BAŞKOMİSER GALİP MACERASI | EDİTÖR CİNAYETLERİ

Paylaş:

 

1

Hayatımda gördüğüm en korkunç manzaraya bakıyorduk, hepimizin midesi ağzına gelmişti. Zavallı adamın ölürken çektiği acıları düşündükçe, tüylerim diken diken oldu. Kandan bir şelale, yatak odasının her yerini kırmızıya boyamıştı. Manzarayı kısaca anlatmak isterim. El ve ayak bileklerinden iplerle yatağa sıkıca bağlanmış, ağzına pis bir bez tıkıştırılmış, üzerinde sadece boxer .. olan erkek kurbanın göğsünden, kollarından, kalçasından ve bacaklarından büyük bir kerpetenle et parçaları koparılmaya çalışılmıştı. Bu işin yarım yamalak yapıldığı belli oluyordu; çünkü, bazı et parçaları koparılmış bazılarıysa deriden tam çıkarılamamış, sarkıyordu. Kanlı kerpeten; ucunda sıkışmış meme parçasıyla yatağın dibine atılmıştı. Katil kerpetenle işini bitiremeyince bıçaktan yardım almıştı. Kanlı bıçak da kurbanın lime lime edilmiş bacaklarının arasına bırakılmıştı. Özellikle, kalça ve bacaktaki kaslar ile sinirler kesilmişti. Kesme işleminden sonra yaralara tuz basılmış, üzerlerine kızgın yağ dökülmüştü. Yağ ve tuz kapları başucu komodinin üzerindeydi. İşin en korkunç tarafıysa, bütün bu işkence sırasında kurbanın hayatta olduğunu; odanın her köşesinin, durmamak için savaş veren bir kalbin pompaladığı kanlarla yıkanmış oluşundan anlamıştık. Kurbanın boynundaki şok cihazının izi, katilin bu cihazı kullanarak adamı etkisiz hâle getirdiğini gösteriyordu. Bu odada tarifsiz bir acı ve eziyet yaşanmıştı. .. Zavallı adam böyle korkunç bir işkenceyi hak edecek ne yapmış olabilirdi?

Evi, parmak izi yakalamak için her noktaya toz serpen, gördükleri her şeyin fotoğrafını çeken beyaz tulumlu olay yeri inceleme ekibinin elemanları doldurmuştu.

Serdar allak bullak olmuş bir suratla elindeki nüfus cüzdanını okudu, “Özgür Doğa. Kırk yaşında. Bekâr. İstanbul doğumlu.”

Olay yeri inceleme amiri Necati, kanlı eldivenlerini çıkarıp iğrenmiş bir ifadeyle yanımıza geldi. “Cinayet bir iki saat önce işlenmiş” dedi. “Katilin hemen üzerine gelmişiz. Bunu gördün mü?” diyerek A4 büyüklüğünde, katlanmış, üzerine bulaşmış kandan yumuşamış kâğıdı uzattı.

Kâğıdı dikkatlice açarak bilgisayarla yazılmış bir paragrafa göz attım. Suçlu birine yapılan işkence ve infazı anlatan bir sahne yazılmıştı:

 

 

Suçlu, meydana getiriliyor, halkın karşısında idam sehpasına çıkarılıp yatırılıyor, kalın iplerle sıkıca bağlanıyordu. Cellat önce koca bir kerpetenle kurbanın vücudundan etleri tek tek çekiyor, sonra bıçakla dilim dilim kesiyordu. Bu işlemler sırasında kurban muazzam acılar çekiyor, merhamet dileyerek, ölümün bir an önce gelmesi için yakarıyordu. Kesme ve doğramalar bitince cellat, yaralara tuz basıp kızgın yağ dökerek işkenceyi tamamlıyordu. Kurban ölene kadar korkunç acılar çekiyordu.

 

 

Katil de, bu yazılanları kurbanın üzerinde denemişti. Ya da, denediklerini yazmıştı. İkisi de sonucu değiştirmiyordu. Karşımızda bugüne kadar gördüğüm en sadist .. katil vardı!

Mektubu parmak izi testi için delil torbasına koyarak olay yeri incelemeye teslim ettim. Evde hırsızlık olmamıştı. Cüzdan ve telefon duruyordu. Etraf karıştırılmamış, çekmeceler açılmamıştı. Kapıda zorlanma yoktu. Daire beşinci katta olduğu için pencereden girmek de mümkün değildi. Bu sadist katili içeriye Özgür almışa benziyordu.

Evin içi derli topluydu. Salonda içi tıka basa kitap dolu ve tavana kadar uzanan büyük bir kütüphane vardı. Masanın üzerinde içi kitap dolu Kedicik adlı bir kitapevi torbası duruyordu. Kitapları masaya döktüğümde torbanın içinden .. kasa fişi çıktı. Kitaplara yüz vermeden fişin tarihini okudum. Bugünün tarihi ve saat 17.00 yazıyordu. Saat şu anda 20.00 olduğuna göre ve Necati’nin tespitine göre de; cinayet iki saat önce işlenmişse, Özgür öldürülmeden hemen önce son uğradığı yer bu kitapçı olabilirdi. Kitapçıda bir ipucu yakalayabilirdik.

 

Özgür’ün karşı komşusunun kapısını çaldık. Kızcağız dehşet dolu yüz ifadesiyle karşıladı bizi. Polisi o çağırmış. Saat 17.30 gibi pencereden Özgür’ün eve geldiğini görmüş. Akşam kapısını çalmış, açılmayınca telaşlanmış, polisi aramış. Adı Seda. İnce, uzun boylu, güzel bir kız. Siyah saçlı. Ela gözleri var. Yirmi beşlerinde. Tir tir titriyor ve ağlıyordu. Kötü olayların üst üste geldiğini söyledi. Geçen akşam, işten eve gelirken bir sapığın kendisini takip edip arkasından apartmana girdiğini, evinin kapısına kadar çıktığını ve üzerine atladığını korkuyla anlattı. O sırada Özgür evdeymiş. Bağırış çağırışlara elinde bıçakla çıkıp sapığa saldırmış, adamı kolundan yaralamış. Sapık, ‘Bunun hesabını sana soracağım’ diyerek tüymüş. Polis molis, tarif, robot resim filan, bir ses çıkmamış. Kıza göre, Özgür’ü bu sapık öldürmüştü.

Apartmanın kentsel dönüşümden dolayı yıkılacağını, bu yüzden bütün komşuların taşındığını, apartmanda Özgür ve kendisinden başka kimsenin kalmadığını söyledi. Bu yüzden her türlü tehlikeye karşı savunmasızmışlar. O da haftaya taşınacakmış. Toparlanıyormuş. Bu kentsel dönüşüm furyasında kiralık daire bulmak çok zormuş, olanlarda ateş pahasıymış.

Özgür’ün dairesinde hiçbir taşınma belirtisi görmediğimizi söyledim. Bırakın taşınmayı, etrafta bir tane koliye bile rastlamamıştık. Bu kadar çok kitabı olan birinin taşınma telaşına haftalar önce başlaması gerekirdi. Meğerse, Özgür apartmandan çıkmamak için direniyormuş. Dairesini çok severmiş. Burada anıları varmış. Ayrıca, binlerce kitabını taşımak ciddi külfetmiş. Özgür dairesini boşaltmayınca, inşaat firmasıyla mahkemelik olmuşlar. İnşaat firması mahkeme süreci devam ettiği için binayı yıkamıyormuş, ama her ay apartman sakinlerine fazladan kira ödemeye devam etmek zorunda kalıyormuş. Firmanın adamları birkaç kez gelip Özgür’ü daireyi boşaltması için tehdit  etmişler. Bu firmanın adı Uzmanlar Yapıymış. Firmanın telefonunu ve yetkili kişinin adını aldıktan sonra olay mahallinden ayrıldık.

 

*

 

Ertesi sabah ilk işimiz Caddebostan’daki Kedicik Kitapevi’ne gitmek oldu. Kedi ve kitap! Birbirine çok yakışan ikili! Ama ben ikisini de pek sevmiyordum.

Bağdat Caddesi üzerinde eski bir apartmanın giriş katı kitapçı dükkânına çevrilmişti. Tezgâhtaki esmer, kıvırcık saçlı saçlı, güzel kız dükkâna girmemize rağmen hiç oralı olmadı. İçerisi sıcaktı ve kitap kokuyordu. Ortada duran iki yuvarlak masanın üzerine bir sürü kitap serilmişti. Pencerenin kenarına müşterilerin kitapları incelemesi için rahat görünüşlü iki sandalye, aralarına da ufak bir masa yerleştirilmişti. Masanın üzerinde yeşil camlı bir okuma lambası konmuştu. Dükkânın diğer köşesinde arka odalara giden koridor bulunmaktaydı. Koridorun da kitaplarla dolu olduğunu fark ettim. Tezgâh dediğim masa ise, hemen koridorun başına yerleştirilmişti. Üzerine bilgisayar, pos makineleri, dergiler, kitaplar, kâğıtlar yayılmıştı.

Dükkânda bizden başka müşteri yoktu. Görünürde kedi de yoktu. Aslında, biz de müşteri sayılmazdık ya. Sonunda kız, varlığımızı fark edip başını bilgisayardan kaldırdı ve zoraki,  “Hoş geldiniz” diyebildi. Kıvırcık siyah saçlarının altında geniş bir alın, kocaman ve parlak siyah gözler, geniş omuzlar, büyük eller… Garip bir çekiciliği vardı.

“Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” diyerek Serdar’la masanın önündeki karşılıklı iki sandalyeye oturduk.

Biraz tereddüt ederek, “Benim” dedi. O zoraki gülümseme gölgelere karışarak kayboldu.

“Adınız nedir?”

Yine bir anlık tereddütten sonra, “Berna” dedi. “Niye soruyorsunuz?”

Müşteri olmadığımızı anlamanın, belki de, maliyeci olduğumuzu ve başına bir sürü dert açacağımızı tahmin etmenin sıkıntısını yaşıyordu.

Onu bu sıkıntıdan kurtarmak için kimliğimi çıkarıp gösterdim. Maliyeci olamamamızın verdiği rahatlık, yerini polis olmamızın verdiği başka türlü bir huzursuzluğa bıraktı. Gözlerine tuhaf bir donukluk yerleşti. Bir cinayet büro polisinin sıradan bir kitapçıyı ziyaret etmesi ancak Lawrence Block’un, Bernie Rhodenbarr polisiyelerinde ya da Esmahan Aykol’un Galata’da sadece polisiye romanlar satan kitapçısında sıkça rastlanırdı. Gerçek hayatta bu tip şeylerle pek karşılaşılmazdı.

Serdar büyülenmiş gibi gözlerini kitaplardan alamıyordu. Hayatında en fazla birkaç kez kitapçıya girdiğine emindim. Bu işi daha sık yapmaya karar vermiş bir hali vardı.

“Özgür Doğa sizin müşteriniz mi?” diye sordum.

Hiç düşünmeden, “Evet, Özgür bey bizim iyi müşterimizdir. Bir şey mi oldu?” diye cevapladı.

Doğrusu, kızın hafızasına hayran olmamak elde değildi.

Serdar ilgisini kitaplardan kıza çevirdi. “Evet, bir şey oldu. Öldü!” dedi pat diye.

“Ne! öldü mü?” dedi gözleri büyüyerek. Şimdi, o gözler daha da güzel görünüyordu. Bu kızda onu hem çekici kılan hem de beni rahatsız eden bir şeyler vardı.

“Daha dün akşam üstü buradaydı!” dedi bağırarak.

“Maalesef” dedim.  “Dün sizden çıktıktan hemen sonra evinde öldürüldü!”

Dudaklarının kalın kıvrımlarının da fazlasıyla tahrik edici olduğunu fark ettim.

“Amam Allahım!” dedi kaygı dolu gözlerle bize bakarak. Ayağa kalktı, koridorun başına geçip “Arınç biraz gelir misin buraya!” diye içeriye seslendi otoriter bir sesle. Otururken tam anlayamamıştım ama ayağa kalkınca epeyce uzundu. Kot pantolondan kalçalarının yuvarlaklığı belli oluyordu. Bacakları sütun gibiydi. İri ve güçlü fiziği heyecan vericiydi. Tekrar sandalyesine oturduğunda gözleri çoktan yaşarmaya başlamıştı ve birkaç damla göz yaşı yanaklarına süzüldü. Kadınlar! İri de olsalar narin de olsalar hepsi pek duygusal oluyordu!

“Üzülmeyin” dedim. “Olan oldu. Bize vereceğiniz her bilgi katile ulaşmamızda çok önemli!”

Koridorda bonus kafa, yirmilerinde, yakışıklı bir delikanlı göründü. Sağ kulağındaki küpe ve kirli sakalıyla entel dantel bir tip olduğunu belli ediyordu. Bize bakmadan Berna’ya bıkkın bir sesle, “Ne oldu, içerde çok işim var?” diye çıkıştı.

Berna bu tepkiye hiç aldırış etmeden çocuğu bizimle tanıştırdı. “Kardeşim Arınç.” Kardeşine de, “Beyler polis” dedi.

Arınç’ın maço tavrı polis olduğumuzu öğrenince pamuk gibi yumuşayıverdi.

Berna bir sırrı paylaşır gibi sesini alçaltıp hüzünlü bir sesle, “Özgür Bey dün gece evinde öldürülmüş” dedi.

“Öldürülmüş mü!”

Çocuk korku dolu bir ifadeyle kitap raflarına yaslandı. Tedirgin bir biçimde elini çenesine götürdü, çenesindeki kirli sakalı düşünceli düşünceli sıvazladı.

“Bak görüyor musun, iyi ki senin dosyayı okumuş!” dedi Berna kardeşine.

Birden Arınç’ın yüzü kızardı, ellerini sokacak yer aradı. Ablasına saldırgan ve kızgın bir bakış fırlattı.

“Ne dosyası bu?” dedim önce kıza sonra Arınç’a bakarak.

Berna anlatmayı sürdürdü. “Bu konuda bizim Arınç biraz utangaçtır. Kendine yazar denmesine bir türlü alışamadı.”

“Daha kitabım çıkmadı abla. Ne yazarı ya!”

“Çıkacak ama. Ben eminim. Bir editör mutlaka yazdıklarının değerini anlayacak!”

“Hiçbir şey anlamadım. Ne kitabı, ne yazarı?” dedim.

“Arınç bir polisiye roman yazdı. Okuması için Özgür Bey’e vermişti.”

“Abla ne gerek var bunları şimdi anlatmana! Adam öldürülmüş, senin söylediğin şeylere bak!”

“Bir gün ünlü bir yazar olacaksın. Şimdiden tanınmaya başlamana yardımcı oluyorum, salak!”

Bu salak kelimesi Berna’nın ağzından nefretle çıkmıştı. Bir an, o güzel siyah gözlerinde korkunç bir öfke belirdi. Arınç itirazlarını kesiverdi.

“Beğendi mi bari yazdıklarını?” dedim Arınç’a.

“Biraz daha çalışmam gerekiyormuş” dedi utanarak ve gözlerini benden kaçırarak.

“İnşallah bir gün kitabın basılır” diyerek Serdar kendi çapında temennilerini gönderdi. Benimse hiç umurumda değildi.

Serdar gerçek konumuza dönerek, “Dün akşam Özgür Bey’de dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Hali tavrı nasıldı? Her zamankinden farklı bir şey var mıydı? Bir şeyden korkmuş muydu mesela? Tedirgin miydi?” dedi.

Berna bilgisayarın klavyesinde bir iki tuşa dokunarak gözlerini ekrana dikti. “Dün satın aldığı kitaplar işte burada. Bir makale yazıyordu.”

Serdar canı sıkılarak, “Ben onu sormadım?” dedi üstüne basa basa.

“Sabrederseniz söyleyeceğim” dedi kızgın bir ses tonuyla.

Serdar’a sakin olmasını söyledim bakışlarımla.

“Tavırlarında bir gariplik fark etmedim. Her zamanki gibiydi; neşeli, hoş sohbet. İşlerin yoğunluğundan ve üzerinde çalıştığı makaleden bahsetti. Sonra da kitapları alıp gitti.”

“Onu takip eden biri filan var mıydı?” dedim.

“Kimseyi görmedik” dedi Berna kafasını olumsuzca sallayarak. “Sen de buradaydın. Bir şey gördün mü?” diye sordu kardeşine. Arınç dalıp gittiği yerlerden ablasının sesiyle geri döndü.

Kollarını kavuşturarak başını iki yana salladı. “Benimle işiniz bittiyse içeri dönebilir miyim?” diye sordu bize.

Bu oğlanda bir şeyler vardı. Ablasından tırstığı çok belliydi.

“Gidebilirsin” dedim.

Kapının üzerindeki çan öttü, yaşlıca toplu bir kadın dükkâna girdi. Üzgün bir ifadeyle yaklaştı. “Başınız sağ olsun Berna. Daha yeni duydum. Çok üzüldüm kızım” dedi.

“Dostlar sağ olsun Ayla Hanım.”

“Ne oldu?” dedim Berna’ya.

“Bir ay önce babamızı kaybettik.”

“Başınız sağ olsun.”

Yaşlı kadın gittikten sonra minyon, şişman orta yaşlarda bir başka kadın girdi içeriye. Kitaplarla hiç ilgilenmeden masaya yaklaşıp Pazar günü gazetede röportajı yayınlanan yazarın Sağlıklı Yaşamın ve Zayıflamanın Kısa Yolları kitabını istedi.

“Yazarının adı nedir?” diye sordu Berna.

“Yazarını tanımıyorum, Pazar günü gazetede yayımlandı ya, o yazar.”

Berna’nın gözlerine derin bir öfke bulutu yerleşti.

“Hanımefendi yazarın adını söylemezseniz nasıl bulacağım kitabı?”

“Ayol okumadın mı o röportajı?”

“Siz yazarın adını merak edip okumuyorsunuz, ben röportajı mı okuyacağım!”

“Sen müşteriyle nasıl konuşuyorsun.”

“Hanımefendi, yazarın adını söylemezseniz size yardımcı olamam. Ayrıca, ben senin gibi boğazını tutamayan obez değilim ki, zayıflamayla ilgili röportajlar okuyayım!”

Bu biraz ağır olmuştu.

Şişman kadının yüzü kıpkırmızı oldu. “Seni şikâyet edeceğim. Kim buranın sahibi. Çağır onu bana!”

Berna gülerek kollarını kavuşturdu. “Buranın sahibi benim. Şikâyet edebilirsin beni bana!”

Kadın bağırarak kapıya yönelirken, “Bak seni nerelere şikâyet edeceğim. Terbiyesiz! Herkesi tembihleyeceğim buradan alışveriş yapmamaları için.”

“Senin arkadaşların da senin gibiyse, aman eksik olsunlar, sakın kapının önünden bile geçmesinler!” diye kadının arkasından bağırdı. “Sen kitapçıya değil pizzacıya yakışırsın, şişko!”

Kadın kapıyı çarptı.

“Biraz sert davrandınız” dedim. “Hak etti ama yine de, biraz sert oldu.”

“Az bile yaptım” dedi. “Nefret ediyorum bu tür müşterilerden. Hayatlarında kitapçılara sadece gazetelerdeki o boktan röportajlar sayesinde girerler, sonra da bilmiş kesilirler.”

“Kitapçıya giriyor ya, ben onu da yapmıyorum.”

“Girmesinler, istemiyorum!”

“Şikâyet edecek sizi.”

“Ederse etsin.”

“Yine de biraz set oldu.”

Kitapçıda işimiz bitmişti. Kartımı bırakarak akıllarına bir şey gelirse her zaman arayabileceğini söyledikten sonra tokalaştık. Berna’nın elimi güçlü bir biçimde sıkması garip bir heyecan dalgasına kapılmama neden oldu.

 

*

 

İkinci adresimiz merkezi Kartal’da bulunan Uzmanlar Yapı İnşaat firmasıydı. Firmada konut işlerinden sorumlu Engin adlı, iri yarı ama sevimli bir tip karşıladı bizi. Bürosuna geçtik. Büyük bir masanın üzerinde projeler, dosyalar, bina resimleri yayılmıştı.

“Bir şey içer misiniz?”

İstemedik.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Bu sizin yıkacağınız Kadıköy’deki Mine Apartmanı’nda oturan Özgür Doğa dün gece öldürüldü?” dedim.

“Öldürüldü mü!”

“Evet, öldürüldü” dedi Serdar. “Hem de ne öldürülme!”

Kuşku dolu bakışlarını Engin’e dikti. Engin’se, hiçbir şey anlamadığını ifade eden bakışlarını üzerimizde gezdirdi.

Serdar, “Firmanız Özgür’ü tehdit ediyormuş?” dedi sert bir tavırla.

Engin’in bakışları şaşkınlığa dönüştü.

“Bir dakika bir dakika, onu bizim öldürdüğümüzü mü ima ediyorsunuz?”

“Şu anda hiçbir şey ima etmiyoruz. Seni dinledikten sonra karar vereceğiz” dedim.

“Firmamızı bu tip pis işlere bulaştırmayın lütfen! Piyasada adımız çıkarsa bir daha iş alamayız, daire de satamayız!”

Serdar hiddetle atıldı. “Bak kardeşim, senin firmanın iş alıp alamaması, daire satıp satamaması, benim hiç ama hiç umurumda değil. Ben katilin peşindeyim. Bu meseleyle ilginiz yoksa kimse duymaz. O yüzden, konuşmaya başlasan iyi olur. Neden tehdit ettiniz Özgür’ü?”

Engin az önce söylediği sözlere pişman olmuş gibi baktı bize.

“Size kısaca olanları anlatayım. Bu kentsel dönüşüm kapsamında Mine Apartmanı sakinleriyle anlaşmıştık. Orada toplam on iki daire var. Yeni yapacağımız apartmanda, kendimize altı daire almak üzerine mutabakata vardık. Apartman sakinlerinin hepsi sözleşmeye imza atmalarına rağmen bu Özgür Bey imza atmamakta direndi. Apartmanın yıkılmasını istemiyordu. Ona yeni ve modern bir daire vereceğimize rağmen kendisini bir türlü ikna edemedik. Neymiş efendim, evde hatıralarını varmış, kitapları taşımak zormuş, filan!” Güldü.

“Bu tehdit olayı nedir peki?” dedi Serdar.

“Biz kimseyi tehdit etmedik. Efendice dairesinden taşınmasını istedik. Eğer mahkemelik olursak, davanın aleyhine sonuçlanacağını hatırlattık. Hepsi bu.”

Serdar alaycı bir biçimde gülümsedi. Engin bu gülümsemeyi görmemezlikten gelerek konuşmasını sürdürdü.

“Sonunda, mahkemelik olduk. Şu anda yargı süreci devam ediyor. Birkaç ay sonra dava lehimize sonuçlanacak.”

Serdar alaycı ifadesini sürdürerek, “Kazanacağınızdan nasıl bu kadar eminsiniz?” dedi.

Engin güldü, sırtını koltuğuna yaslayarak, güçlü ve kendine güvenen bir sesle, “Bu durumlarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Önceki inşaatlarımızda da buna benzer sorunlar yaşadık. Avukatlarımız çok iyidir. Ayrıca, kanunlar belli. Apartman sakinlerinin üçte ikisi yıkıma karar verip sözleşmeye imza attığı takdirde, imza atmayanlar mahkemeye giderek, sadece yıkım sürecini uzatabilirler. Sonuçta o bina öyle ya da böyle, paşa paşa yıkılır. Mahkeme kararına rağmen, hâlâ dairesini boşaltmakta direnen olursa, yine mahkeme kararıyla o daire açık artırmaya çıkarılır ve satılır. Allah rahmet eylesin ama bizim Özgür Bey’i öldürmemiz için bir neden yoktu. Zaten, davayı kazanacaktık. Kaldı ki, davayı kazanamasak bile, bunun için cinayet mi işlenir! Biz öyle piyasadaki sonradan bitme mafyavari .. firmalardan değiliz.”

“Fazladan kira ödüyormuşsunuz dairelere?”

“O konuda sıkıntı yok. Sözleşmede taahhüt ettiğimiz süre dahilinde kiralarını ödeyeceğiz.”

Masasındaki projelerden birkaçını gururla gösterdi. Hepsi rezidans projeleriymiş. Bu projelerin yanında Mine Apartmanı’nın çok küçük bir proje olduğunu, bu işe bir tanıdıklarının ricası üzerine girdiklerini söyledi. Bu proje onlar için devede kulakmış.

“Neyse” dedim kalkarken. “Araştırmaya devam edeceğiz.”

Elimizi sıkarken firmalarının adını bu işe karıştırmamamızı bir kez daha tembihledi. Bir daha aynı şeyi söylerse, gazetelerde firmasının adının çarşaf çarşaf çıkacağı uyarısında bulundum.

 

*

 

Uzmanlar Yapı’dan sonra soluğu rıhtımdaki Kadıköy İlçe Emniyeti’nin amiri Cengiz’in yanında aldık. Çaylar, kahveler söylendi. Sigaralar tüttürüldü.

Olan biteni Cengiz’e anlattıktan sonra Seda’ya yapılan saldırının detaylarını, zanlıyı ne zaman yakalayacaklarını sorduk.

Cengiz sigarasını tüttürerek koltuğuna yaslandı. “Herifi yakalayacağız Galip” dedi kendinden emin bir tavırla.

“Yakala öyleyse.”

“Bana bak Galip. Haftalardır ne yaptığımızı zannediyorsun. Burada oturup iskambil mi oynuyoruz, ha?” dedi yarı ciddi yarı şaka.

“İnşallah oynamıyorsunuzdur” dedim gülerek.

“Kolaysa sen gel, yakala .. ibneyi. .. Kadıköy’deki diğer üç vakanın da zanlısının bu herif olduğunu zannediyoruz. Eşkalini belirledik, belirli noktalara adam diktik. Merkezden yardım istedik ama kimse oralı olmuyor. Benim elimdeki adamlarla bu iş bir yere kadar Galip. Senin elemanlardan birkaçını bu iş için bana göndersene?”

“Valla Cengiz, benim de başımda aynı dert var. Koskoca İstanbul’a dört kelle bakıyoruz. Bu manyak milletin her gün cinayet işlediğini düşünürsen, bizim durumumuz seninkinden daha vahim! Bu yüzden dostum, eleman işini unut! Ne yap ne et bu herifi yakala. Herif Kadıköy’de. Kadıköy de senin avucunun içinde. İstersen beş yüz saat çalış, istersen eve hiç gitme, istersen karını boşa, istersen taşeron tut ama .. herifi yakala!”

Tam kalkarken karakolda bir patırtı işittik, kapıda bir gürültü koptu. Bir kadın ciyak ciyak bağırıyordu. Cengiz olaya müdahale etmek için odadan çıktı. Birkaç dakika sonra kadınla birlikte odaya döndüler. Yüzünde güller açıyordu.

Sırıtarak, “Hanımefendiyi takdim edeyim” dedi. “Ceren Hanım. Aradığımız sapığın kız arkadaşı!”

Kız masanın karşısına oturdu. Yirmi beşlerinde filandı. Kısa boylu, balık etliliği çoktan geride bırakmış bir tombulluğu vardı. Suratı yarım ay kadar genişti ve büyük annemi andırıyordu. Kalın boynundaki morluklar hemen göze çarpıyordu. Favorilerinin altındaki ufak ufak kılları fark etmek için büyütece ihtiyaç yoktu. El tırnaklarının kırmızı ojeleri parlak ve son derece iğrençti. Koca ağzındaki sakız bir yanaktan diğer yanağı dönüp duruyordu. Kabanın altına kot pantolon giymişti. Baldırları meşe ağacının gövdesi kadar kalındı. Kotun altında çirkin ve boyasız, yüksek topuklu botlar vardı.

Cengiz hemen heyecanla konuya girdi.

“Anlat kızım, seni dinliyoruz.”

“Kapıdaki polislere bir şey deyin ayol. Ne kadar kaba davranıyorlar vatandaşa! İnsanların polisleri sevmemesine şaşmamak lazım!”

Hepimiz bu basit, kenar mahalle dilberinin ağızından çıkacakları merakla bekliyorduk. Serdar atıldı, “Sizi dinliyoruz hanımefendi?”

“Ayol sen ne kadar kibar polissin öyle, hanımefendi yesin seni.”

“Anlat kızım?” dedi Cengiz babacan bir tavırla. Az önceki o sevinçli hâlinden eser kalmamıştı. “Tatlım ne diyeceksen çabuk söyle, yoksa polisi görevinin başında alıkoymaktan seni nezarete tıkacağım!” dedi.

Kız vız gelir tırıs gider hâllerinden vazgeçmedi.

“Size çok değerli bilgiler verebilirim, karşılığında ne vereceksiniz?” demez mi!

“Ödül mü istiyorsun?” dedim.

“Hiç fena olmaz. Bu anlattıklarımdan sonra hayatım tehlikeye girebilir.”

“Anlatacaklarınız işimize yarayacak şeylerse, bir şeyler düşünürüz.”

Ceren birden hiddetlendi. “Siz beni aptal mı zannediyorsunuz. Bilgiyi alır almaz beni sepetlemeyeceğinizi nereden bileyim? Yemezler!”

Serdar patladı. “Sen ne biçim konuşuyorsun devletin memuruyla!”

Yardımcımın ilk defa bu kadar hiddetlendiğini görüyordum.

Ceren bu laflardan hiç etkilenmedi. “Hiç de kibar mibar .. değilmişsin ayol!” dedi.

Tombul baş parmağıyla işaret parmağını ağzına sokup koca sakızı çıkarıp Cengiz’in masasının üzerine yapıştırdı. Üçümüz de birbirimize bakarak karşımızdakinin sıfır derece manyak olduğuna karar verdik.

“Ne vereceğinizi öğrenmeden tek kelime etmem! İşkence yapsanız bile konuşmam!”

“İşkence yaptığımızı kim söyledi? Sözlerine dikkat et kızım!” dedi Cengiz.

“Hay! Güleyim doğrusu! Dünya alem biliyor aynasızların işkencelerini. Yeme beni müdür!”

Serdar yine patladı. “Ulan, şimdi yiyeceğim seni ama ağzımın tadı bozulacak diye korkuyorum.”

“Ben sana kendimi yedirir miyim çam yarması! Siz ancak yol kenarındaki transları yersiniz!”

Cengiz hâlâ sabırlı bir sesle, “Kızım sen  buraya bizimle taşak geçmek için mi geldin?” dedi.

“Vereceğim bilgiler için çıkarın bakalım yüzlükleri. Hep siz mi çorba parası toplayacaksınız milletten. Biraz da biz toplayalım.”

“Sen bize bildiklerinin bir kısmını söyle, eğer işimize yararlarsa paranı veririz” dedim anlaşmaya yanaşır bir ifadeyle.

Serdar, “Abi ben dayanamıyorum,” diyerek kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Ceren, “Bir çay söyleyiver be” diye bağırdı arkasından. Ardından ciddileşerek, “Neyse, konumuza dönelim. Bu sizin aradığınız, hani şu gazetelerin yazdığı sapık var ya, işte o benim erkek arkadaşım olabilir” dedi.

“Bunu kapıda söylemiştin” dedi Cengiz.

“Söylediğimi biliyorum, aptal değilim” dedi ters ters.

“Ondan hiç kuşkum yok.”

Cengiz gayet mülayim bir ses tonuyla ve çok sakin görünerek, “Sen devam et kızım” dedi.

Bir memur çağırarak üçümüze kahve söyledi.

“Benimkinin adı İsmail. Çok tehlikelidir, sonra söylemedi demeyin ha!”

“O kadarını tahmin ediyoruz” dedi Cengiz bir psikolog edasıyla.

“Niye arkadaşını gammazlıyorsun sen? Boynundaki morluklar onun eseri mi?”

“Sevişirken yaptı bunları,” dedi morlukları göstererek. “Az kalsın öldürüyordu beni. Bu şekilde beni boğarken daha iyi orgazm oluyormuş! Beni öldürmeden yakalanmasını istiyorum.”

Kapı tıkladı, kahveler birer bardak suyla geldi.

“Hele şükür be! Kahveler bu kadar törenle geliyorsa para nasıl gelecek bakalım?”

“Gelir kızım gelir, sen anlatırsan gelir” dedi Cengiz yine uzman bir psikolog edasıyla. Acaba Cengiz üniversitede psikoloji mi okumuştu?

Ceren kahvesinden koca bir yudum aldı. “Bu İsmail geçen gece, sabaha karşı yataktan kalkıp telefonu alıp tuvalete gitti. Zaten, telefonunu elinden hiç düşürmez. Orada biriyle fısır fısır konuşuyordu. Benim uyuduğumu zannediyordu salak! Sessizce kalkıp kulağımı kapıya dayadım. Kızın birini oturduğu apartmana kadar takip edip peşinden apartmana girdiğini ve kıza saldırdığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Sonra, karşı dairedeki lavuk çıkıp bunu kolundan bıçaklamış. İntikam alacağını söyledi.”

“Bunların hepsini duyduğuna eminsin, değil mi?” dedim.

“Şeyimden uydurmuyorum herhalde!” dedi. “Pirelendim, hemen gidip ceketinin ceplerini karıştırdım. Cepten dantelli siyah bir kadın külot çıkmasın mı!”

“Belki senindir o külot?”

“Ben külodumu tanımaz mıyım ayol!”

Ayağa kalkıp pantolonunun düğmelerini çözmeye kalktı. “Ben bu tarz külot giyiyorum” diyerek pantolonunu aşağıya indirdi.

“Giy pantolonunu kızım, inandık, külot senin değil!” dedi Cengiz.

“Gördünüz, ben beyaz giyerim.”

“Gayet iyi gördük.”

Pantolonunu tekrar yukarı çekti.

“Banyodan çıkınca külodun kimin olduğunu sordum, ondan habersiz ceplerini karıştırdığım için beni bu hâle getirdi” diyerek boynundaki morlukları gösterdi.

Bir an acıdım kıza.

“Bu İsmail’in evi nerede, hemen gidip alalım!” dedim.

“Şimdilik bilgiler bu kadar beyler.  Devamı için paraları görelim!”

Kıza az önceki acımam bitti.

“Devletten bilgi saklamak suçtur!” dedim.

“Bende bilgi falan yok. Hiçbir şey saklamıyorum. Hadi bana eyvallah!” diyerek ayaklandı.

“Tamam kız otur” dedi Cengiz. Cebinden bir yüzlük çıkardı. “Al bakalım.”

“Bu ne be! Sen onu dilenciye ver sadaka diye.”

Bana dönerek, “Senden de bir yüzlük alalım aynasız!” dedi, elini uzatarak.

Cengiz, “Kızım biz devletin polisiyiz. Ne gezer bizde para!” dedi.

“Gezer hem de bal gibi gezer. Kestiğiniz cezalardan tırtıkladıklarınız yeter.”

Sonunda, Cengiz çıldırdı. Koltuğundan kalkarak, “Yetti ulan artık” diye kükredi. “Osman” diye bağırdı. Genç bir polis kapıda belirdi. “Alın bunu, tıkın içeri. Aradığımız sapık katilin suç ortağı! Derhal işlemlerini yapın, savcılığa postalayın!”

Kıza döndü. “Belki bilmiyorsundur güzelim, bu senin İsmail birini öldürdü. Yani anlayacağın; sen bir tecavüzcüyü ve bir katili koruyorsun.” Bana dönerek, “Ne diyorsun Galip Amirim, sence kaç yıldan başlar?”

Sigaramı çıkarıp yaktım. “Tecavüz ve cinayete ortaklık ve yataklık. En az yirmi yılı var. Belki, şartlı tahliye hakkı verebilirler.”

Ceren olanca içtenliğiyle, “Tamam be, şaka yaptık. Para mara istemiyorum” dedi.

Cengiz yerine oturup gözlerini Ceren’e dikti. Ben sigaramı tüttürmeye devam ettim.

“Bir tane de bana versene aynasız” dedi gayet pişkin.

İsmail’in evi Fikirtepe mahallesindeymiş. Sabit pazarın arkasındaki üç katlı binanın giriş katında oturuyormuş. Malum adresteki evi kuşatıp baskın yaptık. Kapıyı kırıp içeri girdik. Sapığı, yatağa bağlanmış bir kadının ırzına geçmek üzereyken yakaladık. Nedense bu manzaraya şaşırmadık. İsmail, el çabukluğuyla yatağın altından tabancayı çıkardı. Buna da şaşırmadık. Her türlü direnişe hazırlıklıydık. Tabancanın namlusu bize doğrultmadan benim tabancamdan çıkan kurşun İsmail’in koluna isabet etti. Acıyla bağırarak tabancayı elinden düşürdü. İsmail’in üzerine yürüyüp sıkı bir tokat çaktım. Yatakta bağlı olan kız çırpınıyordu. Kızın iplerini çözdük. Kız yataktan fırlayıp yerdeki İsmail’in yanına çöktü.

“Manyak mısınız siz!” diye bağırdı bize!

Ben Serdar’a, Serdar bana baktı.

“Canın yanıyor mu sevgilim, hemen ambulans çağıracağım.”

Kilolu, memeleri ve kalçaları kocaman bir hatundu. Yağlı göbek deliğine küpe takmıştı.

Serdar hayretle, “Kızım bu adam az önce seni yatağa bağlamış, tecavüz edecekti, onu niye koruyorsun?”

“Ne tecavüzü be! Biz fantezi yapıyorduk.”

İsmail yerde kolunu tutarak inliyor, bizden şikâyetçi olacağını söyleyip duruyordu. Serdar ambulans çağırdı.

“Siz kimsiniz?” dedi kız.

“Seni ölümden kurtaran polisler” dedi Serdar.

“Bu herif dün bir adamı dilim dilim doğradı, belki de aynısını sana yapacaktı?”

“Benim İsmail’im öyle şeyler yapmaz! Biraz daha dayan canım?” dedi İsmail’e.

İsmail sinirle, “Dayan diyeceğine kolumu saracak bir şey bul salak karı! Kan kaybından gideceğim!” diye bağırdı.

Kız yerdeki siyah sütyenini İsmail’in koluna sarıp sıktı.

Ortalarda çırılçıplak dolaşmasına rağmen utanma adına hiçbir belirti yoktu kadında.

Sandalyenin üzerindeki giysilerini atarak giyinmesini söyledim. İsmail’in yerden kaldırıp bağırmalarına aldırmadan ellerini arkadan kelepçeledim.

“Sen bu sapığı ne kadar zamandır tanıyorsun?” dedi Serdar.

“Siz buraya gelip fantezimizin içine etmeden iki saat önce.”

“Sen her yeni tanıştığın adamın yatağına girip kendini bağlatır mısın?”

“Bağlatırım. Ne var bunda! İsmail bana o güveni verdi.”

“Kızım sen bu kafayla fazla yaşamazsın. Çok yakında bir yerlerde cesedini buluruz!”

Ambulansın sirenleri duyuldu. Beş dakika sonra İsmail’in koluna müdahaleyi yapıyorlardı. Maalesef ölmeyecekti.

 

 

*

 

İsmail sorguda üç kadına saldırdığını kabul etti.

“Dün gece Mine Apartmanı’ndaki o kadına saldırmak için gitmedim” dedi savunmacı bir tavırla.

“Biliyorum hayvan! cinayet için gittin” diyerek var gücümle tokadı yanağına geçirdim. Aynı anda, Serdar da sandalyenin bacaklarına tekmeyi koyunca İsmail sandalyeyle birlikte sırt üstü yere kapaklandı. Kaldırdık, sandalyeye oturttuk.

“Zavallıya niye öyle korkunç işkenceler yaptın? Sen nasıl bir canavarsın!” diyerek yumruğu çenesine bütün gücümle geçirdim. İsmail yumruğun şiddetiyle sandalyeyle birlikte uçarken, ayakları tavana dikildi. Özgür’ün o korkunç hâli ve öldürülürken çektiği acılar aklıma geldikçe kendime hakim olamıyordum. Kaldırıp sandalyeye oturttuk. Pelte gibiydi. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Buna rağmen, kaşlarının arasındaki dikey çizgiler derinleşti, kaşları çatıldı.

“Ne cinayeti, ne işkencesi, neden bahsediyorsunuz?”

“Özgür Doğa’yı vahşice öldürmenden bahsediyorum orospu çocuğu!” dedim. Tekmeyi göğsünün ortasına vurduğumda bir an nefessiz kaldı. İkinci tekmemle birlikte yine ayakları tavana dikildi. Düşerken kafasının zemine çarptı. Herifi dövmekten kendimi  bir türlü alamıyordum. Dövdükçe hiddetleniyordum, hiddetlendikçe dövüyordum.

Yine kaldırıp sandalyeye oturttuk. Bu sefer sarılı kolunu tutup olanca gücümle sıktım. İsmail de olanca gücüyle anırdı. Beyaz sargı kırmızı renge döndü. Yeni bir tekmeyi suratının ortasına koyacakken Serdar buna mani oldu. Beni tutarak, “Abi bu kadar yeter. Ölürse bu pisliği adamdan sayarlar, başımız derde girer!” dedi.

“Ben kimseyi öldürmedim. İftira!” diye bağırıyordu.

“Bok öldürmedin!”

Derin derin nefesler alarak öfkemi kontrol altına alıp sakinleşmeye çalıştım. Serdar aynalı cama işaret ederek birinin gelmesini istedi. Birkaç dakika sonra  İsmail’in kolu ve kafası sarıldı, ağrı kesici verildi. Hastaneye götürülüp beyin tomografisi çekilmesi gerekiyormuş. Sorgu bitmeden hiçbir yere gidemeyeceğini söyledim.

Serdar, iyi polis rolüne bürünerek, İsmail’in kafasını bir çocuğu sever gibi sevdi.

“Bak güzel kardeşim, beyin kanaması geçiriyor olabilirsin, kolun da iltihap kapmış olabilir. İşlediğin bu cinayeti itiraf et, seni hemen hastaneye gönderelim, tedavi altına alalım. Yoksa, amirim seni hayatta buradan çıkarmaz.”

“Cinayeti bana yıkmaya çalışıyorsunuz, ben kimseyi öldürmedim, ben cinayet işleyecek adam değilim” diye yakardı.

Herifin inkârlarına karşı derin derin nefesler almaya devam ediyordum. Serdar iyi polisi oynamaya devam etti. “Bak güzel kardeşim, amirimi görüyor musun, sana saldırmamak için nasıl kendini kontrolde tutmaya çalışıyor. Ama, sen .. inkara devam edersen, ben bile seni kurtaramam.”

“O adamın öldürüldüğünü şimdi sizden öğrendim. Tamam, kabul ediyorum; dün gece o herifi pataklamak için apartmanın önünde pusuya yattım. Kolumu yaraladığı için çok kızgındım ve intikamımı almak istiyordum. Yolun karşısına geçip arabaların arkasında gizlenerek eve gelmesini beklemeye başladım. On dakika geçti geçmedi, bu herif köşede göründü. Tam saldıracaktım ki, çöp kamyonu geldi. Çöpçüler yüzünden saldıramadım. Çöp kamyonu gidinceye kadar da herif apartmana girdi. Arkasından koştum, yetişemedim, sokak kapısı kapandı. Apartmanda kimse oturmadığı için, aşağıdan zile basıp kapıyı ona açtırmaktan başka çarem yoktu. Yerime dönerek eve girmesi için biraz zaman geçmesini bekledim.”

“Kapıyı açtırdın, yukarı çıktın, zavallıyı öldürdün. Seni eve nasıl aldı?” dedim.

“Apartmana girmedim ben!” diye bağırdı umutsuzca. “Biraz daha bekledikten sonra sırt çantalı bir kadın girdi apartmana. Ben de dayak işini sonraya bırakarak uzaklaştım oradan.”

“Nasıl bir kadındı bu?” dedim.

“Bayağı kadındı işte. Siyah kıvırcık saçlı, uzun boyluydu.”

“Bu hatuna niye saldırmadın?” dedim alayla.

“Ben asla işlerimi birbirine karıştırmam. Oraya herifi dövmek için gitmiştim.”

“Prensiplisin” dedim.

Bazı kuşkularım olmasına rağmen İsmail’i üç kadına saldırı ve tecavüzden tutukladık. Dosyayı kapatmadık.

 

 

2 – Polisiye hikaye | BAŞKOMİSER GALİP MACERASI | EDİTÖR CİNAYETLERİ Devam ediyor

 

Bu seferki kurban bir kadındı. Bu son birkaç gün içinde vahşice öldürülen ikinci kurbandı. Üzerinde sadece külot vardı. El ve ayak bileklerinden yatağa bağlanmıştı. Boynunda şok cihazının izi vardı. Göğsünün tam ortasında kocaman bir ekmek bıçağı, bu korkunç işkencelere son noktayı koymuşa benziyordu. Kadının gözlüklerinin ardındaki kocaman siyah gözleri tavana dikilmişti ve yüzde yüz ölüydü. O gözler çektiği büyük ıstırabı âdeta  haykırıyordu. Ağzına bez tıkıştırılmış, bezin üzeri de bantlanmıştı. Gövdesi tam karın deliğinin üzerinden testereyle ikiye kesilmek istenmiş, yaklaşık yirmi santim kesildikten sonra bu işten vazgeçilmişti. Üzerine et parçaları bulaşmış kanlı testere yerdeydi. Ancak, kesme ve bıçak hamlelerinden önce, katil kurbanıyla epeyce eğlenmişti. Ucu çivilerle dolu sopayı zavallı kadının kollarına, göğüslerine, baldırlarına saplamış, gövdeyi delik deşik etmişti. Ayrıca, vücudun her yerinde derin kırbaç yaraları şeritler hâlinde uzanıyordu. Çivili sopa ve kırbaç başucundaki komodinin üzerinde duruyordu.

Serdar kurbanın kimliği ve katlanmış bir kâğıtla yanıma geldi. Çiğdem Arslan. Otuz beş yaşında. Evli. İzmir doğumlu.

“Kocası nerede?”

“Karısını o bulmuş. Şoka girince ambulansa götürmüşler.”

Olay yeri inceleme amiri Necati, cinayetin üç dört saat önce işlendiğini söyledi. Bu durumda, bizim İsmail cinayetleri işlememişti. Ama, onu serbest bırakmakta aceleci davranmayacaktım. Çünkü, pekâlâ .. suç ortağı olabilirdi.

Serdar kâğıdı uzattı. Katlanmış kâğıdı açıp okudum.

 

 

İnfaz edilecek kadın işkence sehpasına yatırılıp bağlanıyor. Önce, cellat ucu sivri çivili sopayı kadının vücudunun çeşitli yerlerine vurarak yaralar açıyor. Kadın feryat ediyor. Her feryatta cellat sopayı vücudun farklı bir yerine vuruyordu. Daha sonra, kırbaç işkencesine geçiliyor ve yaklaşık iki yüz kırbaç darbesiyle kadına eziyet devam ediyordu. Kırbaçlama sırasında kurban birkaç kez bayıldığı için, işkenceye ara veriliyor, kurban ayılınca kırbaçlama tekrar başlıyordu. İki yüz adet kırbaç vurulduktan sonra büyük bir testereyle kadının vücudu, karın deliğinin üzerinden ikiye kesilmeye başlanıyor ve gövde iki parçaya ayrılıyordu. Testere işkencesiyle infaz tamamlanıyordu.

 

 

“Yazıda bıçaktan bahsetmemiş?” dedi Serdar.

“Baksana, kesmeyi becerememiş, kadının işini bıçakla bitirmiş.”

Serdar yüzünü ekşiterek, “Kim bilir nasıl acı çekti zavallı!” dedi.

Bu seferki mektubun diğer mektuptan bir farkı vardı. Mektupta her satırın altı kırmızı kalemle çizilmiş ve paragrafın bittiği son cümlenin altına, el yazısıyla Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri – Ortaçağ Yayınları diye bir not düşülmüştü. Değişik bir yazı stiliydi bu!

Çiğdem Arslan’ın kocası Metin Arslan zar zor kendine geldi. Karısının bir yayınevinde editör olarak çalıştığını söyledi. Kendi hâlinde yaşayan, hayatı kitaplardan ibaret olan bir insanmış. Herkes tarafından çok sevilirmiş. Ona düşman olacak, böyle vahşice hayatına son verecek kimse olamazmış. Mektubu gösterdiğimizde, çok şaşırdı. Evet, mektuptan haberi vardı. Mektubu dün akşam kapının altında bulmuşlar. Şaşırdığı şey: Mektuptaki yazının kırmızı kalemle çizilmesi, kitabın ve yayınevinin adlarının yazılmasıydı. Çünkü, mektubu ilk gördüklerinde üzerinde bunlar yokmuş. Ayrıca, bu notları karısının sonradan yazmadığına çok emindi.

Karısı kendisinden habersiz mektubu incelemiş, hangi kitaptan alıntı yapıldığını araştırıp bulmuş olamaz mı? Hayır, olamazmış. Çünkü, mektuptaki yazı karakteri ile karısının yazı karakteri çok farklıymış. Böyle bir yazı karakteri ömründe görmemiş. Bize kanıt olarak da, karısının defterlerinden birini açarak içindeki el yazıları gösterdi. Kadının el yazısı son derece muntazamdı ve mektuptaki yazıyla uzaktan yakından alakası yoktu.

Eğer, bu notu katil yazdıysa, ki öyle görünüyor, neden bize bilgi vermek istemişti?

Mektupları katil gönderiyorsa, niye yazının üzerindeki notları önceden almadı da kadını öldürdükten sonra yazdı?

Elimizde vahşice işlenmiş iki cinayet vardı ve her iki kurbanında meslekleri editörlüktü. Eğer bu bir rastlantı değilse, bu editörlük meselesi kurbanların arasında bir ilişkiyi işaret ediyordu. Belki de, etmiyordu. Ne bileyim, bakacak, araştıracaktık.

 

*

 

Ertesi sabah ilk iş olarak, Ortaçağ Yayınları’na gittik. Havanın buz gibi soğuk olması Kadıköy’ün sokaklarının yoğunluğundan bir şey eksiltmiyordu. Kadıköy sokakları her zaman kalabalıktı. Ortaçağ Yayınları, Şifa hastanesinin karşı sırasındaki birbirine bitişik, eski binalardan birinin üçüncü katındaydı. Kapıyı yirmi yaşlarında, güzel bir kız açtı.

“Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” dedik.

“Kim diyeyim?”

“Polis!”

Bizi içeri buyur etti, kendisi de arka odalardan birinde kayboldu. Girişe koca bir kütüphane konmuştu. İçi tıka basa kitap doluydu. Bu aralar, cinayetler yüzünden kitaplarla ve kütüphanelerle haddinden fazla haşır neşir olmam; kitap okumam için bana gönderilen bir işaret olabilir miydi?

Yanımıza orta yaşlarda, güzel bir kadın geldi. Tokalaştık. Uzun boyluydu ve kısa saçları sapsarıydı. Mavi gözleri okyanus derinliğindeydi. Sokakta görsem kesin yabancı diyeceğim bir tipi vardı. Oturmamızı işaret etti.

“Benim adım Sena, size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi meraklı gözlerle.

“Cinayet bürodan başkomiser Galip ve komiser Serdar” diyerek kendimizi tanıttım. Serdar delil torbasından mektubu çıkarıp bana uzattı. Mektubu köşesinden tutup açtım, kadına gösterdim.

“Bu yazıda bahsedilen Ortaçağ Yayınları sizin yayınevi mi?”

Sena hanım gözlüklerini takıp mektuba baktı, “Evet, bizim yayınevi gibi görünüyor. Çünkü, Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri bizim kitabımızdır. Bir şey mi oldu?”

“Bu kitabı görebilir miyiz?”

Mektubu yine ucundan tutarak Serdar’a uzattım. O da aynı hassasiyetle mektubu katlayıp delil poşetine geri koydu.

Sena hanım kütüphaneye giderken bacaklarının kot pantolondan sütun gibi oldukları belli oluyordu. Ayağındaki yüksek topuklu ayakkabılarla çok tahrik ediciydi. Kütüphaneden bir kitap seçti, yanımıza geldi, kitabı uzattı.

Meşhur Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı kitabı elimde tutuyordum. Tuğla gibi kalındı ve çok şık bir kapağı vardı.

Hızlıca sayfalarını çevirdim ve sayfalar arasına serpiştirilmiş renkli işkence resimleri gözüme çarptı. Bin sayfa olduğunu görünce nutkum tutuldu. Kitaplardan pek anlamamama rağmen sayfa kalitesi çok iyi olduğunu düşündüm.

“Bu kitabı kime sattığınızı öğrenebilir miyim?”

Kadının yüzünde alaycı ifade belirdi. “Biz kitaplarımızı okurlara dağıtım firmaları ve kitapçılar aracılığıyla ulaştırıyoruz. Bütün yayınevleri böyle çalışır. Bu yüzden, bir kitabın kime satıldığının bilgisi bizde bulunmaz.”

Umutsuz gözlerle kendisini dinlediğimi fark edince müjdeyi çabucak verdi. “Yalnız” dedi gülümseyerek, “Bu kitap özel baskıdır. Fiyatı yüksek olduğu için, sadece, meraklıları bu kitabı sipariş verirler. Özel siparişle kitapçılara gönderiyoruz.”

“Sadece meraklılar değil katiller de” diye mırıldandım.

Sena hanım, bizi dinleyen kıza dönerek, “Betül, kitabın hareketlerine bakar mısın, en son hangi dağıtım firmasına göndermişiz?” dedi.

Betül birkaç tuşa basarak bilgiye erişti. Kitap sene boyunca sadece bir tane satılmıştı. Yayınevi adına üzüldüm, kendi adımıza sevindim. Güzel bir haber daha geldi Betül’den, kitap dağıtım firmasına gönderilmemişti. Kadıköy’deki İmge Kitapevi’nden Yılmaz Bey iki ay önce bizzat kendi, bir müşterisi için sipariş vermişti. İmge Kitapevi’nin yerini öğrenip yayınevinden ayrıldık.

 

*

 

İmge Kitapevi, Kadıköy Sular İdaresi’nin iki üç bina gerisindeydi. Mağazanın içini Kedicik Kitapevi’nde olduğu gibi güzel kitap kokusu sarmıştı. Mağazanın tam ortasına Kedicik Kitapevi’nde gördüğümüzden çok daha büyük, üzerinde çok daha fazla kitabın sergilendiği bir masa konmuştu. Yılmaz Bey’le tanıştık, olayı kısaca anlattık.

Betül gibi bilgisayara bakıp bize iyi haber vermesini ve kitabı kime sattığını söylemesini bekliyordum ki, bilgisayara hiç yüz vermeden kitabı kime sattığını söyleyiverdi. Kedicik Kitapevi’nin sahibi Arınç’mış kitabı satın alan. Bizim Arınç! Aradığımız sadist katil Arınç mıydı! Kurbanlara o korkunç işkenceleri yapan bu bonus kafa, yakışıklı oğlan mıydı!

Arınç’la arkadaşmışlar. Arınç bu kitabı Ortaçağ’da geçen bir polisiye roman yazdığı için almış. Kaynak kitap olarak kullanacakmış.

 

*

 

Dükkâna girdiğimizde Berna bilgisayara bakıyordu, bizi görünce hafifçe gülümsedi.

“Kitapları çok sevdiniz galiba, .. satın almak istemez misiniz?” diyerek espri yaptı.

“O da olur inşallah, Arınç burada mı?”

“Daha gelmedi, niye sordunuz?”

“Yazdığı son romanın notlarını acilen görmemiz gerekiyor?” dedi Serdar.

“Hiçbir şey anlamadım ama Arınç’ın bilgisayarı arka odada.”

“Bakabilir miyiz?” dedim.

“Buyurun.”

Dün müşterinin üzerine Atmaca gibi atılan Berna gitmiş, yerine uysal bir kız gelmişti. Arınç’ın çalışma odası küçük ve havasızdı. Oda altı yedi metrekarelik olmasına rağmen eşya sayısı .. fazlaydı. Masa, lamba, bilgisayar, printer, duvarda üzeri notlarla dolu bir pano, kitaplar, dosyalar ve bir sürü kâğıt.

Berna odanın ışığını açıp Arınç’ın masasının çekmecesinden bir dosya çıkardı, bana uzattı.

“Arınç’ın üzerinde çalıştığı son roman!” dedi.

Bugün bu kız gerçek bir melekti.

Dosya elimde, gözüm kitap raflarını radar gibi taradı. Kütüphanede tuğla kalınlığında bir kitabı bulmak zor olmasa gerek diye düşündüm. Zor olmadı. Uzanıp Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı, cildini çok iyi tanıdığım kitabı raftan aldım.

Kitabı karıştırmak için sandalyeye oturdum. Birkaç sayfa çevirdikten sonra, altı çizilmiş işkence sahnelerini anlatan paragrafla karşılaşmam uzun sürmedi. Bu cümlelerin kurbanlara gönderilen mektuplarda yazılan işkence sahneleriyle aynı olduğunu fark edemeyecek kadar bunamamıştım. Kitabı masaya bırakıp Arınç’ın polisiye roman dosyasını açtım, romandaki cinayet sahneleri eğik yazıldığı için hemen gözüme ilişti. Bu işkenceli infaz sahneleri, kurbanlara gönderilen mektuplardaki işkence sahneleriyle bire bir örtüşüyordu. Kısaca, romandaki cinayet sahneleri kitaptan, mektuplar da romandan alıntı yapılmıştı. Arınç polisiye romanındaki cinayet sahnelerini gerçek hayatta, gerçek insanlara uygulamıştı.

Aradığımız katil Arınç’tı! Editörleri vahşice Arınç öldürmüştü!

Kitap ve roman dosyasıyla mağazanın ön tarafına geçtiğimizde yaşlı bir kadın dükkâna girdi. Berna’ya kardeşi hakkında soru soracağım için kadının işinin bitmesini bekledik. Serdar polisiye romanların olduğu raflara yönelirken ben de elimdeki kalın kitabı masaya bırakıp Berna’nın yanında beklemeyi tercih ettim. Dedim ya, bu kızda beni çeken garip bir şey vardı.

“Hoş geldiniz Asuman Hanım” dedi Berna yine yüzeysel bir samimiyetle. Rol yaptığı çok belli oluyordu.

“Merhaba Berna.”

Hâl hatır soruldu. Havalar iyice soğumuş, dışarıya çıkıp kitapçıya gelmek zor oluyormuş falan filan…

Asuman Hanım çantasını açtı, içinden bir defter sayfası çıkardı, Berna’ya uzattı.

“Bu kitaplar var mı sizde?”

Berna listeyi hızlıca okudu. “Modern Türkiye’nin Tarihi, Osmanlıdan Günümüze Değişen Kültür, Kimlik ve İdeoloji.”

Kitap adlarını tek tek bilgisayara girdi. “Maalesef üç kitapta şu an elimizde yok. Getirtmemi ister misiniz?”

“Bu hafta gelir mi?”

“Gelir herhalde,” dedi müdanasız bir ifadeyle.  “Bugün dağıtım firmasına sipariş veririm, iki gün içinde elimde olur.”

“Verelim öyleyse. Şimdi, bu havada başka kitapçılara gidemeyeceğim. O kâğıdı bana geri verebilir misin Berna, kitapların adlarını sadece o kâğıda yazdım.”

“Problem değil” diyerek Berna defterini açtı, kâğıtta yazılı olan kitap adlarını defterine geçirdi. Benim de gözüm Berna’nın güçlü ellerindeydi. Bu ellerden gözümü bir türlü alamıyordum. İşi bitince kâğıdı kadına geri verdi.

Kafam karışmıştı! Hem de çok karışmıştı!

Kadın gittikten sonra, “Kardeşinizi bulmamız gerekiyor, nerede olabilir?” dedim.

“Başı dertte mi?”

“Başı ciddi dertte” dedi Serdar. “Bize evinin adresini verin.”

Gözlerini kapıya çevirdiğinde o güzel gözlerde bir ışıldama oldu. “Buna gerek kalmadı!” dedi.

Arınç mağazaya girdiğinde bizi görünce, yüzündeki endişe ve bakışlarındaki derin karanlık hepimizi içine çekti. Gersin geriye kaçmaya çalışırken Serdar iyi bir refleksle kapıdan çıkmadan ensesinden yakaladı.

Berna sessizce olanları seyretti.

 

*

 

Arınç sorgu odasında ürkek bir kedi yavrusu gibi oturuyordu.

“Sen ne kadar sadistmişsin be arkadaş!” dedi Serdar iki elini masaya dayayıp yüzünü Arınç’a yaklaştırarak.

“Dikkat et, karşındaki normal bir insan değil! Saldırabilir!” diyerek Serdar’ı uyardım.

Serdar, “Nerede o günler! Öyle bir şey yapsa da, kafasına sıksak!” dedi, elini kaldırıp Arınç’a vuracakmış gibi yaptı, çocuk kafasını sakındı.

“Romanın duyulsun diye mi öldürdün o masum insanları?” dedim.

“Ben kimseyi öldürmedim!”

Serdar, “Sen onu geç, cinayetleri anlatmaya başla” dedi.

Arınç bize umutsuzca bakarak, “Ben sadece onları korkutmak istedim” dedi.

Serdar yine atıldı, “Korkutmak istedin ama dayanamadın birazcık da şurasından burasından keseyim dedin, değil mi?”

“Hayır!” diye bir çığlık kopardı Arınç. “Ben katil değilim. Ben yazarım!”

“Yazarlar da katil olur oğlum” dedim itirazlarına hiç aldırış etmeden. “Bu insanlar sana ne yaptılar?”

“Romanlarımı beğenmediler!”

Serdar masaya yaklaştı ama uyarımı dikkate alarak bu sefer öne doğru eğilmedi. Tedbirli olmak güzeldi!  “Romanını beğenmediler diye adam öldürülür mü lan!” diye bağırdı. “Bok kafa!”

Arınç, “Ben öldürmedim!” diye .. haykırdı. “Romanımı beğenmediler!”

“Olabilir, beğenmeyebilirler. Bunun için adam mı öldürülür?” dedim.

“Ben iyi bir yazarım. Tek istediğim, bana bir şans verilmesiydi. Piyasa kötü yazardan geçilmiyor. Hepsinin kitabını basıyorlar ama benim romanım için; şurası olmamış, burası şöyle olmuş diye eleştiriyorlar. Benim romanım bu eleştirileri hak etmiyor. Bana şans vermediler. Ben de romanımdaki bazı işkence sahnelerini mektuba yazıp kapılarına bıraktım. Amacım, onları tedirgin etmek, korkutmaktı. Benim cinayetlerle bir ilgim yok! Biri beni takip etmiş, benden sonra gidip onları öldürmüş! Ben kimseyi öldürmedim!”

“Ablanın bu yaptıklarından haberi var mı?”

“Onun bir şeyden haberi yok. Onu bu işe karıştırmayın!”

“O da işin içindeyse, birlikte tutuklanırsınız” dedi Serdar acımasız bir ifadeyle. “Hapiste kardeş kardeş yatarsınız.”

Arınç kendini unutmuş, Berna’nın derdine düşmüştü.

“Berna’nın benim mektup göndermemden haberi yok. Berna çok uzun zamandır Ankara’da yaşıyordu. Babamla arası iyi değildi. Babamın istemediği biriyle evlilik yapıp Ankara’ya gidince araları açıldı. Yıllarca konuşmadılar. Evliliği kısa sürdü. Boşandıktan sonra geri dönmek istedi ama babam onu kabul etmedi. Berna, Ankara’da yaşamayı sürdürdü. Babam ölünce beni yalnız bırakmamak için döndü.”

“Anneniz sağ mı?”

“Hayır. Annemi çok küçükken kanserden kaybettik.”

“Baban hiç evlenmedi mi?”

“Evlenmedi. Yıllarca bize hem annelik, hem babalık yaptı. Ama, ablamın birden evlenmeye kalkması ve Ankara’ya gitmek istemesi onu yıktı. Ablamın ondan habersiz bu evliliğe kalkışmasını, ona yapılmış ihanet saydı.”

“Baban neden öldü?”

“O da annem gibi kanserden öldü.”

“Ne iş yapıyordu?”

“Yayınevi vardı. Bir de bildiğiniz Kedicik Kitapçısı. Hastalığının son evresinde, beni karşısına aldı, fazla zamanının kalmadığını, yayınevinin işlerini de bana devredeceğini söyledi. Halbuki, ben kitapçılığı seviyordum. Yayınevi işlerini sevmiyordum ve anlamıyordum. Babama bunları söyleyince fazla ısrar etmedi, yayınevini bir arkadaşına devretti.”

“Ablan ne zaman döndü Ankara’dan?”

“Babam ölünce cenazeye geldi ve beni bir daha yalnız bırakmamak için temelli kalmaya karar verdi.”

“Berna, Ankara’da ne iş yapıyordu?”

“Üniversitede Arkeoloji okumuştu. Bu yüzden, mesleğiyle ilgili iş bulamıyordu. Aslında, kazıları .. pek sevmez. Ankara’da çeşitli işlere girip çıktı. Bu kitapçı işi ona da iyi geldi.”

Serdar, “Hapiste epeyce .. yatacaksın koçum!” dedi.

Arınç elektrik vermişiz gibi titredi.

Arınç’ı savcılığa postalamadan önce ek gözaltı süresi alıp nezarete gönderdim.

 

*

 

İlk cinayet mahalline geri dönüp Özgür Doğa’nın kapı komşusu Seda’ya uğradım. Özgür’ün öldürüldüğü akşam bir bayan arkadaşının ona uğrayıp uğramadığını sordum. Uzun boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kız. O akşam yalnızmış, kimse gelmemiş. Ayrıca, bahsettiğim tarifte bir kız arkadaşı da yokmuş. Merkeze dönüp ufak bir araştırma yaptım ve tahminlerimde yanılmadığımı anladım. Savcılıktan özel izin çıkararak bizim sapık İsmail’i cezaevinden çıkardım, merkeze getirdim. Bilgisayardan ona bir fotoğraf gösterdim ve cinayet akşamı Özgür’ün apartmanına giren kız olup olmadığını sordum. Bize yardımcı olursa cezasında indirim yapılabileceği yalanına kanmasına şaşırdım. İsmail hiç tereddüt etmeden kızı tanıdı ve aynı kız olduğunu söyledi.

 

*

 

Kedicik Kitapevi sakindi. Berna yine masada oturmuş, gözü bilgisayardaydı. Beni görünce, son gelişmeleri ve kardeşinin durumunu sormasını bekledim. Sormadı.

“Kardeşiniz için endişelenmeyin” diyerek ben sözü açtım.

“Nasıl böyle canice bir şey yapabildi, anlamış değilim?”

“Anlayamamanız çok normal” dedim. “Çünkü, katil kardeşiniz değil!”

Öylece yüzüme bakakaldı. Bir süre sonra kelimeler ağzından zorla döküldü. “Siz ciddi misiniz?” diyebildi.

“Hiç bu kadar ciddi olmamıştım. Özgür Doğa’yı ve Çiğdem Arslan’ı vahşice öldürmekten sizi tutukluyorum” dedim.

Bunu söyledikten sonra kelepçe yerine keşke silahımı çıkartsaymışım.

“Ellerinizi uzatın” diyerek masaya yaklaştığımda ucu sivri, metal ve parlak bir şeyin füze gibi kafama doğru uçtuğunu fark ettim. Tam yerinde bir refleksle elimin ayasıyla yüzümü siper edince sivri uçlu nesne avucumun içine saplandı. İsa’nın çarmıha gerilirken ellerine çivilerin saplanışı geldi aklıma. Canı çok yanmış olmalıydı. Çünkü, benim canım çok yanmıştı. Elimden kan sızmaya başlamıştı.

Berna, bu yetmezmiş gibi, masanın üzerinde ne var ne yok .. fırlatmaya başladı. Elime saplanmış maket bıçağını acısı yetmezmiş gibi, kafama uçuşan nesnelerden kolumu siper ederek kendimi korumaya çalışıyordum. Elimin acısına dayanamayacak duruma gelmiştim. Bir an boş bulunup kolumu indirince son gördüğüm şey, başıma doğru havada uçan tuğla gibi bir kitaptı. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri tüm heybetiyle bana doğru uçuyordu. Kitap alnımın ortasına isabet ettiğinde sendeledim. Bunu hak etmiştim. Kitabı masaya bizzat kendim bırakmıştım. Hak etmiştim! Bu fırsatı kaçırmayan Berna, kitaptan daha hızlı üzerime uçup beni yere yıktı, sırtım zemine çarpınca korkunç bir acı hissettim. Berna üzerime oturdu, elimi tutup maket bıçağını köküne kadar bastırarak, bıçağın ucunu elimin üstünden çıkardı. Acıdan kaskatı olup tüm gücümü yitirdim. Hayal meyal sadistçe güldüğünü görebildim. Büyük elini havada görmemle yanağıma şiddetle inmesi bir oldu. Gözümde şimşekler çaktı. Ağzıma kan tadı doldu. Aynı yanağıma bir tokat daha yiyince beynim yerinden oynadı. O güçlü eller bir mengene gibi boğazıma sarıldı ve acımasızca sıkmaya başladı. Beni yavaş yavaş öldürüyordu. Kıpırdayamıyordum. Kurtulamıyordum. Berna’nın ellerinde hayata veda etmek üzereydim. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri’nin son kurbanı bendim! Bilincimi yavaş yavaş kaybediyordum.

Üzerimdeki ağırlığın hafiflediğini hissedince öldüğümü anladım. Zor olmamıştı. Her şey bir anda olup bitmişti! Ölüm bu kadar basitti. İnsanların ölümü düşündüğünde, boşuna korkudan altlarına sıçıyorlardı!

Bir gölge yüzüme eğildi. “Abi, iyi misin, ambulans yolda, dayan geliyorlar” dedi.

“Kim konuşuyor böyle?”

Kaybolan bilincim yavaş yavaş yerine gelince gölgeler şekillere büründü ve o şekiller Serdar oldu.

Serdar’ın desteğiyle yerden kalkmayı başardım. Berna yerde baygın yatıyordu.

“Vurdun mu onu?” dedim.

“Vurdum ama kafasına, tabancanın kabzasıyla.”

“Sana bir hayat borçluyum.”

“İyi ki peşinden gelmişim. Bir daha yalnız başına iş yapma abi. Biz bir ekibiz.”

Sırtını sıvazlayarak “Doğru söylüyorsun” dedim. “Hem de çok iyi bir ekibiz.”

 

*

 

Elim sarılmış vaziyette Serdar’la birlikte sorgu odasının aynalı camından iki kardeşi seyrederken; Berna kardeşine sinirli sinirli gülümseyip nefretle bakıyordu. Bugün mağazada başıma gelenlerin aynısının Arınç’ın da yaşamaması için Berna’nın ellerinden kelepçeleri hiç çıkarmadım. Bu yüzden,  Arınç için bir saldırı ya da tehlike söz konusu değildi.

“Cinayetleri Berna’nın işlediğini nasıl fark ettin abi?”

“Şu bizim sapık İsmail, Özgür Doğa’nın apartmanına bir kız girdi deyince, biraz pirelendim. Çünkü, apartmanda Özgür ve Seda’dan başka kimse yaşamıyordu. Cinayet gecesi Seda’ya kimsenin gelmediğini öğrenince bu esrarengiz kadının Özgür’e geldiğinden emin oldum. Üstelik, kadının tarifi Berna’ya çok uyuyordu. Sonra, o mektubun üzerindeki yazı Berna’nındı.”

“Nasıl anladın?”

“Kitapçıdayken Berna, bir müşterinin kitap siparişlerini not almıştı. O el yazısını tanımamaya olanak yoktu. Böylece, o mektuplardaki notu Berna’nın yazdığını anladım. Sonra, ufak bir araştırma yaptım. Ankara emniyetiyle temasa geçerek Berna hakkında bilgi topladım. Boşanma nedenini öğrendim. Şişeyi kırıp kocasının gözüne saplamış. Bir süre içerde yatmış.”

“İkinci mektupta niye kitabın adını ve yayınevini yazmış?”

“Arınç’ın biran önce yakalanması için o notu yazdı. Önceden planladığı bir şey değildi. Bence, sonradan böyle bir şey yapmak aklına geldi. Böylece, Arınç’a ulaşacağımızı tahmin ediyordu. Ama, tahmin edemediği şey, yazı karakterinin kendisini ele vermesiydi. Yanımda müşterinin kitabını not alınca kendini ele verdi.”

 

*

 

Arınç’ın gözlerindeki mutsuzluk ve korkuya bir de şaşkınlık eklenmişti. “Neden abla?” dedi. “Neden yaptın?”

“Bana abla deme, geri zekalı” diye hırladı Berna.

“Niye bana böyle davranıyorsun?”

“Çünkü, varlığından iğreniyorum. Senden de, babam olacak o heriften de, hepinizden nefret ediyorum.”

“Babam öldü, onun hakkında bu şekilde konuşama!”

“Konuşurum.”

“Niye öldürdün o insanları?” diye bağırdı Arınç. Belki de ablasına ilk defa kafa tutuyordu. Acaba, ablasının ellerinin kelepçeli olmasının etkisi var mıydı bu davranışında?

“Para için yaptım salak! Başka ne için yapacağım! Cinayetler senin üzerine kalacak, sen hapiste çürürken paranın idaresi bana geçecekti. İlk iş olarak da, o siktiğimin kitapçısını kapatacaktım. Belki, kitapları bile yakardım. Böylelikle, senden, o boktan kitapçıdan ve o bunak müşterilerden sonsuza kadar kurtulacaktım. Paranın kontrolü bende olacaktı.”

Gözlerinde haince parıltılar belirdi. “Cinayet sahnelerini daha sade işkence metotlarıyla yazsaydın ya, salak! Mektuptaki sahnelerin aynısını uygulayacağım diye canıma okundu. Kerpetenle et koparmak kolay mı sanıyorsun? Bu işler masada oturup yazmaya benzemiyor büyük yazar! Hele o karıyı testereyle keserken neler çektiğimi bir ben bilirim. Allahtan bıçak aklıma geldi de, saplayıp karının domuz gibi anırmasını kestim!”

Serdar, “Verilmiş sadakan varmış abi!” dedi. “Büyük geçmiş olsun. Ucuz atlatmışsın!”

“Sayende.”

Çünkü biz iyi bir ekiptik.

BİTTİ

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum