PROFESYONEL

Paylaş:

Çizmekten daha iyi yaptığı şey hayatta kalmak olan bir çizerin suçla iç içe geçmiş öyküsü.

 

“Bir şeyi iyi yapıyorsan ondan para kazan” derler. Şimdilik iyi yaptığım şeyden, yani çizim yapmaktan yeteri kadar para kazanamıyorum. Tamam, aslında hiç kazanamıyorum, ama bu sorun değil. Çünkü bunca sene boyunca iyi yaptığım şeyden çok daha iyi yaptığım bir şey yaptığımı fark ettim ve bundan para kazanmaya başladım.

Hayatta kalmaktan bahsediyorum.

Çok klişe geliyor, değil mi? “Zaten bunu hepimiz yapıyoruz,” diye düşünüyorsunuz. Ama hayır, yaşamaktan bahsetmiyorum, hayatta kalmaktan bahsediyorum. Kısacası yaşadığım normal bir hayatım ve hayatta kaldığım gizli bir hayatım var.

Normal hayatımda çizerlikle geçinmeye çalışıyorum. Sipariş üzerine yaptığım çizimlerden kazandığım para da ancak temel ihtiyaçlarımı karşılamama yetiyor. Dünyalar güzeli sevgilim Buket’in ara sıra gelerek çekip çevirdiği kutudan hallice evimin kirası, faturaları ve köpeğimin zaruri masrafları çıkınca, birkaç kuşu doyuracak kadar şahsi besin ihtiyacıma yetecek miktarda bir para kalıyor elimde. Bunun da bir çeşit hayatta kalmak olduğunun farkındayım, ama çoğumuz bu halde olduğumuz için bunu kısmen de olsa yaşamak olarak görüyorum.

Hayatta kaldığım gizli yaşayışımsa çok daha karmaşık. Bunlardan sevgilimin bile haberi olmadığı için, bu yazdıklarım bir çeşit vasiyetname olarak kabul edilebilir. Ne yaptıysam onun için yapıyorum, ama yine de yaptıklarımı öğrenirse çok kızacağını biliyorum. Özellikle de işimi yapamadığım için öğrenmek zorunda kalırsa.

Her şey onunla ettiğimiz büyük bir kavgayla başladı. Yaşadığımız kısa ayrılık süreci beni büyük bir boşluğa itti. Neredeyse hiç çizim yapmayıp tüm gün uyuyup gece boyunca bilgisayar başında oturduğum bu dönem, internetin daha derin kısımlarını keşfettim. İnterneti kocaman bir okyanus olarak düşünün. Hepimiz ya gemilerle yüzeyinde gidiyor, ya da nefesimizi tutarak veya tüplerle kısmen içine dalıyoruz. Ama en derinlere gitmek için, denizaltı gibi, çok daha özel şeyler gerekiyor ve orada karşınıza neler çıkacağını pek bilemiyorsunuz. Karşınıza tuhaf derecede çirkin şekillerde yaratıklar, inanılmaz bir karanlık ve korkunç bir basınç çıkıyor. Bu örneklerden özellikle ilki, derin internete de uyuyor.

Buralarda gezinirken tuhaf tuhaf ilanların verildiği bir siteye denk geldim. Artık kullanılmış kadın çamaşırlarının normal sitelerde bile satıldığı zamanlarda, bu sitede ne tür ilanlar olduğunu tahmin bile edemezsiniz. Satılan veya talep edilen enteresan ürünlerin yanında, akla durgunluk verecek iş ilanları da vardı. Kaynanamı öldürür müsünüz, şu manyaklığı yapana bu kadar para veririm cinsinden şeyler. Anladığım kadarıyla bol parası olan tuhaf tipler, az parası olan başka tuhaf tiplere tuhaf tuhaf işler yaptırıyordu. İlanlara bakınırken “Hayatta kalabilir misiniz?” başlıklı bir tanesi dikkatimi çekti. Gözlerimi ekrandan ayırıp bilgisayar masamı şöyle bir taradım. Artık üst üste duran bira tenekeleri -teneke birayı hiç sevmem- ve şişeleri, kül tablası olarak kullanılmış ve işine ya da okuluna gidenlerin bindiği sabah metrosu gibi tepeleme dolu çeşitli zımbırtılar ve bitmiş abur cuburların ne zamandan beri bekleyen boş paketleri. Çizgi filmlerdeki televizyon reklamlarına cevap veren bir kedi gibi “Kalıyorum ya!” dedim tekrar ekrana bakıp. Merakla tıkladım.

İlan tuhaftı. Dünyanın neresinde olursanız olun, eviniz de dahil herhangi bir yerde hayatta kalmaya çalışıyordunuz. Hayatta kalmaya çalışacağınız alanın genişliğine (evinizden koskoca bir şehre kadar her yer olabilirdi), gün sayısına ve sizi öldürmeye çalışacak kişilerin ne kadar kalabalık olacağına göre alacağınız ödül belirleniyordu. Avcılar istediği silahı kullanmakta serbestti, sizse kendinizi istediğiniz gibi savunabilirdiniz.

Neden bu kadar ilgimi çekti, bilmiyorum. Belki de o dönem içinde bulunduğum ruh hali ve o gece içimde bulunan yüksek miktarda alkol, bana “Neden olmasın?” dedirtti. Belki de sürekli düşünüp de cesaret edemediğim şeyi gerçekleştirmenin havalı bir yolunu bulduğumu düşündüm. Sonuç itibariyle ilana başvurdum.

Ertesi gün öğlen saatlerinde, özel bir numara tarafından arandım. Normalde bu tarz çağrılara, hatta bilmediğim numaralara bile cevap vermem. Ancak içinde bulunduğum çaresiz ruh hali, çalan her telefonda arayanın Buket olduğuna beni ikna etmiş olduğu için hemen açtım. Dün başvurduğum ilanla ilgili aradığını söyleyen yumuşak sesli kadın, lafı uzatmadan kaç kişiyi ağırlayabileceğimi ve misafirlerimi nerede ağırlamak istediğimi sordu. Gayet sakin ve doğal bir şekilde şekilde, bunun ilk ağırlamam olacağını, o yüzden biraz çekindiğimi söyledim. Bunun sorun olmayacağını, bana ona göre bir misafir göndereceklerini belirterek, evimde tek bir misafiri, on iki saatliğine ağırlamamı tavsiye ettiğini söyledi. Bunu anlatırken ses tonu, sen yenisin, sana kıyak geçiyoruz, der gibiydi. Bu şekilde anlaştık ve beş gün sonra gelecek misafirimi beklemeye başladım. Telefon numaramı başvuruma eklemediğim halde nasıl arandığımı hiç sorgulamadım.

Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Herhalde birisi kapımı çalıp, merhaba, seni öldürmeye geldim, demeyecekti. Hayatta kalmam için tedbir almam gerektiğinin farkındaydım, ama ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Seyrettiğim filmlerden gördüğüm saçma sapan şeylerden yola çıkarak, elimden geldiğince pencere önlerine tuzaklar kurdum. Küçük evimin her köşesine kendi çapımda hayatımı korumaya yetecek silahlar yerleştirdim. Daha önce seyretmediğim casusluk filmlerini seyredip fikirler edinmeye çalıştım ve bir şekilde hazırlandım.

O gün geldiğinde gün doğmadan uyandım. Üç gündür tek yudum içki içmiyor, kendimi hazırlıyordum. Hiç tanımadığım birisinin sırf beni öldürme çabası için dünya kadar para vermesinin, benim hayatta kalacak olursam o paranın büyük bir kısmını kazanacak olmamın ne kadar saçma olduğunu hiç düşünmüyordum. Onun gelmesini, beni öldürmeyi denemesini istiyordum. Beni şaşırtan tek şey, hayatta kalacağıma yönelik inancım ve buna olan isteğimdi.

Sonuçta, öğlene doğru misafirim geldi. Şu an baktığımda çok basit gördüğüm bu ilk mücadele, o gün için zorlu geçmişti. Evin her tarafı darmadağın olmuş, pek çok eşyam kullanılmaz hale gelmişti. Yirmi küsur yıllık hayatım boyunca hiç tatmadığım duyguları tatmıştım. Binlerce yıl önceki atalarımın yaşadığı avken avcı durumuna geçme hissini yaşamış, hayatta kalmıştım. Her şeyde olduğu gibi, bu işte de en güzel tecrübem, ilkiydi.

Gece olduğunda misafirim kaybettiğini anladı, elimi sıktı ve yoluna gitti. Ben de bu tecrübenin bünyeme doldurduğu adrenalin ve heyecanla Buket’i aradım. Nasıl konuştum, ne dedim, hiçbir fikrim yok. Ertesi gün görüştük ve ilişkimize devam etme kararı aldık. Bu sırada, daha hemen ertesi gün olmasına rağmen, hayatta kalarak hak ettiğim para hesabıma yatmıştı. Telefon numaramı vermediğim gibi, arabulucu firmaya hesap numaramı da vermemiştim.

Daha sonra, sırf heyecan olsun diye, hiç bilmediğim yerlerde misafir ağırladığım oldu. Gece ıssız bir sokakta karşı taraftan yürüseler korkacağım sayıda misafiri tek seferde ağırladığım da oldu. Çoğundan burnum bile kanamadan sıyrıldım. Hep bir adım öndeydim. Arabulucu firma, beni bir efsane olarak, sadece seçkin müşterilerine sundu. Dünyanın saçma sapan yerlerine, sırf misafirler istedi diye gittim. Gittim ve geri geldim.

Bunların hiçbirisi dert değildi. Asıl korktuğum şey Buket’in yaptığım işi anlamasıydı. Defalarca kez hayatta kalmış olan ben, onun elinden kurtulamazdım. Beni bir kaşık suda boğardı. Mahvederdi. Kazandığım para umurunda olmazdı. Ne kadar usta olduğuma ikna edemezdim. Onlarca insanın yapamadığı şeyi çıplak elleriyle yapardı.

Yaptığım iş, Buket’ten değil ama başka herkesten uzaklaşmama sebep oldu. Onunla da çok az görüşebiliyorduk, sürekli bahaneler uydurup müşteri ağırlıyordum. Görüştüğümüzde de, gittiğimiz her yerde, mekandan çıkabileceğim onlarca farklı yöntem düşünüyor, karşımdaki insanların beni ne kadar zorlayabileceğini tartmaya çalışıyordum. Zaten az görüşürken, ortamdan kopmam Buket’in daha fazla dikkatini çekmeye başladı ve sonunda bunu dile getirdi. Kıyamadım, işi bıraktım. Zaten dünya kadar para kazanmıştım, ömrüm boyunca ihtiyaç duyabileceğimden daha fazla.

Buket onunla daha fazla vakit geçirmemden dolayı mutluydu, ama ben yine de insanların yanında rahat edemiyordum. Belki de yaşadığım bir çeşit travma sonrası stres bozukluğuydu, bilemiyorum. İşin içindeyken her şey iyi gibiydi, kendimi hayatta hissediyordum, ama bırakınca her şey değişti. Hâlâ sürekli birileri tarafından öldürülecekmişim gibi hissediyordum. Sürekli tedirgin ve gergindim.

Her şeye rağmen tüm bunları Buket’ten saklamayı başardım. Bir yere kadar.

Bir gün, epeydir görüşmediğim bir arkadaşımın kafe açacağı haberi geldi. Açılışa ben ve Buket de davetliydik. Katılacağımı söylemek durumunda kaldım. Planımızı yaptık, orada buluşacaktım. Evden zor çıktım ve tabii ki geç kaldım. Kafenin caddeye bakan camında, elinde kupayla dikilmiş, yolumu gözlüyordu. Uzaktan onu görünce içimde bir sıcaklık hissettim. Beni görünce kupayı ilk gördüğü masaya bırakıp kapıya çıktı ve hiçbir şey demeden, ayak parmaklarının ucuna kalkarak boynuma sarıldı. Ben de ona sımsıkı sarıldım. O an ne kadar şanslı olduğumu anladım.

Bunca olaydan sağ çıktığım, o kadar insanla uğraşıp hayatta kaldığım için değil, böyle bir kadın beni koşulsuz sevdiği için şanslıydım.

İçeri geçtik ve ben sakin bir köşeye geçip sessizce dikilmeye başladım. Mekanı açan arkadaşım büyük bir neşeyle yanıma gelip “Hayalete döndün, seni hiç göremez olduk,” dedi şakacı bir tavırla. “Az daha oluyordum,” dedim, mekanın diğer ucunda arkadaşlarıyla konuşan Buket’i seyrederek. “Ama artık buralardayım.”

Arkadaşım biraz daha bir şeyler anlattı. Yaptığı çeşit çeşit kahveden, çekirdekleri nereden aldığından, mekana ne kadar kira verdiğinden falan bahsetti. Pek de dinlemedim. O da fark etmiş olacak ki tavrını değiştirdi. Zaten kırk yılda bir görüştüğümüzden, bugün bile geç kaldığımdan bahsetmeye başladı, sesi yükselmişti. Kendimce özür dilemeye çalıştım. Kendimi nasıl savunmaya çalışırsam çalışayım karşı çıkıyor, beni iyice köşeye sıkıştırıyordu. Sonra sustu ve gitti.

Kendimi dışarı attım, gözlerim dolu dolu olmuştu. Omzumda bir el hissettim, Buket’ti. Beni öyle gördüğü için onun da gözleri dolmuştu. Yanağını okşarken “Hadi bira içmeye gidelim,” dedim.

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum