madalyon olan altından bir zincir kolyeydi bu. Madalyonu açtım. Bir tarafında Alec‘in, öteki tarafında Bella’nın fotoğrafları vardı.

Karım, “Bunu nerden buldun?” diye sordu. Fiona, “Babam verdi,” dedi. İkimizin de tahmin ettiğimiz ama duymak istemediğimiz bir cevaptı bu.

Gece oturup uzun uzun düşündüm. Alec ölmüştü. Bundan emindim. Onu ve karısını toprağa verilirken gözlerimle görmüştüm. Öyleyse, “Ben senin babanım,” diyerek Fiona’ya yaklaşan adam kimdi? Bu oyunu ona ve tabii bize kim oynuyordu? Sonra aklıma Alec’in anlattığı zombi hikayeleri geldi. Büyücülerle olan ilişkileri. Öğrendiği Jamaika kültürüne özgü bazı pratikleri, yanında getirdiği gizemli otları hatırladım. “Yoksa,” dedim kendi kendime. “Alec öldü ama yeniden mi dirildi? Bize anlattığı Jamaika ya da Haiti’de görülen o garip olaylara benzer bir şey mi oldu? Ne de olsa o bu konulara aşina biriydi. Yerli büyücülerden çok şey öğrendiğini söylerdi.

Velhasılı, dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Polise gitmekten vaz geçtim. Çünkü şüphelerimi gülünç karşılayacaklarını anlamıştım. Karım da benimle aynı fikirdeydi. Bana size gitmemi o önerdi. Ben de kabul ettim. İşte bu yüzden sizi sabah sabah rahatsız etmek zorunda kaldım.”
John Keeley uzun konuşmasının burasında durup biraz soluklandı. Percule Hoirot onu dkkatle dinliyordu. Sözlerinin henüz bitmemiş olduğunu anladığından suskunluğunu bozmamayı tercih etti.

“Size bir şey göstermek istiyorum,” diyerek ayağa kalkan John Keeley, cebinden bir fotoğraf çıkartıp Hoirot’ya uzattı. “Bu Alec, yanındaki de karısı. Bellanın boynuna dikkat eder misiniz?”

Percule Hoirot fotoğrafa baktı.

“Kadının boynunda bir kolye var. Ucunda kalp biçiminde bir madalyon olan bir kolye. Dün Fiona’nın elinde gördüğünüz bu muydu?”

John Keeley, “Evet,” dedi. “Bella’nın kolyesi. Öldüğü sırada onun boynundaydı.”

Percule Hoirot, bir süre düşündükten sonra, “Peki, Bay Kelley,” dedi. “Benden tam olarak ne istiyorsunuz?”

“Sizden isteğim, Fiona’ya musallat olan hayaletten bizi kurtarmanız. Karım da ben de büyük bir endişe ve korku içindeyiz. O yaratığın Fiona’ya bir kötülük yapmasından korkuyoruz. Eğer bu işi halledemezsek, İngiltere’nin başka bir köşesine gidip oraya yerleşmeyi bile ciddi ciddi düşündük. ”

“Onun gerçekten Alec olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Başka kim olabilir? O kolyeyi ondan başka kim Fiona’ya verebilir?”

“Ama Alec bundan üç yıl önce öldü. Bunu siz söylediniz.”

“Doğru ben söyledim. Bu yüzden de gördüğüm kişinin onun hayaleti olduğunu düşünüyorum.”

“Zombi demek istiyorsunuz.”

“Evet, aynen öyle.”

“Hayalet fikri bence saçma. Ama zombiliğin bilimsel bir açıklaması olabilir. Orta Amerika’da bazı yerli halkların birtakım tıbbi sırlara sahip oldukları uzun zamandan beri biliniyor. Alec’in de bu sırlara vakıf olma konusunda bayağı bir isteği varmış. Kimbilir belki de hayatının büyük bölümünü geçirdiği Jamaika’da bu sırlara ulaşmayı başardı. Sizce, karı-kocanın intihar etmelerinin sebebi neydi?”
“Polis, bir sebep bulamadı.”
“Ama siz öyle düşünmüyorsunuz.”
“Evet. Daha önce de söyledim. Bella hastaydı. Bu hastalığın ne olduğunu ve derecesini bilmiyorum. Ama sanırım, durumu umutsuzdu. Alec karısını çok seviyor ve kıskanıyordu. Ona tapıyordu adeta. Sanırım onsuz yaşamayı göze alamadı. Kızını bize emanet etmesi de onun bu intiharı bir iki gün önceden planladığını gösteriyor.”
“Bay Bradford ve karısı nereye gömüldüler?”
“Northwood’daki mezarlığa.”
“Bayan Hartnell’i nasıl bulabilirim?”
“O hala köyde oturuyor. Eastcote yolunda, sağdan ikinci ev. Sık sık uğrarız ona. Fiona, dadısını görünce çok mutlu oluyor. Birlikte iyi vakit geçiriyorlar.”
Percule Hoirot, ayağa kalktı.
“Bay Kelley, sonucun ne olacağını şimdiden bilemem ama bu ürkütücü olayın aydınlatılmasında size yardımcı olacağım. Bana adresinizi verin. Bayan Hartnell’inkini de. Şimdi evinize gidin ve dikkatli olun. Fiona’yı sürekli izleyin. Kimseyle görüşüp konuşmasına izin vermeyin. Ben akşam üzerine doğru Ruislip’de olurum. Ne yapılması gerektiğini o zaman daha etraflıca konuşuruz.”
Görüşme sona ermişti.

*** *** ***

Başmüfettiş Paul McCartney karşısında oturan Percule Hoirot’ya şaşkınlıkla bakarak, “Ama bu pek alışılmadık bir istek Hoirot,” dedi. “Neyin peşinde olduğunu anlayabilmiş değilim.”
Percule Hoirot keyifle gülümsedi. Scotland Yard’ın Thames kıyısındaki yeni merkezine bu ikinci gelişiydi ve tabii aynı zamanda Başmüfettiş’i yeni odasında ikinci ziyareti oluyordu. Bina gerçekten kusursuz sayılabilecek bir mükemmellikteydi. Belli ki, her ayrıntı inceden inceye hesaplanmıştı. Odanın manzarasına ise diyecek yoktu.
Ünlü dedektif, “Buna asla binemem,” diye mırıldandı.
Başmüfettiş’in duymayı umduğu bir cevap değildi bu.
“Anlayamadım, ne dedin?”
Hoirot, gözlerini pencerden ayırmadan devam etti sözlerine. “London Eye. Bu korkunç alete asla binemem.”
“Haa, onu mu diyorsun?” Başmüfettiş elinde olmadan gülümsedi. “Haklısın, senin için fazla yüksek.”
Hoirot, gözlerini Başmüfettiş McCartney’e çevirdi. “Çok güzel bir odan var. Aydınlık, ferah. Çok da güzel döşenmiş. Yalnız şuradaki çelik dolap yakışmamış buraya. Ahşap ve metalin uyumunu bozuyor.”
“O benim eski evrak dolabım. Onu asla atamam. Ben nereye o da oraya. Bunları bir yana bırak da bana şu meselenin aslını iyice bir anlat.”
“Sana bütün duyduklarımı anlattım. Daha fazlasını ben de bilmiyorum. Birazdan Baker Street’ten Metropolitan trenine binip Ruislip’e gideceğim. Orada bir şeyler öğrenirsem sana de haber veririm. Ama önce sen benim istediği şeyi yapmalısın. Hem de hemen. Yarına kadar bu iş bitmeli.”
“Bana anlattığın hikaye son derece gülünç. Bu bay Kellog mudur nedir, herhalde fazla korku filmi seyreden bir tip. Duyan da Ruislip’i zombiler sardı sanacak.”
“Kim bilebilir Başmüfettiş? Belki de sarmıştır.”
“Çok saçma. Zombi diye bir şey yok. Bunlar tamamen folklorik masallar. Mitolojik hikayeler gibi. O zaman, Zeus’a filan da inanalım bari.”
“Bu tamamen ayrı bir tartışma konusu. Senden istediğim şeyi derhal yapacak mısın? Onu söyle bana.”
“Çok saçma bir talep bu. Ama isteğini yerine getireceğim. Çünkü sen her defasında haklı çıkıyorsun.”
Hoirot takdirle gülümsedi. “Sen çok iyi bir dostsun başmüfettiş. Teşekkür ederim.”

 

*** *** ***

Hoirot, Jane Hartnell’in evini kolayca buldu. Kadın, Eastcote yolu üzerinde, önü renk renk çiçeklerle bezeli, şirin bir kulübede oturuyordu. Kapı çalındığında arka bahçedeki gülleri sulamakla meşguldü.
Percule Hoirot, kendisini gazeteci olarak tanıttı. Üç yıl önceki Alec Bradford ve karısının intiharı hakkında kitap yazıyordu. Ona Bayan Hartnell’le görüşmesini Bay John Kelley tavsiye etmişti.
Bayan Hartnell, Hoirot’yu her İngiliz gibi biraz kuşkulu karşıladıysa da, John Kelley’in adını duyunca tedirginliğini üzerinden attı. Aslında, geveze bir kadındı ve konuşacak birini bulduğu için de çok mutlu olmuştu. Sevinçle mutfağa koşup dolaptan buzlu limonata çıkardı . Tepsiye iki kadeh koydu ve arka bahçedeki akasya ağacının altında oturan konuğuna ikram etti.
Hoirot’nun ilk yudumdan sonra yüzündeki takdir dolu memnuniyet ifadesini görünce, “Ben küçük Fiona’ya beş yıl dadılık ettim,” dedi heyecanla. “Çok tatlı, çok uslu bir bebekti. Babası da hayli zengindi. Afrika’da mı ne kalmış galiba uzun yıllar. Yoksa Güney Amerika mıydı? Her neyse. Karısı da çok güzeldi. Bella’ydı adı. Biraz artistik bir isim değil mi? Sanki insana hani şu femme fatal dedikleri türden biriymiş gibi geliyor. Ama değildi. Tam tersine insanda acıma hissi uyandırıyordu.”
Hoirot, buzlu limonatasından küçük bir yudum aldıktan sonra, “Neden böyle dediniz?” diye sordu.
Bayan Hartnell omuzlarını silkti. “Bilmem. Çok sessiz ve sakindi. Belki de ondan. Bana hep acı çekiyormuş gibi gelirdi.”
Hoirot, gizemli bir tavır takınarak, “Son zamanlarda hastaymış galiba,” dedi.
Bayan Hartnel, onu hemen onayladı. “Evet. Ama bu neyi kastettiğinize bağlı. Fiziksel olarak hiçbir şeyi yoktu. Sorun kafasının içindeydi. Sinirleri bozulmuştu herhalde. Evin içinde bazan ruh gibi dolaşırdı. Zaten son günlerde yatağından çıkmaz olmuştu. Bay Bradford onu birkaç kez doktora götürdü. Ama iyileşeceğine daha da kötüleşti.”
“Yani?”
“Delirdi. Aklını oynattı. Bay Bradford kendisine ya da başkalarına zarar vermesin diye onu yatağa bağlamaya başladı. Bazan günlerce yemek yemediği oluyordu. Tabii bu konuda Bay Bradford bana hiçbir şey söylemedi. Ben sadece Fiona ile ilgileniyordum. Ama bu gene de bazı şeyleri görmeme engel değildi.”
Hoirot, “Anlıyorum,” diye mırıldandı.
Köydeki dedikoduların kaynağı böylece ortaya çıkmıştı. Bayan Hartnel, çalıştığı evde olup bitenler konusunda ağzı sıkı davranacak kadınlardan değildi. Muhakkak, o günlerde, ballandıra ballandıra herkese anlatmıştı evde neler olduğunu.
“Sizce çifte intiharın sebebi bu muydu?”
Kadın bu soruya şaşırdı. “Başka ne olabilir? Adam karısına deliler gibi aşıktı. Bunu çok iyi biliyorum. Onun için göz yaşı düküyordu. Bir keresinde, Bay Bradford’un ağladığını gördüm. Kütüphanedeydi ve beni farketmemişti. Karısının resmine bakarak ‘Ben, sensiz yaşayamam,’ diyor ve ağlıyordu.”
“Bu ne zaman oldu?”
“Olaydan beş-altı hafta önce.”
“Onlar intihar ettiklerinde siz evde değildiniz sanırım.”
“Evet. Evde çalışan herkesin işine son vermişti Bay Bradford. En son beni ve Curtis’i gönderdi.”
“Curtis kim?”
“Atların bakıcısı. Ama elinden her iş gelirdi. Evde yapmadığı iş yoktu. Bay Bradford’un sağkoluydu adeta.”
“Nerde o şimdi? O da mı köyde yaşıyor?”
“Curtis mi? Ah, hayır. Gitti o. Ama nereye gitti bilmiyorum. Onun gidişinin ertesi günü Bay Bradford beni de kızıyla birlikte evime yolladı. Bay Kelley’le karısı gelene kadar, Fiona’ya bakmamı söyledi. Ben de kabul ettim. Aşçı ile hizmetçi kız daha önce ayrılmışlardı.”
“Bu sizi şaşırtmıştır herhalde.”
“Hem de nasıl? Bir hafta içinde herkesin aniden gitmesine, benim de Fiona ile köye yollanmama hiçbir anlam verememiştim. İntihar edebilecekleri aklımın köşesinden bile geçmemişti. Ama, gene de durum çok garipti. Bir şeyler olacağını sezmiştim.”
“Bir fikriniz vardı yani.”
“Eh öyle de denebilir. Açıkçası ben, Bay Bradford’un karısını iyileştirmek için bir şeyler yapmayı planladığını düşünmüştüm.”
“Ah, işte bu çok ilginç.”
Bayan Hartnell, düşüncesinin neden ilginç olduğunu anlamamıştı ama keyifle konuşmasına devam etti. “Bay Bradford, Afrika’dan gelirken, bazı ilaçlar getirmiş yanında. Hani şu yerlilerin kullandığı şeylerden. Alternatif tıp ilaçları deniyor galiba bunlara. Doktorların reçeteye yazmadığı ilaçlar. Hani baş ağrısını geçirmek için iğne filan yaparlarmış ya, onun gibi bir şey. Birkaç kez, masasında bir takım otları karıştırırken görmüştüm onu. O zaman anlatmıştı bana. Tabii o sırada karısı hasta değildi. Bana bu otların bazılarının deliliğe iyi geldiğini ama tedavinin uzun ve sancılı bir süre gerektirdiğini söyleyen de oydu. Bu yüzden ben de ‘herhalde karısına alternatif tıbbi tedavi uygulayacak, o yüzden evde olmamızı istemiyor’ diye geçirmiştim aklımdan. Oysa onun planı başkaymış. Bu da zavallı Bella’nın artık iyileşmesinin imkansız bir hale gelmiş olduğunu gösteriyor, öyle değil mi?”
Hoirot, bu soruya cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü. “Haklısınız. Fakat gene de intihar etmek, pek sağlıklı bir ruh haline işaret etmez. Bay Bradford’da böyle bir eğilimin belirtilerini hiç gördünüz mü? O ruhen sağlıklı biri miydi? Karakteri nasıldı? Eminim sizin gibi gözlem yeteneği yüksek biri mutlaka birşeyler farketmiştir.”
“ Ah, nasıl diyeyim bilemiyorum. Bay Bradford, çok iyi biriydi. Yanında çalışan herkese çok iyi davranırdı. Ölmüş birinin arkasından konuşmak istemem ama…”
Kadın duraklayınca Hoirot araya girdi. “Ama?”
“Bazı konularda biraz hassatı.”
“Hangi konulardı bunlar?”
“Aslında bir tek konu. O da Bella’ydı. Karısına karşı aşırı bir sevgisi vardı. Onu herşeyden ve herkesten ayrı tutardı. Biraz melodramatik bir ifade olacak ama, o Bella’ya çılgıncasına aşıktı. Bu da zaten herşeyi açıklıyo, öyle değil mi? Yani neden intihar ettiğini.”
Hoirot başını salladı. “Galiba öyle. Kızları Fiona’yı Bay Kelley ve karısı evlat edinmişler sanırım.”
“Evet. Bay Kelley, bay Bradford’un çok yakın arkadaşıydı. Sık sık görüşürlerdi. Komşuydu onlar.”
“Evdeki diğer hizmetkarlar şimdi neredeler, biliyor musunuz?”
Kadın bir an düşündü. “Aşçı Joanna geçen yıl evlendi ve Essex’e yerleşti. Curtis’in kanada’ya gittiğini söylemiştim. Bir de genç bir hizmetçi kız vardı. Galler’den gelmişti. Buradaki işinden ayrılınca yeniden memleketine geri döndü.”
Percule Hoirot gülümsedi. “Çok teşekkür ederim Bayan Hartnell. Bana gerçekten çok yardımcı oldunuz.”
Kadın şaşırmıştı. “Hepsi bu kadar mı? Hem daha limonatanızı bitirmediniz.”
Percule Hoirot, gülümseyerek kalan son yudumu da içti. Bardağını masaya geri koyarken yüzünde beğeni dolu bir ifade vardı.
“Gerçekten enfes bir limonata. Bu kadar güzelini daha önce hiç içmemiştim.Bana nasıl yaptığınızı mutlaka anlatmalısınız. Sizi tekrar ziyaret edeceğim. Tabii bana ayıracak zamanınız varsa.”
Kadının gözleri ışıldadı. “Elbette, elbette. Ne zaman isterseniz gelebilirsiniz.”
Hoirot ayağa kalktı. “Öyleyse hoşça kalın. Görüşmek üzere.”

 

*** *** ***

John Kelley’in evi köyün dışında, geniş bir bahçenin tam ortasındaydı. Percule Hoirot, bahçe kapısını açıp içeri girdi, taş döşeli bir yolda yürümeye başladı. Ağustos ayının sıcak güneşi ufka doğru iniyordu ama akşam olmasına daha uzun bir zaman vardı. Hava hala çok geç bir saatte kararıyordu. İlerdeki korunun arkasında yemyeşil bir arazi uzanıyordu. Tam
Sandra ve John Kelley, Percule Hoirot’u kapıda karşıladılar. Ünlü dedektifin gelişine çok memnun olmuşlardı. Gene de yüzlerindeki endişeyi gizleyemiyorlardı. İkisinin de son derece gergin oldukları belliydi.
Hep birlikte salona geçtiler. Evin bu bölümü oldukça geniş ve ferahtı. İngiliz evlerine özgü o karanlık atmosferden eser yoktu burada. Bahçeye açılan camlı kapıların önüne geniş ve rahat oldukları ilk bakışta anlaşılan uçuk mavi renkli koltuklar yerleştirilmişti. Duvarlarda, şık çerçeveler içinde modern tablolar asılıydı.
Oturur oturmaz Sandra Kelley, ““Başımızda büyük bir sorun var Bay Hoirot.,” dedi. “Kocam size herşeyi anlattığını söyledi.”
Açık pencerelerden içeriye dolan Ilık yaz esintisinin getirdiği çiçek kokularıyla neredeyse kendinden geçmek üzere olan Hoirot, kadının sözlerini başıyla onayladı ve hiç zaman kaybetmeden konuya girdi.
“Size birkaç soru sorduktan sonra , Fiona ile konuşmak istiyorum, eğer izin verirseniz.”
John Kelley, “Gayet tabii,” dedi. “Fiona birazdan buraya gelir.”
Hoirot, Bayan Kelley’e döndü. “Hanımefendi, siz iki defa o yabancıyı görmüşsünüz. İkisi de aynı kişi miydi?”
Bayan Kelley’in alnı kırıştı. Soruyu içinden tekrarladığı belliydi. “Bunu söylemek zor,” dedi neden sonra alt dudağını ısırarak. “Ama her ikisi de birbirine benziyordu. Aynı kıyafetler vardı üzerinde. Çok yakından görmedim. Ama dediğim gibi Alec’e çok benzeyen biriydi.”
Hoirot, “Bay Kelley,” dedi. “Gördüğünüz kişinin Alec olduğuna emin misiniz?”
Adam başını salladı. “Hayır. Emin olduğumu söyleyemem. Evet ona benzettim. Ama kesin olarak o muydu bilemiyorum.”
Poirot, başını salladı. “Anlıyorum… Buraya gelmeden önce Bayan Hartnell’le konuştum. Bana Bay Bradford’un yanında çalışan kişilerden söz etti. Anladığım kadarıyla ev bayağı kalabalıkmış. Ama olaydan birkaç gün önce herkesin işine son vermiş. Bu insanların şimdi nerede oldukları konusunda bir bilginiz var mı?”
“Curtis’in Kanada’ya gittiğini biliyorum. Hatta oradan mektup bile gönderdi bize. Alec’le karısının ölümünü duymuş, üzüntüsünü dile getiren bir mektup yazmış. Mektupta adresi de vardı. İsterseniz onu size vereyim.”
Hoirot, “Çok iyi olur. Bay Curtis’e ulaşabilirsek, bize bazı yaralı bilgiler verebileceğini düşünüyorum. Bu zombi hikayesi ne derece ciddi, bunu ondan öğrenebiliriz. Peki ya diğerleri?”
Sandra Kelley, “Joanna Wilson, Essex’te yaşıyor,” diye açıkladı. “Kocasıyla birlikte Chelmsford’da kafeterya işletiyorlar. Öyle değil mi, John?”
“Evet, kafeteryanın adını biliyorum. Konuşan Papağan mı, Geveze Papağan mı ne? İşte onun gibi bir şey. Oranın adresini de verebilirim size. Bir de Janet vardı. Hizmetçi kız. İrlandalıydı o. Şimdi Dublin’de olmalı.”
Sandra, kocasının sözünü kesti. “Hayır, hayır. O kız İrlandalı değildi. Galler’den gelmişti. Cardiff’ten. Bundan eminim. Gene oraya dönmüştür.”
Hoirot yüzünü buruşturdu. “Janet’i bulmak kolay olmayacak galiba. Neyse, acaba Fiona’yı görebilir miyim?”
Sandra, “Tabii,” dedi. “Gidip getireyim onu.”
İki erkek salonda başbaşa kaldılar. John, “Bir planınız var mı Bay Hoirot?” diye sordu. “Ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
Hoirot tam cevap vereceği sırada kapı açıldı ve Sandra, yanında siyah, uzun saçlı, esmer bir kız çocuğuyla içeri girdi.
“Ah, sen Fiona olmalısın. Benim adım Percule Hoirot. Tanıştığımıza çok memnun oldum.”
Fiona, dedektifin önüne gelip küçük bir reverans yaptı.
“Ben de memnun oldum efendim.”
Hoirot, “Ben babanın yakın bir arkadaşıyım,” dedi yumuşak ve sevecen bir sesle. “Uzun yıllardır Türkiye’de yaşıyordum. Yeni döndüm. Seninle biraz konuşmak istiyorum.” Eliyle karşısındaki koltuğu gösterdi. “Özel olarak.”
Fiona, gösterilen koltuğa oturdu. Babasının eski bir arkadaşıyla karşılaşmak onu mutlu etmişti.
Hoirot, ayakta duran Bay ve Bayan Kelley’e dönerek sahte bir öksürükle boğazını temizledi. Karı-koca birbirlerine baktılar, dışarı çıkmalarını belirten bu gizli işaret karşısında kısa bir süre bocaladılar sonra telaşlı ve beceriksiz tavırlarla salonu terkettiler.
Kapı kapanınca Hoirot, “Babanı görmeyi çok istiyorum,” dedi. “Onu nerede bulabilirim acaba?”
Fiona bu sotuya cevap vermeden önce biraz düşündü.
“Babam burada. Merak etmeyin bu akşam gelecek. O zaman görürsünüz.”
“Bu akşam mı? Buraya mı gelecek?”
“Evet.”
“Bunu sana kendisi mi söyledi?”
“Evet.”
“Başka ne dedi?”
“Beni alıp götüreceğini söyledi.”
“Baban nasıldı? Fotoğraflardakine benziyor muydu?”
“Evet. Ama gözleri kıpkırmızıydı.”
“Seni korkuttu mu?”
“Biraz.”
Hoirot başka soru sormadı.
Fiona çıktıktan sonra, John Kelley, “Çok merak ediyorum,” dedi. “Bize söylemeyip de size anlattığı ne olabilir?”
“Bu adam her kim ya da neyse, bu akşam kızınızı kaçıracak.”
John olduğu yerde kalakaldı. “Ne diyorsunuz? Fiona mı dedi bunu? Of, ben de saçmalıyorum. Başka kimden duymuş olabilirsiniz ki?”
Hoirot, adamın sesini duymamış gibi, sözlerine devam etti.
“Durumu karınıza ve evdeki hizmetkarlarınıza anlatın. Çok dikkatli olmamız gerekiyor.”

*** *** ***

Yarım saat sonra üçü verandada oturmuş çay içiyorlardı. Hoirot sakindi. Karı-koca ise öyle görünmeye çalışıyor fakat gerginliklerini saklayamıyorlardı. Hizmetçinin getirdiği zencefilli kekten kestiği iri bir dilimi dedektifin tabağına koyan Sandra’nın elleri titriyordu. Üçünün de gözleri bahçede oynayan Fiona’daydı. Küçük kız, oyuncak çocuk arabasına koyduğu bebeğiyle bodur selvilerin arasında dolaşmaktaydı.
Aradan bir süre geçti. Gökyüzünün yavaş yavaş kızıllaşmaya başladığı sırada, Hoirot birden ayağa kalktı.
“Fiona ortalıkta yok,” dedi. “Az önce şu selvilerin oradaydı.”
Üçü birden bahçeye fırladılar.
Oyuncak bebek arabası bodur selvilerden birinin dibinde duruyordu.
Sandra “Fiona!” diye bir çığlık atı.
Küçük kız bahçenin sonunda, yolun kenarındaydı. Yanında biri vardı. Onu kucağına almaya çalışıyordu.
Hoirot, “Bay Kelley siz onlara yetişin, ben yan taraftan gideceğim,” dedi ve çiçek tarhlarına doğru koştu. Yabancının küçük kızla birlikte kanal tarafına yöneldiğini görmüş, bahçe kapısından çıkarsa önlerini kesebileceğini tahmin etmişti. Saniyeler içinde, nefes nefese kalma pahasına yanılmadığını anladı. Adamın tam arkasındaydı ve aralarındaki mesafe sadece birkaç metreydi.
Hoirot’nun “Dur!” ihtarı bütün koruda yankılandı.
Adam durdu.
Hoirot, “Çocuğu bırak!” dedi.
Kısa bir tereddütten sonra adam Fiona’yı yere bıraktı.
Kız ne yapacağını bilmez bir durumda bir Hoirot’ya, bir kendisini kaçıran adama bakıyordu.
Hoirot yaklaşarak kızı kolundan tuttu, yavaşça kendisine doğru çekti. İşte tam o anda, saniyelerle bile ölçülemeyecek kısa bir süre içinde adamın yüzünü gördü. Elinde olmadan irkildi. Onun bu şaşkınlığından yararlanan adam, Hoirot’yu omzundan iterek yere düşürdü. Koruya doğru kaçmaya başladı. Çok geçmeden de gözden kayboldu.
Hoirot’nun yanına gelen John Kelley, “İyi misiniz Bay Hoirot?” dedi.
Yerinden doğrulan dedektif, “İyiyim ben, merak etmeyin,” dedi. “Fiona nasıl?”
Adam kızına sarılmış bir halde, “Çok şükür,” dedi. “O da iyi.”

Devam Edecek…

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum