SATIRLAR ARASINDA -3

Paylaş:

3.Bölüm (29 Aralık 1973 Cumartesi)

Saat on iki gibi uyandığımda arkadaşımı yine telefonun başında buldum. Deja vu! Cılız güneş ışınının aydınlattığı odada parmağını şakağına dayamış, düşünceli gözlerle yerdeki halıyı, püsküllerine kadar inceliyordu. Piposunun gövdesini avucunda sıkmış, kafası hafifçe yana düşmüştü. Beni fark edince birden heyecanla üstüme doğru yürüdü. “Cemay” dedi bağırarak. “Çok korkunç bir şey oldu. Yani sanırım.” Kaşlarını çatarak, parmağını dudağına götürdü.

“Sanırım mı?” dedim büyük bir kesinlikle başlayıp şüpheyle sona eren cümlesine karşılık.

“Dinle! Hüseyin Gürsan yarım saat önce beni aradı. Telefonda sesini duymalıydın. Tir tir titriyordu adam. Hemen buluşmamız gerektiğini, anlatacağı çok önemli bir gelişme olduğunu söyledi. Yola çıktı, buraya geliyor!”

Esnemem ani biçimde yok oldu. “Bana bak. Yoksa peşindeki adam yılbaşı gecesini beklemeden harekete mi geçti ha ne dersin?”

“Bilmiyorum. ‘Telefonda anlatamam’ diye tekrarlayıp durdu. Zaten konuşması yüzünden söylediklerini yarım yamalak anlayabildim. Ama feci bir şey olduğu kesin.” Hemen üstümü değiştirerek, birkaç şey atıştırmak için mutfağa geçtim. Dolaptan çıkardığım beyaz peynir ve domatesi ekmeğin arasına sıkıştırarak, akşamdan kalma çayı ısıttım. Beş dakika sonra döndüğümde Mithat pipoyu ağzına dayamış dışarıyı izliyordu. “Kar iyice azıttı,” dedi umutsuzca. “İnşallah çok geç kalmaz. Ne olup bittiğini öyle merak ediyorum ki!”

Derin bir nefes alarak radyoyu açtım. Türkiye’deki sağ-sol çatışmasıyla ilgili haberlere radyoda denk geliyordum genellikle. Çoğu kez arka planda gençlerin hep aynı ritmik melodiyle attıkları şu sloganları duyuyordum. Amerika’daki sol gruplardan aşinaydım bu sloganlara. Sloganlardan nefret ederdim. Çok genel geçerdiler ve herkese uyarlanabilirlerdi. Toplumsal açıdan ele alındığından bireysel ihtiyaçları karşılama amacı gütmezlerdi. Gelecekte insanlığı bekleyen güzel günlerden bahsederlerdi söz gelimi. Ama insan bunu duyunca lüks bir eve, harika bir arabaya ve konforlu bir yaşama sahip olacağını gözünün önüne getiremezdi. Daha geniş tabana yayılması arzulanan büyük ölçekte ve temel ihtiyaçlara yönelik hedeflerdi ve bence tam da bu yüzden imkânsızdılar. Bana kalırsa dünyada maddi anlamda olumluya dair ne varsa sınırlı sayıdaydı. Bu yüzden ne kadar büyük fayda sağlayacağı ne kadar az kişinin istifade edeceğine bağlıydı. Tıpkı bir ilaç gibi… Yarısı su dolu bir bardağa döküp kafaya dikersen iyileşebilirdin ama herkes faydalansın diyerek bir nehre boşaltamazdın.

Sürekli frekans değiştirmekle geçen on beş dakika sonunda apartmanın önünde sert bir fren sesi duyunca aleti kapatarak pencereye koştum. Takım elbiseli uzun boylu bir adam hızla şoför koltuğundan inerek arka kapıyı açtı. Şişman bir adam taksinin kapısından zorlukla inerek, başındaki fötr şapkasını eliyle destekledi. Araç, üzerindeki yükten kurtulmanın sevinciyle gövdesi üzerinde birkaç santim yükseldi. Yaşlı adam şoföre birkaç şey söyledikten sonra gök gürültüleri eşliğinde bir kaç adım attı. Kapı önüne yaklaşınca beyaz eldivenlerini çıkarıp cebine koydu. Etrafına birkaç kez kuşkuyla baktı ve minik adımlarla apartman kapısına yöneldi. Arkadaşım beni de şaşırtan bir şekilde baskın sırasında delilleri saklamak isteyen suçlular misali aceleyle evi derleyip toplarken ben de daire kapısını aralık bırakarak, apartman boşluğunda beklemeye başladım. Merdivenlerden o tanıdık ayak sesleri işitiliyordu. Birkaç adımda bir nefes molası veren adam iki kat merdiveni ancak birkaç dakikada çıkabildi. Sabırsız doğam yüzünden ihtiyarın yavaşlığına içimden küfretmekle geçirdim bu dakikaları. Bulunduğumuz kata gelince tombul elini tırabzana dayayarak bana baktı. Gırtlağının derinliklerinden gelen hırıltılar ve kıpkırmızı suratı, sağlığı hakkında ipuçları veriyordu. Son bir gayretle kapının önüne geldiğinde acı çekiyormuşçasına inleyerek, yaka mendili ile yüzünü kuruladı. Kafasını kaldırdığında, korkunun bir insan üzerinde ne denli tesir bırakabileceğine ilk defa şahit oldum. İş adamının yüzü, yıpranmış bir deri kayış gibi kırışmış, yüzünün rengi çekilmişti. Düşen omuzları yüzünden vücudu ceketinin içinde ufacık görünüyordu. Donuk gözbebekleri bir süre sabitleneceği bir nokta aradı. Bu esnada göğüs kafesi şişip söndü. Beyaz gömleği terden sırılsıklam olmuş, çenesi gerilmişti. Hiçbir teklif beklemeden, selam bile vermeden eve daldı. İnsanların aciliyet karşısında adab-ı muaşereti haklı olarak bir tarafa atma huyunu bildiğimden, davranışını tuhaf karşılamadım.

İçeri girince uyurgezer gibi bilinçsiz birkaç adım attıktan sonra ilk gördüğü koltuğa bıraktı kendini. Şapkasını çıkararak dizlerinin üzerine örttü. Derin derin nefes aldı. Arkadaşım ayağa kalkmak için bir hamle yaptıysa da Gürsan’ın halini görünce oturduğu yerde kalmayı yeğledi. Bir süre onu tepeden tırnağa gözleriyle tarttı. İki parmağının arasından kalın sarma sigaranın dumanları havalanıyordu. Dudağını dişleyerek, ilk hamlenin karşıdan gelmesinin bekledi. İş adamının boş gözlerle bana bakması, “bir şey içer miydiniz?” teklifimi duyduğundan kuşkulanmama neden oldu. Onu bir kez daha teşhis ettim. Son gördüğümden beri sanki aradan yıllar geçmişti. Yüzündeki çizgiler sayılamayacak kadar çoğalmış ve derinleşmişti. Şişkin göz altı torbaları uykusuz geçen gecenin imzasıydı. Boğazını sıkan gömlek yakasından kurtulmak için boynunu sağa sola oynattı. İki günlük beyaz sakalı etli çenesinin altından dip vermeye başlamıştı. Dilini bir kaç kez yalayarak, yutkundu. “Alkol var mı?”

“Viski, şarap, bira?”

“Ne olursa” diye yanıtladı boğuk bir sesle.

Mutfağa geçip buzdolabını açtım. Üst rafa dizili şişeleri ne olduğuna bakmaksızın elime doldurdum. Bazen dolapta yiyecek bir şey bulamadığımız zamanlarda bile küçük bir alkol işletmesine birkaç gün yetecek kadar içecek her zaman bulunurdu. Evde ağırdan alınmayan, savsaklanmayan tek konuydu bu. İş adamının hırıltılı sesi mutfaktan duydum. “Mithat Bey,” diyordu sesin sahibi. “Ne olur beni kurtarın. Beni öldürecek! Nasıl yapacak bilmiyorum ama öldürecek!” Önce elimde şişelerle kalakaldım. Sonraki hareketim hiçbir anı kaçırmamak için hızla yanlarına koşmak oldu. Arkadaşımın sakin olun demesine fırsat kalmadan “beni öldürecek,” diye tekrarladı ve getirdiğim şişeyi kafaya dikti. Zorlukla alıp verdiği nefesini kontrol edemiyordu. Burun kanatları genişlemiş, parmakları bariz bir biçimde titremeye başlamıştı.

“Hemen anlatın,” dedi arkadaşım koltuğunda dikleşerek. Bu kez puro ikram eden oydu.

Gürsan titrek eliyle birkaç kez yakmaya çalıştığı kibriti kenara bırakarak, “dün gece,” diye başladı. Fakat neden sonra susuverdi. Sanki ağrısı varmış gibi kâh gözlerini kısıyor, kâh yüzünü buruşturuyordu. Elini başında gezdirerek, “galiba aklımı kaçıracağım” dedi fısıltıyla. Onu bu derece dehşete düşüren şeyin ne olduğunu ölesiye merak ediyorduk.

“Dün gece,” dedi tekrardan. “Bu aralar sık sık uğradığım, evimin yakınlarında bir restorana gitmeye karar verdim. Saate bakmadın ama herhalde on bir filandı… Bu bahsettiğim restoran, evime yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıkta, alkollü bir işletme. Hava karlı olduğu için hızlıca yürüyordum. Bizim oraların sokak lambaları sık sık arızalanır. Bu yüzden karanlıklar içinde yürümeye alışkınızdır. Dün de restorana giderken kullandığım sokak zifiri karanlıktı. Botlarımın çıkardığı gürültü dışında tenha ve karla kaplı sokakta hiçbir ses yoktu. Seri adımlarla yürüdüğüm sokağı yarılamıştım ki birden sol kaburgamda bir acıyla yere yuvarlandım. Bir karaltı ile şiddetli biçimde çarpıştığımı, karşımdaki adamın hafifçe sendeledikten sonra kendini topladığını benimse yerde karlarla boğuştuğumu hatırlıyorum en son.

Adam yardım için elini uzattığında deri eldiven giymiş olduğunu fark ettim. Fakat ne de olsa hava buz gibiydi. Uzattığı elini tutarak ayağa kalktım. Acı içinde üstümdeki karları silkeledim ve göz ucuyla çarpıştığım genci süzdüm. Dizlerine kadar inen siyah bir elbise giyinmiş, elbisenin yakalarını da kulaklarına kadar kaldırmıştı. Dikkatle bakınca az önce karanlıkta fark etmediğim bir şey çarptı gözüme. Genç adamın yüzünde siyah bir maske vardı. Fakat adeta kendi derisi gibi yapışık, gergin ve pürüzsüzdü. Yüzüne öylesine oturmuştu ki neredeyse çıkık elmacık kemiklerinin maskeye değil adama ait olduklarını düşündüm. Deri maskenin geniş burun delikleri ve sanki acıyla kıvranırken ortaya çıkmış gibi duran dişleri hala gözümün önünde. Siyah eldivenli elini kaldırarak parmak uçlarıyla sivri çenesine dokundu. Açıkta kalan tek yeri karanlık maskenin ardından bakan ve hızla kapakları kırpışan o siyah gözleriydi. Boğazına doladığı atkıyı iyice sıktı. Başında elbisesinin kapüşonu örtülüydü. Bana doğru hızla bir iki adım atışı vardı ki görseydiniz karanlığın içinde bir gölge hareket ediyor sanırdınız. Geri çekilmeye fırsat bulamadan kulağıma eğildi. ‘Ne kadar kaçarsan kaç. Ölüm seni muhakkak bulacak.’ Bunları kısık sesle ve Türkçe söylemişti. Sesinde belirsiz bir şive vardı sanki. Ardından süratle geri çekildi ve boynunu dik yakasının içine gömerek aksi istikametimden uzaklaştı. Karanlığa dalan bu esrarengiz adamın arkasından bakakaldım. Birkaç saniye sonra kaybolmuştu. Endişelendiğimi saklamayacağım. Ama yine de serinkanlı bir şekilde yoluma devam etmeye çalıştım. Zaten geldiğim yoldan gerisin geri dönemezdim zira o da o tarafa yönelmişti. Sokağı bitirip bir an önce restorana gitmek için acele ettim. Etraf giderek kararmış ve daha da sessizleşmişti. Arada bir uzaktan uzağa kulağıma motor sesleri çalınıyordu. Yaklaşık bir dakika sonra uzun sokağın ucunu görebiliyordum. Sokak bitiminden caddeye çıkmak üzere birkaç adım atmıştım ki yan sokakla kesişen dönemeçten bir karaltı zank diye önüme çıktı. İrkilerek baktığımda karşımda yine o vardı. İki yüz metre geride çarpıştığımız karalara bürünmüş, siyah maskeli adam!”

Bazı lakaplar vardır ki çok çabuk benimsenirler. Gürsan’ın ondan bu şekilde bahsettiği andan itibaren meçhul şahsın lakabı aramızda siyah maskeli olarak kalmıştı. “Gözlerini gözlerime dikmiş ve her an üzerime atılacak gibi gergin vaziyette bana bakıyordu” diye devam etti iş adamı. “Kendimi korumak için birkaç adım geri çekildim. Olduğu yerde hiç kımıldamadan beni süzdü. Bir süre böyle bakıştıktan sonra parmağı ile arkasındaki yolu gösterdi. ‘Ayak izlerimi görebiliyor musun,’ dedi boğuk bir sesle. Neyi kast ettiğini ilk seferde anlamamıştım. Zemini işaret eden parmağını birkaç kez sallayarak tekrar etti. ‘Geldiğim yolu takip et.’ Kafamı istem dışı eğerek işaret ettiği noktaya baktım. Uzaktaki cadde lambasının etkisiyle parıldayan karla kaplı kristal yüzeye baktıkça gözlerime inanamıyordum. Işıl ışıl parıldayan kar hiç bozulmamış, siyah maskeli, karın üzerinde hiç iz bırakmamıştı.” Odada birkaç saniye sessizlik oldu. Mithat elini çenesine yaslamış, diğeriyle de küle dönmüş puroyu tutuyordu. Uzun siyah kirpikleri kırpıştı. Bakışları bir balığınki kadar ifadesizdi. Hiçbir müdahalede bulunmayacağını anlayınca ben atıldım. “Ayak izi bırakmamıştı derken neyi kast ediyorsunuz?”

“Neyi kast edeceğim,” diye sitem etti Gürsan. “Arkasında bıraktığı karlı yolda hiçbir iz yoktu işte!” İhtiyar adam bir bana bir Mithat’a baktı ve giderek şiddetini artıran titrek elini bacaklarının arasına kıstırdı. Omuzları yayı gevşemiş bir oyuncak gibiydi. “Ani bir refleksle geri geri birkaç adım atarak kendi geldiğim sokağın ucuna baktım” diye devam etti. “Botlarımın izlerini belli belirsiz görebiliyordum. Zaten benimkilerden başka iz de yoktu. Oysa benimle ters yönden gelerek çarpışmadan önce bu yolu kullanmış olmalıydı. Nasıl olur da hem benim geldiğim sokakta hem de yan tarafta paralel biçimde uzanan diğer sokakta iz bırakmamıştı?”

Mithat “hmm” dedi uzun uzun. Bu çok şey anladığı anlamına da geliyordu, hiçbir şey anlamadığı anlamına da! “O esnada kar yağıyordu muydu?”

“Yirmi dakikadır yağmıyordu. Fakat bir süre sonra yeniden başladı. Çünkü restorandan çıktığımda yağıyordu.” Mithat daha fazla bir şey sormayınca dudağını ıslatarak devam etti. “Dediğim gibi şok olmuştum. Korkudan ayağımı sürüye sürüye oradan uzaklaştım. Şanslıyım ki adam üzerime gelmeyerek, olduğu yerde bekleyerek bana sert sert bakmakla yetindi. Bu bakışlar eşliğinde caddeye çıktım. Aramızdaki mesafe bir hayli artınca arkamı dönerek kontrol ettim. Gitmişti. Tekrar önüme çıkar korkusuyla benimle aynı restoranın yolcusu olan birkaç kişiden müteşekkil bir kalabalığın arasına daldım. Cadde ışıklandırılmış ve buralar nispeten kalabalık olduğundan kendimi daha güvende hissediyordum.”

“Bir dakika! Arkanızı döndüğünüzde adamın yerinde olmadığını söylediniz. Adam gittikten sonra yine ayak izi bırakmamış mıydı?”

İş adamı kekeledi. “Bilmiyorum. O korkuyla tekrar oraya dönüp izleri incelememi beklemiyorsunuz herhalde! Tek derdim bir an önce o heriften kurtulmaktı.”

Mithat’ın ince uzun parmakları kül tablasına uzandı. “Adamın sesi tanıdık mıydı bari?” Sesinde bir sitem saklıydı.

“Hayır, ilk defa duyuyordum. Ama değiştirmiş olabilir. Belki de maske yüzünden sesi öyle çıkmıştı. Sanki kasıtlı olarak tuhaf bir tonla konuştuğunu anımsıyorum. Dediğim gibi şiveli gibiydi.”

“Ne şivesi?”

“Bilmiyorum. E’leri biraz açık söylüyordu. Yine de emin değilim.” Tırnakları başına geçti.

“Peki devam edin.”

İş adamı parmaklarını birbirine kenetledi. Odanın hafiften karanlığa bürünmesi ile sesi eskisinden daha baskın geliyordu kulağa. “On dakika sonra restorandaydım,” dedi koltuğunda sıkıntıyla kımıldanarak. “Köşede bir masa bularak tek başıma viskimi yudumluyor, az önce başımdan geçen hadiseleri düşünüyordum. Sinirden elimin ayağım titremesine mani olamıyordum. Viski şişesini yarılamak beni biraz olsun kendime getirdi. Eskisine göre heyecanımı yenmiş daha sakin bir kafayla düşüncelere dalabilmem mümkün olmuştu. İşte ancak o zaman, bu meselede adamın kar üzerinde ayak izi bırakmamasından çok daha garip ve çetin bir mesele ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. Asıl üzerinde düşünmem gereken şey kafama yeni dank etmişti. Bu adam nasıl olmuştu da çarpışmamızdan sonra benimle ters istikamette ilerleyerek o uzun sokağı bitirmiş ve ardından yan taraftaki paralel sokağı birkaç dakikalık sürede kat ederek, sokak bitiminde yeniden karşıma çıkmıştı?” Şaşkınlıkla yüzümüze baktı. İlk aklına geldiğinde de elinde viskisiyle restoranda böyle kalakalmıştı herhalde. “Buraya gelmeden önce iki sokağı da enine boyuna inceledim” diyerek başını üzüntüyle salladı. “İkisinin uzunluğu da birbirine eşit… Yaklaşık üç yüz metreler. Adamla çarpıştığımda, ki artık bunu kasıtlı olarak ayarlandığını biliyorum, neredeyse sokağı yarılamıştım. O andan itibaren aksi istikamette ilerleyip diğer yola girmesi ve o yolu da kat ederek sokak bitimindeki kesişen yolda önüme çıkabilmesi demek, ben daha iki yüz metre gitmeden adamın neredeyse yarım kilometre yolu kat etmesi demek ki sorarım size hangi insan evladı o kadar mesafeyi bunca kısa sürede aşabilir? Onunla çarpıştıktan sonra, sokak sonundaki caddeye çıkmam taş çatlasın bir buçuk dakikadır. Hatta o kadar bile tuttuğunu sanmıyorum.”

“Kestirme yol?” dedim soru dolu bakışlarla.

Hüseyin Gürsan alaycı bir ifadeyle baktı. “Bunu düşünmediğimi mi zannediyorsunuz? Size bugün iki sokağı da incelediğimi söyledim. Kestirme filan yok. İsterseniz siz de gelip tetkik edebilirsiniz.”

“Bunu zaten yapacağız,” dedi Mithat. “Söylediklerinize inanmadığımız için değil. Sadece olay yerini kendi gözlerimizle görmemizin faydası olacağını düşündüğümüz için.”

“Peki, şimdi ne diyorsunuz? Bu nasıl olabilir?” Tombul parmağını havada asılı kaldı. Seyrek beyaz saçları ensesine yapışmıştı. Yüzüne profilden vuran ay ışığı ona sorgu odasındaymış havası veriyordu. Arkadaşım iki parmağı arasına sıkıştırdığı purodan derin bir nefes çekti. Kısık gözlerle, odada birbirinin içine geçmiş gölgeleri süzdü. O sırada ihtiyarın bize okuduğu o mektup geldi aklıma. Hızlıca iç cebime uzandı ellerim. İhtiyarın bize okuduğu o mektubu yazıya geçirmiştim. Gözlerim hızlıca metni taradı. Sonra arkadaşıma işaret ettim ve defteri uzattım. Mithat kaşlarını çattı. “Hmm” dedi sesli biçimde. “Hüseyin Bey, Cemay çok güzel bir noktaya dikkatimi çekti. Bakın adam size yolladığı mektupta neler yazmış? Senin yazın da ne kötüymüş Cemay.” İşaret parmağıyla yazıyı takip etti. “‘Hiçbir ayak izi bırakmadan yürüyebilirim.’ Defteri aşağı indirerek ihtiyarın şaşkın suratına baktı. “Sadece bu değil, bakın devamında ne yazıyor. ‘Aynı anda hem hiçbir yerdeyimdir, hem de her yerde’” Gözlerini defterden ayırdı. “Hadiseler yazılanlara ne kadar uyuyor değil mi?”

Yaşlı iş adamının bakışları boşlukta asılı kaldı. Bizim aksimize bunu daha önce düşünmemiş olduğu belliydi. Hafif bir titreme ile başını salladı. Meselenin en önemli yönünü gözden kaçırmış olmasına sinirlenmişti. “Evet,” diye bağırdı kocaman açılan gözlerle. “Bu nasıl da aklıma gelmedi? Mektupta yazılanları harfiyen uyguluyor.” Eliyle ağzını kapayarak derin bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Yağlı, tombul suratı acınacak hale bürünmüştü. “Fakat nasıl olur?” Mithat’la bana kaçamak bir bakış attı. Sonra hareketsiz biçimde onu izlediğimi fark ederek bakışlarıma karşılık verdi. Alevlerin ışığında birbirini tartan iki hasım gibiydik. İhtiyar gözlerini kaçırarak kuruyan dudaklarını yaladı. “Keşke anlatacaklarım bunlarla sınırlı olsa. Bakın beni batıl inançlı biri sanmayın sakın. Fakat şimdi düşünüyorum da acaba gerçekten de olağanüstü güç diye bir şey var mı? Bizden farklı seviyede yaşayan ve bazen dünyamıza dâhil olan yaşam formları… Yani büyü, cin ne bileyim bu tarz şeytani güçler filan… Böyle şeyleri hep duyarız ama…”

Gürsan’ın hali pür melali artık müdahale sınırlarımın içine giriyordu. “Sakin olun,” diye yatıştırmaya kalktım onu. “Kendinizi çabucak hayallere kaptırıyorsunuz. Anlattıklarınızın makul bir açıklaması muhakkak vardır.” Cevap bekler gibi baktığını fark ettim. “Adamın genç biri olduğunu söylediniz. Onun hızlı bir şekilde koştuğunu varsayarsak…”

“Bunu aklınızdan bile geçirmeyin. Ne kadar iyi koşarsa koşsun, hatta rekortmen bir sporcu olsa bile, bahsettiğim mesafeyi o kadar kısa sürede kat edemezdi! Üstelik hiç koşmuş gibi bir hali de yoktu.”

“Belki de,” dedim dudağımı bükerek. “Siz sokakta yürürken çok yavaştınız ya da yolda durakladınız, vakit kaybettiniz?”

“Aksine, ilk çarpıştığımızdaki birkaç saniyelik şaşkınlığı saymazsak sokağı hızlı adımlarla bitirdiğimi bile söyleyebilirim. Peşimde biri varken nasıl ağırdan alabilirdim ki?”

Elimdeki kozların tükendiğini hissediyordum. Tüm olasılık teorilerini gözden geçirerek son hamlemi yaptım. “Belki de adam sizin yanınızdan geçip gitti de siz karanlık yüzünden fark etmediniz? Yani aslında aynı yol üzerinde ilerlediniz. Hızlıca yanınızdan geçti ve yolun sonunda sizi bekledi.” Sonucun hayaletlere ve kara büyüye bağlanmayacağı her makul açıklama işime yarardı. Fakat iş adamı tüm ihtimalleri kesin bir dille reddediyordu. “Sokak çok dardı,” dedi alini alnına dayanarak. “Ayrıca gergin olduğum için her an tetikteydim. Ne kadar karanlık olursa olsun yanımdan geçseydi muhakkak fark ederdim.”

Mithat iş adamının kırışık çehresine bakarak, “siz arkadaşımın sorularını şimdilik bir tarafa bırakın,” dedi. “Az önce anlatacaklarınızın bununla sınırlı olmadığını söylediniz.”

İhtiyarın tereddüt dolu bakışları ikimizin üzerinde geziniyordu. Ağır ağır önündeki bardağa uzanarak titrek parmaklarının ucuyla tuttu. “Şimdi anlatacaklarımla kıyaslayacak olursam, duyduklarınız bir bakıma önemsiz bile sayılabilir. Eğer dün gece beni evimde görmüş olsaydınız, korkumdan ölmek üzere olduğum zannına kapılabilirdiniz.” Şöminenin gürüldediği odada alevlerin çatırtılarından başka ses çıkmıyor, atmosferin gerginliği nedeniyle en ufak bir gürültü irkilmemize neden oluyordu. Bulutların arasından sıyrılan ışık direk olarak Gürsan’a yansıyor, ihtiyara sahnedeymiş havası veriyordu. Arkadaşımın dingin bir görüntü sergiliyordu. Fakat bunun altında avının ölmesini sabırsızlıkla bekleyen aç kurt hırsının saklı olduğunu seziyordum. Parmaklarının arasında saklı puroyu ağzına dayayarak birkaç nefes çekti. Her çekişinde göz bebekleri ufalıyor, tadına varamamış gibi ağzını şapırdatıyordu. “Restoranda alkolü biraz fazla kaçırdım” diye konuşmasına bir itirafla başladı Gürsan. “Fakat yaşananları aklımdan çıkarmamın başka bir yolu gelmiyordu aklıma. Derdimi unutmak için bol bol viski içtim. Bir saat sonra mekândan ayrıldığımda, kafam allak bullaktı. Alkolün tesiriyle olsa gerek, cesaretim biraz yerine gelmişti. Hatta korkaklığımdan ötürü bir ara kendi kendime kızdım. Dışarı çıktığımda lapa lapa kar yağmaya başlamış olmasına rağmen alkolün verdiği sıcaklığın etkisiyle ceketimi omzuma atmış…” Mütereddit bir tavırla dişlerini sıkıp durakladı. Bu tereddüt uzayınca Mithat, “neden anlatmıyorsunuz?” dedi öne eğilerek.

“Kusura bakmayın,” dedi elini alnına götürerek. “Anlatıp anlatmama konusunda hala kararımı vermiş değilim. Açıkçası bana inanmayacağınızdan ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünmenizden korkuyorum.” Sinirli bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Tepkimizi ölçmek için kaçamak bakışlar atıyordu. “O kadar inanılmaz ki!” diye ekledi ellerini çaresizce açarak.

“Siz sadece anlatın ve gerisini bize bırakın. Söyledikleriniz kulağa ne kadar saçma ve anlamsız gelirse gelsin, hiç önemli değil!”

Kısa bir bekleme sonrası “hafifçe yalpalayarak ve ağzımda bir ıslıkla eve doğru gidiyordum” diye devam etti. “Korkusunu gizlemek isteyen her insan benim yaptığımı yapardı sanırım. Gelirken kullandığım yolu kullanmayacaktım bu kez. Çakırkeyif bir halde yürürken az önce yaşadığım olayı düşünmemeye çalışıyor, sanki yıllar önce başımdan geçtiğini hayal meyal hatırladığım silik anılarımdan biriymiş gibi davranıyordum. Alkolün etkisiyle bunu bir parça da başarabiliyordum. Ayağımın altından yükselen kart-kurt sesleri eşliğinde ilerlerken arkamda bir çıtırtı duydum. Geride bıraktığımı sandığım korkular ansızın bastırdı. Kalbim yeniden hızlı hızlı çarpmaya başladı. Hafifçe kafamı çevirmeme karşın arkamda kimseyi göremedim. İri kar taneleri görüş açımı bayağı kısıtlıyordu. Peşimdeki de azami gayret gösteriyor olmalıydı. Bir süre bu şekilde yürümeye devam ettik. Bir ara sesler kesildi. Ya takip mesafesini artırmış yahut da vaz geçmişti. Sokak lambaları yanmadığından ve fenerimi de yanıma almadığımdan, tek ışık kaynağım tepedeki ayın zayıf sarımsı ziyasıydı. Karanlık sokaklar ölüm sessizliğine bürünmüş, rüzgârın uğultusu net bir şekilde kulaklarımda yankılanıyordu.

Kafamda rahatsız edici onlarca senaryo ile evimin üzerinde bulunan tepeyi çıkmaya başladım. Toprak yolun bitiminden sonra çift taraflı ağaçlı yola girdim. Evin iki kulesi, uzaktan seçilebiliyordu. Hızlı davranmaya çabalıyordum ama halimi görüyorsunuz işte. Bu kilo ve sağlık sorunlarıyla ancak tık nefes ilerleyebiliyorum. Bahçeye giden yolda soluk soluğa ilerlerken, yeniden arkamdan ayak sesleri yükseldi. Fakat bu kez adımlar çok daha kararlıydı. Artık şüpheye yer kalmamıştı. Takip ediliyordum. Hızımı artırdım. Arkamdaki adımlar da benimle birlikte hızlandı. Aramızdaki mesafenin oldukça kısaldığını hissediyordum. Belki beş metre bile yoktu. Arkamı dönüp bakmaya cesaret edemedim. Sanki aramızda, hareket etmediğim müddetçe zarar vermeyeceğine dair gizli bir anlaşma vardı. Tık nefes biçimde bahçe kapısına attım elimi. Hızla anahtarı bulup kapının kilidini açtım ve içeri girdim. Artık özel mülküme girmenin ve dahası bahçe kapısının aramızda geçilmez bir engel teşkil ettiğinin bilinciyle baştan ayağa siyahlara bürünmüş adama baktım. Uzunca boyu ve atletik bir vücudu vardı. Yaşı genç olmalıydı. Kafasını eğerek baktı duvara. Uzun uzun jiletli tel örgüyü ve kapıyı inceledi. Kendisi için alınan tedbirlerin azameti karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Yüzünü göremiyordum ama hareketlerinden sinirlendiği o kadar belliydi ki. O anda bu tedbirleri almakla ne kadar isabetli davranmış olduğumu görüp kendimi kutladım. Yeniden bana baktı ve birkaç adım attı. Sonra biraz daha… Siyah maskeli yüzü neredeyse kapının tellerine değecekti. Aramızdaki mesafeyi korumak için geri geri birkaç adım attım ve ‘ne var be adam’ diye Türkçe bağırdım. ‘Neden beni takip ediyorsun? Ne istiyorsun benden? Eğer istediğin para ise vereyim ve beni rahat bırak!’ Elimi cebime attım. Hafifçe gülümsedi. Sanki bunu iş olsun diye söylediğimi düşünmüş ve gerçekten vermeye kalkışınca da hareketlerim komiğine gitmişti. ‘Bana bak! Eğer gitmezsen polis çağıracağım!’ diye bu kez daha sert bir giriş yaptım. Hiçbir karşılık vermeden beklemeye devam etti. Orda öyle durmamın bir faydası olmayacağını anlayınca arkamı dönerek eve doğru yürümeye başladım.” İş adamı sanki yıllar önce yaşanan bir hadiseden bahsediyormuşçasına dalıp gitti. Birkaç kez yutkunduktan sonra elinde tuttuğu kristal bardağı, kehanette bulunan falcıların küresi gibi yuvarladı. “Sizin de bildiğiniz gibi evin giriş kapısı ile bahçe kapısı arasında hayli mesafe vardır.”

“Yaklaşık otuz metre” dedi Mithat yerinde dikleşerek.

“Evet, aşağı yukarı öyle bir şey… İşte bahçe yolundan evin girişine doğru ilerlerken bir ara gerisin geriye baktım. Adam gitmişti. Ya da kapı önünden çekildiği için göremiyordum. Belki de polisle tehdit etmem işe yaramıştı. ‘Demek ki bu namussuz ancak bu dilden anlıyor’ dedim kendi kendime. Eve girince rahat bir nefes aldım. Başka zaman olsa ilk işim polisi aramak olurdu. Fakat şimdi kararsızdım. Bir yandan adamın hala evin etrafında dolaşıyor olma ihtimalini düşünerek aramayı düşünürken öte yandan kendi planım aklıma geliyordu. Sonunda vazgeçtim. Hem polis gelene kadar adam çoktan ortadan toz olurdu. Üstüne üstlük onlara ne anlatacaktım? Karda iz bırakmadan yürüyen ve metrelerce mesafeleri saniyeler içinde kat eden bir adamı mı?

Koridorun ışığını açıp yatak odasına yöneldiğimde evde kimsenin olmadığı aklıma geldi. Karım malum yılbaşına kadar annesinde kalacak ve hizmetçiyle aşçı da sabahleyin geleceklerdi. Odaya girer girmez elektrik düğmesine basarak etrafı ışığa boğdum. Saatlerdir karanlık yüzünden sinirlerimin allak bullak olmuştu. Kendimi yatağa adeta boş bir çuval gibi bıraktım. Gözüm komodinin üzerindeki telefona kaydı. Saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen sizi arayıp olan biteni anlatmaya karar verdim. Elim ahizeye uzandı. O esnada içimde garip bir his belirdi. Bunu nasıl anlatayım bilmiyorum. Odada tuhaf bir şey olduğunu hissediyordum. Ne olduğunu bilmiyordum, ismini koyamıyordum ama hissediyordum. Bu size de olmuştur muhakkak. Odada otururken içinizde bir boşluk hissedersiniz. Bir şeylerin yanlış gittiğini düşünür huzursuzlanırsınız. Sonra bir de bakarsınız ki her zaman çaprazınızda duran küçük masa başka yere taşınmış ya da kaldırılmış. İşte gözlerim odanın her karesini gezinirken, huzursuzluğuma neden olacak o şeyi arıyordum. Tam birkaç numara çevirmiştim ki tuhaflığın ne olduğunu ve neden deminden beri ürperdiğimi anladım. Yere kadar uzanan perde rüzgârın etkisiyle hafifçe kabardı. Perdenin üzerini örttüğü pencere açık kalmış, hafif bir rüzgâr dalgası odanın her yanını kaplamıştı. Fakat pencereyi kim açık bırakmış olabilirdi? Ayağa kalktım ve birkaç adım attım. Fakat sonra ayaklarımdan çivilenmişim gibi birden durdum. Perdenin altındaki kabarıklık giderek artıyordu. Krem rengi güneşliğin kenarından bir cisim ortaya çıktı. Önce sol kol çıktı meydana, ardından gövde ve son olarak tüm vücut… Karşımdaydı. Üzerinde siyah elbise, ellerinde siyah eldiven ve yüzünde o iğrenç görünümlü siyah maskesiyle!”

Gürsan bir iş adamı olarak ne kadar başarılıydı bilmiyorum ama ben hayatımda bu yaşlı adam kadar güzel hikâye anlatan bir başkasına rastlamadım. İnanılmayacak derecede olağanüstü hikayesini pür dikkat dinletmeyi başarmıştı bana. Ağlamaklı yüzüne anlamsız bir bakış attım. Konuşmasına ara verince fırsattan istifade Mithat’ı süzdüm. İhtiyarı yarı kapalı gözlerle huşu içinde dinliyordu. Kaşları hafifçe çatılmış, çetin bir meseleyle karşı karşıya olduğunu çaktırmamaya çalışıyor gibiydi. “Gözlerime inanamıyordum” diye yutkunarak devam etti ihtiyar. “Yüreğin ağza gelmesi ne demekmiş öğrendim. Baktıkça beynim zonklamaya başladı. Duvarlar etrafımda tur atıyor, beynim gözümün görmekte olduğu şeyi ısrarla inkâr ediyordu. Kararan gözlerle yatak odamda, az önce dışarıda beni tehdit eden siyahlara bürünmüş o adama bakıyordum. Sanki dışarıdaki haline nazaran daha heybetli daha güçlü duruyordu karşımda. Tek elini cebine atmış diğer eliyle de bana doğru boğaz kesme işareti yapıyordu. Ne hayal ne illüzyon. Karşımda aynen duruyordu!”

Arkadaşımın göz kapakları hafifçe aralandı. Çenesini avucunun içine dayadı ve son derece ciddi bir ifadeyle iş adamına baktı. Israrla kendisinden bir yorum beklendiğini anlayınca, “siz bitirin” dedi Tibet rahipleri gibi dingin bir sesle. “Düşüncelerimi daha sonra açıklayacağım.” Fakat allak bullak olduğu belliydi. Sanki duvarlardan bir buhar gibi süzülerek geçen kötücül ruhlarla nasıl başa çıkılacağını tasarlıyordu kafasında. Gürsan önündeki bardakla oynayarak devam etti. “Orada öylece dondum kaldım. Sanki birisi paçalarıma yapışmış, ayağımı kaldırmama engel oluyordu. Maskeli adam siyah deri eldivenli eli ile perdeyi kavradı. Diğer eliyle de duvarı yumruklayarak işaret parmağını sağa sola salladı. Hızlı bir hareketle pencereden dışarı fırlarken perdeyi de tamamen çekerek görüş açımı kapattı. Rüzgârın etkisiyle kabaran perdeye bakakaldım. Ne yerime oturabiliyor ne de bir hamle yapabiliyordum. Nihayet aradan zaman geçip kendime biraz olsun geldiğimde ağır ağır perdenin yanına gittim. Sanki o kalın tülün arkasında hala beni bekleyen o şeytan suratlı maske vardı. Cesaretimi toplayarak tek hamlede perdeyi kenara çektim. Açık pencereden suratıma çarpan soğuğu hissettim. Sağa sola bakındım. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Hemen çekmeceden fenerimi aldım. Pencereden dışarı, karlı yüzeye tuttum. Böylece ne tarafa gittiğini öğrenecektim. Eğer bahçe kapısından dışarı çıkmak istemişse sola yürümek zorundaydı. Işığı karla kaplı yüzeye tuttuğumda parıldayan karlar üzerinde hiçbir iz göremedim. Sağ tarafıma bakınca orada da aynı manzarayla karşılaştım. Bu şeytani yaratık adeta sahnedeki sihirbazlar gibi üzerine çektiği perdenin arkasında mucizevi biçimde kaybolmuştu.”

İş adamını soluksuz dinleyen Mithat’ı ilk kez böyle görüyordum. Yüzü loş ışığın altında kısmi bir felce uğramış gibi çarpıktı. O kibirli tavrından sonra bu halinin beni eğlendirmediğini söylersem, yalan olur. Büyük bir problemle karşılaşıp meseleye nereden başlayacağının kararını veremeyen birinin şaşkınlığı vardı üzerinde. “Bu kez, polisi aradım” diye devam etti Gürsan. “Bunu neden yaptığımı inanın bilmiyorum. Belki de adamın kilit üzerinde veya pencere dibinde yahut ne bileyim, şurda burda bir iz bırakmış olabileceğini umuyordum. Polisin adamı bulması bile artık önemli değildi benim için. Yalnızca onun da bizim gibi etten kemikten yaratıldığını ve dokunduğu yerlerde biz faniler gibi kendisini ele verecek izler bıraktığını öğrenmek istiyordum. Telefonda heyecanlı biçimde, bahçemde bir hırsız olduğunu, adamın evime girdiğini söyledim. Fakat ne zaman telaşa kapılsam ya da heyecanlansam bu Allah’ın belası İngilizceyi hala bir türlü konuşamam. Beni anlamaları için altı yedi kez olayı tekrarladım. Bir ekip yollayacaklarını söylediler. Sıkıntıyla yatak odasında gelmelerini bekledim. Bir yandan da acaba adam ne yaptı diye düşünüyordum? Ya hala bahçede kalıp dışarı çıkmadıysa? Ama buna yine de ihtimal vermek istemiyordum. Neticede içeri nasıl girdiyse dışarı da öyle çıkmış olmalıydı. Bana bir asır gibi gelen süre sonunda birden telefonum çaldı. Gergin sinirlerimin zıplaması için bu yeterli oldu. Başka bir zaman olsa gecenin bu saatinde arayanın kim olduğunu düşünürdüm ama bunca hadise sonrası sanki normalmiş gibi aldım ahizeyi elime. Karşı tarafta ince bir ses polislerin evime ulaştıklarını ama bahçe kapısındaki kilit yüzünden içeri giremediklerini söyledi. ‘Nasıl olur?’ dedim. ‘O kilit hala yerinde mi duruyor? Fakat oradan değilse nereden girdi içeri? Evin başka bir girişi yok!’ Karşıdaki ses ona bir takım saçmalamalar gibi gelen konuşmamı bitirmemi bekleyip ‘kapıyı açar mısınız?’ dedi zoraki bir nezaketle. Fakat korkum yüzünden dışarı çıkamıyordum. ‘Kırıp öyle girsinler’ dedim amire. ‘Delil olabilir, lütfen gidin ve kapıyı açın’ diye net bir şekilde iletti isteğini. Mecburen dediğini yapmak üzere evden çıktım. Titrek adımlarla bahçe yolunda ilerlerken kapı ardında bekleşen polisleri gördüm. Elimdeki feneri karlı zemine tuttum. Üzerinde hiçbir iz yoktu. Ama benim polisi çağırmam ile onların gelmesi arasında yarım saatten fazla zaman geçmişti ve yağan karın ayak izlerini örtmüş olması çok normaldi. Tabi eğer adam gerçekten ayak izi bırakmışsa…

Bir yandan onlara kapıyı açarken diğer yandan siyah maskeli adam hikâyesini bu Amerikan polislerine nasıl anlatacağımı düşünüyordum kara kara. Gerçi böyle bir durumda polis Türk de olsa fark etmezdi ya. Her neyse, Noel zamanı karda-kışta gece vakti başlarına iş çıkardığım için bana kötü kötü bakan ekip üyelerini içeri aldım. Asma kilidi açarak memurları içeri davet ettim. İncelemek üzere kilidi yanlarına aldılar. Birkaç tanesi fener ışıklarıyla bahçeyi turlamaya başladı. Biraz sonra bahçede kimsenin saklanmadığını bildirdiler. Yalan ihbarda bulunan biri durumuna düşmemek için olan biteni detaylarıyla anlatmak zorunda kaldım. Ama o kalın kafalılar bana bıyık altından güldüler. ‘Tabi efendim’ dediler göstermelik bir nezaketle. ‘Bu gece ne kadar alkol aldınız? Herhalde sokaklardaki yetersiz aydınlatma sizi oldukça korkutmuş olmalı. Üstelik gecenin bu saatinde bu tenha yerde kim bilir ne kadar endişelenir insan.’ İşte böyle şeyler söyleyerek benim hayaller gören yaşlı bir ayyaş olduğumu ima ettiler. İşgüzarlık babında bir de lalettayin bir ev araması yaptılar. Odaları dolaşırken bile birbirlerine fısıldayıp güldüklerini duydum. ‘İhtiyarı duydun mu siyah maskeli bir adammış’ diyordu siyahi olanı. Beriki ‘beyler dikkat edin karda ayak izi bırakmayan birini arıyoruz, aman ha, duvarların içini ve halı altlarını kontrol etmeyi unutmayın’ dedi. Ahlaksız herifler bu sohbetlerini bana duyurmaktan da çekinmediler. Üstelik pencere önünde bir çift ayak izi bulunca içlerinden biri bu izlerin benim tarafımdan bırakılmış olmasına rağmen sarhoşluğumdan dolayı hatırlamıyor olabileceğimi ima etti. Bir diğeri evin diğer sakinlerini işin içine kattı. İyice tepem atmıştı. Yarın ifade vermek için karakola geleceğimi söyleyerek evden yolladım onları.” Hüseyin Gürsan polislere olan hıncını arkalarından sayıp-söverek bir nebze aldı ve koltuğunda gevşedi. Şömineni içinde hapsolmuş alevin gürültüsü her yanı kaplarken akrep ve yelkovan dakikalar geçtikçe işlerini yapmakta zorlanır gibi sesler çıkarıyordu. Pencereden içeri sızan sarı çizgi konumunu hafifçe değiştirdi. İş adamının beceriksiz bir hareketle ağzına aldığı purosunun ucu kızarınca, gözlerinin nemlendiğini fark ettim. “Bu sabah” dedi parazit bir sesle. “İfade vermeye gittim. Bana kilitte hiçbir iz bulamadıklarını söylediler. Ben de bunun normal olduğunu zira karın asma kilitteki izleri silmiş olabileceğini hatırlattım onlara.”

Yaşlı adam göbeğini içine çekip tombul elinin altında ezilen şapkasıyla oynadı. “Beyler,” dedi sakinleşmeye çalışarak. “Sarhoş olduğum için siz de o aptallar gibi hayal gördüğümü filan sanmayın. O gece içtiğimden çok daha fazlasını başka zamanlarda da içtim. Hiç kimse bugüne kadar saçmaladığımı ve bu tarz hayalet hikâyeleri anlattığımı iddia edemez. Bilakis gayet gerçekçi bir insan olarak bilinirim. Ama işte vaziyet aynen anlattığım gibi…”

“Hüseyin Bey,” diye ekşi bir yüzle giriş yaptığımda adamı kırmamak için neredeyse kekeliyordum. “Polislerin davranışı doğru değil tabi. Fakat bazı şartlar altında, psikolojisi sizin gibi uzun süre baskı altında tutulan ve her an tetikte bekleyen insanlar, zihinlerinin kendisine oynadığı bu tarz…”

“Böyle diyeceğinizi biliyordum işte!” Daha cümlemi bitirmeden öfkeyle ayağa fırladı. Önündeki kül tablası yere düşmüş, etraf toza bulanmıştı. “Dinleyin beni. Zihnim bana oyunlar filan oynamadı. Zaten bu tarz yorumlar yapacağınızı bildiğim için, anlatma konusunda tereddüt yaşamıştım. Bana bakın, ben deli değilim! Hayalet filan da görmüyorum!” Sinirden kıpkırmızı olan yüzü gerilmiş, yanakları aşağı yukarı sallanıyordu. Yumruğunu avucunda ezmiş, dişlerini birbirine geçirmişti.

Mithat “sakin olun Hüseyin Bey,” diye araya girdi. “Arkadaşım böyledir işte. Bir şeyin nasıl olduğunu anlamayınca, o şeyin hiç olmamış olduğunu var sayarak kendini rahatlatır. Gizemli olayları okumaya bayılır, fakat birisi bu olayları yaşadığından bahsedince de hemen karşı çıkar ve kendi kendine ‘bu adam yalancının teki’ deyip durur. O, esrarlı vakalara ancak bunlarla muhatap olmadığı zamanlarda inanmayı tercih ediyor.” Ortamın gerilmesinden kendimi sorumlu tutmam sebebiyle Gürsan’ın önünde arkadaşımla tartışmaya girmek istemedim. İş adamı “pardon,” diye yumuşadı izmaritleri yerden beceriksizce toplarken. “Ben de biraz sert çıktım Cemay Bey’e galiba. Fakat beni de anlayın.”

“Sizi anlıyoruz” dedi Mithat. “Fakat anlatacaklarınızı bitirdiniz mi?”

“Hayır. Ertesi gün ifade vermeye gittim. O ahmaklara artık yaşanan olaylardan bahsetmemeye karar vermiştim. Benimle yeterince dalga geçmişlerdi. Bu yüzden gece vakti aşırı alkol aldığımdan, karanlıkta evde tek başına kalmanın sinirlerime etkisinden ve hayal görmüş olabileceğimden filan bahsettim. Neredeyse sevinerek karşıladılar sözlerimi. Kilidimi geri verip evime yolladılar. Döndüğümde, hizmetçi karşıladı beni. Tabi ona olayı anlatmadım ve kilidi ait olduğu yere taktım. Yatak odasındaki ayakkabı izleri geldi aklıma. Belki odanın başka yerlerinde hatta diğer odalarda da bu izlerden vardı. Hemen pencere dibine geçerek eğildim. Maalesef pertavsızım yoktu. Bu yüzden eğilerek karış karış kontrol etmek zorunda kaldım. Giriş kapısı ile yatak odasının arasını boylu boyunca inceledim. Fakat hiçbir yerde izlerin eşine rastlayamadım. Tabi bu, adamın direkt pencereden içeri girmiş olduğu anlamına gelebilirdi. Böylelikle ayak izi meselesi açığa kavuşmuş olurdu üstelik. Acaba pencere dün gece açık mı unutulmuştu? İlk işim Şerife’ye sormak oldu. Israrla reddetti. Bu soğuk ve karlı havada pencerenin açık unutmasının mümkün olmadığını sabahleyin odayı havalandırmak için birkaç dakika haricinde pencerenin kapalı olduğunu iddia etti. Onun sözlerini destekleyen bir şey vardı aslında. Eğer pencere hakikaten sabahtan beri açık olsaydı içeri kar dolması ve perdelerin de ıslanması gerekirdi. Oysa olay esnasında perdeler kupkuruydu. Adam kaçışını hızlandırmak için pencereyi ben içeri girmeden hemen önce açmış olmalıydı.” Sakin sakin konuşurken birden celallenerek bağırmasıyla sesi odada yankılandı. “Peki, ama bu Allah’ın belası, pencereden içeri nasıl girdi? Bahçeden içeri nasıl girdi? Allah kahretsin, diyelim ki bir şekilde ikisinden de girmeyi başardı. Ama ben bahçe yolundan evin girişine ilerlerken o geride kapının öte tarafında durmuş duvara bakmakla meşguldü. Ben eve girip yatak odasına ulaşana kadar nasıl o engelleri aşıp benden hızlı biçimde içeri girdi ve perdenin arkasına saklandı? Nerden bakarsanız bakın bu olay imkânsızlıklarla dolu.” Başını iki eli arasına alıp yüzünü eğdi. Sarkık yanaklara parmaklarından taşıyordu. Kafasını kaldırdığında gözlerinin altının morluğu dikkatimi ilk defa çekti. “Bu da o mektupta yazılanlara çok benziyor değil mi?” dedi düşünceli bir halde. “‘Hiç kimseye görünmeden istediğim eve girip çıkabilirim. Hiçbir duvar ve kapı bana engel olamaz. Aynı anda hem hiçbir yerdeyimdir hem de her yerde.’ Evet, hakikaten hem sokağın ortasında hem de sokak bitiminde karşımdaydı. Hem kapı önünde beni dikizliyordu hem de eve girdiğimde beni beklerken buldum onu. Sorarım size. Tüm bunları doğal nedenlerle açıklayabilir misiniz? Beyler, ben artık neredeyse ilahi bir kuvvetle karşı karşıya olduğumuza inanacağım.”

İş adamı gözleriyle bizi süzerken ben de hiçbir şey yapamıyor olmanın getirdiği sıkıntıyla ayağa kalkarak şömineye birkaç odun attım. İçimdekiler söyleyememekten ötürü canım çok sıkkındı. Gergin bir vaziyette oturdum yerime. Mektubu yazan şahsın rahatsız edici derecede sözüne sadık olduğu görülüyor” dedi Mithat parmaklarını kenetleyerek. Bacak bacak üstüne atıp gözlerini tavana dikti. Ardından ana sorunlarla boğuşmayı bir tarafa bırakıp detaylara indi. “Yatak odasında dikkatinizi çeken bir şey olmadı mı? Adam bir yerleri kurcalamamış mıydı mesela?”

“Hayır. Her şey yerli yerindeydi. Hatta bir ara kasa aklıma gelince telaşla içini açıp kontrol ettim. Şükür ki her şey yerli yerinde duruyordu. Ama odada garip bir koku vardı. Bunu yatarken fark ettim. Kokuya karşı alerjim olduğundan beni çabuk etkiler. Sabah kalktığımda kaşınıyordum.”

“Sigara kokusu olabilir mi?”

“Hayır hayır. Sigara olsaydı anlardım. Başka bir şey… Ama nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum.”

“Polisler evinize girip arama yaptı mı?”

“Evet. Pencere önünde parmak izi aradılar. Ama hiçbir şey bulamadılar. Ah tamam. Aklınızla bin yaşayın. Şimdi anladım. Polis evde parmak izlerini belirgin hale getirmek için toz kullandı. Küçük siyah fırçalarını çıkararak etrafı parmak izi tozuna buladılar. Beni sabaha kadar rahatsız eden koku o tozdan kaynaklanmış olmalı.” Sonra bu soruların esas sorunun çözümüne hiçbir katkısı olmadığını anlayarak hayal kırıklığıyla ekledi. “Bu nasıl bir adam böyle? Sorarım size, eğer bir insan tüm bunları yapabilecek kudretteyse, ona karşı nasıl engel olunabilir, ha?”

Mithat parmak uçlarını masaya dayadı. Konuşmaya başladığında sesinde keskin bir tını vardı. “Bunu şu şekilde de sorabiliriz. Bahsettiklerinizi yapabilen birisi bu yeteneklerini hırsızlıktan başka şeyler için de kullanamaz mı? İşin ilginci adamın bir şey çalmadığını söylediniz. Yani adam sadece olağanüstü şartlar altında önünüze çıkmış ve evinize girmekle yetinmiş. Çok ilginç değil mi?” Mithat Gürsan’a bir şey mi ima etmeye çalışmıştı yoksa bana mı öyle gelmişti bilmiyorum. “Ne çalabilirdi ki?” diye sordum. “Bunun için kasanın yerini ve şifreyi biliyor olması gerekirdi.”

“Ama en azından aradığını bulmak için bir yerleri kurcalaması gerekirdi. Neyse, şimdilik adamın nasıl yaptığını ve amacını bir tarafa bırakıp şu noktaya odaklanalım. İyi düşünün Hüseyin Bey. Sizce adam neden bahsettiği tarihten önce harekete geçti?”

Gürsan bir saniye bile düşünmedi. “Bence bize nasıl bir insan olduğunu ve hiçbir engelin kendisi için mânia teşkil etmeyeceğini göstermek istedi. Bir bakıma gövde gösterisi yaptı. Asıl şovu ise mektuplarda belirttiği zamana, yani yılbaşı gecesine sakladığını düşünüyorum. Bu yüzden bugün sadece evime girmekle yetindi. Bu tarz insanların fikri sabiti olduğu söylenir.” Düşündükçe bu fikir aklına iyice yattı. “Evet, evet kesinlikle randevusuna bağlı kalacak. Tabi o zamana dek benimle oynamaya, sinirlerimi yıpratmaya devam edecek.” Zoraki bir gülmeye tutuldu. Fakat bu acı çeken hayvanların çıkardığı sesleri andırıyordu. Şişkin göbeğini içine çekerek, cebinden çıkardığı beyaz bir mendille terli yüzünü sildi. Kimse herhangi bir girişimde bulunmayınca odada uzun bir sessizlik oluştu. Mithat ayağa kalkarak odada aşağı-yukarı turladı. Elleri arkada bir süre volta attıktan sonra şöminenin yanına geldi. “Bu olay hiçbir parçası birbirini tamamlamayan yapbozları andırıyor. Adamın hiçbir hareketi anlamlandıramıyorum. Tıpkı sokakta yürürken ayak izi bırakmadığı gibi zihnimde de takip edebileceğim bir iz bırakmıyor.” Öfkeyle yumruğunu avucunda sıktı. Bu hareket bana bir yerden tanıdık gelmişti. “Olan biteni en başından düşünelim” dedi kendi kendine. Başını eğerek alnını parmağına yasladı. “İz bırakmadan yürümesini bir yere kadar anlayabilirim. Hayır, hayır nasıl yaptığını çözdüğümü iddia etmiyorum” dedi Gürsan’ın ümit dolu bakışlarıyla karşılaşınca. “Sadece, bir insanın yürürken ayak izi bırakmaması, bunu sağlamak için bir takım hilelere başvurduğu anlaşılırsa, önemsiz bir hadisedir demek istiyorum. Fakat bahçe önünde sizi korkuttuktan sonra evinize girmesi…”

“Hadi ama” dedim sakinleştirmek için. “O duvarı ve kapıyı ikimiz de gördük.” Sonra Gürsan’ın bakışlarını fark ederek sustum. Devam etseydim ‘oradan kimsenin giremeyeceğini biliyoruz’ diyecektim.

“Herhalde bu sıralar aptallığım üstünde,” diye söylendi Mithat. Sonra tuhaf biçimde ekledi. “Adamın bahçeden nasıl çıktığını bile anlayamadım.”

“Peh! Lafa bak. Adamın bahçeye nasıl girdiğini merak etmiyorsun da…”

“Girmekle çıkmak arasında fark vardır ama” dedi bana dönerek. Parmağını ders verircesine kaldırdı. “Hapsolduğu kilitli kasaların içinden çabucak çıkabilmesiyle ünlü bir sihirbazın, sırrını soranlara ‘kasalar içine girilmesin diye tasarlanır içinden dışarı çıkılmasın diye değil’ diye cevap verdiği anlatılır. Bizim mesele de bir bakıma buna benziyor. Bazı şartlar altında bahçeden dışarı çıkmak içeri girmekten daha kolay olabilir.” Piposundan bir nefes aldı. “Bahçedeki ağaçlar duvara yakın olsalardı belki ağaçlardan birine tırmanarak tellerin üstünden atladığını düşünebilirdik.” İş adamının başını sallamasıyla çaresizce yerine oturup tırnaklarını saçına geçirdi ve bakışlarını odanın duvarlarında dolaştırmaya başladı. İş adamı da ondan farklı değildi. Umudunu bağladığı at birinci gelemeyince tüm parasını kaybeden kumarbazları andırıyordu. Alevlerin duvar üzerindeki ritmik yansımalarını hipnoz olmuşçasına izlemeye başladık. Kulağıma yanan odunların cızırtısı ve tepemdeki saatin tik takları dışında ses gelmiyordu. Biraz hava almak için pencereyi açıp dışarıyı seyre koyuldum. Sokak lambalarının titrek ışıkları altında birkaç serseri yaktıkları ateşin etrafında kümelenmiş sesli sesli konuşuyorlardı. Eriyen kar tabakasının altından çöp birikintileri ve şarap şişeleri başını çıkarmıştı. Bir köşede üzerindeki yırtık elbiselerini çekiştiren uzun sakallı bir ihtiyar elindeki şarap şişesiyle konuşuyordu. Tam Amerikalıların evsiz diye tanımladığı tiplerdendi. Ziyan olmasın diye son damlasına kadar sömürdüğü şişeyi gücünün yettiğince ileri fırlattı ve kartondan yatağına uzandı.

Pencereyi kapatıp arkamı döndüğümde hala aynı pozisyonda duran iki kişinin manzarası çarptı gözüme. Aralarında birkaç metre mesafe olmasına karşın her ikisi de köşesine çekilerek ayrı dünyalara dalmıştı. Orta boylu tıknaz ihtiyar, her zamankinden daha yaşlı gibi görünüyordu bana. Patlak gözleri ve şişkin gözaltı torbaları ona hafif sersem bir hava katmıştı. Elindeki kadehi güç alıyormuşçasına sıkı sıkı tuttuğunu fark ettim. Hafifçe sağa sola sallanarak dudağını viskiyle ıslattı. Bakışları hala halının üzerindeydi. Bu böyle ne kadar sürdü bilmiyorum. İhtiyarı dikkatle inceledim. Yaşadığım deneyim benim için ders niteliğindeydi. Kısacık süre içine onca şey sığmıştı ki… İhtiyar, kafasını kaldırıp bana kaçamak bir bakış attı. Yüzündeki korkunç ifadeyi görünce şoke oldum. Birkaç saniye içinde adeta bambaşka biri oluvermişti. Sadece bakışları ve mimiklerinden bahsetmiyorum, adam fiziksel ve zihinsel bir dönüşüm geçiriyordu adeta. Korku filmlerindeki uzuvları değişime uğrayarak başkalaşım geçiren ve canavara dönüşen insanların sahnelerini hatırlattı bu bana. Göz bebekleri büyüdü, dudağı ince bir kavis aldı, kaşları ritmik bir biçimde havalandı ve üzüntülü çehresi yerini sinsi bir gülüşe bıraktı. Yanağının iki yanından çenesine kadar inen çizgiler derinleşti. Gözlerini kah kısıp kah açıyor, düşüncelerinin hızına yetişemeyen mimiklerin henüz biri oluşum aşamasındayken diğerine geçiş yapıyordu. Sanki ipleri bir Parkinson hastasının eline verilmiş kukla gibiydi yüz hatları. İşlerin karmaşıklığının neden olduğu şaşkınlık, aklına ancak şimdi gelen bir düşüncenin sitemi, kurnaz bir gülümseme, soluk alış verişinde dengesizlik. Heyecanla büyüyen göz bebekleri… Sonunda kendinden emin biçimde kavis aldı dudaklar. Ağır ağır salladı kafasını. Az önce evimize giren Gürsan ile şimdiki adamın aynı kişiler olmadığına yemin edebilirdim. “Acaba” diye mırıldandı yutkunarak. Birkaç saniyelik duraklama sonrası “evet, evet her şey birbirine uyuyor” diye söylendi. “Tabi ya, nasıl da düşünemedim. Ne ölür ne öldürülürüm… Hiç kimse beni göremez… Fakat nasıl? Yoksa ölmedi mi? O zaman…” Bu kendi halindeki sayıklamalar benim olduğu kadar arkadaşımın da ilgisini çekti. Kafasını ağır ağır kaldırarak baktı. Sonra olan biteni yüzümden okumak mümkünmüş gibi beni süzdü. Dudağımı bükerek cevapladım. En iyisi ihtiyarın kendini hazır hissedip kafasındakileri aktarmasıydı ki çok geçmeden beklediğimiz oldu. İş adamı “Mithat Bey” dedi heyecanını bastırmaya çalışarak. “Az önce söylediğinizle beni büyük bir felakete sürükleyecek bir hata yapmaktan kurtardınız. Sağ olun!”

“Ben mi? Ne dedim ki?” Şaşkın şaşkın bakındı etrafına.

“Bu olayların bir hırsızın karakterine uymadığını, adamın içeri girmiş olmasına rağmen hiçbir girişimde bulunmamasının mantığını kavrayamadığınızı anlattınız ya. Çok haklıydınız, kavrayamamanız çok normaldi, zira bu işin mantığı filan yok.” Bir süre, aklından geçenleri tam olarak anlayıp anlamadığımızı kavramak için tepkilerimizi ölçtü. Şeytani bir gülümsemeyle dişlerini dudağına geçirerek başını salladı. “Evime girdiği halde hiçbir şeyi kurcalamamasının sebebini hala anlamadınız değil mi? Normaldir. Asıl normal olmayan benim bunca işarete rağmen gerçekleri kavrayamamış olmam. Şu an her şey önümde o kadar berrak, o kadar sarih bir şekilde uzanıyor ki şimdiye kadar ne kadar ahmaklık ettiğimi size anlatamam. Fakat her şey için teşekkür ederim. Basit bir mantık kaidesiyle tüm olayın içyüzünü görmemi sağladınız.” Gürsan da laf salatası konusunda Mithat’a çekmişti anlaşılan. Ne var ki arkadaşım kendisinde maruz görebileceği hasletlerin başkasında da olmasından hoşlanmazdı. Bu yüzden kaşları kalkık biçimde “sadede gelin” diye dolaylı bir ikazda bulundu.

“Hay hay” dedi ihtiyar, başındaki hayali şapkayı saygıyla kaldırırcasına. “Adam evime hırsızlık için girmedi. Onun tek bir amacı var: Beni öldürmek! Evet, peşimdeki adam, kin dolu kalbinde yıllarca nefretini büyüten, kana susamış ve canımı almak için peşime düşmüş azılı bir katilden başkası değil.

Mithat’ın kaşları şekil değiştirdi. İhtiyarın balon gibi şişen yanaklarına ve sarkık, kalın dudaklarına baktı. Yüzünde formülü doğru kurmasına rağmen cevabın yanlış çıkmasına şaşıran matematik öğrencisinin şaşkınlığı vardı. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra “Allah Allah” diye hayret etti. “Peşinizdeki katil demek! Emin misiniz?”

Gürsan hafifçe öne arkaya sallandı. Beklenmeyen hamle karşısında sersemleyen bir çift göze baktı ve şaşkınlığımızdan istifade viskisinden keyifle birkaç yudum aldı. “Tabi eminim. Ve ben peşimdeki o katilin kim olduğunu da çok iyi biliyorum.”

***** ***** *****

İhtiyarın gerçekten kast ettiği şeyi mi söylediğini anlayamamıştım. Sanki farklı şeyler düşünmesine rağmen kelimeler ağzından bambaşka çıkmıştı. Mithat’la birbirimize yan yan baktık. Ardından ciddi ve kendinden emin tavırlı ihtiyar üzerinde birleşti bakışlarımız. İhtiyar, şöminenin kızılımsı alevleriyle aydınlanan odada sahne performansını icra edercesine abartılı bir hareketle bağırdı. “Siyah maskeli adam ha, Allah onun da maskesinin de belasını versin!” Sesi odada geniş bir yankı yaparak geldi kulağımıza. “Fakat artık elime düştü. Maskesini indirmeme ramak kaldı.”

“Bizimle alay etmiyorsunuz değil mi? Daha az önce…

“Ne münasebet?” diye elini kaldırarak kesti sözümü. “Evet, az önce hiçbir şey bilmiyordum. Şimdi ise sadece kim olduğunu değil, amacının ne olduğunu, neden peşime takıldığını, nereden geldiğini, adını, geçmişini her şeyini biliyorum. Onun hakkında bilmediğim tek şey var. Yüzünün neye benzediği… Evet evet bilmece gibi konuştuğumun farkındayım ama bırakın da sözümü bitireyim. Söylediğim gibi peşimdeki adamın tek isteği beni öldürmek. İntikamını ancak böyle alacağını düşünüyor.” Purosunu yakmasını bekledik. İki tombul parmağı arasında gevşek bir şekilde tutarak dumanı havaya saldı. Ellerinin titremesine mani olamıyordu. “Hatırlarsanız size geçen gün hayatımı kısaca anlatırken bazı yerleri hızlıca geçtim” dedi dudaklarını yalayarak. “Çünkü olaylarla bir ilgisi yoktu. Yani en azından öyle sanıyordum. Yıllar önce yaşanıp bitmiş ve tamamen özel hayatımla ilgili şeyleri anlatıp neden başınızı şişirecektim ki. Oysa şimdi durum bambaşka… Zaten yaşanan hadiselerden bunların basit bir soyguncunun marifeti olmayacağını anlamalıydım. Ah aptal kafam ah! Bunların yalnızca tek bir kişinin başının altından çıkabileceğini nasıl da anlamadım.” İki çekişte sigarayı yarıladı. “Merak etmeyin, şimdi size bilmeniz gereken her şeyi anlatacağım. Böylece başımdan geçen olağanüstü hadiseleri olmasa bile bunların arkasında yatan gerçekleri kavrayacaksınız. Ve artık kime karşı savaş verdiğimizi de öğreneceksiniz.” Sessizce bekledik. İş adamı külü ucunda birikmiş puroyu titrek ellerle ağzına götürdü. Diğer elinde ise sürekli dolup boşalan kristal bardak vardı. Ağır ağır havaya saldığı dumanlar, tepemizde kümelendi. Yağlı yüzü soba alevlerinin etkisiyle balmumu heykelleri andırıyordu. “Size ilk karımı ve ondan olan çocuğumu anlatmıştım evvelki konuşmamızda,” diye girdi konuya. “Hani şu boşanmamızdan sonra Fransa’ya yerleşen karımı… Fakat neden boşandığımızı ve sonrasında neler yaşandığını bilmiyorsunuz tabi.” Arkasından bir yele gibi sarkan beyaz telli saçları hafifçe havalandı. Dirseklerini diz kapaklarına dayayarak eğildi. Nefesindeki yoğun alkol kokusunu alabiliyorduk. “Sekiz yıllık evliliğimiz birden tepetaklak oldu. Zira o sıralar iş yerimde sekreter olarak çalışan ve şimdi karım olan Hande’ye âşık olmuştum. Fakat bunu bir süre saklamak zorunda kaldım. Zira Hande reşit değildi. Bu yüzden onu sık sık iş bahanesi ile eve çağırıyordum. Zeynep bu durumdan rahatsız olmaya başladı tabi. Hiçbir açık vermememize karşın aramızda bir şeyler olduğunu hissediyordu. Kadınları bilirsiniz işte…

Bu iş bir kaç hafta bu şekilde sürünce evde işler değişti. Karım; o sakin, ağırbaşlı, munis kadın gitmiş; yerine aksi, en ufak bir sorunda ortalığı ayağa kaldıran, sinirle etrafındakilere bağırıp-çağıran biri gelmişti. Bizimle birlikte yemeğe oturmuyor, kimseyle konuşmuyor hele sekreterin yüzüne bile bakmıyordu. Fakat ikimizi açıktan açığa suçlayacak bir koz da vermemeye dikkat ediyorduk. Öfkesi biraz da bundandı. İçinde yakıcı bir şüpheyle açığımızı kolluyor fakat öldürücü darbeyi atmaya imkân bulamadığından çıldırıyordu. Birkaç ay bu seyirde ilerlerken daha sonra ise tedbiri elden bırakmaya başladık. Tahmin edersiniz işte; daha rahat tavırlar, odayı çınlatan kahkahalar, geniş gülümsemeler, masum görünümlü dokunuşlar vesaire. Ama bana kalırsa, Hande kıskançlık krizlerine girip evde açık açık karımı küçük düşürmeye çalışmasaydı Zeynep durumu yine de bir süre daha idare ederdi. Fakat Hande de yaşına rağmen oldukça olgun ve inatçıydı. Sık sık boşanmam için baskı yapıyordu. Benim işi ağırdan aldığımı görünce de Zeynep’in üzerine oynayarak ona, haysiyetli bir kadın olsaydı çoktan beni boşaması gerektiği gibi şeyler söylüyordu. Artık kontrolü kaybetmeye başladığımı hissettim. Küçük ve zararsız biçimde önümde yuvarlanırken umursamadığım kar topu giderek hızını ve boyutunu artırmış nihayet apaçık bir tehlike haline dönüşmüştü.

Zeynep yine de aldırmadı bir süre. Bazen bize tepeden bir bakış atıyor, yüzünde alaycı bir gülüşle başını çeviriyordu. Her zamankinden daha asil görünüyordu bu anlarda gözüme. Sanırım Hande için de aynı şey geçerliydi. Zira karıma saldırmamak, elinde tuttuğu bıçağı kafasına fırlatmamak izin zor tutuyordu kendini. Ne de olsa zor bir yaşam sürmüş ve daha acımasız şartlarda büyümüştü. Zeynep’in Hande’ye aldırdığı yoktu açıkçası. O daha çok bana kızıyordu. Benim uçkuruna düşkün bir ihtiyar olduğumu ima ediyordu kimi zaman. İkili oynamama ve durumu göz göre göre idare edebileceğime dair saçma bir özgüvenim olduğunu söylüyordu. Aldırmaz ve tepedenbakan hali ben de çileden çıkarıyordu bazen. Böyle olunca adeta intikam alırcasına Hande ile odaya kapanıyor ve hizmetçilere bizi rahatsız etmemelerini yüksük sesle emrediyorduk. Sonra kapıyı mahsus aralık bırakarak şen şakrak muhabbet ediyorduk.” İhtiyarın yorgun köpekleri andıran yüzünü inceledim. Çehresinde hiçbir pişmanlık ifadesi bulunmuyordu. Mithat yaşlı adamı açık sözlülüğünden dolayı takdir edercesine süzerken ben Hüseyin Gürsan’ın kararttığı hayatları düşünüyordum. Kadını ve o çocuğu… Fakat ihtiyar yumurtlamalarına devam ettiği için kendi düşüncelerime odaklanamıyordum. “Fakat neticede Zeynep’te bir kadındı. Hisleri bu taktik savaşını uzun süre devam ettirmesine müsaade etmedi. Sabrının taştığı bir gün dayanamayarak ahlaksız ve namussuz biri olduğumu, kasıtlı olarak kendisine işkence çektirdiğimi haykırdı yüzüme. O güne kadar içinde sakladığı ne varsa haykırdı. Kızı derhal evden ve iş yerimden kovmamı istedi. Sesi o kadar yüksek çıkıyordu ki üst kattaki hizmetçiler bile ne olduğunu merak edip aşağı kata indiler. Hande ona karşı birkaç kötü söz söyledi. Birbirlerine girdiler. Daha doğrusu karım Hande’yi fena bir şekilde benzetti. Ben hala sersem gibi onu sevdiğimi ve boşanmak istemediğimi söylüyordum. Aslında bunlar samimi düşüncelerimdi. Ben karıma âşıktım. Sadece Hande’nin gençliği ve eğlenceli hali beni cezbediyordu o kadar. Fakat onun bunu anlamasının yolu yoktu tabi. Çok geçmeden boşanma davası açtı. Buna hem sinirlenmiştim hem de gururuma yedirememiştim. Bunun hesabını ödeyecekti. Duruşma günü Hande ile kafa kafaya verip mahkemede karımın iffetsizliği ile ilgili burada anlatmaktan utanacağım bazı yalanlara başvurdum ve birkaç şahit ile de durumu onun aleyhine çevirdim. Zengin ve tanınmış bir iş adamı oluşum mahkemenin neticesine ne kadar etki etti bilmiyorum. Fakat neticede ben karısına âşık zavallı ve bedbaht bir koca, o ise gayrimeşru zevkleri peşinde koşan evli ve sorumsuz bir kadın olup çıkmıştık. Kısa keseyim. Mahkeme az bir nafaka vermeme ve çocuğun velayetini üstüme almama hükmetti. Aslında oğlum Deniz’in velayetini üzerime almam annesini cezalandırmak dışında bir anlam ifade etmiyordu benim için. Üstelik çocuğun bakım ve ilgiye ihtiyacı vardı. Bunu boşanmamızdan iki ay sonra kesin bir şekilde anladım. Tekrar bir araya gelmemizin yolunu yapmak için bir iyi niyet göstergesi olarak Deniz’i kendisine bıraktım ve masraflarını karşılayacağımı açıkladım. Böylece yumuşayacağını sanıyordum. Hande ile aynı evde yaşamamıza ve genç kızın dayanılmaz ısrarlarına rağmen hala evlenmemiştim. Zeynep’e sık sık tekrar evlenmek istediğimi söyledim ama nafile. Kararından vazgeçmiyordu. En sonunda şiddetli bir tartışma ile bu işin mümkün olmadığını bağıra çağıra söyledi ve beni evinden kovdu. Tabi öfkeden deliye dönmüştüm. Nafaka haricinde çocuğun masraflarını artık ödemeyeceğimi bildirdim ona. Bana karşı yeniden bir dava açmasını bekliyordum. Fakat işler çok farklı bir seyir aldı. Maddi olarak sıkıntıya girmişti. Bir gece bana hiç haber vermeden Deniz’i de yanına alarak Fransa’ya, akrabalarının yanına gitti ve oraya yerleşti.

1958 yılında mektup yoluyla iletişim kurmaya çalıştım kendisiyle, ama olmadı. Çocuğumuzun fotoğraflarını istedim, yollamadı. Uzun süre hiçbir haber alamayınca Fransa’da iş yaptığımız firmalardan birinde çalışan Rahmi adında biriyle anlaştım. Nantes’ta kaldıkları adresi ona verdim. Rahmi ayda birkaç kez bana rapor yollamaya başladı. Allah’ı var ajan gibi çalışıyordu çocuk. Bir keresinde parkta otururlarken fotoğrafçı olduğu yalanıyla Deniz’in ve annesinin resmini çekmeyi bile başarmıştı. Çocuk o sıralar sekiz yaşındaydı. Bir yıl boyunca işler bu merkezde yürürken birden terse döndü. Zeynep sık sık hastaneye kontrole gidiyor ve sürekli olarak iş değiştiriyordu. Deniz de evden ayrılmış ve birkaç yıl sonra Fransa’nın arka sokaklarında çoğunluğu Türk, Fas ve Cezayirlilerin oluşturduğu bir çeteye katılmıştı. Rahmi’nin raporlarının arası giderek açılıyordu. Çocuk hakkında hiç bilgi veremiyordu artık. İzini kaybetmişti. Annesinin hastalıktan dolayı sefil bir durumda olduğunu yazıyordu. Kanser hastasıydı ve durumu giderek kötüleşiyordu.

1967 yılında Deniz’in adını duymak için Rahmi’nin raporlarına ihtiyacım kalmamıştı artık. Deniz Gürsan henüz 17 yaşında olmasına rağmen Fransız polisinin arananlar listesine girmişti. Esrardan hırsızlığa, gasptan adam yaralamaya kadar pek çok hadiseye karışmıştı. Bazı faili meçhullerde parmağı olduğu bile düşünülüyordu. Fransız polis teşkilatı Surete, annesini ziyaret eder umuduyla sürekli hastane önünde tetikte bekliyordu. Çocuk, annesine çok düşkün olmasına ve günlerinin de sayılı olduğunu bilmesine rağmen yine de onu görmeye gidemiyordu tabi. Ve 1968 yılının Mart ayında Manş denizinde intihar ettiği düşünülen birinin elbiselerine ulaşıldı. İç cepte bulunan el yazısı notunu araştıran polis bunun Deniz Gürsan’a ait olduğunu belirledi. Notlardan yola çıkılarak son birkaç haftadır kaldığı yer tespit edildi ve buraya baskın yapıldı. Çetenin birçok elemanı yakalandı. Fakat günlerce aramalarına rağmen Deniz’in cesedine ulaşamadılar.” Yaşlı iş adamının anılarını anlatırken biraz olsun gözyaşı dökmemiş ve hiçbir üzgünlük belirtisi göstermemişti. Tamamen körelen bir vicdan, saf bir kötülük…

“Bütün bunları Rahmi’nin raporlarından öğreniyordum tabi. Rahmi, ölümünden dört gün önce Zeynep’le hasta yatağında konuşmayı başardı. Yıllar sonra onu perişan bir halde görünce neredeyse tanıyamadığını yazmıştı raporunda. Kadının saçları tamamen dökülmüş, yüzü çökmüş, zayıflıktan neredeyse iskelete dönmüş. Acıyarak gönderdiğim parayı uzatmış kendisine. Ama Zeynep kurumuş dudaklarıyla suratına tükürmüş ve parayı yüzüne fırlatmış. Hastalığının tek sebebinin ben olduğumu söylemiş ısrarla. Hayatını mahvettiğimi ve daha pek çok şeyi sayıp sıralamış. ‘Onun parasına ihtiyacım yok’ diye bağırmış nefes nefese. ‘Ama yakında onun da ihtiyacı olmayacak. Çünkü oğlum bize yaptıklarını öğrendikten sonra öylesine bir nefretle dolu ki nereye kaçarsa kaçsın onu bulup öldürecek.’ Sonra da iskelet gibi vücudunda bir balon gibi şişkin görünen kafasını yatağından kaldırarak Rahmi’ye yaklaşmış. Kirpikleri dökülmüş ve morarmış gözlerini kocaman açarak ‘onun ne kadar zeki bir suçlu olduğunu biliyorsun değil mi? Tüm Fransız polisi onun intihar ettiğini sanıyor. Oysa o hayatta, yaşıyor’ demiş. Nefesi kopmak üzere olan bir ip kadar ince ve gergindi diye yazmıştı Rahmi. Söylediklerinde hakikat payı olabileceğini düşünerek sormuş. ‘Madem oğlun Deniz yaşıyor, neden hiç ziyaretine gelmiyor, yoksa polislerden mi korkuyor?’ Kadın tiz bir kahkahayla gülmüş Rahmi’nin suratına. ‘Gelmediğini nereden çıkardın? Oğlum beni her gün ziyaret eder. Üstelik herkesin gözü önünde bu odaya girip çıkıyor. Yine de kimse onu göremiyor. Şu anda bile burada. Bak!’ İnce ve buruşuk derisinin altından mavi damarlar fırlamış elini kaldırıp kapıyı işaret etmiş. Rahmi arkasını dönüp kapının eşiğinde bir gölge görünce yüreği ağzına gelmiş. ‘Sırtımdan soğuk terler boşandı’ diye yazmıştı raporda. ‘Kadın öyle ikna edici konuşmuştu ki bir an kapının ağzındaki genç doktoru Deniz Gürsan sandım.’ Asistan doktor, kadının akli dengesini ara sıra kaybederek sayıkladığını söylemiş ona. Rahmi belirgin bir rahatlamayla kapıdan çıkarken Zeynep tiz bir sesle hala adımı sayıklıyormuş. ‘Oğlum peşine düştü onu öldürecek!’” Gürsan bitmiş puroyu aksesuar olarak bir süre elinde tuttu. Sonra neden farkına vararak kül tablasına bırakırken “hastane raporlarına göre 4 Mayıs 1968 günü saat 14.22’de ölüm kaydı düşülmüş” dedi ve konuşmasına ara verip boğazını temizledi. Her şeyi dakikasına kadar ezberlediği anlaşılıyordu. Zamanı geldiğine hükmederek gayet munis biçimde ekledi. “Bunları size neden anlatıyorum biliyor musunuz?” İkimize de birer saniye aralıklarla baktı. “Bence oğlum şimdi burada; Houston’da!”

Bu adam neler zırvalıyor böyle? Evet, o an ihtiyarın yüzüne karşı bunu haykırmak istiyordum. Fakat ağzımdan çıkanlara dikkat etmeliydim. Zaten içimde tuttuklarım yüzünden suratım bir süredir ateş içindeydi. Kesik kesik nefes alıyor, kalp atışlarımı düzene sokmaya çalışıyordum. Ağzımdan ne çıkarsa çıksın mevcut durum karşısında bir anlam ifade etmeyeceğini düşünerek tekrarla yetindim. “Oğlunuz aslında ölmedi ve sizden intikam almak için Fransa’dan Amerika’ya mı geldi?” Başını ağır ağır salladı. “Ve şu peşinizdeki siyah maskeli de oğlunuzdan başkası değil, öyle mi?”

“İki ay önce olsa buna gülüp geçerdim. Zira ölüm döşeğinde zırvalayan bir kadından başka herkes onun öldüğünü zannediyordu. Aksini düşünmek için bir neden yoktu ki! Ama şimdi yaşadığından ve izimi bulduğundan eminim. Hala anlamıyor musunuz? Mektupta yazılanları düşünsenize… Ne yazıyordu: ‘Ne duyulurum ne görülürüm ne ölürüm ne de öldürülürüm!’ Evet, bunlar tam da intihar ettiği sanılan bir adama yakışacak cinsten sözler. ‘Hiç kimse beni tanıyamaz.’ Fransız polisi bile onun neye benzediğini bilmiyordu. Polis resmini ele geçirebilmek için defalarca annesinin evini altını üstüne getirdi. Hatta bana bile başvurdular. Zeynep’teki tüm fotoğrafları çocukluk dönemine aitti. Evden ayrıldıktan sonra bir daha hiç dönmemişti. Tabi o ölüm döşeğinde oğlunun hastanede her gün kendisini ziyaret ettiğini söylemişti o başka!”

“Fakat mektuptaki bazı cümlelerden anlam çıkmıyor” dedim. “İstediğim eve girip çıkabilirim, yazılıydı mektupta. Bu adam yani oğlunuz, ölü ya da diri fark etmez, bunu nasıl yapabilirdi?” Rakibinin en zayıf noktasına yüklenen dövüşçüler gibi konuyu en imkânsız noktaya taşımak istiyordum.

“Bilmiyorum fakat yaptı değil mi? Evime girmek istedi ve girdi.”

Deminden beri derinlere dalan Mithat’ın donuk gözleri yerini meraklı bakışlara terk etti. Elini çenesinde biriken kıl yumağına attı. “Bırakın şimdi nasıl yaptığını… Bunları sonra düşünürüz.” Gürsan’a döndü. “Eğer dedikleriniz doğruysa, yani gerçekten Deniz Gürsan Houston’a geldiyse, muhtemelen kaçak yollardan girdi ve adına sahte kimlik düzenledi.”

“Evet, Fransa’daki işlerinden sonra bunlar onun için çocuk oyuncağı olsa gerek. Hatta bence Türkiye üzerinden girdi bu ülkeye. Biliyorsunuz bizim memlekette bu işler daha kolay halledilir.”

“Oğlunuz Türkçe biliyordu değil mi?”

“Tabi. Fransızca da biliyor. İngilizce bilip bilmediğini bilmiyorum.”

“Siyah maskeli sizinle bütün konuşmaları Türkçe mi yaptı?”

“Evet.”

“Peki, madem ki oğlunuzun yüzü hakkında bize söyleyebileceğiniz bir şey yok. O halde bize ondan bahsedin. Hatırladığınız kadarıyla nasıl biriydi? Gerçi insanın henüz oturmamış karakteri zamanla değişim gösterir ama yine de ipucu vermesi bakımından önemli buluyorum.”

“Deniz’in bazı tuhaf yönleri olduğunu daha küçükken anlamıştım” diye iç çekti iş adamı. “Tabi insanın kendi çocuğuna tarafsız bir gözle bakması zor oluyor. Bu yüzden bayağı geç keşfettim diyebilirim. Kindar ve acımasızdı. Bir keresinde ona bir pertavsız hediye etmiştim. Bunun merceğini kullanarak, kanatlarını kopardığı sinekleri taşların arasında sıkıştırıp güneş ışınları ile yaktığını fark edince hemen elinden aldım. Günlerce benimle konuşmadı. Çevresindeki hayvanlara çok kötü davranıyordu. Özellikle kedilere karşı çok vahşiydi. Sokağımızda her gün birer ikişer parçalanmış ve içi deşilmiş hayvan cesetleri buluyorduk. Ondan şüphelenmeye başladım. Annesine de bahsediyordum ara ara ama o çocuğa bilip bilmeden iftira attığımı savunuyordu. Sıcak bir yaz gecesi bahçedeki kameriyede yemek yerken bu konuyu açtım. Olayı polise haber vereceğimi söyleyerek çaktırmadan süzdüm onu. Yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. O anda bile korkudan çok nefret saklıydı gözlerinde. Çocukta genel olarak bir dengesizlik olduğunu hatırlıyorum. Bazen çok iyi biriyken bazen de birdenbire değişip aksi bir hal alıyordu. Herhalde bu bakımdan annesine çekmişti. Fakat tabi büyüyünce normalleşeceğini düşünüyordum ben de her ebeveyn gibi.”

Mithat parmağını şakaklarında gezdirdi. “Hmm, dengesiz, acımasız, kindar… Muhtemelen zekâ bakımından fazla gelişmiş ama sosyal açıdan anlayışsız, serinkanlı, başkalarının duygularına önem vermeyen, şefkat yoksunu biri… Bunlar zihinsel özellikleri. Fiziksel özelliklerine gelince… Görgü şahitleri ki bu grubu siz ve hizmetçiniz oluşturuyor. Onun uzunca boylu, hızlı hareket eden biri olduğunu söylüyor. Bunlara birkaç tahmin ekleyebiliriz. Söz gelimi, başınıza gelen hadiselerden yola çıkarak onun gizemli işlere düşkün, el çabukluğuna ve sihirbazlığa yatkın biri olduğunu düşünebiliriz. Biraz çocukça bir tarafı olduğunu kestirmek de güç değil. İnsanları korkutmaktan keyif aldığını da ekleyelim buna. Maddi açıdan ne durumda olduğunu ve İngilizce konuşup konuşmadığını bilmiyoruz.”

“İngilizce bildiğini tahmin ediyorum. Fransa’daki çevresinde muhakkak öğrenmiştir.”

“Peki, onun Türkçeyi tıpkı bizler gibi konuştuğunu ve aksanından dolayı yakayı ele vermeyeceğini varsayalım. Adresinizi bir şekilde ele geçirmiş olmalı. Bunu yapmak zor olmasa gerek.”

“Tabi, şöhretim bana ulaşmasını kolaylaştırmıştır.”

“Fransız polisinde adına kayıtlı bir dosya vardır muhakkak.” İş adamı polis lafını duyar duymaz başını salladı. “Genel geçer bilgiler. Parmak izi dosyası bile yok.” Mithat bu cevap karşısında arkasına yaslanarak derin düşüncelere daldı. “Boşuna çabalamayalım” diyerek umutsuzca baktım ikisine de. “Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geleceğiz. Nasıl? Nasıl yapıyor bunları?” Bastıran karanlık yarı alaylı bakışlarımı ve dudağımdaki kıvrımları gizliyordu. Mithat dengesi bozulmuşçasına sağa sola sendeledi. “Evet, tabi bu çözmemiz gereken ana sorunlardan biri” diye itiraf etti kendi kendine.

İş adamının sesi karanlığı yırtarcasına yükseldi. “Bu yaşadığım hadiseler onun nasıl şeytani bir zekâya sahip olduğunun kanıtı. Bu yüzden bazı ekstra önlemler almam gerek.” İkimiz de Gürsan’ın tehlikeli biçimde parıldayan göz bebeklerine baktık. “Yılbaşı gecesi için bir silah satın almayı düşünüyorum” dedi yaşlı adam tombul suratını sallayarak.

“Silah mı? Anlaşmamızda silah yoktu ama…” Mithat benden önce davranmıştı. Şimdiye kadar görmediğim biçimde ciddiydi çehresi. “Bu işin içine silah karıştırmamalıyız” dedi kaygıyla.

İhtiyarın yüzü hırsından kıpkırmızı olmuştu. “Öyle mi? Onu nasıl durduracağız? Hokus-pokusla mı? Dediklerimi duymadınız mı? Eğer ben önce davranmazsak, o beni öldürecek!” Aldırmaz bir tavırla abandı viskisine. Şu anda karısına işkence çektirmekten zevk alan adamı görüyordum karşımda. Vücudu biraz daha çökmüş, saçlarındaki aklar çoğalmış belki biraz daha kilolu ve hantal. Fakat aynı şiddet düşkünü aynı vahşi ve aynı bencil… Bardağın dibini görünce tok bir sesle ekledi. “Artık nasıl yaptığını düşünerek kafanızı yormayın. Zira sizden bu hadiseleri mantıki bir izaha kavuşturmanızı beklemiyorum. Yalnızca bana yardım edin ve onu ait olduğu yere gönderelim, yeter.”

“Size yardım edeceğiz elbette ama ait olduğu yer derken, nereyi kast ediyorsunuz?”

“Yıllar önce girdiği sanılan yeri tabi ki. Denizin dibini… Yeniden oraya dönmesi şart… Bu sadece benim değil herkesin menfaatine. Onun gibi bir insan sokaklarda özgürce dolaşmamalı, anlıyor musunuz? Yok edilmeli! Şimdiye dek herkesin gözünde bir ölüydü nasılsa. İkinci kez ölemez. Zaten ölmüş olan birinin peşine de kimse düşmez.”

“Hayır, hayır” dedi Mithat ellerini pervane gibi çevirerek. “Bence mahkemeye çıkarılıp yargılanmalı. Eğer idam cezası alırsa ne ala! Belki de cezasını çekmek için Fransa’ya iade edilir. Neticede burada bir suç işlemedi. Öldürdüğü karınca ve kedileri saymazsak…”

“Belki de işledi, nereden biliyorsunuz? Onun burada da suça karışmamış olmadığını garanti edebilir misiniz? Bana yolladığı o mektuplar suç teşkil etmiyor mu? Gece vakti önümü kesip tehdit etme, mülküme izinsiz girme…”

“Hakkınız var. Ne var ki yine de biz kanun namına hareket edemeyiz. En doğru hareket, onu yetkililere teslim etmek olacaktır.” Alevlerin başına geçerek dirseğini şömine rafına dayadı. İhtiyarla tuhaf biçimde bakıştılar. Sanki ikisi de anlaşamadığım bir frekans üzerinden iletişime geçmişlerdi. Mithat havaya birkaç duman saldı. Bardağını bileğinden aşağı salarak muhatabına baktı. İhtiyar gözünü kırpmadan karşılık verdi. Bardağını dairesel bir hareketle çevirince dibindeki bir çift buz yer değiştirdi. Aynı anda gitti kadehler ağza. Mithat elindeki boş bardağı kaldırarak konuştu. “Tabi eğer oğlunuz sizi öldürmeye teşebbüs eder ve siz de kendinizi savunmak için silahınıza başvurmak zorunda kalırsanız o ayrı. Bu durumda kim sizi suçlayabilir.” Bu neydi şimdi? Telepatik bir anlaşma mı? Silahın henüz Gürsan’ın zihninde bir fikir aşamasındayken Mithat tarafından böyle hoyratça dile getirilmesi arkadaşımın niyetinden ilk defa kuşku duymama neden oldu. Alttan alta ihtiyara yol gösteriyordu. Dünden razı olduğu fikri duyan Gürsan başını eğdi. “Söz veriyorum. Ateş etmek zorunda kalmadığım müddetçe tavsiyenize uyacağım.” İşin birden bire böyle olup bittiye getirilmesi can sıkıcıydı. İlk defa bu işe bulaşmış olduğumuz için pişmanlık duyuyordum.

“Eski karınızla olan münasebetlerinizi çevreniz biliyor muydu?” oldu arkadaşımın son sorusu.

“Evet. Herkes biliyor. O günlerde çok konuşulmuştu. Karımın yıllar boyunca oğlumun aklını kendi zehirli fikirleriyle doldurduğuna eminim.”

“Bu meseleyi er veya geç halledeceğiz” diyen arkadaşım elini cebine attı. “Sakın telaşa kapılıp olmadık işlerde bulunmayın. Adamın yaptıklarını gözünüzü korkutup güvenliği elden bırakmanıza da neden olmasın. Sizinle sürekli temas halinde olacağız. En ufak bir gelişmeden bile haberdar olmak istiyorum. Artık sır saklamak yok. Mümkünse Avni Bey’le ve diğer iş yeri çalışanlarınızla konuşmak istiyorum. En kısa zamanda evinizi, işyerinizi ve bir de şu olayların yaşandığı yerleri görmek için sizi ziyaret edeceğiz.” Makinenin çarklarının işlemeye başladığının sesleriydi bunlar. Art arda gelen hamlelerden sonra sersemleyen Mithat nihayet karşı atağa geçebilmişti. İş adamı bir kovboy edasıyla elini cebinden çıkarıp yeni bir deste koydu önümüze. “Bu harcadığınız vakit için” dedi itiraz kabul etmeyen bir kesinlikle. Bu adam hakkında en beğendiğim şey çaldığı zamanı nasıl telafi edeceğini çok iyi bilen bu yönüydü. Üzerini iliklerken güvenli kalesinden ayrılıp düşman topraklarına giden bir asker hali vardı üzerinde. Tombul bacakları ağır gövdesi altında titriyordu. Yalpalayarak birkaç adım attı ve geniş kenarlı şapkasını tepesine geçirdi. Üzüntülü bir ifadeyle selam verdikten sonra hırıltılar eşliğinde merdivenlerden indi. Arkasından kapıyı kapayarak, pencereye çıktım. Hava iyiden iyiye kararmış, ay ışığı sislerin arasında kaybolmuştu. Sarı sokak lambasının altında lüks üniformasıyla siyah aracın kaputuna oturmuş olan şoför, patronunun bina kapısından çıktığını görünce şapkasını hızla başına geçirdi ve aracın arka kapısını açtı. Etrafına şüpheyle bakındıktan sonra hızla şoför mahalline geçti. Araca binmek üzereyken kafasını kaldırıp binaya baktı. Bir an göz göze geldik. Mavi siperinin altında saklanan gülümser bir surat gördüm. Uzaktan hafif bir baş eğmesiyle selamladı beni. Elimi kaldırarak karşılık verdim. Arkamdan Mithat’ın sesi yükselince pencereyi kapattım. Arkadaşım mutfaktan getirdiği iki bira şişesinden birini bana uzattı. “Seninle biraz bu meseleyi konuşalım mı?” dedi kendisininkini bir dikişte yarıladıktan sonra. Eli ceketinin iç cebindeki purosuna uzandı. Sıkı sıkıya sarılmış kalın kâğıdı dudağıyla sıkıştırarak başını arkaya yasladı. Ben de karşısına geçtim.

“Eee, ne diyorsun bu işe? Önce tehdit mektupları, şimdi de bu olaylar. Ayak izi bırakmayan siyah maskeli katil… Öldü sanılmasına rağmen ve babasından intikam almak için binlerce kilometre kat eden oğul… Ölüm döşeğindeki annesini polislerin gözü önünde ziyaret eden ve kimseye görünmeyen adam…”

Az önce ihtiyarın suratına söyleyemediklerimi şimdi anlatmamın tam zamanıydı. “Tabi bu sıfatları daha da uzatabilirsin” dedim yerime geçerken. “Evlere kapısından girmek yerine duvarların arasından süzülmeyi tercih eden gizemli yabancıya ne dersin? Hah, masal dinlemek isteseydim, bunu Gürsan’dan çok daha iyi yapabilecek kişiler tanıyorum.” Yüzümde saklı yarı bir alayla biramdan bir yudum aldım. Bu sert girişimden etkilenen Mithat keyifle dudağını yaladı. Kıyasıya bir mücadeleye hazırlanıyordu. “Hepsi yalan diyorsun yani?” dedi kaşlarını kaldırıp bacak bacak üstüne atarak.

“Anlattıklarına bizzat şahit olsaydım, o zaman iş değişirdi. Fakat böyle şifahen olunca…”

“Lafa bak!” diye gürledi arkadaşım. “İyi, söyleriz o herife bir kez de bizim önümüzde yapar bu numaralarını. ‘Mümkünse cinayeti biz buradayken işler misin?’ diye rica ederiz hatta. ‘Arkadaşım pek inanmıyor da böyle şeylere!’ ”

“Niye kızıyorsun ki?” diye savundum kendimi. “Uyduruk korku masallarına inanmadığım için mi? Kar üzerinde ayak izi bırakmadan yüzlerce metre koşturan, duvarların içinden geçip evlere dadanan adamlara benim realist dünyamda yer yok! Katiller devlet yasalarına aykırı davranırlar, fizik yasalarına değil! Kafası türlü saçmalıklarla dolu bir insan, başrolünde heyulaların olduğu ipe sapa gelmez bir hikâye anlatıyor ve sen de benden buna inanmamı mı bekliyorsun?” Ne yapıp edip gözlerini kısarak beni süzen arkadaşımı düşüncelerinden vaz geçirmeliydim. “Bak, ikimiz de akıl sahibi insanlarız, öyle değil mi? Üstelik senin iyi bir gözlemci olduğunu da kabul ediyorum. Ama sen de kabul et ki mesleki anlamda pek deneyimli sayılmazsın. Ve bunu söylediğim için kusura bakma ama bence tecrübesiz dedektiflerin pek çoğu, çölde susuzluktan kıvranırken, birden karşısında kuyu gören insanlar gibidir. Beyinleri çoğu kez onlara görmek istediklerini gösterir. Sen de karşında ne zamandır ilgi çekici bir dava bulmak istiyordun ve birisi sana bunu sununca da hikâyeyi olduğu gibi yuttun. Üzerinde yeterince düşünmedin bile.”

Sözlerim bitince dudakları bu yarı sert konuşma karşısında şaşkınlıkla büküldü. Konuşmaya devam etmeyeceğimi anlayınca, “bravo bravo!” diye bağırdı puroyu ağzından çıkararak alkışlar eşliğinde. “Ama keşke bunları az önce iş adamı buradayken söyleseydin. Herhalde o zaman bu muhteşem tespitlerin masanın üstüne yığılan gıcır banknotların altında kalmıştı.” İntikamını almak için zaafımı ilk defa bu kadar açıktan yüzüme vuruyordu. “Bakıyorum artık sen de benim gibi uzun uzun vaaza başladın” diye devam etti önüne dumandan bir set çekerek. “Pekâlâ, bir şey diyeceğim yok! Ben nutuk atmak kadar nutuk dinlemeyi de severim zaten. Yeter ki sonunda bana da söz hakkı verilsin.”

“Tabi” dedim kendimden emin. “Olan biteni makul bir şekilde nasıl izah edeceksin merak ediyorum zaten.”

“Önce seninkini duymak istiyorum.”

Bira şişesini sağ elimde sıkıca kavrayarak bir sigara yaktım. Niyetim kafamdakileri olduğu gibi söylemekti. “Az önce adamın söylediklerine uydurma derken onun yalan söylediğini kast etmiyorum” diye sakin bir girizgâh yaptım. “Yalnız o ilk tanıştığımız gün mektup mevzunu duyunca ne yalan söyleyeyim Gürsan’ın bize bir sebepten uydurma bir hikâye anlattığı aklımın bir köşesindeydi. Üstüne üstlük mektuplardan birisini polise verdiğini ve polisin üzerinde parmak izi bulamadığını iddia edince…”

“İddia mı? Peh.” Puroyu tükürür gibi çıkardı ağzından. “Tam da akademik kariyer peşinde koşan birine göre bir laf işte bu. Bana bak. Eğer adama inanmadıysan hemen polisle iletişime geçip söylediğinin hakikat olup olmadığını şıp diye anlayalım ha ne dersin?” Puroyu ezercesine koydu kül tablasına.

“Sakin ol” diye yatıştırmaya çalıştım ortamı. “Ben sadece o an neler düşündüğümü anlatıyorum sana. Evet, o gün adamın bize bir sebepten yalan söylediği ihtimali kafamdan geçti. Fakat bugün çok daha uçuk şeyler anlatmasına rağmen artık yalan söylediğini düşünmüyorum.”

“Nihayet.”

“Ama” dedim parmağımı kaldırarak. “Hala söylediklerinin gerçekten yaşandığını düşünmüyorum. Bizim ihtiyar hakkında fikirlerim bu akşam netleşti. Adamın ne hale geldiğini bizzat kendi gözlerimle gördüm. Bu yüzden psikoloji eğitimi alan birisi olarak senden söyleyeceklerimi iyi dinlemeni istiyorum. Gürsan’ın bugünkü vaziyetini ilk elden tetkik edebilme fırsatına sahip olduğum için görüşlerimi yabana atmayacağını umuyorum. İhtiyarın durumu çok kritik bir noktaya doğru ilerliyor. Buna benzer pek çok vaka okudum ben. Onun gibi uzun süre korku ve baskı altında kalan insanlarda görülen, nöronlarındaki iletimi sağlayan hücre fonksiyonlarının…”

“Rica ederim Cemay” dedi dur işareti yapan trafik memurları gibi yapmacık bir nezaketle elini kaldırarak. “Sadede gel. Ne diyorsun?”

“Peki” dedim dişlerim sıkılı. “Sana en basit haliyle anlatayım o halde. Hala anlamamış olman şaşırtıcı. Hüseyin Gürsan hayal görüyor dostum hayal? Zihinsel olarak perişan durumda…” Parmağımı şakağıma dayayarak ‘aha burası’ der gibi gösterdim. Birkaç saniye boyunca az bildiği yabancı bir dilde kurulan karmaşık cümleyi anlamaya çalışıyormuş gibi gözlerini kısarak söylediklerimi kafasında tarttı. “Hayal mi görüyor?” dedi cümleyi altı heceye bölerek. “Tabi ya” dedim konunun artık uzmanlık alanımın sınırlarına girdiğinin bilincinde. “Adamın ne halde olduğunu bizzat gözlerimizle görmedik mi? Sinirleri inanılmaz yıpranmış. Buraya gelip bize dünyanın akışına ters bazı olaylar anlatmadan önce de kontrolünün tamamen elinde olduğunu sanmıyorum. Birisinin kendisini takip ettiğini ve zarar vermek istediğini kurdu kafasında. Uzun süreli şiddetli korku vakaları bu tarz kısa süreli sanrılara sebep olabilir. Sağlıklı biçimde düşünemeyecek kadar dengesi bozulmuş. Geceleyin restorana giderken kullandığı yolu nasıl tarif ettiğini hatırladın mı? Lambalar yanmıyormuş, ortalık zifiri karanlıkmış. Koyu karanlıkta tek başına yapılan gece yürüyüşleri, kafasında günlerdir tuzaklar kuran birinin bozuk sinirlerine nasıl tesir etmiştir, sen hesap et. Kuruntularının etkisiyle büyüyen endişeler sık sık gerçek ile hayali birbirine karıştırmasına neden olmuş. Zihninin içindeki kemirgenler harekete geçerek kafasındaki boşlukları hayallerle dolduruyor. Bir iki ufak tefek şey görüyor. Fakat korkunun tesiriyle bu önemsiz görüntüler kafasında büyüdükçe büyüyor ve tehlikeli bir hal alıyor. Zihinsel açıdan sıkıntılı insanlar bu gibi yoğun duyguların tesirindeyken, mantıklı düşünme yetisini hepten kaybetmeye başlar. Zaman algısı yok olur. Yirmi saniyelik bir olayı on dakika yaşamış zannedebilir. Üzerine saldıran bir köpeği insan boyunda kocaman bir yaratık olarak tasavvur eden delüzyon bozukluğundan muzdarip bir hastayla karşılaşmıştım bir keresinde. Adam köpeğin bir buçuk metre boyunda ve kırk santim dişleri olduğundan bahsetmişti. Bacağındaki birkaç ufak sıyrığı göstermemize rağmen ikna edemedik onu. Gürsan’ın durumunun bu denli ağır olduğunu iddia etmiyorum tabi. Fakat yine de yabana atılır gibi değil. Hareketleri, davranışları, konuşması bile kendini ele veriyor zaten. Onda bazı psikolojik rahatsızlıklarının başlangıçlarını seziyorum. Belki de uzun süredir böyle. Ama bol parası ve saygın bir iş adamı olması çevresindekilerin garip hareketlerine müsamaha göstermesine neden oluyor. Bu da tedavi sürecinin önünü tıkıyor.” Titrek alevlerin karşısına geçen arkadaşımın yüzünde beni dikkatle dinliyor olmanın getirdiği ciddiyet vardı. Söylediklerimden etkilenmişe benziyordu. “Adamın anormal olduğu evinden de belli oluyor” diye ara vermeden devam ettim bu fırsatı değerlendirmek isteyerek. “Bütün gününü o koleksiyon odasında, Nuh nebiden kalma silahların arasında geçiren birinin zihni başka nasıl olur ki?”

“Vay vay vay!” dedi ağzında purosuyla. “Zevkle eline alıp incelediğin koleksiyon parçalarını şimdi sahibinin aleyhine mi kullanıyorsun?”

“Hayır tabi. Eğer tek başına bu olsaydı üzerinde durmazdım bile. Ama az önce anlattıklarımla bir arada düşün…” Bir süre sessizce bekledim. Karşılıklı birer nefeslik mola verdik. “Hangi aklı başında insan eski karısının ölüm döşeğindeki zırvalarından yola çıkarak oğlunun hayalet gibi peşinden kovaladığını düşünür? Adam kafayı o kadar bozmuş ki elinde hiç bir delil olmamasına rağmen oğlunun yaşadığına ve kendisinden intikam alacağına inanıyor.”

“Şu mektup meselesine gel bakalım. O da mı hayal? Yoksa ortada mektup filan yok mu diyeceksin?”

Beni sıkıştırmak için bu soruyu sorduğunun farkındaydım. Fakat tuzağa düşmeyecektim. “Onların varlığı neyi değiştirir ki? Hatta bunlardan birini gerçekten polise vermiş olduğunu düşünelim, ne fark eder? Bunları hikâyesine dayanak olsun diye kendisi hazırlamış olamaz mı? Polisin mektupların üzerinde onunkinden başka parmak izi bulamadığını kendisi söyledi. Şimdiye kadar anlattıklarının hiçbirinin somut bir gerçekliği olmadığının farkında değil misin? Bize mevcut olmayanlardan başka ne anlattı? Bir ölünün bırakmadığı ayak izleri, kilidin üzerinde var olmayan parmak izleri, pencere önünde yok olan biri, karlara basmadan yürüyen bir hayalet, hatta o kadar ki yüzü bile yok… Yalnızca Türkçe konuştuğu bilgisini verdi bize. Houston’da üzerine siyah bir elbise geçiren orta-uzun boydaki her Türk erkeği, verdiği tarife uyabilir.” Başını kaldırarak dişlerini birbirine kenetledi. Ortam o denli sessizdi ki pencere camını döven kar tanelerinin tatlı sesleri kulağımıza kadar geliyordu. “Şu asma kilit olayına geleyim mesela” dedim derin bir nefes alarak. Hızımı kaybetmek istemiyordum. “Polis üzerinde parmak izi bulmuş mu? Hayır. Polis kapının zorlandığını tespit etmiş mi? Hayır. Bahçede yahut evin içinde adam görülmüş mü? Hayır. Duvardan girildiğine dair bir iz var mı? Hayır. Bu olayın hiç yaşanmamış olmasıyla Gürsan’ın anlattığı biçimde yaşanmış olması arasında ne fark var? Neresinden bakarsan bak adamın gerçek bir tehlikeye karşı kendini savunduğuna dair bir nokta bulamazsın.”

“Bir saniye bir saniye… Madem öyle, o halde neden yatak odasına giren adamın pencere dibinde ayak izi bıraktığını söyledi?” Beni taklit ederek vurguyla konuşmuştu. “Anlattığı efsanenin tutarlı olması açısından tersini söylemesi gerekmez miydi? Üstelik unutma polis eve girip bu izleri bizzat görmüş.”

“İşte cevabı kendin verdin. Polis gelip şahit olmasaydı bu detayı anlatmaya gerek bile görmeyecekti. Fakat neticede polis de bunun mühim bir şey olmadığını anladı tabi. Eee aklın yolu bir. Hikâyesine destek olması için kolaylıkla ayarlayabileceği bir ayak izi, polisin diğer tüm saçmalıkları kabul etmesi için yeterli değil. Bu, bir adamın denizin üzerinde yürüdüğünü iddia edip ispat olarak da ‘bakın pantolonum ıslak’ demesine benziyor. Gürsan için bundan kolay ne var? Daha önce kullanmadığı bir ayakkabıyı alır, kara yahut çamura bular ve sonra pencere önüne koyar. Ardından polisi arayıp ayakkabıyı da yok eder olur biter.”

“Peki neden? Neden kendi kendine mektuplar yazmaya gerek gördü?”

“Başka türlü ona yardım etmeyeceğimizi biliyordu. Bak adam tamamen gerçeklerden koparak hayal âlemine dalmış değil. Onu kast etmiyorum. Zaten öyle olsaydı hikâyesinde tutarsızlıklar bulurduk. Fakat hakikat ile hayal onda iç içe geçmiş durumda. Bu da özellikle bazı şartlar altında, sanrılarını gerçek zannetmesine neden oluyor. Özellikle yalnız başına kalınca ve korkunun esiri olduğu zamanlar… Bu tür vakalarda zaman ve mekân tetikleyici rol oynayabilir.” Aslında ben Gürsan’dan çok Mithat’ı korumak istiyordum. İş adamının anlattıkları, onun gibi esrarengiz cinayetlere takıntılı birini harekete geçirmek için yeterli olabilirdi. Mithat’ın kendisini bu vakaya kaptırmasını istemiyordum. “Üstelik geçmişinde karısı ve oğluyla yaşadığı olayları da buna eklersek” dedim kaşlarımı kaldırarak.

“O konuya geleceğiz,” diye böldü konuşmamı. “Şimdilik geçelim.”

“Zaten ben de enine boyuna konuşacak değilim. Sadece adamın karanlık mazisinin ister istemez zihinsel dünyasına etki edebileceğini belirtmek istedim. Evine aldığı özel önlemler de bunun bir başka ispatı.” Dudakları alayla kıvrıldı. Purosunu ağzından çıkararak ayağa kalktı ve koltuğun kafalık kısmına oturdu. “Beni yanlış anlama” dedim amacımı açıklamak için. “Tek isteğim, hayalet avcılığına soyunarak vakit kaybetmeni önlemek.

Mithat mahkeme salonunda uzun süre karşı tarafı dinledikten sonra söz hakkı nihayet kendisine gelmiş avukatlar gibi öksürerek boğazını temizledi ve ellerini göğsünde kenetledi. Yüzünde alevlerin kırmızımsı ziyasını taşıyordu. “Cemay sana baktıkça karşımda yenilmez bir komutan görüyorum” dedi purosunu parmağında sıkıştırarak. “Fakat yenilmez oluşu yeteneğinden değil, her seferinde savaşa girmeyi reddetmesinden kaynaklanıyor.” Kuru bir öksürüğe tutulduktan sonra yüksek bir sesle devam etti. “Senin en büyük problemin bu işte… Bir şeyin meydana geliş şeklini anlayamayınca anlamaya çabalamak yerine inkâr yoluna sapıyorsun. Ne kolaycı bir yöntem! İnsanlara zihinlerini çalıştırmak yerine uyuşturmayı salık veren bir bilim dalına gönül verenden de daha fazlası beklenemezdi zaten.” Münakaşanın uzayacağını ve belki de kırıcı bir hal alacağını düşünmeme rağmen pes etmek niyetinde değildim. Hırsla purosunu ağzına götürdü. “Eskiden psikologların saatlik vizite ücretlerine onca para döken insanları görünce şaşırırdım. Şimdi artık hak veriyorum. Sizin ki pekâlâ bir sanat sayılabilirmiş meğer. Süslü kavramlar ve terimler kullanarak gerçekleri eğip bükme sanatı. Arkanıza aldığınız o ‘bilimsel’ güçle isterseniz sapasağlam birini bile bir saat içinde bir manyak olduğuna ikna edebilirsiniz. Bir adam gelip otoyol trafiğinde ilerlerken bir uçağın arabaya çarptığını gördüğünü söylese, adama olayın nasıl olduğunu sormak yerine eline iki poşet sinir ilacı tutuşturup evine yollarsınız.”

“Konuyu şahsileştirmeden anlatamaz mısın?”

“Gürsan’ın anlattıklarını bağlamından kopararak ele alırsan tabi ki bu sonuca ulaşırsın” dedi söylediklerime kulak asmayarak. “Bir insan durduk yere, dedesinin mezarından hortlayıp kendisini ziyarete geldiğini iddia etse ona inanmaman normaldir. Ama adamın dedesinin mezarını açıp da tabutunun boş olduğunu görürsen, en azından araştırmaya değer bir vaka ile karşı karşıya olduğunu da anlamaz mısın? Gürsan’ın bize somut bir delil sunamadığını söylerken –ki bunca zırva arasında söylediğin tek doğru şeydi bu- peşindeki adamın bunu özellikle planlamış olabileceği ihtimalini ıskalıyorsun. Lafını bölmemek için, şimdilik anlattıklarına karşılık vermeyeceğim. Senden sadece bir anlığına senin için çılgınca sayılabilecek bir şey yapıp üçüncü bir ihtimal olduğunu kabul etmeni ve olayları bir de buna göre yorumlamanı istiyorum. ‘Hüseyin Gürsan tamamen doğruyu söylüyordu.’ Evet, şimdi bu ihtimale yoğunlaşarak olayları değerlendirir misin? Senin için değil belki ama benim için önemli. Zira ben hakikatin tam anlamıyla Gürsan’ın bize anlattığı şekliyle yaşandığını düşünüyorum.”

“Mesleğim ve şahsım hakkındaki hakaretlerini unutmuş değilim,” dedim aksi aksi. “Ama üzerinde durmayacağım. Zira bunu mutlak yenilginin bir işareti olarak algılıyorum. Senin de söylediğin gibi elinde hiçbir delil yok. Haklı olduğumu biliyorsun ama gururun bunu kabul etmene izin vermiyor. Her neyse adamın doğru söylediğini düşüneyim. Bence bu anlatılanlar gerçekse bile, Hüseyin Gürsan’ın bize aktardığı şekliyle yaşanmış olamazlar. Mektuplar hakkında olağanüstü bir taraf yok. Ama şu karanlık ve karlı sokaktaki yürüyüşünü ele alalım mesela… Bir insanın karlı bir zeminde ardında ayak izi bırakmadan yürümesi mümkün olmadığına göre demek ki böyle bir olay yaşanmadı. O ‘siyah maskeli’ yan taraftaki sokaktan gelip önünü kesmedi.”

“Nerden geldi öyleyse?”

“Tabi ki yine Gürsan’la çarpıştığı sokaktan. Zira başka ihtimal yok. Belki adam Gürsan’ın yanı başından gizlice geçti ve sokağın bitimindeki dönemeçte onu bekledi. Gürsan da zifiri karanlıktan dolayı adamı fark etmedi. Diğer sokakta ayak izi görmedi zira adam hiçbir zaman o sokağı kullanmamıştı.”

“Ama kendi yürüdüğü sokakta da kendisinden başka hiçbir ayak izi görmediğini söyledi Gürsan. Ayrıca bir adam tarafından dar bir sokakta takip edildiğini düşünsen, herif yanı başından geçse fark etmez misin?”

“Belki de etmezsin. Hem sokağın dar olduğu hakkında onun söylediği dışında bir bilgimiz yok.”

“Yine göz doktorluğuna başladın,” dedi tane tane. “Hüseyin Gürsan’ın görme yeteneğini değil olayın kendisini sorgula. Ki böylece olay yerini gözlerimizle gördüğümüzde hala kaçacak bir nokta bulabilesin.” Pis bir sırıtış yayıldı suratına.

“Peki, bu bahsi geçiyorum öyleyse,” dedim çaresizce. “Gelelim adamın yüzlerce metre mesafeyi bir anda kat etmesine ki bence o sokakta kestirme ya da buna benzer bir şey bulacağız. Tabi yine orayı ziyaret ettiğimiz sırada öğreneceğimizden dolayı bunu da es geçiyorum. Geriye şu bahçe kapısı meselesi kalıyor. Adamın kapıdan girmediğini biliyoruz. Zira polis kilidi tetkik etmiş. En ufak bir zorlama yokmuş. O halde tek makul seçenek duvarı aşıp bahçeye girmesi…”

“Nasıl?”

“Düşününce aklıma bir yöntem geliyor aslında,” dedim Hüseyin Gürsan’ın evini kafamda canlandırmaya çalışarak. “O tel örgüyü ikimiz de gördük. Duvar boyunca evin etrafını çepeçevre sarıyordu. Ama gidip metre metre kontrol etmedik öyle değil mi?”

“Eee?”

“Belki de jiletli tel örgünün bir noktası demir testere ya da buna benzer bir aletle kesilmiş ve bir insanın geçebileceği kadar da genişletilmişti. Evin çevresinde görülen yabancının amacını da açıklıyor bu. Adam bir gece önce jiletli teli bir noktasından kesti. Ertesi gün hemen fark edilmesi olanaksızdı tabi. Böylece duvardan aşarak içeri girdi.”

“Neredeyse üç metrelik duvarı tırmanarak mı?”

“Zor olduğunu kabul ediyorum. Ama imkânsız değil. En azından duvarların içinden bir buhar gibi süzülebildiğini ya da kilit deliklerinden içeri girdiğini kabul etmekten iyidir.”

“Kimsenin böyle bir şeyi kabul ettiği yok” dedi sitemle. “Peki, eve Gürsan’dan önce ve ona görünmeden nasıl girebildi?”

“Evin yapısının tıpkı bilardo masası gibi olduğunu biliyoruz. Uzun kenarlarını evin cephesi ve arka kısmı oluşturuyor. Kısa kenarlar ise sağda ve soldaki kısımlar. Sol tarafa düşen bölümde yatak odası bulunuyor. Bahçe kapısından girip girişe doğru ilerleyen birinin evin sol ve sağ tarafına düşen kısımları göremediği de malum. Dolayısıyla Gürsan adamı bahçe kapısı önünde bırakıp evine doğru giderken adam da hızla sol tarafa yönelip yatak odasının bulunduğu kısımdan duvarı aşarsa… Tabi dediğim gibi jiletli teli daha önce o bölgeden kesmiş olmalı. Gürsan bahçe yolundan evin giriş kapısına doğru ilerlediği için sol kısımda kalan bölgeyi göremeyecektir. Yani aynı anda biri cepheden kapı yönüne diğeri ise kısa kenardan yatak odasına ilerlemiş olacak. Böylece ihtiyar kapıdan içeri girip koridoru aşarak yatak odasına geçene kadar adam da pencereden direkt olarak…” Birden duraklayarak kafamı hafifçe eğdim.

“Evet” diye teşvik etti Mithat. “Devam et. ‘Adam direkt olarak yatak odası penceresinden içeri girer’ diyecektin sanırım. Ben de bunu soracaktım sana. Adam pencereden nasıl girdi? Sakın bana ‘tesadüf eseri pencere açık bırakılmıştı’ deme. Zira bu tesadüf hem çok fazla olur hem de adamın bunu önceden bilmesine imkân olmadığından planını buna göre yapmış olması mümkün değil.”

“Belki de adamın amacı sadece bahçeye girip saklanmaktır,” diye savundum kendimi.

“Şunu unutma” dedi parmağını ok gibi uzatarak. “Adam bahçe engelini aşarken eve girebileceğinin de bilincindeydi. Zira planını bahçeye değil evin içine girmek için yapmıştı. Aksi takdirde mektupta yazılanlar anlamını yitirmiş olacak. ‘İstediğim eve girip çıkabilirim.’” Mithat’ın unutma diye tembihlediği her şeyi hakikaten akılda tutabilseydim ne olurdu acaba?

“İçeriden biri de yardımcı olmuş olabilir tabi” dedim aklıma gelen en parlak fikirle. “Diyelim ki evdeki hizmetçi siyah maskelinin yardımcısı. Evden çıkmadan önce pencereyi açık bırakıp arkasına bir destek koyarak kapalı görünmesini sağlıyor.”

“Olaylara parça parça değil bütüncül bak. Hizmetçi ya da bir başkası bunu yapabilirdi elbet. Ama hizmetçi adamın karda ayak izi bırakmamasına, sokakta tabiatüstü hadiselere, eskilerin deyimiyle fevkalbeşer mevzulara girişmesine yardımcı olamazdı. Bunların hepsi aynı aklın ürünü… Hepsini tek seferde açıklayacak bir yaklaşıma ihtiyaç var. Üstelik adam bir gün önceden jiletli tel örgüyü kesmişse ihtiyar bunu şimdiye fark etmiş olmalıydı. Kendimiz de gidip göreceğiz ama şimdiden söyleyeyim. Böyle bir şey yok. O jiletli tel örgünün sapasağlam olduğuna bahse girerim.” Elimi çaresizce salladım. Beni köşeye sıkıştırmanın keyfiyle sordu. “Peki, nasıl dışarı çıktı?”

“Senin aksine bunu üzerinde durulması gereken bir nokta olarak görmüyorum. Adamın nasıl girdiğini anladığımızda onun nasıl çıktığını da öğrenmiş olacağız. Bana göre bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Tabi adamın girmesi ve çıkması arasında pencere önünde ayak izi bırakmadan kaybolma hadisesi var ki buna da hiçbir şekilde mantıklı bir açıklama getiremediğimi söylemeliyim.” Sigaramdan birkaç duman aldım. “Hala iddia ediyorum; bunların en mantıklı açıklaması hiç yaşanmamış olduğudur.” Yine son sözümü kendi kanaatime dönük kullanmıştım.

“Bakıyorum da az önce hayal âlemine dalınca susmak bilmiyordun” dedi keyifle sırıtarak. “Fakat hakikatlerden bahsedilince anında tıkanıyorsun. Peki, daha basit bir yola sapalım öyleyse. Siyah maskeli adamın varlığını kabul etmeyen ve mektupları iş adamının kendisini yazdığını iddia eden bir inkârcıya sorulması gerektiği gibi bir soru sorayım sana. Yaşadığımız olayları unut. Gürsan bize gelip bu hadiseleri hiç anlatmadı. Onun hakkında tek bildiğimiz, zengin ve başarılı bir iş adamı oluşuyla birilerinin onu öldürmeye çalışıyor olması. Faraza konuşalım. Sence onun gibi birisini kim öldürmek isteyebilir?”

“Pek çok şüpheli isim sayılabilir. En başta Hande Gürsan… Bir kere cinayet işlemek için sebebi var. Kocasının servetinin tek varisi. Yani en azından o öyle sanıyor. Aynı sebepten genç sevgilisini de listeye dâhil edebiliriz. Sonra eski koleksiyoncu ve Gürsan’ın iş dünyasında bir zamanlar ezeli rakibi olan Avni Urel var. Semavi Altıntaş’ı da unutmayalım. Gürsan’ı açık açık tehdit etmiş. İhtiyarın hayatına hızlı bir şekilde girip yine aynı hızla çıkması dikkat çekici… Hizmetçileri de bu listeye dâhil edebiliriz. Tabi bir de hiç tanımadığımız kişiler var. Gürsan’ın koleksiyonunun göz alıcılığı karşısında kendine hâkim olamayacak pek çok insan olabilir. Yani liste kabarık… Adam neredeyse tüm tanıdıklarını Türklerden seçmiş, bu yüzden iş zorlaşıyor.”

Mithat “bu da bir başka mesele” diye huzursuzca kımıldandı. “Peşindekinin Türk olduğundan da emin değilim. Hatta Türkçe bile bilmeyen biri olabilir. Mektubu bir başkasına yazdırmış olabilir. Sokakta konuşurken sesinde belirsiz bir şive sezmiş ihtiyar. Anlamını bilmeden bir dili konuşmaya çalıştığında vurgu ve tonlamayı ayarlayamayınca karşıdaki bazen böyle algılayabilir. Tabi düşük bir ihtimal… Tamamen şaşırtma amaçlı da olabilir. Şimdi sana daha farklı bir soru sorayım. Diyelim ki Gürsan’ı öldürmeyi kafasına koyan biri bunu siyah maske takıp adamı korkutarak ve olağanüstü gibi görünen ama mantıki izahları olan bir takım el çabukluğu oyunlarıyla yapmaya karar verdi. Az önce saydıkların arasından bunu kime yakıştırırdın?” Birasını bardağa doldurarak iki buzu içine boca etti. Bu oyunun hoşuna gittiği kendi kendine gülümsüyor olmasından belliydi.

“Beni nereye sürüklemeye çalıştığını fark etmediğimi sanma” dedim kadehimi doldurarak. “Tabi ki eğer böyle bir şey olsaydı o zaman oğlunun peşinde olduğunu düşünürdüm. Zira olayların işleniş şeklini düşününce birdenbire diğer tüm adaylar silikleşip o tuhaf genç ön plana çıkıyor.”

“Değil mi? Evet, az önce sayılan isimlerden biri Gürsan’ı öldürmek istiyor diyelim. Pekâlâ! O zaman ne yaparlardı? Pusu kurar ve Gürsan’ı görünce silahlarına davranırlardı. Ya da ihtiyarın evine girmeye mi niyetlendiler? Bu durumda anahtarı bir şekilde ele geçirirler ve girerlerdi. Ama bunları yaparken ‘bak arkamda hiç iz bırakmadım’ diye iş adamına hava atmazlardı. Ya da ‘istediğim eve girip çıkarım’ diye evine tehdit mektubu yollamazlardı. Yahut pencereden çıkarken ayak izi bırakmama gibi bir kaygı gütmezlerdi.” Konu bu noktaya geldikçe çileden çıkıyordum. Ayağa kalkarak yüzümü pencereye döndüm ve havayı seyre koyuldum. Kar taneleri pencere önünde dans ederek süzülüyor, yumuşak ve ince bir yağış altındaki şehir kartpostal manzaralarını andırıyordu. “Kendine ölü süsü veren profesyonel bir suçlu babasından intikamını almak için Houston’a kaçak giriş yapıyor” diye devam etti arkamda yükselen sesin sahibi. “Ardından babasına çeşitli tehdit mektupları yollayarak onu ölesiye korkutuyor. Sahnenin güzelliğini görüyor musun? Karlı bir havada korkudan odasına kapanmış babasını yatak odasında kıstıran çocuk. Yıllar önce annesine ve kendisine yaptıklarının acısını şimdi ağır ağır çıkarmak niyetinde. Onu hemen öldürebilir, ama yapmıyor. Zira bu çok basit olur. Belki bir kez daha çıkacak karşısına. Ona kim olduğunu ve her şeyi nasıl da zekice planladığını uzun uzun anlatacak. Onu nasıl öldüreceğini ve sonra belki de olaya intihar süsü verip nasıl arkasında iz bırakmadan yok olacağını, tıpkı herkesin şimdi zannettiği gibi hayatına bir ölü olarak devam edeceğini söyleyecek.”

“Gürsan’ın karısına ve çocuğuna yaptıklarını kendi ağzıyla itiraf ettikten sonra bu ilahi adalet olurdu” dedim aynadan arkadaşımın siluetine bakarak. Mithat’ın bu olasılığı dile getirmiş olmama sevineceğini, arkamı döndüğümde onun o kurnaz yüz ifadesiyle karşılaşacağımı sanıyordum ama durum bambaşkaydı. Düşünceli biçimde parmağını dudağına dayadı. Kısık gözlerle baktı bana. “Niye öyle kara kara düşünüyorsun ki?” diye sordum. “İstediğin oldu işte, ne yaptın ettin, konuyu nihayet azap içindeki ruhu babasına musallat olan bir hayalete getirmeyi başardın.”

Ellerini sihirbazların karşılarındakine avuçlarının boş olduğunu kanıtlarken yaptıkları gibi açıp açıp kapadı. “Konunun buraya gelmesinden memnun olduğumu sanma” dedi boşluğa dalarak. “Uyku ile uyanıklık arasında bocalayan insanlar gibiyim. Hiçbir şeyden emin olamıyorum. Gördüğümün ne kadarı sahte ne kadarı gerçek bilemiyorum. Bazen belirsiz bir görüntü geliyor gözümün önüne. O zamanlar sanki hakikati kavrar gibi olduğumu düşünüyorum. Fakat sonra aramıza bir sis giriyor ve yeniden kaybediyorum izini. Bazen de acaba tuzağa mı düşürülüyorum diye soruyorum kendi kendime. Peşine takıldığım adamın hokus pokusuna mı kanıyorum? Dikkatle bakıp hileyi çözeceğime, içinden tavşan çıkardığı şapkaya mı aldanıyorum?” Koltuğunda gerinerek bacak bacak üstüne atmış, elindeki şişeyle oynuyordu. Arada bir purosundan bir nefes alıyor bu esnada parlayan gözbebekleri bir an için kısılıp sonra yeniden eski şekline kavuşuyordu. “İhtiyarın ne dediğini hatırlıyor musun?” dedi puroyu avucuna alarak. “ ‘Her şey birbirine ne kadar uyuyor!’ Hakikaten öyle. Her şey birbirine çok fazla uyuyor. Fazla ipucu var, çok fazla!”

“Fazla ipucu olması kötü bir şey mi?”

“Tabi ki kötü bir şey… Bunu bir yapboz gibi düşün. Yapbozu tamamlamak için elinde yeterli parça olması mı, yoksa gereğinden fazla olması mı daha iyidir? Yapboz tamamlandıktan sonra elinde kalan ve hiçbir yere uymayan parçalar çöpten başka nedir? Üstelik işe yarayan parçaların arasına karıştıkları için şekli oluşturmanı geciktirirler.” Kısa bir ara verdi konuşmasına. Devam edince sesinde keder vardı. “Şu Gürsan’ın peşindeki adam…”

“Fakat sen onun Deniz Gürsan olduğuna zaten emin değil misin? Hala neyi düşünüyorsun?”

“Siyah maskesini…”

“Ne?”

“Evet, enteresan bir durum olduğunun farkındayım ama adamın siyah maskesi aklımdan çıkmıyor. Ne yana dönsem o maskeyi görüyorum sanki.”

Sözleri beni ürkütmüştü. “Saçmalama Mithat” dedim. “Anlaşılan ihtiyarın anlattıkları seni de fena etkilemiş. Zaten ben sana söylemiştim. Bu işe bulaşırsak önünde sonunda olacağı bu işte…”

“Bırak şimdi bunları” dedi elini kaldırarak. Piramit haline getirdiği parmakları ağzına doğru yol yapmıştı. Birkaç saniye sessizce bekledik. Kıpırtı halindeki aralık dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyordu. “Bana yardım etmek istiyor musun?” dedi tek kaşı havada. Bunu ciddi ciddi sorduğunu anlayınca başımı salladım. Çıkık alnının gerisindeki o derin ve anlamlı bakışlar… Göz kapakları ağır ağır açılıp kapandı. “Öyleyse senden şimdi soracağım sorulara samimiyetle cevap vermeni rica edeceğim. Çünkü senin her ne kadar kritik düşünmek denilen eyleme karşı olduğunu bilsem de bazen konuya o kadar ilginç bir noktadan yaklaşıyorsun ki…” Yardım isterken bile hakaret etmeyi ihmal etmiyordu. Fakat buna alışmıştım artık. “Bir an kendi fikirlerini çöpe at ve hakikaten bir siyah maskelinin mevcut olduğunu düşün. Onu yakalamak için bundan sonraki hareketlerinin ne olduğunu tayin etmeliyiz değil mi? Bunu yapabilmek için de zihin dünyasını ele geçirmeliyiz. Sence neden siyahlara bürünmüş ve yüzünü maskeyle gizlemişti?”

“Uzun uzadıya kafa patlatmaya ne hacet” dedim omuzlarımı dikleştirerek. “Tabi ki tanınmamak, kimliğini gizlemek için.”

Alayla baktı. “Öyle mi? Yani Gürsan’ın tanıdığı, günlük hayatta sık sık karşılaştığı biri miydi?”

“Ah, ne demek istediğini anladım” dedim elimi alnıma vurarak. “Adam tanınmayan biri olsaydı yüzündeki siyah maskeye ve o kara elbiselere ne gerek vardı demeye getiriyorsun değil mi? Evet, haklısın. Adam Gürsan’ın yüzünü çok iyi bildiği birisi olabilir. Eve evet öyle olması gerekiyor. Ama bir dakika! O zaman da Deniz Gürsan ihtimali boşa çıkıyor!”

Parmaklarını yüzünde gezdirerek gözlerimin içine baktı. Kuşkucu bakışlar… Sert ve keskin yüz hatları. “Evet, su derinleşiyor değil mi? Siyah maskelinin Deniz Gürsan olduğunu düşünecek olursak, çocuk babasının yüzünü tanıyacağını düşündüğü için mi maske takmıştı?”

“Ama nasıl olur?” dedim kekeleyerek. “Bu kadar yıl sonra tanıması mümkün değil ki. En son sekiz yaşında iken görüşmüşler. Adam şimdi yirmi beş-yirmi altı yaşlarında olduğuna göre…” Şöminenin azgın alevlerinden olsa gerek, yüzümü ter basmıştı. Elimle alnıma yapışmış saçlarımı geriye attım.

“Evet. O kadar yıl sonra tanıması çok zor…” Purosunu dişleyerek baktı. “Fakat tabi yüzünde belirli bir iz yoksa!” Gözü tekrar alevlere daldı. Dikkatsizliğim yüzünden sigara küllerini üzerime dökmüştüm. “Nasıl bir iz?” diye sordum üstümü silkelerken.

“Ne bileyim” dedi aniden arkasını dönerek. Delici bakışlar saçıyordu. “Mesela bu öyle bir izdir ki babası görür görmez onu tanıyacaktır. Söz gelimi suratına dikiş atılmıştır yahut bebekliğinden kalma bir ameliyat izi vardır.”

Ortamın bunaltıcı sıcaklığından mı bilmem nedense ikimiz de gergindik. “İhtiyar bize böyle bir şeyden bahsetmedi ama.”

“Belki de görene kadar kendisinin de farkında olamayacağı bir izdir. Beş yaşında bir çocuğun suratındaki minicik dikiş izini düşün. Dikkat çekmeyen, hatta zar zor fark edilen bir iz… Fakat çocuk büyüdükçe iz de büyüyecek neredeyse derin bir yarık halini alacaktır, öyle değil mi? Belki Deniz Gürsan da böyle bir ize sahipti ve bunun kendisini ele vereceğini düşünmüştü.” Tek elini cebine attı. Dar pantolonu hareketlerini kısıtlıyor, uzun zaman sonra yürümeyi başaran sakatlar gibi her adımın hakkını vererek arşınlıyordu odayı.

“Belki,” dedim ciğerimde biriken nefesimi boşaltarak. “Olabilir.”

Mithat her zamankinden daha gürültülü biçimde birkaç adım atarak yanıma sokuldu. Ellerini oturduğum sandalyenin iki yanına dayayarak sıkı sıkıya tuttu. Göz göze geldik. Alevlerin boğucu havası iyice terletmişti beni. Sanki odadaki bütün havayı şömine ateşi yutmuştu. “Ama gözler,” dedi vurguyla. “Gözlerin hiç değişmediğini söylerler. Maske takmasına karşın gözleri açıktaydı. Peki, şimdi sana bir soru daha: bir insanı sadece gözlerinden tanıyabilir misin?”

“Bilmiyorum” dedim kekeleyerek. “Ama gazeteler genelde kimliğini ifşa etmek istemedikleri insanların gözlerine siyah bant çeker.”

“Ah” dedi başparmağını kaldırıp işaret çakarak. “Bravo!” Abartılı bir keyifle bana bakıp gülümsedi. Ampulün zayıf sarımsı ışığı köşede istiflenmiş eşyaların üstüne vuruyor, alevler önümü aydınlatıyordu. Tek ayağı üzerine yaslanarak, piposunu çıkardı ve ağızlığı başparmağıyla kavradı. Tepeden vuran loş ışık onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Hızlı bir volta attı odada. “Tanınan biri tanınmamak için yüzünü gizler.” Sanki cümlenin derin bir anlamı vardı ve kavramak için birkaç kez tekrarlamak zorundaydı. “Peki ya tanınmayan biri yüzünü niye gizler?”

“Efendim.”

“Zaten tanınmayan biri diyorum, yüzünü niye gizler?” Hiçbir şey söylemeden baktım. Zaten kendisinin cevaplamak üzere sorduğu çok belliydi. Nasihat verircesine eğildi kulağıma. Fısıltıyla konuşuyordu. “Tanınmak için tabi.”

“Bu paradoksal sözlerden hiçbir şey anlamıyorum Mithat. Açık açık söyle ne söyleyeceksen.”

“Belki de o maske altındaki yüzü gizlemek için değil de tam tersi bir amaca hizmet ediyordur. Ne dersin?” Tuhaf bakışlarımı yakalayınca açıklamaya girişti. “Farz et ki Hüseyin Gürsan’ı öldürmeyi kafaya koymuş birisi var. Ve bu kişi oğlu Deniz Gürsan filan değil. Fakat onun yakınında biri… Ne zamandır kendisinden siyah maskeli diye bahsediyoruz. İstersen ona şimdi de X diyelim. X, Gürsan ve ailesi hakkında her şeyi biliyor. Ayrıca koleksiyondan da haberdar… Tüm bilgileri zahmetsizce edindiğini gözümüzün önüne getirebiliriz, zira ihtiyar tanıdıklarının bunları bildiğini bize kendisi söyledi. X’in Gürsan’la bizzat tanışmış olması da şart değil. Tanışlarından bilgi koparan ikinci dereceden biri de olabilir. Bu yüzden Gürsan onu hiç tanımıyor, yüzünü bile görmemiş.” Düşünceler kafasında yeni yeni şekillenmeye başladığı için en ufak bir konsantrasyon kaybına tahammülü yoktu. Başını ellerini arasına aldı. “Şimdi X’in hareketleri üzerinde duralım ve bunlardan bir mana çıkarmaya çalışalım. Diyelim ki hedefinde iş adamı var, böylece esrarengiz mektuplarla işe başlıyor.”

“Neden? Direkt öldürmek varken niye böyle bir zahmete katlansın ki?”

“Hedef şaşırtmak için tabi ki. İhtiyarın ilk karısı ve oğlu ile olan ilişkisini biliyor. Deniz Gürsan’ın cesedinin bulunmadığından da haberdar. Bir ölüyü diriltemez ama bir efsane yaratabilir. Tek yapması gereken yüze geçirilecek bir maske ve biraz da el becerisi. Böylelikle hem ihtiyarı kendi oğlu ile ölesiye korkutuyor hem de herkes yıllar önce denizin altında balıklara yem olmuş olan bir hayaletin izini kovalarken o da elini kolunu sallayarak kendi kimliğiyle yaşamaya devam ediyor.” Bitirdiğini belirtmek için ellerini açtı.

“Bunu hiç düşünmemiştim” dedim uzun bir ıslık çalarak. “Diğer ihtimalden makul olduğu kesin. Fakat bana bak, sihirbazlıktan ben de biraz anlarım. Güvenlik önlemleri alınmış bir eve hem de ev sahibinin gözü önünde esrarengiz biçimde girmek öyle kart oyunları yapmaya, şapkadan tavşan çıkarmaya filan benzemez. Bunu yapabilen bir insan varsa o sihirbaz değil basbayağı peygamber filan olmalı.”

“Onlara takılma” dedi elini sallayarak.

“Bu durumda X’in Gürsan’ın hayat hikâyesini çok iyi bilmesi gerekiyor. Üstelik yaşı da genç olmalı.”

“Hande Gürsan ve sevgilisine ne dersin? Hüseyin Gürsan’ın geçmişini karısından iyi kim bilebilir?” Gözlerimin içine bakan heyecanlı çehreyi inceledim. “Evet” diye onayladım dalgınlıkla. “Doğru, haklısın.”

“Mirası bir an önce ele geçirmeyi arzu eden sevgililerin kafa kafaya vermiş görüntüsü gözünün önüne geldi mi? Kadın sevgilisiyle oturmuş, detayların üzerinden son kez geçiyor. Parmağıyla, beceriksizce çizdiği evinin krokisinde bir noktayı işaret ediyor genç adama. Belki de pencereyi nasıl açık bırakacağını anlatıyor hatta evin kapısının anahtarını veriyor. Kocasının geceleri nerelere takıldığını, hangi restoranda yemek yediğini anlatıyor uzun uzun. Koleksiyon parçalarını gözü gibi sakındığını ve elmasları yılbaşı gecesi bankadan getirerek evinde sergileyeceğini söylüyor. Manzarayı görebiliyor musun?”

Sıkıntıyla başımı salladım ve elimin tersiyle alnıma dökülen saçımı arkaya attım. “Evet evet,” dedim isteksizce. “Fakat bunlar yalnızca varsayım.”

Tek ayağı üstüne yaslandı. “Haklısın, üstelik bu teorinin aksayan bir yanı var. Gürsan bu olaylar olup bitene kadar oğlunun öldüğünden emindi. Dolayısıyla karısına ölmediğini düşündüğünü söylemeyeceği gibi kendisi de için için böyle bir korku taşıyor olamazdı. Bundan eminim. Aksi olsaydı daha ilk mektupta peşindekinin kim olduğunu anlaması gerekirdi. Oysa ancak başına gelen onca hadiseden sonra bunların müsebbibinin oğlu olabileceğini kavradı. Ondan sonra ölüm döşeğindeki hasta bir kadının sözleri bile farklı bir anlam kazandı tabi.”

“Ah senin şu oyunların” dedim tebessümle.

“Ve böylece başlangıç noktasına dönüyoruz. Deniz Gürsan.”

“Ah yine mi?”

“Yine ve daima… Tüm düşünceler beni ona götürüyor. Üstelik aklıma bazı çılgın fikirler üşüşüyor. Deniz Gürsan’ın babasından alacağı intikam gününü düşleyerek yaşadığını var sayacak olursak, ihtiyardan sonra en çok kimden nefret eder sence?”

Birkaç saniye düşündüm. “Hande Gürsan.”

“Kesinlikle! Babasının metresi olarak eve gelip, annesiyle boşanmasına neden olan üvey anna. Ayrıca ihtiyar adamla işbirliği yapıp kadının iffetsiz olduğuna dair yalancı tanıklık bile yapmış. Böyle bir kadına karşı içinde kim bilir nasıl bir nefret besliyordur? Sıradan birinden bahsediyor olsaydık kadını bir yerde yakalayıp işkence ederek öldüreceğini konuşabilirdik. Oysa onun gibi hasta bir beyne sahip kimsenin neler tasarladığını düşünemiyorum bile. Babasını öldürme fırsatını yakalamış olmasına rağmen sırf planına sadık kalmak adına önce tehdit mektupları yollayan ve sonra acayip işlere kalkışan birinden bahsediyoruz. Elbette sıradan insanlardan daha farklı bir intikam şekli vardır o şeytani beyninde. Ve bence alınacak en yaratıcı intikam şekillerinden biri…” Piposunu ağzından çıkararak dumanları havaya savurdu. “Babasının genç karısı Hande Gürsan’la birlikte olmak!”

“Mithat neler diyorsun sen?” Yüksek sesim alevlerin gölgesi altında pipo tüttüren arkadaşımı bile korkuttu. Dehşetle bakıyordum suratına. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Lakayt bir tavır takınarak eline aldığı bir metrelik şömine demiriyle kor haline gelmiş kömürleri parçaladı. “Neden olmasın? Bu bence mükemmel bir intikam alma şekli. Böylelikle babası hem aldatılma acısı yaşayacak hem de annesinin hayatını mahveden Hande Gürsan’ın miras almasının önüne geçecek, hatta muhtemelen sonunda onu da babası gibi öldürecek. Genç kadınla her birlikte oluşunda hasta yatağında eriyen annesi ve kendisini sefil bir yaşama mahkûm eden gaddar babası aklına gelecek.”

“Bu bence çok sapkınca ve fazla dolambaçlı bir plan… Üstelik… Üstelik kadını ayartmayı başarabileceğinden nasıl emin olabilirdi ki?”

“Emin olamazdı ama deneyebilirdi. Eğer eli yüzü düzgünse ve kadınlar konusunda kendine güveni olan biriyse genç kadının yaşlı bir adamı kendisine tercih edeceği ihtimalini göz ardı etmezdi.”

Onun ısrarla gözümün önüne getirmeye çalıştığı sahneyi düşünmeyi reddediyordum. Fakat yine de başarılı olduğum söylenemezdi. Genç kadının şuh görüntüsü geldi aklıma. Beyaz teni, sarı saçları, sıcak gülümsemesi… Hüseyin Gürsan’la aralarında otuz yaştan fazla vardı. Onunla aşk evliliği yapmadığı kesindi. Fakat yine de… “Öyleyse kadının adamla kısa zaman önce arkadaşlık kurmuş olması gerekir” dedim çapraşık düşüncelerin gölgesinde. “Deniz Gürsan Houston’a gelmişse bile bunu yakın zamanda yapmış olmalı. Herhalde intikam ateşiyle yanan çocuk, yıllarca bekleme sabrını da gösteremezdi.”

“Belli olmaz. Belki de gösterirdi. Hande Gürsan’ı konuşturup onun aşığıyla ne kadar zamandır birlikte olduğunu öğrenmeliyiz. Hatta aşığının kim olduğunu da… Böylece zanlılardan birini göz hapsine almış oluruz.”

“Çok zor. Kadın neden mirası kaybetmek pahasına bunları anlatsın ki bize!”

“Kadın zaten mirası kaybetmemek için bize bunları anlatacak. Unutma o hala kocasının hiçbir şeyden haberi olmadığını sanıyor. Kadına kendisini takip ettiğimizi ve kocasını aldattığından haberdar olduğumuzu söyleyeceğiz. ‘Eğer konuşmazsan her şeyi anlatırız ve işin biter’ Bu onun ötmesine yetecektir.” Kararlılıkla kafasını salladı. “Fakat zamanımız giderek daralıyor. Allah kahretsin keşke biraz daha vaktimiz olsaydı.” Söylene söylene saate baktı. “Ben yatmaya gidiyorum” dedi piposunu söndürerek. “Sakin kafayla olayları enine boyuna düşünmeliyim. Çözmem gereken birkaç ufak detay var.” Bunların ne olduğunu tahmin edebiliyordum. Arkadaşımın aklında ne kadar itiraf edemese de olayların nasıl yapıldığı vardı hala. İçi içini yiyordu. Katilin zekâsı ile yarış halindeydi. Ve onun beyninin içine girmek istiyordu.

Son bir hurrayla azgınlaşan alev, kendisini besleyecek yakacaklardan yoksun kalınca sönmeye yüz tuttu. Kafamı toparlamak için hareketsiz biçimde koltuğumda oturmuş, dalgın gözlerle duvardaki gölgeme bakıyordum. Şömine ateşi yok oluncaya kadar yerimden kımıldamadım. Ardından derin bir iç çekişle ayağa kalktım ve elektrik düğmesine bastım. Ampulün zayıf ışığı arkasında titrek bir hale bırakarak söndü. Oda zifiri karanlığa gömülmüştü. Soru-cevap şeklinde geçen uzun geceden geriye ise siyah bir maske kalmıştı.

***** ***** *****

Siyah maskeli adam! Karda ayak izi bırakmayan, aynı anda birkaç yerde olabilen, duvarların içinden bir buhar gibi sızabilen ölümsüz yaratık!

Allah kahretsin, Mithat neden kafayı bunlara takmıştı ki sanki? Onun yüzünden beni de uyku tutmuyordu şimdi. Oysa Gürsan inanılmaz hadisleri bir bir sıralarken yüzü nasıl da umutsuzlukla çizgilere boğulmuştu? Saatlerce vaaz vermesine rağmen bunların nasıl meydan gelmiş olabileceği konusuna ısrarla girmemesinden, kendini beğenmiş tavırlarının ve ‘alelade sihirbazlık numaraları’ diyerek küçümsediği şeylerin arka planını kavrayamamasının verdiği acıdan neredeyse keyif bile almıştım. Fakat Gürsan’ın anlattıklarına ve oğlu hakkında söylediklerine gerçekten inanıyor muydu? Hakikaten öldü sanılan bir Deniz Gürsan’ın aslen mevcut olduğunu mu düşünüyordu? Hâlbuki iş adamının saçma sapan sözleri ortadaydı. Laf arasında insanların hayatını kaybettikten sonra ölümsüz olabileceğine dair efsanelerden bile bahsetmişti ihtiyar. Bir ara azılı bir suçlu olan oğlunun Fransa’da intihar edene kadar bizler gibi sıradan bir hayat sürdüğünü ve öldükten sonra azap içindeki ruhunun intikam almak için geldiğini, olağanüstü hadiseleri de buna bağladığını düşündüğünü iddia etmişti. Her ne kadar bu düşüncenin yanlış olduğunu anlamış ve önlem olarak da silahını kullanmaya karar vermiş olsa da böyle bir fikrin aklına gelmesi bile iş adamı hakkındaki hükmümü doğrulamaz mıydı? Peki, Mithat hala neden bu işin peşini bırakmıyordu? Gürsan’ın oğlu hakkındaki hikâyesinin ilk kısmını bile doğrulamaya gerek görmedi. Oysa polis arkadaşlarının yardımıyla uluslararası bir yazışma sonucu Deniz Gürsan’ın Fransa’daki hayatı ve intiharı hakkında bilgi alınabilirdi. Ama sonrasına dair onların da söyleyebilecekleri bir şey yoktu. Asıl önemli olan da sonrası değil miydi zaten?

Akrep ve yelkovanın sık sık değişen açıları saatin hayli geç olduğunu haber veriyordu. Dışarıda korna seslerinin nadiren böldüğü bir sükûnet vardı. Ay üzerinde yükseldiği tepelerin arasından belli belirsiz görünüyor, kar yüklü bulutlar ufuk çizgisine karabasan gibi çöküyordu. Puslu hava doğayı ince bir perdenin arkasına saklamıştı. Mithat şu anda siyah maskelinin onun deyimiyle ‘sihirbazlık’ numaralarını nasıl yaptığını düşünmekten yerinde duramıyor, yatağında fır fır dönüyordu muhtemelen. Yarın olayın geçtiği yerleri gözleriyle görmekle ne kazanacağını umuyordu ki? Bir kere aralıksız yağan kar tüm izleri yok etmiş olmalıydı. Üstelik iş adamına göre ortalıkta iz namına bir şey hiçbir zaman olmamıştı bile.

Ya Gürsan? O neler planlıyordu? Bu gece bize korku ve endişe içinde hikâyesini anlatırken nasıl bir anda soğukkanlı bir avcı rolüne bürünmüştü. Oğlu hakkında yaptığı tespitlerin hepsinin kendisi için de geçerli olduğunu düşünüyordum. Kindar ve acımasız… Vahşi, kurnaz ve sinsi… Baba-oğul birbirlerine çekmiş olmalıydı.

Artık yılbaşı gecesinin bir an önce gelip geçmesinden başka bir şey yoktu aklımda. Topu topu bir gece kalmıştı ama bana bir asır gibi geliyordu. Yatağımda sıkıntıyla sağa sola dönerken, olan bitenler beynimde sıra gözetmeksizin dönmeye başladı ve rahatsız edici tik taklar arasında uykunun kollarına atıldım.

 

-Devamı Gelecek Sayıda-
Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum