Satırlar Arasında

Paylaş:

Polisiye Roman Tefrikası/

Bu sayımızdan itibaren  altı bölümde tamamlanacak bir polisiye roman tefrikasına başlıyoruz. Süleyman Baş’ın yazdığı bu romanı eminiz ki, ilgi ve beğeniyle okuyuyacaksınız.

 

Loş bir ışıkla aydınlanan odamda, önümdeki minik beyaz masanın üzerine eğilmiş suyumu yudumluyor ve başımı kaldırıp küçük pencereden sisli havaya bakarak kendi kendime aynı şeyleri sorup duruyorum: Bütün bunlar gerçekten yaşandı mı? Her şey tam olarak nasıl başladı ve nasıl bu kadar hızlı gelişti ve nasıl böyle sonuçlandı?

Aralık penceremden ince bir buhar gibi içeri dolan sis gözümün önünde titrek figürlerle dans ederken, artık bazıları hayatta olmayan anılarımın kahramanları birer şerit halinde odamda tek tek beliriyor. Attığı her adımda tombul yanakları aşağı yukarı sallanan ve beyaz eldivenleriyle bastonuna dayanmış ihtiyar iş adamı geçiyor gözümün önünden. Yine her zamanki gibi çehresinde endişenin izlerini taşıyor. Onu görmeye alışık olduğum halde soluk soluğa kalmış vaziyette… Sarkık yanakları etli çenesine kadar sarkmış. Ardından sarı saçlı genç kadın geliyor. Omzuna kadar uzanan saçlarını savurarak yanındaki delikanlıya göz kırpıyor. Genç adam da çaktırmadan cevap veriyor bu bakışlara. Bir köşede iki arkadaş hararetli biçimde tartışıyor, akıllarına takılan noktaların üzerinden son kez geçiyorlar. Bir tanesi ağzından çıkarmadığı piposunu temizleyerek meselenin ilginç noktaları üzerinde dururken diğeri sessiz biçimde dinliyor. Bu figürlerin arasına bir miktar dolar, değerli taşlar, koleksiyon eserleri, susturuculu silah, korkunç görünümlü villa, hiç durmayan kar yağışı, şifreli bir kasa ve daha nice ilginç nesne karışıyor. Saatlerdir aynı pozisyonda oturmaktan boynumun irademden çıktığını hissettiğim bu anda, hayallerin beni daha fazla oyalamasına izin vermemeli, bir an önce bu işi bitirmeliyim. Cevaplanması gereken o kadar çok soru ve buna karşın o kadar az vakit var ki… Birinin hayatının benim zekâmın inceliğine bağlı olmasının tedirgin ediciliğini bir tarafa bırakıp, çabalamalıyım. Amacıma ulaşmak için önümdeki en büyük engelin karmaşık olaylar silsilesini zihnimde bir düzene oturtmak olduğunu biliyorum. Kronolojik sırayı takip ederek her noktanın üzerinde ayrı ayrı durabilir ve yaşananları tüm çıplaklığıyla an be an satırlara aktarabilirsem… Evet, ancak bunu yapabilirsem çok önemli olduğu halde gözümden kaçan bazı detaylar varsa, bunları yakalayabilir hatta belki adaletin yerine gelmesini bile sağlayabilirim.

Hayatımı tamamıyla değiştirecek olan sahneleri sıraya dizdiğimde; en yakın dostum diye tanıtabileceğim o kişiyle karşılaştığım günü en başa koymam gerekiyor. Zira hadiseler onunla tanışmamla başladı.

Gölgem sarımtırak sayfanın üzerine düşerken kurşun kalemimin üzerindeki yumuşak ses kulaklarıma doluyor. Ve işte hikâye başlıyor…

 

*** *** ***

 

1973 yılının 16 Eylül Pazar sabahı yatağımdan doğrulduğumda, Houston’da yazdan kalma havayı saymazsak sıradan olmayan hiçbir şey yoktu. Aynı evi paylaştığımız İngiliz öğrenci arkadaşlarımın beni yüzüstü bırakmasının üzerinden geçen birkaç günü masrafları paylaşacağım yeni ev arkadaşları aramakla geçirdim. Arkadaşlarımın ayrılışı biraz ani olmuştu. İlk şoku üzerimden atıp sorunu halletmeye koyulduğumda okulda samimi olduğum kimse olmadığı gerçeği ile yüzleştim. Sınıfta konuştuğum insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Maddi durumum bir evin kirasını tek başına ödeyebilmeme imkân vermediği gibi fakülte çevresindeki evlerin fiyatları da her geçen gün artıyordu. Bir gözüm arkadaş aramaya koyulmuşken diğeri emlakçıların üzerindeydi.

Günler geçtikçe, izbe bir yerde milattan kalma-müştemilattan bozma dairelerin kendine has özellikleri olduğunu ve yıkılmak için bir kazma darbesini hevesle bekleyen istinat duvarı misali yapıların bile, daha önce fark etmediğim çekici yönleri olabileceğini düşünecek kadar seçmeci tavrımın yok olacağı ihtimalimden korkuyordum. Bu yüzden emlak dükkânının önünde birkaç tur attıktan sonra ayağım eşikte girip girmemekte kararsız kaldım. Güneş tam ensemden vururken hafif sert bir rüzgâr da ara ara yoklamayı ihmal etmiyordu. Üzerimdeki ince cekete sarılıp tam içeri doğru adım atacaktım ki arkamda yükselen “bir dakika bakar mısınız?” sesiyle irkildim. Ürkmemin nedeni cümlenin Türkçe olması değildi. Houston’da bir Türk’le karşılaşmak Alanya’da bir Almana rastlamak kadar normaldi. Fakat hala çok iyi hatırladığım sahne, o kadar tuhaftı ki kafamı çevirerek şaşkınlıkla baktım sesin sahibine. Sık adımlarla arkamdan yaklaştı. Uzun boylu, kumral tenliydi. Tek elini cebine atmış diğer eliyle sigarasını tüttürüyordu. Sanki her an çıkacak bir fırtınaya hazırlanıyor gibi koyu gri bir mont giymiş ve yakalarını da yukarı kaldırmıştı. Hızlıca son nefeslerini alıp izmariti bir köşeye fırlattı. “Ben Mithat” dedi ağzından çıkan dumanlar eşliğinde.

“Cemay,” diyerek tereddütle uzattığı ele karşılık verdim. Tokalaştık. Yüzüme bir süre manasızca baktıktan sonra “ev arkadaşı arıyorsun galiba?” diye sordu. “Eğer hala bulamadıysan biri ben olabilirim.” Ne diyeceğimi şaşırarak başımı salladım. “Kimya bölümü öğrencisiyim” diye devam etti. “Üniversiteye bu sene kaydoldum.” Türkçe konuşmakta ısrar eden muhatabımı tepeden tırnağa süzdüm. Yüzü usta kumarbazlar gibi ifadesizdi. Siyah saçlarını eliyle arkaya savurunca geniş alnı meydana çıktı. Gayet şık giyimliydi. Üstündekilerin markasından maddi durumunun iyi olduğu anlaşılıyordu. Zaten beni en çok ilgilendiren tarafı da buydu. Ev arkadaşım olacak kişilerden, faturalara ortak olacak olması dışında beklentilerim yoktu. “Ben de psikoloji okuyorum” diye cevapladım. “İkinci sınıf. Ev arkadaşı aradığımı nerden biliyorsun?”

Bir süre durakladı ve daha sonra eliyle arkasını işaret etti. “Yarım saattir bu civarda dolaşıyorum. İlanlara baktığını fark ettim. Daha sonra emlakçının önünden birkaç kez geçtiğini görünce ev aradığını düşündüm.”

“Kendi evim var aslında” dedim sitemle. “Hem de gayet güzel. Fakat arkadaşlarım ayrıldı. Ben de kimseyi bulamadım. Tek başına o kadar yükün altına giremem.”

“İyi ya işte” dedi neşeyle. “Ben ortak olurum sen de evinden ayrılmamış olursun.” Günler süren sonuçsuz arayışların son bulması ümidiyle başımı salladım. “Olur tabi. Anlaşabilirsek, neden olmasın?”

“Canım anlaşmayacak ne var? Eski ev arkadaşların Türk müydü?”

“Hayır, ikisi de İngiliz’di.” Yüzü sevinçle aydınlandı. Aslında benim için milliyet hiç fark etmezdi. Houston’da arkadaşlarımın çoğu Amerikan ve İngiliz’di. Fakat Türklerin birbirleriyle takılmaya özen gösterdiklerini biliyordum. “Daha evi bile görmedin” diye itiraz ettim, karşımdakinin mutlu mesut bakan yüzüne.

“Ne fark eder ki?” dedi elini sallayarak. “Yurtta kalmaktan her türlü daha iyidir. Para konusunu düşünme. Durumum iyi sayılır. Hatta bence eve üçüncü birine bakmamıza bile gerek yok.” Bir süredir oynadığı çakmağını cebine attı ve gayet ciddi bir çehreyle “ee ne zaman taşınıyorum?” dedi.

“Ne zaman istersen,” dedim sırıtan yüzle. “Ama önce gel sana evi göstereyim” Onu peşime takarak eve doğru yola çıktık. “Türk olduğumu nereden anladın?” diye sordum yolda, bana seslendiği anı hatırlatarak. “Buradakiler genellikle Türk’e benzemediğimi söylerler.”

“Uydurmuşlar, benziyorsun” diye kestirip attı. Konuşmayı pek sevmiyordu galiba. Belki de yeni tanıştığı insanlarla hemen muhabbet kuramayıp bir süre sonra tamamen coşan tiplerdendi. ‘Neyse ne,’ dedim içimden. ‘Para konusunda sıkıntı çıkarmasın da, gerisi önemli değil.’ Fakat önemli olan başka bir mesele vardı. Ev arkadaşım olacak kimseden saklamamam gereken bir şey. Aslında açıklamaya çoktan karar vermiştim ama doğru anı bekliyordum. Sonunda tereddütle, “sana bir şey söylemem lazım” dedim lafı ağzımda geveleyerek. “Benim kötü bir huyum var.” Yüzüme dik dik bakınca artık bir an önce söyleyip ne olacaksa olsun diye düşündüm. “Uyuşturucu kullanıyorum” dedim mırıltıyla. Gözlerini kısarak, hafifçe eğik duran yüzüme baktı. Bunu erken söylediğime o kadar pişman olmuştum ki bir ara aklımdan ‘şaka yaptım’ diyerek ortamı yumuşatmak bile geçti. Bunu başka yolla yapmaya karar verdim. “Fakat öyle rahatsız edici düzeyde değil. Ara sıra canım sıkılınca içerim, öyle müptelası filan değilim yani.”

“Müptela da olsan benim için fark etmez” dedi dudağını bükerek. “Zaten burada kullanmayan yok ki!”

Önümdeki en büyük engelin böyle kolayca aşılmasından dolayı rahatlamıştım. “Bu tavrın hoşuma gitti,” dedim. “Seninle kolay anlaşacağa benziyoruz.” İçten bir gülümsemeyle başını arkaya attı. Mithat’a hakikaten kanım kaynamıştı. Öyle tehlikeli bir tipi yoktu. Aksine ağırbaşlı ve ölçülü biri olduğu izlenimini bırakmıştı bende. Ev arkadaşı olmamak için bir sebep göremiyordum. Fakat böyle şeyler yine de belli olmazdı tabi. İki dakika sonra apartmanın önüne geldiğimizde basamakları hızla tırmanarak ikinci kata çıktık. “İşte” dedim kapıyı açınca. “Fakirhanemiz de burası.”

Mithat eşikten girince ilk tepkisi başını sallamak oldu. Dudağını bükerek beğeniyle ıslık çaldı. Odaları teker teker gezdi. Beş dakika sonra tüm evi dolaşmıştık. “Çok güzel” diye mırıldandı salona geçince. “Çok beğendim.”

“O halde hoş geldin” diyerek elimi uzattım tekrar. İlk seferinden daha samimi biçimde el sıkıştık. Arkadaşlığımızın temelleri böylece atılmış oldu.

 

*** *** ***

 

Birkaç hafta sonra Mithat en yakın dostum olmuştu. Arkadaş edinmekte zorlanan insanların böyle zaafları vardır işte. Fakat bunun sadece benim yabani yapımla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Mithat oldukça hoşsohbet biriydi. Konuşkan ve hatta geveze denilebilecek kadar çenesi düşüktü. Birlikteyken benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu. Belki de soğuk tabiatlı İngilizlerden sonra sıcakkanlı iki Türk’ün bir araya gelmesi neden olmuştu buna. Uzun zaman sonra kafa dengi birini bulmanın keyfiyle bol bol muhabbet ediyorduk. Bu yüzden daha bir ay dolmadan birbirimiz hakkında pek çok şey öğrenmiştik. Mithat’ın ailesi New Jersey’de yaşıyordu. Babasının zengin bir tüccar olduğunu söyledi. Durumlarının iyi olduğunu daha ilk görüşte anlamıştım zaten. Birkaç hafta sonra ise bu düşüncem perçinleşmişti. Benim aksime hesapsızca para harcıyor, maddi konuları zerre umursamıyordu. Ben ise büyük bir sıkıntı içinde debelenip duruyordum. Bu benim için yeni bir durum değildi aslına bakacak olursak. Yıllar önce alkolik babamdan ayrılıp velayetimi üzerine alarak Houston’daki akrabalarının yanına yerleşen ve fakir hayatına beni de ortak eden annemle yaşamaya başladığım andan itibaren sefalet içindeydim. Aslında İstanbul’da yaşarken de durumumuz öyle ahım şahım değildi fakat yine de rahat bir yaşam sürdüğümüzü hayal-meyal hatırlıyordum. Annem boşanıp Amerika’ya taşınmamızdan birkaç yıl sonra babamın Türkiye’de bir şekilde işleri yoluna koyduğuna ve birdenbire zengin olmanın bir yolunu bulduğuna dair kıskanç bir inanç beslemeye başladı içinde. Oysa ayrılmalarından sonra babamın izini kaybetmiştik. Nerede yaşadığı hakkında bile fikrimiz yoktu. Fakat buna rağmen annem bilgiç bir tavırla, babamın umursamaz biri olduğunu ve gerçekten beni sevseydi şimdiye arayıp bulacağını söylemeye başladı. Hiç bir zaman boşanma sebeplerini açık açık söylemeye yanaşmadı. Başrolde bir kadın olduğundan şüpheleniyordum. Kısacası o günlerde konu hakkında ne kadar bilgi sahibiysem bugün de öyleyim. Fakat kesin olarak bildiğim bir şey var. Annemle birlikte geçirdiğim senelerim beş parasız ve sersefil geçti. O yıllarda annem, ne zaman morali bozulsa anılara dalarak, babamın alkolik olduğunu, bize çok kötü davrandığını ve hatta zaman zaman dozu kaçırıp kendisini dövdüğünü anlatırdı. Küçüklüğümde baba figürü; geceleri kâbuslarıma olur olmadık giren, çıkık kamburlu, koca suratlı, uzun kemerli burnu ve iğrenç kahkahası olan bir adamdan ibaretti. Şimdi ise bana hediye olarak aldığı plastik tabancayla balkonda kovboyculuk oynadığım bir adamın belirsiz yüz hatlarından başka bir şey gelmiyor gözlerimin önüne. Fakat annem hayatında bıraktığı kötü izlerin sebebi olan o çehreyi hiç unutmamıştır sanırım. Sık sık odasına kapanıp içini çeke çeke ağladığını duyardım. Bu yüzden daha küçükken babama karşı bir soğukluk oluşmuştu bende. Annesinin ağlamasına dayanamayan her küçük çocuk gibi sık sık büyüyünce intikam alacağımı söylüyordum ona. Nihayet büyüyüp olgunlaştığımda ise hiç kimseden hiçbir şey almaya niyetim yoktu. Yapılacaklar listesinin başında fakir ve sefil yaşamımı değiştirmem gerektiği geliyordu.

Her şeyin üst üste kötü gittiği dönemde daha fazla dibe batmak mümkün olmadığı için bundan sonra olacak her şeyin hanesine artı olarak yazılacağına dair safça anlayış besleyen insanlar gibi içime kaderine teslim olmanın kaynağı belirsiz mutluluğu çökmüştü. Fakat annemin ölümüyle dibi henüz görmemiş olduğumu anladım. Daha fazlasını kazanmaya çalışırken anaparası gözüne küçük görünen fakat her şeyini kaybedince kıymetini anlayan kumarbazlar gibiydim… Babamın nerede yaşadığını hatta yaşayıp yaşamadığını da buna ekleyecek olursak artık yeryüzünde varlığından haberdar olduğum hiç kimse kalmamıştı. Bu acı hatıralar, Mithat’ın ailesi hakkında gelişigüzel olarak anlattığı şeyleri dinleyip ister istemez kendimle kıyaslama yaptığım sırada beynime hücum ediyordu. Ona gizliden gizliye imreniyordum. Mithat’la her yönden farklıydık. Fiziksel özelliklerimizi ele alayım söz gelimi… Ben beyaz tenli, orta boylu, hafif kilolu biriydim. Çekik gözlerim göçmen atalarımdan mirastı. Siyah gözlerim morarmış gibi duran gözaltı torbaları ile birleşince bazen korkutucu hal alabiliyordu. Sağ kaşımın üzerinde çocukluğumda geçirmiş olduğum bir kazadan yadigâr belirgin dikiş izini de buna eklersek insanların hafızasına kolaylıkla kazınan bir çehrem olduğunu söyleyebilirdim. Mithat ise bir seksen boyunda, kumral, atletik yapılıydı. Gözleri çukura batmış gibi içeride ve çenesi hafif sivri, burnu ise yüzüne göre biraz uzuncaydı. İnce kaşlarının, kemerli burnunun ve birkaç haftalık tıraşla örtülü simasının altında, sakin ağırkanlı ve uysal bir adam saklıydı. Bazı yazarlar gözlerinin biçiminden tutun, gülerken dudağın aldığı şekle kadar, her ayrıntı ve mimikten o kişinin karakteri hakkında bilgiler elde edildiğini iddia ederler. Oysa benim için bir insanın çenesine bakıp azimli olduğunu söylemek yüzündeki sivilceye bakıp adını tahmin etmekle eşdeğerdir. Bu yüzden bir insanın azimli olduğunu söylemem için çenesini değil onu herhangi bir şey üzerinde azmederken görmem gerekirdi.

Yeni eğitim yılına başlayalı iki aydan fazla olmuştu. Kasım ayından itibaren derslerimizin ağırlaşmasıyla artık Mithat’la eskisi gibi takılamaz olduk. Akşamları eve dönüş saatlerimiz birbirine yakın olduğundan bir süre sohbet etme imkânı buluyor ardından ya ders çalışmak ya da yatmak için odamıza çekiliyorduk. Derslerimin ağırlığından şikâyetçi değildim. Nasılsa birkaç yıl sonra başarılı bir psikoloji mütehassısı olarak özel ofisimde hastamı bekleyecek ve bu günleri dudağımda alaylı bir gülümseme ile yâd edecektim! En azından hedefim buydu. Üniversiteyi bitirdikten sonra PhD yapmayı kafaya koymuştum. Fakülte ikincisi olarak şimdiden başarılı bir kariyerim olacağını öngörebiliyordum. Mithat’ın okul durumu hakkında pek bilgim yoktu. Ne zaman konuyu açsam geçiştiriyordu. Evde eline bir kere bile kitap aldığına şahit olmadım. Fakat daha onunla tanışır tanışmaz olağanüstü bir zekâsı olduğunu anlamıştım. Ne var ki çok zeki insanlarda görülen aşırı sıkılganlık ve tembellik arazlarından o da nasibini almış görünüyordu. İrade sahibi olma, odaklanma ve kendini verme yeteneklerinden yoksundu. Sadece ilgilendiği konulardan söz açıldığında eğlenceli biri oluyordu. Aksi durumlarda ise sakin ve genellikle ilgisiz bir tavır takınıyordu. On bir kasım günü, gelenek haline getirdiğimiz hafta sonu içmeleri için, müşterilerinin çoğunu Türkler ve Araplar oluşturan, evimizin bulunduğu sokağın sonundaki Türk barına gittik. Siyah küçük tabelasının üzerinde büyük puntolarla Elinoğlu Bar yazıyordu. Altında da küçük bir slogan: ‘Biz her zaman en iyiyizdir. İnanmıyorsanız annenize sorun!’

Daha yerimize bile oturmadan “iki bira” diye bağırdı Mithat olanca gürültüyle. Neşesi oldukça yerindeydi. Ben geceyi sevgilimle geçireceğimden kendi kendime fazla içmemeye söz vermiştim. İlk şişeyi yuvarladıktan sonra Mithat peşi sıra ikincisini söyledi. Başımı sallayarak benimkini iptal ettirdim. “Hadi ama, buraya somurtmaya mı geldin?” dedi dudağını yalayarak. “İçsene bi’ tane daha?”

“Canım istemiyor,” diye kestirip attım. Bariz bir yalandı bu. Fakat dayanmalıydım. Ortamın gürültüsü giderek artmış, mekân dumandan göz gözü görmez hale gelmişti. Arkadaşım ikinci bardağını da bitirince dumanları yararak duvardaki saate şöylece bir baktım. Sekizi çeyrek geçiyordu. Artık yavaş yavaş kalkmalıydım. Sıkıntıyla etrafa göz gezdirirken sonra, hafif çaprazımızda sağa sola kaçamak bakışlar atan bir adam çarptı gözüme. Uzunca boylu, zayıf biriydi. Yumruk yaptığı tek elini cebine sokarak, ileri doğru tereddütle bir iki adım attı ve Mithat’ı uzun uzun süzdü. Ardından kararını vermiş bir şekilde yaklaştı yanımıza. Mithat elindeki sigarayı söndürmek için küllük ararken önce benim yüzüme ardından bakışlarımın gösterdiği tarafa baktı. Bakışlar birbirini bulunca ikisinin de yüzü birden aydınlandı. “Mike,” dedi arkadaşım hızlıca ayağa kalkarak. “Senin ne işin var burada?” İki adam barın ortasında kucaklaştılar. Etraftaki yabancılar bu manzarayı seyrettiler ilgisiz bir yüzle. Arkadaşım bana doğru dönerek “bu arkadaşım Cemay,” dedi heyecanla. Sonra da, “bu da çocukluk arkadaşım Michael,” dedi. “Kendisi polistir.” Yan gözle süzdü arkadaşını. “Yani eğer akademiden mezun olduysa?”

Sivil kıyafetli adam elini havada birkaç tur çevirdi. “Çoktan. Dört senelik polis var senin karşında.” Mesleğinin getirdiği refleksle eli arka cebine gitti.

“Gel otur bi’ bira ikram edeyim,” diyerek elini arkadaşının sırtına dayadı. Fakat adam ayak diretti. “İçmesem daha iyi… Şu an görevdeyim.”

“Görevde misin?”

“Evet. Birini takip ediyorum. Aslında burada bulunmamın sebebi de bu.”

Ortamın birden gizemli bir hal almasıyla heyecanlanan Mithat “hadi ya!” dedi gözleri parlayarak. “E otur da anlat o zaman.” Michael sandalyesine yarım kıç oturarak hemen konuya girdi. “Bu civarda dolaşan bir hırsızın peşindeyiz. Adam iki hafta içinde sekiz evi soydu. Kaç gündür aramadık yer bırakmadık. Şimdi de bir ihbar üzerine buraya geldim. Etrafı kolaçan ediyorum.”

“Hırsız burada mı?” dedim etrafa kaçamak bir bakış atmama engel olamayarak. Köşede sessiz sedasız birasını içen ve arada bir etrafa bakan esmer bir adama diktim gözlerimi. Bu gibi anlarda nedense en sıradan insan bile göze uğursuz bir tip olarak gelirdi.

“Bilmiyoruz. Elimizde görgü şahitlerinin çizdirdiği iki robot resimden başka bir şey yok.” Cebinden üzerine kara kalemle suret çizilmiş iki soluk kâğıdı çıkararak önümüze koydu. Mithat’la birlikte eğildim kâğıtların üstüne. Arkadaşım “iki resimdeki adam da birbirinden çok farklı” dedi şaşkınlıkla. “Hiç benzemiyorlar.”

“Haklısın. Ama sakın bunun görevli memurun çizim yeteneği ile alakalı olduğunu sanma. Verilen ifadeleri bir duysaydın… Görgü tanıklarının bir şeye tanık oldukları filan yok, bize sadece kör olmadıklarını kanıtladılar o kadar. İfadeleri ciddiye alınacak olursa hırsız aynı anda, hem uzun boylu hem kısa boylu, hem tıknaz hem ince, hem kızıl saçlı hem sarı ve hatta siyah saçlı, hatta hem erkek hem kadın olabilir!” Komik bir fıkraya gülmemek için kendisini zor tutuyormuş gibi kıkırdadı. “Sen yine bu elimdekilere dua et! Ben resim tamamlandığında karşımda eciş bücüş bir mahlûk bekliyordum.” Yabancı bakışlardan rahatsız olarak kâğıtları hızlıca cebine attı. Mithat gayet ciddi bir ifadeyle arkadaşına polisin elde ettiği bilgileri sordu. Daha sonra hırsızın kaçış ve saklanma planına dair birkaç tahminde bulundu. Kıvrak zekâsı ve ince düşünce tarzı hemen kendini göstermişti. Günlük hayatta karşılaştığımız basit problemleri bile mantık çerçevesi içinde ele alıp çözümlemeye çalışma huyunu çoktan öğrenmiştim. Seri katiller ve cinayet tarzları gibi konular üzerine saatlerce konuşur, insanın geceleyin tuvalete korkuyla gitmesine neden olacak hikâyeler anlatırdı. Aslında bu tür şeyleri ben de severdim ama asla hayatımın merkezinde yer almazlardı. Benimkisi boş zamanlarımda polisiye romanlar okumak gibi vakit öldürmek için edindiğim basit meşgalelerdi. O ise bunu neredeyse yaşam biçimi haline getirmişti. Buna rağmen okuduğum polisiye romanlarla alay edip bunların yaşamın kurgusal saptırmaları olduğunu öne sürmekten geri durmuyordu. Sözünü nihayete erdirdiğinde polis arkadaşının bakışları, ondaki yeteneği benden sonra keşfeden ikinci kişi olduğunun kanıtıydı. “Polise yardım etmek ister misin?” dedi, ciddi ciddi. “Fikirlerin yabana atılır gibi değil. Ekipteki arkadaşlara yardımcı olabilirsin.”

Arkadaşım bu teklifi düşünmedi bile. Nadir görülen bir doğa olayı gibi bira bardağını bitirmeden ayağa fırladı. “Hadi gidelim,” dedi montunu sırtına yellim yelalim geçirerek. “Fakat bu kadar bilgi yetmez. Bildiğin ne varsa anlatmalısın.” Ardından bana döndü. “Senin için sorun olmaz değil mi?” Sevgilimle buluşma saatimin yaklaştığını fark ederek “hayır hayır, siz gidin” dedim. Mekândan ayrılmak için bahane ararken bu tesadüf işime bile gelmişti aslında. Çıkışta Michael’la tokalaştık. Otobüse yetişmek için adımlarımı aceleyle attım. Bir kaç metre ilerledikten sonra arkamı dönüp baktığımda, karanlık sokağın ortasında omuz omuza vermiş iki arkadaşın manzarası gözüme çarptı. Onlar yavaş yavaş ufukta silikleşirken ben de otobüs durağına doğru ilerledim.

Araç toz toprak yollarda paldır küldür ilerlerken gözümün önüne her buluşma öncesi olduğu gibi az sonra kavuşacağım sevgilimin yüzü değil Mithat’ın polis arkadaşının önümüze koyduğu robot resimler geliyordu. Onun polisle işbirliği yapmayı kabul etmesi keyfimi kaçırmıştı. Kriminal konulara olan anormal eğilimi başına olmadık işler açabilirdi. Fakat onu durdurmak için ne yapabilirdim ki? Araçtan inip sevgilimle adeta ev bellediğimiz mekâna yaklaşırken kafamdan bu meseleyi hala atamamıştım. Michael Mithat’ın hevesini kamçılayabilirdi. Önce küçük ve basit bir iş… Sonra kendini sonu gelmez maceraların içinde debelenirken bulurdu insan. Restoranın yoldan yüksek bir kaldırımla ayrılan girişinden içeri adımımı atarken nihayet bu rahatsız edici düşünceleri zihnimden uzaklaştırabildim. Eve çok uzak olmasına rağmen burayı çok seviyordum. Bir kere ucuzdu. Üstelik kalabalıktan hoşlanmayan ve tenha bir yerde buluşmayı yeğleyen bizim gibi çiftler için biçilmiş kaftandı.

Eşikteki basamakları tırmandım. İçeride ortamın havasına uyan uyuşuk bir caz müziği çalıyordu. Köşede bir kaç müşteri cam kenarına geçerek dışarıyı seyrediyordu. Etrafı cam bölmeyle çevrili masaların arasından geçtim. Restoranın ortasında, hala oturacağı masanın kararını verememiş biçimde yer ararken gördüm sevgilimi. Üzerinde tek kollu kırmızı bir abiye vardı. Sandalyesine oturmaya hazırlanırken omzuna saldığı saçlarının aldığı şekli izledim yüzümde aptal bir sırıtışla. Adımlarımı atmak için acele etmiyordum. Sağ elindeki küçük şık çantayı boş bir masaya bırakışını izledim. Ayakta sabit bir halde dikilirken bile çekici endamını, belirginliğinden bir şey kaybetmeyen kıvrımlı hatlarını ve etrafa tedirgin gözlerle attığı bakışlarını… Birkaç kez bakışları koluna kaydı. Oturmasını bekleyerek, usulca ilerledim. Arkasından yaklaşarak masanın üstünde birleştirdiği ellerini tuttum. “Marlen” dedim heyecandan titreyen sesimi kontrol edemeyerek. Hafifçe boynundan öptüm. ABD’de hala çok sevilen ve popülerliğini yitirmemiş olan Marlene Dietrich’e olan benzerliğinden dolayı ona bu ismi takmıştım. Fakat biraz da kıskançlığımın etkisiyle olsa gerek kendi adı yerine kimsenin seslenmediği bu isimle hitap etmeye devam ediyordum. Onun da duruma itiraz ettiği yoktu. Böylece ismi Marlen olarak kaldı aramızda. Kafasını ağır ağır çevirince aynı anda tebessüm ettik. Beni görünce ince kaşlarının altında büyüyen mavilik mutluluktan parladı. Yüzüne düşen sarı saçları eliyle arkaya attı. Acemi âşıklar gibi heyecanla birbirimize baktık. “Gelmeyeceksin diye ödüm koptu,” dedi fısıldayarak. “Saat kaç oldu?”

“Kusura bakma” dedim karşısındaki sandalyeye kurulurken. “Mithat’tan bir türlü yakamı kurtaramadım. Fakat sana anlatacağım o kadar şey var ki!” Onunla eskisi gibi sık görüşmememin acısını çıkarmak istercesine yüzünün her ayrıntısını sanki bilmiyormuşum gibi yeniden incelemeye koyuldum. Boynunu narin bir kuş gibi yana eğdi. Masa örtüsünün üzerinde iç içe geçmiş avucunu kavradım. İnce dudakları sıcak bir gülümseme eşliğinde gevşedi. “Eee ne anlatacaksın?” diye sorunca uyanmak istemediğim tatlı bir düşten zorla koparılmış gibi irkilerek “ah” diye inledim. “Az önce Mithat’la bardaydık. Arkadaşımı anlatmıştım sana. Onun tuhaf işleri işte…” Meraklı gözlerle bana bakarken bir çırpıda arkadaşımın polis arkadaşı ile giriştiği macerayı anlattım. Ağzı açık dinledi beni. Mithat’la tanışmamasına rağmen ondan o kadar çok bahsetmiştim ki herhangi bir yerde rastlasa tanımakta hiç zorluk çekmezdi. “Demek polise yardım edecek,” dedi sözlerim sona erince. “O da senin gibi zeki biri mi bari?”

Bu iltifat karşısında gururlandığımı belli etmemeye çalıştım. “Evet. Fakat biraz tembel olduğundan potansiyelini ortaya çıkaramıyor galiba. Yoksa kafası iyi çalışıyor. Üstelik çok zengin…” Bir anda yüzü asıldı. Ağır makyajının etkisiyle bembeyaz görünen çehresi hepten hayalete dönmüştü. Koyu pembe dudakları aralandı. Gözümün içine bakarak “demek zengin,” diye tekrarladı dudağını ısırarak. “Senin için de önemli olan tek şey bu değil mi?”

“Saçmalama Marlen. Ben onu kast etmemiştim.”

“Bazen, özellikle para konusu açılınca sendeki bu hırs beni korkutuyor.” Ondan hiç ummadığım şekilde serinkanlı bir tavırla konuşuyordu. “Bu kadar çok mu seviyorsun parayı? Senin için her şeyden önemli mi?” Buz gibi bakışlarla onu süzdüğümü fark edince, “özür dilerim” diye alttan almaya çalıştı. “Öyle demek istememiştim.”

“Benim için en önemli şey sensin” dedim öne doğru eğilerek. Saçlarını parmaklarıma doladım. Gözlerim istem dışı açılmıştı. “Sana yalan söylemeye niyetim yok. Paraya herkes ne kadar önem veriyorsa ben de o kadar önemsiyorum.” Bu sözlerimde samimiydim. Paraya karşı aşırı bir ilgim olduğunu hiçbir zaman gizlemedim. Belki de bunun en önemli nedeni ondan yoksun geçen sıkıntılı bir maziydi. Fakat aynı konuyu tekrar tekrar deşmeye niyetim yoktu. “Neyse değiştirelim bu mevzuyu,” diyerek garsona bir el işareti çaktım. Pantolonun içine soktuğu beyaz gömleği göbeğinin etkisiyle komik bir hal alan ufak tefek bir adam yanımızda bitti. Siparişimizi aldıktan sonra topukları üstünde dönerek gitti.

“Hadi neşelen,” dedi beni neşelendirmeye çalışarak. “Az önce söylediklerimi de sil kafandan.” Dediği gibi yaptım. Bir süre çiseleyen yağmuru izledik oturduğumuz yerden. Garson önümüze çatal-bıçak dizerken biz hala bakışlarımızı pencereden ayırmamıştık. Kısa boylu adam yanımızdan uzaklaşınca iki çatalı alıp birbirine geçirdim ve bir kürdan vasıtasıyla havada dengede tuttum. Bu tarz basit numaralar küçüklüğümden beri hoşuma giderdi. İskambil kâğıtları ve madeni paralar ile yapılan oyunlar, el çabukluğuna dayalı pratik hileler ilgimi çekiyordu. “Aa sahi, geçen günkü o sihirbazlık numarasını nasıl yaptın?” dedi gülümseyerek. “Şu havluya kibrit koyma numarandan bahsediyorum. Bana da öğretsene. Arkadaşlarıma yapmak istiyorum.” Saf bir çocuk masumiyetiyle açıldı gözleri. Siyah uzun kirpikleri kırpıştı.

“Kuralımızı unutma” dedim ciddiyetle. “Hileyi kendin bulmalısın.”

“Ya bulamadım işte!” Minik yaramazlar gibi mızmızlandı. Hiç inandırıcı olmayan biçimde çattı kaşlarını. “Ben senin gibi usta bir sihirbaz değilim ki!”

“Ustalık gerektirecek bir numara değil,” dedim çorbamdan bir yudum alarak. Tadı iğrençti. Limon, tuz, baharat ne varsa serptim üstüne. Anca bir şeye benzedi.

“Hadi bırak işkenceyi de anlat.” Hâlâ havada asılı duran çatalları izliyordu. Kaşığımı kenara koyarak bıkkın bir tavırla derin bir iç çektim. “Peki, dinle o halde.” İçten içe dünyanın gidişatına etki edecek bir buluşun arefesindeymişçesine havaya girmiştim. “Sihirbaz alelade bir havlunun ortasına bir kibrit çöpü koyar.” Önümdeki peçeteyi açıp içine bir kürdan koydum. “Daha sonra havluyu seyircinin gözünün önünde dört tarafından katlayarak kapatır.” Peçeteyi katladım. “Ardından katlı havlunun içindeki kibriti el yordamıyla bulup seyirciye tutturur ve kırmasını ister.” Peçeteyi önüne bıraktım. Marlen kapalı peçetenin üzerinden kürdanı bir kaç parçaya ayırdı. Kırılma sesleri kulağıma kadar gelmişti. Yeniden peçeteyi elime aldım ve parmaklarımı üzerinde yavaş hareketlerle gezdirdim. “Sihirbaz havluyu yavaş yavaş açar ve tata tatam!” Peçeteyi açtığımda içindeki kürdan paramparçaydı.

“Evet” dedi Marlen yüzüme bakarak. “Kürdan kırılmış işte, kibriti de aynen böyle kendi ellerimle kırmıştım. Oysa havluyu açtığında sapasağlam duruyordu.”

“Hayır, sen o kibrite dokunmadın bile” dedim peçeteyi bir kenara bırakarak. “Hile de burada zaten. Senin kırdığın bambaşka bir kibrit çöpüydü.”

“Fakat nasıl olur? Havluda tek kibrit vardı.”

“Yanılıyorsun. Havluların dört kenarında da küçük birer delik bulunur. Bu deliklerden birine daha önceden bir kibrit çöpü yerleştirmiştim. Havluyu dört kenarından da katladıktan sonra elimi içine sokarak sanki ortaya koyduğum kibriti arıyormuş gibi yapıp, önceden kenara yerleştirdiğim çöpü kırdırttım sana. Tabi şimdi aynı şeyi peçetede yapamazdım.”

“Ah, bu muydu yani?” Burun kıvırdı.

“Ne o? Olağanüstü bir şey mi bekliyordun?” Sesimi kalınlaştırarak parmaklarımı hayali bir piyanonun tuşlarına basarcasına oynattım. “Cinlerim ve şeytanlarımın yardımıyla kırılan kibriti o eski sapasağlam haline geri getirdim!”

Taklidim hoşuna gitti. Tebessümle vurdu parmaklarıma. “Tabi öyle değil ama…”

“Sihirbazlığın en kötü taraflarından biri de bu işte. İzleyiciler numaranın arka planını öğrendikten sonra az önce hayranlıkla seyrettiği adama birden şarlatan gözüyle bakmaya başlar.”

“Yok canım. Sana o gözle baktığım filan yok. Bilakis benim gözümde bir yetenek abidesisin. Ama cevabın bu kadar basit olması ne yalan söyleyeyim insanı şaşırtıyor.” Saçlarını arkaya atarak şirin bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Bu hali beni mest ediyordu. Uzun bir süre hiç konuşmadan yemeğimizi yedik. Ardından fazla kaçırdığım şarabın etkisiyle ona birkaç satır şiir okudum. Başını omzuma koymuş neredeyse uyuklamak üzereydi. “Artık kalkalım mı?” dedi başını hafifçe kaldırarak. “Hava bayağı karardı.”

“Biraz daha otursaydık.”

“Gitmem gerekiyor. Durumumu biliyorsun. Eve geç kalmamalıyım.” Ani bir hareketle ayağa kalktı. İstemeye istemeye ona eşlik ettim. Hesabı ödedikten sonra dışarı çıktık. Yağmur serpiştiriyordu. Kara bulutların etkisinde koyu mavi tona bürünen göğün uçsuz bucaksız şemsiyesi altında yürüdük. Caddeye inip taksi beklerken rüzgârın etkisiyle yüzüne düşen sarı saçlarını arkaya attım. Hafifçe ıslanmış beyaz çehresi içimi ısıttı. Ağır ağır yanına yaklaşıp, dudağından öptüm. Birden yanımızda beliren taksinin korna sesiyle irkildik. Şoföre bir el işareti yaptım. Beresini kaşlarına kadar indiren adam yanaklarını şişirerek bizi bekledi. Marlen arka koltuğa geçmeden önce son bir kez daha öptüm onu. Arabanın tekerleri ani bir kalkışla birkaç kez patinaj yaptı. Gözden kaybolana dek yol almasını seyrettim arkasından. Mithat’ın verdiği Türk sarmasını çıkararak dudağıma yerleştirdim ve şen şakrak bir ıslıkla caddeye indim. Eve geldiğimde saat on ikiyi on geçiyordu. Arkadaşım ortalıkta yoktu. Odasına girdim. Bomboştu. Ardından diğer odalara baktım. Galiba bu gece polis arkadaşında kalmaya karar vermişti. Üstümü bile çıkarmadan yatağa bıraktım kendimi.

 

*** *** ***

 

Ertesi gün öğlene doğru uyandığımda Mithat hala eve gelmemişti. Tek başıma kahvaltı masanın başına geçtim ve radyoyu açıp ağır ağır keyif kahvaltısı yaptım. Sofrada neler yoktu ki… Sucuklu yumurta, peynir, tereyağı… Yarım saat sonra sofrayı bile toplamadan dışarı attım kendimi. Yağmur hafifçe yüzümü ıslatıyor, toprakla buluşmasının kokusu burnuma kadar geliyordu. İnsanı her yerden çepeçevre saran sert rüzgâr nedeniyle uzun siyah montuma gömülerek üniversiteye doğru yola çıktım. Okuldan birkaç arkadaşımla buluştum. Dönüş yolunda tezim için kaynak kitap araştırmak için fakülte kütüphanesine girdim. Hızlı adımlarla bölümleri dolaştım ve nihayet aradığımı bularak dışarı çıktım. Gökyüzü kurşuni bir griliğe bürünmüştü. Sokakta oyalanmadan otobüse atladım. Eve döndüğümde arkadaşım odanın ortasına kurulmuş, sabahtan beri masa üzerinde durmaktan renkleri bozulmuş yiyeceklere iltifat etmeden birasını yudumluyordu. Geldiğimi görünce “oo” dedi kafasını sallayarak. “Gel gel. Ben de seni bekliyordum.” Bir bardak da bana doldurdu. “Dün gece neler neler oldu bi’ bilsen?”

“Hayırdır?”

“Dün konuştuğumuz hırsızı sabaha karşı enseledik. Hem de nerede biliyor musun? Şu bizim evin arkasında yeni yapılan yeşil apartman var ya! İşte onun bodrum katında…”

“Hadi be,” dedim üstümü alelacele yatağa fırlatarak. “Nasıl oldu bu?”

“Teker teker tüm iş yerlerini gezdik, mahalle sakinlerine, taksici ve otobüs şoförlerine fotoğrafları gösterdik. Aslında hiç umudumuz yoktu ama birkaç tanesi robot resimlerden biri üzerinde durdu. Bu tipte yabancı birini etrafta gördüklerini söylediler. Ardından emlakçılarla konuşup son dönemlerde kendilerinden ev kiralayanların isimlerini ve adreslerini aldık.” Mithat’ı dinlerken olayın akışına kendini ne kadar kaptırdığını fark ettim. Konuşurken nefes almayı bile unutuyordu adeta. “Her adresi araştırdık. Tabi işin içinde polis olunca her kapı açılıyor insana.” Uzun uzun anlatmaya koyuldu macerasını. Sözünü bitirdiğinde “bravo” dedim. “Film gibi kovalamaca olmuş. Gerçi adam biraz kolay lokmaymış ama olsun.”

“Kolay lokma mı?” dedi ekşi bir yüzle.

“Tabi. Üst üste hırsızlık vakası yaşanmış bir mahallede yabancı biri çok dikkat çeker. Hırsızın birkaç gün boyunca aynı yerde kalması büyük tedbirsizlik… Aslında hatanın en büyüğünü hep aynı sokaklardaki evlere dadanarak yapmış ya neyse!”

“Vay vay vay. Bizim Arsen Lüpen’e bak sen.”

“Yok canım. Sadece aradığınız kişi ben olsaydım işiniz o kadar kolay olmazdı onu söylemek istiyorum.”

“Senin kafası çalışan biri olduğunu biliyorum” dedi bu itiraf zoruna gidiyormuş gibi. “Ama bazen iş teoriden pratiğe dönüşünce en zeki suçlular bile birer aptala dönüşür. Suç işlemek de diğer pek çok şey gibi tecrübeyle gelişir, bol bol dedektif romanı okuyarak değil.” Konuşmayı tartışmaya çevirmeye çalıştığının farkındaydım. Fakat aldırmayarak sessiz biçimde bitirmesini bekledim. “Neyse detayları yarın gazetelerde okursun artık,” dedi yüzünde kıyısından bulaştığı davada çözüme ulaşmanın sevincini taşıyarak. “Tabi benim adım geçmeyecek. Öyle anlaştık.” Birasından birkaç yudum aldı. Önündeki beyaz peynir parçasını çatalına taktıktan sonra bu koca lokmayı çiğnemeden yutmanın hesabını yapmaya başladı. Sonra vaz geçerek, “biliyor musun?” dedi yumuşak bir sesle. “Mike’ın polis arkadaşlarıyla tanıştım. Hepsi beni tebrik etti. Eğer benzer bir durum olursa seve seve yardımcı olacağımı söyledim onlara. Ne diyorsun bu işe?”

“Benim ne dediğimin önemi yok, onlar ne dedi?”

“Tabi bir kaç tanesi meslekten olmadığım ve Türk asıllı olduğumdan dolayı ön yargıyla yaklaştı. Fakat genel olarak memnun olduklarını söyleyebilirim.”

“Ya üniversite?” dedim. “Zaten bu aralar derslerini aksatıyorsun. Bir de şimdi bu işlerle uğraşırsan…”

“Üniversite mi?” Mazisinde gizlediği bir şeyi açığa çıkarmışım gibi baktı bana. “Neden bahsediyorsun sen? Okulun ne önemi var? Daha ciddi bir işin arifesinde olduğumu görmüyor musun? Eğer başarabilirsem…” Gözlerini boşluğa dikerek elini çenesinde belli belirsiz bıraktığı sakalına götürdü ve gülümsemeye başladı. Bu hayatta kırılma noktası diye bir şey varsa o an tam da bunu yaşıyordu. “Mesleğin zirvesine tırmanabilirim”

“Meslek mi? Hangi meslek?”

“Özel dedektiflik tabi… Ama şimdilik Teksas polisiyle birlikte çalışmak fikri de kulağa kötü gelmiyor.” Bence işin içinde polisin olduğu her fikir kulağa kötü gelirdi. Bu yüzden ona bazı tavsiyeler vermek istedim. Fakat uymak bir tarafa beni dinleyeceğinden bile şüpheliydim. Bu yüzden çabucak bir kenara attım bu fikri.

Ertesi gün Mithat elinde beş yerel gazete ile gelip bunları heyecanla masanın üstüne serpiştirdiğinde olayların akışının belirli bir yöne doğru gittiğini içgüdüsel olarak hissedebiliyordum. Sanki çapı giderek büyüyen bir girdabın ilk hissediliş anlarıydı bunlar. Sayfaları hızlıca ayıklayarak dünkü olayın izlerini aradık beraberce. “Houston basını bu olayı hiç görmemiş” dedi asık suratla. Gazeteleri top haline getirip çöp kutusuna fırlattı. Eli çenesinde bir süre boşluğu izledikten sonra birden hışımla ayağa fırlayarak odasına geçti. Arkasından teselli amaçlı bağırdım. “Zaten her halükarda adını göremeyecektik. Bir şey kaybetmiş sayılmazsın.” Kapıyı sertçe kapadı. Başımı iki yana sallayarak onun bu yönelimini gıyabında eleştirerek ellerimi boş vermiş biçimde aşağı saldım.

O hafta içinde üç kez daha Michael’la temasa geçti Mithat. İki davada daha polise yardımcı olduğunu büyük bir heyecanla anlattı bana. Bunlardan biri kapkaç diğeri ise çocuk kaçırmaydı. Mahiyetini bana söylemiyordu ama sık sık telefonda arkadaşıyla konuştuklarını duyuyordum. Olaylar olup bittikten ve gazetelere yansıdıktan sonra sayfaları işaretleyerek önüme koyuyor bazen de olaydaki rolünü açıklıyordu. Fakat polisle, adının geçmemesi konusunda kesin bir anlaşmaya varmıştı. Durumdan rahatsızlık duyduğunu sanmıyordum. Muhtemelen ileride özel dedektiflik bürosu açmanın hesabını yaparak polisle teşrik-i mesai yapmak zorunda olduğunun bilincinde, geleceğe dair kendi kişisel planlarını kuruyordu. Kafasında, yabancı olmanın dezavantajlarını böylece yok etmeyi tasarlıyor olmalıydı.

Aralık ayının başında tahmin ettiğim ve korktuğum şey gerçekleşti. Mithat, okulu bıraktığını kimya kitaplarının sayfalarını teker teker koparıp ateşe atarak ilan etti. “Bu saçmalıklarla işim bitti,” diye haykırdı sarı-siyah renge bürünen kâğıtlara vahşi biçimde bakarak. “Artık gerçekten ilgi duyduğum şeyleri yapmamın vakti geldi!” Kafamı kınayan biçimde sallamakla yetindim. Başka ne yapabilirdim ki? İkaz girişimlerim nafile bir çaba olarak kalmaya mahkûmdu. “Dedektifliğe doğal yatkınlığım var benim,” diye savunuyordu kendini. “İsteseydim belki iyi bir kimyager olabilirdim. Ama şimdi tarihe adını yazdırabilecek bir dedektif olma imkânım var. Ucundan yakaladığım bu fırsatı muhakkak değerlendirmeliyim.” Alevlere diktiği gözlerindeki kararlılığı gördüm. Şimdi bu yazıları yazarken bile, acaba başına gelecekleri bilse hala bu kararında ısrarcı olur muydu diye kendi kendime soruyorum. Fakat bazen kader ağlarını kendi bildiği biçimde örerken size sadece seyirci olmak düşer.

Sonraki günlerde Mithat polisle birlikte çalışmaya devam etmesine rağmen her zamankinin aksine olayların detaylarını anlatarak böbürlenmediği gibi aksine konunun açılmasından bile rahatsızlık duymaya başlamıştı. Bu alışılmışın dışındaki tavrının sebebini çok geçmeden anladım. Mithat için bu vakalar birer angaryaya dönüşmüştü. Daha ciddi ve üzerinde düşünülmeye değer hadiselerin peşine düşmek istiyor, polisin ciddi hususları kasıtlı olarak bildirmeyerek kendisini oyaladığını iddia ediyordu. Sık sık, “benim branşım cinayet, fasa fiso işlerle vakit kaybediyorum,” diyerek odada elleri arkasında tur attığını anımsıyorum. O sıralar talihi ona neredeyse yardım da ediyordu aslında. Cinayete kurban gittiği düşünülen genç bir kızın vakasında arka planda polise yardım etme fırsatı buldu. Birkaç gün boyunca eve uğramadı. Ardından büyük bir hayal kırıklığıyla girdi içeri. Polis olayın intihar olduğunu kanıtlamıştı. Bu arkadaşımı o kadar üzmüştü ki neredeyse genç bir kadın cinayete kurban gitmediği için ben de üzülecektim. Eve getirdiği gazetelere üçüncü sayfalarından başlamak gibi bir huy edinmişti kendine. İşin fenası hemen her haberin analizini birlikte yapıyor, beni de bu tiksinç dünyanın içine çekiyordu. “Hayata bir katilin gözünden bakmak” diyordu cinayetleri okuyup işaret parmağını gazete sayfalarına bastırarak. “Başarılı olmanın sırrı burada.” Ben hayata, anlık bir dalgınlıkla elindeki silahın patlaması sonucu arkadaşının kafasını uçurduğunu iddia eden adamların yerine; başarılı iş adamlarının, varlıklı ailelerin, servet sahibi ve yetenekli insanların gözünden bakmayı yeğlerdim. İşin aslı Mithat da bayağı cinayetlerden benim kadar nefret ediyordu. Onun ilgisi daha çok esrarengiz vakalara yönelikti. Ona kalırsa bir adamın anlık bir sinir krizi geçirip karısını baltayla doğramasında bile bir gizem, bir plan, bir ustalık olmalıydı. Cinayetin toplumsal zararlarıyla ilgilenmiyordu bile. Sadece merakını celbedecek, onu düşünmeye zorlayacak bir vakanın hayalini kuruyordu. Herhalde böyle bir cinayetle karşılaşsaydı, katili adalete teslim etmeden önce elini sıkıp tebrik ederdi. Cinayetler onda giderek takıntılı bir hal almaya başlamıştı. Sık sık üniversite kütüphanesine gidip, tarihe geçmiş bazı esrarengiz cinayet vakalarını araştırmacı titizliğiyle tetkik ediyordu. Odası, Roma’nın kanlı tarihinden Bizans’ın ayak oyunlarına kadar pek çok kadim meseleyi ele alan kitapla doluydu. Ne zaman ve nerede cinayetten laf açılsa tartışmaya dâhil olur, faili meçhul cinayetler ve buna benzer konularda ilginç teoriler üretir, hatta bazen meşhur vakalarda polisin bulduğu katili bile beğenmeyip kafasında kendi cani prototipini oluştururdu. Bu hayali katili nasıl bulduğunu da üşenmeden uzun uzun açıklardı. Ona itiraz etmenin gereksiz ve uzun bir tartışmayı beraberinde getireceğini bildiğimden genellikle lafı kısa keserdim. Hatta ona şaka yollu, dünyanın ‘tartışmasız’ en iyi dedektifi lakabını takmıştım.

Aralığın sonlarına doğru kış sert yüzünü göstermeye başlamıştı. Meteoroloji sık sık kar ve soğuk uyarısı yapıyordu. Okullara ara verilmesini de fırsat bilerek eve kapandık. Uzun ve yorucu bir kaç aydan sonra kısa bir ara beni rahatlatacaktı. Tatil boyunca okuyacağım polisiye romanlarımı bile hazırlamıştım. Fakat hiçbirini bakmaya fırsatım olmayacaktı. Zira hayatımı, bizzat o kitaplara konu olmaya değer bir hale büründürecek olan 27 Aralık günü gelip çatmıştı.

 

 

1.Bölüm (27 Aralık 1973 Perşembe)

Birkaç gündür aralıksız devam eden kar yağışı nedeniyle şehir adeta büyük beyaz bir örtünün altına saklanmıştı. Yoğun sisin arasından beliren iri kar taneleri, zemini dövüyor, şehri daha derinlere gömmek istiyordu. Renksiz binaların ve biçimsiz uzun apartmanların arasından beliren koyu dumanlar sislere karışmış, ortalık göz gözü görmez bir hale gelmişti. Noel kutlaması için sokaklara dökülen insanların cıvıltılı sesleri geliyordu kulaklara. Koca kent sis yüzünden on metreye kadar düşen görüş mesafesine aldırmadan eğleniyor, evlerin önlerini kardan adamlar ve rengârenk ışıklarla süslenmiş çam ağaçları süslüyordu.

Saatlerdir ders çalıştığım kütüphaneden eve doğru dönerken atkımı boynuma sararak lapa lapa yağan kardan korunmaya çalıştım. Gece soğuğu karla birleşince kısa bir yürüyüş bile buz tutmama yetmişti. Ayağımın altında kayan zeminin izin verdiği ölçüde koşturdum. Genci ve yaşlısıyla sokaklara dökülen coşkun ve ayyaş kalabalığını davetkâr çağırılarını duymazdan gelerek eve girdim. Hızlıca oturma odasına yönelerek eldivenlerimi çıkardım. Sönmek üzere olan şömine ateşinin tepesinde bitince kenara istiflenmiş yarı yanık odunlar gözüme çarptı. Bunları alevlere doğru itince azgınlaşan alevler biraz olsun kendime gelmemi sağlamıştı. Odanın karanlığı, pencereden yansıyan cılız ay ışığını bastırıyor, sis bulutlarının arasından yolunu bulmaya çalışan ölgün ışık huzmeleri eşyaların üzerinde garip gölge oyunlarına neden oluyordu. Birkaç dakika sonra sıcaktan gevşemeye yüz tuttuğum bir anda arkamda yükselen sesle irkildim. Kafamı çevirdiğimde arkadaşımı, sırtını yüksek arkalıklı koltuğa yatarcasına yaslamış, elindeki boş bira şişesiyle oynayarak masanın üstünden sarkıttığı ayağını ileri geri sallarken gördüm. Vaziyetin acayipliğine rağmen yüzünde o kadar düşünceli bir ifade vardı ki ona neden arkamda olmasına rağmen seslenmediğini sormadım. Gül kökü ağacından mamul piposu yine ağzındaki yerini almıştı. Hoşnutsuz bir ifadeyle tüttürüyordu bunu. Geçen birkaç hafta içinde yeni kariyerine kendini iyiden iyiye kaptırmış, sık sık özel dedektifliğin mesleki yasalarından, Teksas eyaletinin bu işe yeterince eğilmediğinden ve gereken itibarı göstermediğinden yakınıyordu. Üzerindeki yeşil kazağın kollarını dirseğine kadar sıyırmış, piposunun sapını ince uzun parmaklarının arasına sıkıştırmıştı. Sivri kaşlarını çatarak baktı bana.

“Hayırdır. Ne oldu?” dedim kırış kırış olmuş yüzüne bakarak. Göz ucuyla arkamdaki ahşap masayı işaret etti. Olağandışı bir şeyler döndüğünün farkındaydım. Hızlı adımlarla gösterdiği yere geçtim. Tepe lambasının aydınlattığı yerde sarı bir zarf vardı. Hızlıca elime alarak, arkalı önlü çevirdim. Gönderenin ismi yoktu. Fakat sağ alt köşede evin adresi yazılıydı. Kaşlarım çatık bir vaziyette kalın zarfı yırtarcasına açtım. Mithat içindeki kâğıdı kendisi okuduktan sonra sanki bir daha hiç açılmasın diye sıkı sıkıya katlamıştı. Birkaç hamlede origamiye maruz kalmış kâğıdı açtım. Üzerine daktiloyla Türkçe iki satır karalanmıştı. Mektuba hızlıca göz gezdirdikten sonra bir kez de ağır ağır ve dikkatlice okudum. Kafamı kaldırdığımda, arkadaşımın bakışları üzerimdeydi. “Bu ne?” dedim kâğıdı elimde sallayarak.

“Bu soruyu sormak için mi o kadar dikkatli okudun?” diye çıkıştı. “Ne olduğu anlaşılmıyor mu?”

“Anlaşıyor tabi.” Padişah fermanını meydanda toplanmış halka okurcasına iki elimle gererek düzleştirdim ve boğazımı temizleyerek sesimin tonunu ayarladım. ‘Mithat Bey, sizinle çok önemli bir mevzu hakkında görüşmek istiyorum. Yardımınıza ihtiyacım var. Tehlike içindeyim! Lütfen mektubumu aldığınızda beni arayın.’ Kâğıdın alt kısmına telefon numarası iliştirilmişti. “Gönderen kişi adını yazmamış?” dedim kâğıdın arkasını kontrol ederek. “Zarfın üzerinde de yazmıyor.”

“Evet. Senin var olanları boş verip yokluğun peşinde koşman bilmem beni neden hala şaşırtıyor.”

Mektuba bir kez daha göz gezdirdiğimde, arkadaşımın neyi kast ettiğini anlamıştım. Onu böyle düşünceli biçimde koltuğuna gömen şey, ne kendisine isimsiz bir mektup gelmiş olması ne de bir dava alma arifesinde oluşuydu. Kâğıtta yazan tek bir cümle yakalamıştı onu: ‘Tehlike içindeyim!’ Bu iki kelime, yazan için ne kadar hayati ise Mithat için de aynı derecede önemliydi. Kâğıdı masaya bırakarak, “aradın mı bari?” diye sordum, aldırmaz bir tavırla.

“Evet, görüştük,” diye cevapladı kısık bir sesle. “Adını neden belirtmediğini de sordum. Yüz yüze görüştüğümüzde söyleyeceğini açıkladı.” Gözlerini tuhaf biçimde kırptı.

Kaşlarım istem dışı kalktı. Bu tür gizemli işler Mithat’ın aksine benim canımı sıkardı. Zira aşırı tedbirler, aklıma ister istemez kanunsuz işleri getiriyordu. “Bu ne pimpirikli herifmiş böyle,” dedim burun kıvırarak. “Madem adresi biliyormuş, neden kendisi kalkıp buraya gelmemiş?”

Arkadaşım piposundan bir nefes alarak “bilmiyorum Cemay” dedi sabırsızca. “Bazen bu Türklerin işine akıl sır ermiyor. Saat onda Şevko’nun yerinde buluşacağız. Eğer benimle gelmek istersen, tüm merak ettiklerini bizzat kendisine sorarsın.” Arkadaşım, mektubun sahibi adres bulma zahmetinden kurtulsun diye bu meşhur mekânın adresini vermişti herhalde. ‘Şevko’nun yeri’ diye anılan işletme Houston’da hemen herkesin bildiği bir yerdi. Sahibi Ermeni asıllı bir Türk’tü. Ne zaman buraya gitsek bize yirmi yıl önce İstanbul’da açtığı ilk dükkânından bahseder hiç merak etmememize rağmen Türkiye’de alkollü işletme açmanın zorluklarını anlatırdı. Ona göre Türkiye’deki en kaliteli alkollü mekânlar bile bir süre sonra ticari kaygıların peşinde sürüklenerek; diskotek, bar, taverna, meyhane, gazino, pavyon sıralamasını tenzil-i rütbe yoluyla takip edip, ticari hayatı boyunca arkasında muhakkak birkaç ceset bırakarak kapanırdı. Fakat yine de Aksaray’da yıllar önce açtığı o küçük dükkândan bahsederken her seferinde gözleri yaşarıyordu. Houston’daki yeri çok farklıydı tabi. Bunu ortamdaki kişilerin kıyafetlerinden, konuşmalarından ve mekânın çalışanlarından hemen anlardınız. Eğer anlayış konusunda sıkıntı yaşayan bir insansanız, gecenin sonunda önünüze gelen hesap genellikle daha aydınlatıcı olurdu!

Tatil zamanına denk geldiğinden Mithat’ın fikri kulağıma kötü gelmedi. Zaten ben de vakit geçirecek bir şeyler arıyordum. Üstelik Mithat’ı iş üstünde görme fırsatı yakalayacaktım. Ne zamandır merak ettiğim bir husus aydınlığa kavuşmuş olacaktı böylece. Acaba arkadaşım övündüğü ve polislerin yardım için ona başvurmayı düşündüğü kadar yetenekli biri miydi?

Bir saat sonra puslu gökyüzünün altında kısa bir yürüyüş yaparken bulduk kendimizi. Genellikle Türk ve Arap azınlıkların yaşadığı bakımsız caddeye girdik. Karşılıklı dizilen ahşap binaların altında eziliyormuşçasına basık duran küçük dükkânların önünden geçerken birçoğunun ya kapanmış ya da devredilmiş olduğunu gördüm. Camekânların önlerini bantla yapıştırılmış eski gazete kâğıtları kaplamış, aradaki yırtıklardan görülebildiği kadarıyla pek çok esnafın iş kurma hayalinden geriye rutubetli, soğuk ve boş duvarlar kalmıştı. Sisli hava nedeniyle kirli dükkân tabelalarında ne yazıldığını okumak mümkün değildi. Gürültüyle korna çalan araçların bize yol vermesini bekledik. Ardından nihayet caddenin karşısına geçerek barın dar girişinden geçerek mekâna damladık. Önce yoğun bir sigara dumanı karşıladı bizi. Tepeden vuran loş ışığın biraz olsun aydınlatmasıyla aradığımız masayı bulduk. Lüks smokinler giyinmiş bir takım adamların arasından geçerek ortalarda bir yerde bulunan yüksek oturaklı bir masaya bıraktık kendimizi. Ellerinde geniş daire tepsiler taşıyan garsonlar ağır ağır hareket ediyor, insanlar sanki birini uyandırmaktan çekiniyormuş gibi kısık sesle konuşuyorlardı. Fonda çalan ağır müzik; kanı kaynayan, capcanlı bir insanı bile birkaç dakika içinde ağırbaşlı bir bilge moduna sokabilirdi. Baş hizamızda uçuşan sigara dumanını elimizle yararak garsonu masamıza çağırdık. İçerideki bunaltıcı havanın etkisiyle lacivert ceketimin birkaç düğmesini açtım. Altından beyaz gömleğim görünüyordu. Özenle ütülediğim pantolonum bozulmasın diye neredeyse eklemlerimi kullanmaya ara vermiştim. Mithat ise bambaşka bir âlemdeydi. Ondan dış görünüşüne dikkat etmesini zaten beklemiyordum. Fakat müstakbel müşterisinin karşısına tıraş bile olmadan ve lalettayin bir kıyafetle çıkmaya karar vermesi yine de tuhafıma gitti. Yağlı saçları ışık altında garip görünüyordu. Simsiyah gözleri ile mekânı taramaya, mektubu yazan adamın zihnindeki yansımasını aramaya başladı. Sessizce hareketlerini izledim. Her an bir maceraya girişecekmiş gibi tetikteydi. Koltuğunda dimdik oturuyor, içeri giren her müşteri gözlerinin birkaç saniye parıldamasına neden oluyordu.

Etrafı sıkıntıyla süzerken bir ara, “ister misin bu da kendisini aldattığından şüphelenip, karısının peşine hafiye takmak isteyenlerden olsun,” dedim tebessümle. “Ya da belki de adamın biri çok sevdiği süs köpeğini bulmanı isteyecektir senden.” Gürültülü bir kahkaha atarak bira bardağını masaya yumuşakça bıraktım. Cinayet dışındaki vakalara dudak büken Mithat’la bundan daha fazla dalga geçemezdim herhalde. Fakat o sözlerime aldırmayacak kadar derin düşüncelere kaptırmıştı kendini. Birasından küçük bir yudum aldı. “Sanmıyorum,” dedi ciddiye alarak. “Mektup, önemli bir mesele olduğu izlenimini uyandırdı bende.”

Kızıl kıvırcık saçlı barmen içkileri tazelerken ben de Mithat’ın bu ‘önemli mesele’ lafını düşünüyordum. Kulağıma hiç yabancı gelmiyordu bu sözler. Polise yardım etmeye başladığı günlerden itibaren pek çok kez buna benzer şeyler duymuştum ondan. Fakat pek çoğunun umduğu gibi neticelenmediğini biliyordum. İkinci bardağı da nihayete erdirdikten sonra, kovboy filmlerinden özenilerek girişe eklenmiş çift kanatlı ahşap kapıya diktim gözlerimi. Gelen giden yoktu. Belki de hiçbir zaman gelmeyecekti. Adamın vazgeçmiş olması ya da sorununu kendi başına halletmiş olması da ihtimal dâhilindeydi. Bunu Mithat’a söyleyip söylemem konusunda kararsız kalmıştım ki birden ondaki ani değişikliği fark ettim. Bardağını masaya bırakarak irileşen göz bebekleri ile hedefe kilitlendi. Bakışlarını takip ettim. Barın sağ kanadından içeri giren göbekli, beyaz tenli, ihtiyar bir adama kilitlenmişti bunlar. Ellili yaşlarında, orta boylu ve oldukça kiloluydu. Kahverengi trençkotunun cebinden çıkardığı eli fötr şapkasına gidince çıplak tepesinin arkasından ensesine uzanan beyaz saçlar meydana çıktı. Beklediğimiz kişinin o olduğu o kadar barizdi ki arkadaşımla birbirimize işaret yapmaya bile gerek görmedik. Yaşlı adam sisi eliyle yararak uzun bir süre gözlerinin ortama uyum sağlamasını bekledi. Loş ışık altında bir süre oturacak masa aradı. Zorla nefes alıyormuşçasına boynunu sağa sola oynatıyor, tık nefes kaldığından göğsü balon gibi sönüp şişiyordu. Mithat elini kaldırdı. İhtiyarın kızaran yüzü, aradığı kişiyi bulmanın sevinciyle aydınlandı. Adımlarını hızlandırdı. Arkadaşım yanındaki sandalyenin üzerine bıraktığı mantosunu alarak yer açtı. Yaşlı adam daha oturmadan “bir bira,” dedi tok bir sesle. Ardından ikimizi birden süzdü. “Merhaba! Ben Hüseyin Gürsan!” Tombul elini ileri doğru uzattı.

Arkadaşım elindeki kadehi ağır ağır masanın üzerine bıraktı. “Memnun oldum. Ben Mithat Uzunlar, bu da arkadaşım Cemay.” İçten bir gülümsemeyle selamladım. Bu isim bana bir yerden tanıdık gelmişti. Fakat çıkaramıyordum. Şişman adam bir baş işareti ile karşılık verdi. Yuvarlak burnu, tıpkı suratı gibi kırmızının farklı bir tonuna bürünmüştü. Boynundaki gerdanı kat kat olmuş, dolgun yanakları çenesine doğru sarkıyordu. “Adres olarak burayı seçmiş olmanız çok iyi olmuş. Sizin gibi gençleri severim. Buraya yerleştikten sonra kendi milletini unutan o kadar Türk genci var ki etrafta.” Dişlerini hırsla sıktı. Onu bozmamak için sahibinin aslen nereli olduğundan bahsetmedik. “Şimdi bir de bunların eğlencesi çekeceğiz bi’ kaç gün. Ortalık o aptal kıyafetle dolaşan insanlardan ve peşlerindeki veletlerden geçilmeyecek. Şeytan diyor, bir tane koç al, sonra da çık sokak ortasına daya boğazına bıçağı… Soran olursa bu da benim ibadetim…” Bir anda nefes nefese kaldı ve buraya gelmesinin sebebinin çok daha farklı olduğunu hatırlayarak kızarmış bir yüzle sustu. İhtiyarın genelde gurbetçilerde rastlanan o tuhaf hassasiyetini görmezden geldik. “Bana mektubu yazan sizsiniz sanırım,” dedi Mithat birasını yudumlayarak. Sonra parmağıyla işaret ederek, “arkadaşımın yanımda bulunmasında sizin için bir mahsur var mı? Ona da bana güvendiğiniz kadar güvenebileceğinizi şimdiden söyleyebilirim.”

Yaşlı adam varlığımı ilk kez fark etmiş gibi suratıma baktı ve sonra aynı hızla kafasını çevirdi. “Yo yo kesinlikle rahatsız olmam. Yalnız anlatacaklarımın aramızda kalması şart tabi…” Önüne konan bardağı elinde topaç gibi döndürdü. Birkaç yudum aldıktan sonra yüzünü ekşitti. “Burada insan sert bi içki de içemiyor, nerede bizim rakılar nerede bu conilerin bulaşık suları, peh!” Bardağı şiddetli biçimde yere vurunca birkaç damla yaşlı adamın boğazına gitmekten son anda kurtararak dışarı attı kendini. İhtiyarın kırmızı yüzü yavaş yavaş kendi rengini aldı. Derin bir nefes alışverişinden sonra “her neyse, Mithat Bey sizin çok iyi bir dedektif olduğunuzu duydum. Hakikaten öyle misiniz?” dedi ciddi ciddi. Gülmemek için yüzümü çevirdim. Fakat kulağım giderek ilginç bir hal alan konuşmadaydı. “Size ne kadar iyi lazım?” dedi Mithat sırıtarak.

“Ne kadar iyi, o kadar iyi!” dedi adam hızlıca. Tombul parmaklarıyla sıkıca kavradı bardağını.

Mithat bu kelime oyunundan sıkılarak konuyu farklı bir noktaya çekti. “Adımı kimden duydunuz?”

“Bir arkadaşımdan” diye yanıtladı şişman adam. “Görüşlerine değer verdiğim dostlarımdan biri sizin çok yetenekli bir dedektif olduğunuzu ve çözüme ulaştırdığınız bazı davalarınızdan bahsetti.”

“Benim adım gazetelerde hiç geçmedi” diye hatırlattı Mithat.

“Evet biliyorum. Arkadaşım adınızı bir polis arkadaşından almış. Polis, resmi bir görevinizin olmadığını ve adınızın gazetelerde geçmesinden rahatsızlık duyduğunu söylemiş ona. Ama yeteneğinizi de öve öve bitirememiş. Ben de başımdan geçen bazı tatsız hadiselerden dolayı bana sizden bahseden arkadaşımdan adresinizi almak zorunda kaldım. Tabi sebebini söylemedim. Polis hariç bu olaylardan kimsenin haberi yok. Onlar bile mevzuya tüm detayları ile hâkim değiller. Zaten bu Amerikan polisleri bizi adamdan saymazlar.” Hızlı konuşma performansı yüzünden tıkanarak birkaç yudum bira takviyesi yaptı. “İşte size gelen mektubumun hikâyesi böyle,” dedi dirseğini masaya dayayarak.

“Hüseyin Gürsan demiştiniz değil mi?” Mithat parmaklarını birkaç ritmik hareketle masaya vurdu.

“Evet. Teksas iş dünyasında inşaat sektörüne yön veren firmalardan biriyiz. Kurucusu olduğum holding üç eyalette faaliyet gösteriyor. Ama ana firmamız Teksas’ta.” Cebinden siyah bir kartvizit çıkardı. Üzerinde büyük ve ışıltılı harflerle ‘Gursan Holding Company’ yazıyordu. Altında telefon numarası ve adres belirtilmişti. Kart, Mithat’tan sonra benim elime ulaştı. ‘Hüseyin Gürsan’ diye mırıldandım kendi kendime. Bu ismin neden ilk başta bu kadar tanıdık geldiğini şimdi anlamıştım. Bu adı daha önce defalarca duymuştum. Fakat yaşlı adamın yüzünü ilk kez görüyordum. Uzun uzun inceledim ihtiyarın çizgilere boğulmuş yüzünü. ‘Ne tesadüf’ dedim içimden. Mithat tekrar eline aldığı küçük kâğıdı arkalı önlü çevirdikten sonra bardağının yanına bıraktı. Başını sallayarak, “yani kaba tabirle çok zengin ve başarılı bir iş adamısınız,” dedi adamın daha fazla konuşmasına müsaade etmeden. “Bu da sizi mükemmel bir hedef haline getiriyor.” Herhangi bir anlama gelmeyen meşhur bakışı yüzündeki yerini aldı. “Nerede oturuyorsunuz?”

“Memorial Park’ta.”

Mithat bir süre mesafeyi tartarcasına gözlerini kıstı. Elini masaya dayayarak “birkaç davada polisle birlikte çalıştığım doğru” dedi çekinerek. “Fakat resmi olarak onlarla hiçbir ilişkim yok. Yani bu davayı almayı kabul etsem bile polisle birlikte çalışmamız mümkün değil.”

“Hiç önemli değil. Zaten onların da bir şey yaptıkları yok. Bu yüzden size geldim.”

Mithat’ın bakışlarından, ciddi bir davanın altından kalkıp kalkamayacağını düşündüğünü anlıyordum. Ortamdaki sesler birbirimizi duymayı zorlaştırınca, “özel bir yerde konuşsak nasıl olur?” diye teklif sundu iş adamına. “Tercih ettiğiniz başka bir yer yoksa evimizin bu iş için uygun olduğunu belirtmek isterim.” İhtiyar adam başını sallayarak ağır ağır doğruldu. Yoğun ısrarlarımıza rağmen hesabı ödedikten sonra, hep birlikte eve geçtik. Yolda konu hakkında tek kelime bile edilmedi. Daireye girince Mithat her zamanki gibi odanın ortasındaki berjer koltuğa kuruldu. Ben de cılız ışıkla varlığını hissettiren lambayı yakarak mutfağa geçtim ve dolaptan buz gibi viski çıkardım. Geri döndüğümde iş adamı Mithat’ın tam karşısındaki tekli koltuğa geçmişti. İçkileri servis ettim. Odaya üstünkörü göz gezdiren Gürsan kadehinden ufak bir yudum aldı. Arkadaşım da bacak bacak üstüne atarak arkasına yaslandı. Konuyu kimsenin açmaya yeltenmediğini görünce “eee” dedim. “Nerede kalmıştık?” Ellerimi ensemde kilitleyerek ihtiyara baktım.

İş adamı “eveeet” diye uzattı elini cebine daldırarak. “Sizden davamı almanızı istiyorum Mithat Bey. Tabi bu sizin hayli zamanınıza ve emeğinize mal olacak, farkındayım. Ama telafi edebileceğimi düşünüyorum.” İç cepten çıkan titrek ellere takıldı gözlerim. Parmakların ucunda sallanan beyaz desteden bakışlarımı ayıramıyordum. ‘Ah Yed-i Beyza’ diye mırıldandım ister istemez. Herhalde Musa’nın koynundan çıkardığı beyaz eli de peşindekileri şu an beni heyecanlandırdığı kadar heyecanlandırmıştı. İhtiyar, bankadan henüz alınmış olduğu belli olan gıcır dolarları balya halinde masaya bırakınca Mithat bence bu noktada söylenmesi gereken en son cümleyi kurdu. “Dava ilgimi çekerse neden olmasın?” Tek kaşı kalkmış, masa üzerindeki desteye göz ucuyla bakıyordu.

“Ondan hiç şüpheniz olmasın” diye yanıtladı iş adamı. “Bu davanın ilginizi çekeceğinden eminim. Hatta dedektiflik hayatınız boyunca daha ilginç bir vaka ile karşılaşmayacağınıza kalıbımı basarım.” Elini yeniden ceketinin iç cebine soktu ve sihirbaz edasıyla çabucak çıkardı. Bu kez üzerinde isminin yazılı olduğu gümüş bir puro kutusu tutuyordu elinde. İçinden kalın bir puroyu seçtikten sonra bize doğru uzattı. “Türkiye’den geldi, dikkat edin biraz serttir.” Mithat aceleyle ben ise ağır ağır uzandık. Birkaç saniye sonra oda dumana boğulmuştu. Birkaç saniye içinde yakıcı bir alevin bir yolu takip eder gibi geçtiği her yeri yakarak gırtlağımdan tüm vücuduma yayıldığını hissettim. Midem alev alevdi. Birkaç öksürükle kendime geldim. Loş ışık altında bir sis tabakası tepemizde dolaşıyor, şömine alevlerinin nemi duvarlarda kendini gösteriyordu. Odaya koyu gölgeler hâkimdi. Gürsan, anlatacaklarını kafasında toparlamak için uzun uzun bekledi. Sonra kararını vermiş bir şekilde, “önce sizden şunun cevabını almak istiyorum,” dedi derin bir nefes eşliğinde. “Sizce kusursuz cinayet diye bir şey var mıdır? Yani bir insan arkasında hiçbir iz bırakmadan adam öldürebilir mi mesela?”

Yaşlı adamın asıl konuya gelmediğini ve teorik bir tartışmanın yaklaştığını hissederek telaşlandım. Zira Mithat bu gibi konularda saatlerce konuşma performansına sahipti. Uzun uzun düşünmesini fırsat bilerek, “ben fikrimi söyleyebilir miyim,” diye söz aldım. Okuduğum polisiye romanlar arasında buna benzer bazı hikâyelere rastlamıştım. Ama gerçek hayatta bu tarz şeylerin yaşanacağına pek ihtimal vermiyordum. “Bence kusursuz cinayet, işlenmediği sürece vardır. Kâğıt üzerinden pratiğe döküldüğü an ise katil için sonun başlangıcı olur.” Artık bunun üzerine ne söylenebilir ki edasıyla arkama yaslandım ve bacak bacak üstüne atarak gerindim. Puromun dumanları isten kararmış tavanda birikiyordu.

Arkadaşımın gözbebekleri bir an için parıldayıp söndü. Purosundan birkaç kez derin derin çekti. Önce bana sonra da iş adamına baktı. “Tabirleri gelişigüzel kullanmayı sevmem,” dedi ağır ağır. “Kusursuz cinayet derken neyi kast ediyorsunuz? Üç yüz yıl önce bir kişiyi bıçaklayarak öldürmüş olsaydınız, etrafta sizi gören kimse yoksa kusursuz bir cinayet işlemiş sayılırdınız!”

“Sizi anlıyorum.” Gürsan purosunun külünü özenle silkti. Kravatıyla oynayarak yüzünü ekşitti. “Katilin kimliği bilinmesine rağmen onu yakalayacak hiçbir ipucu elde edilememişse, bu katil açısından yine de kusursuz bir cinayet sayılır demek istiyorsunuz. Belki de haklısınız. Peki, o halde şunu sorayım: Bir suçlu, nasıl yaptığı anlaşılmaksızın herhangi bir suç işleyebilir mi? Doğaüstü güçlerin, kara büyünün ve buna benzer metafiziksel güçlerin yardımıyla filan. Böyle bir şeyi duydunuz ya da bizzat şahit oldunuz mu?” Gözlerimi devirerek baktım iş adamına. Konu giderek ciddiyetinden uzaklaşıyordu. Mithat önündeki kibrit kutusuyla oynadı bir süre. Ardından bakışlarını iş adamının üzerinde sabitledi. “Hayır. Böyle bir şeye hiç şahit olmadım? Peki, ama bütün bunları neden soruyorsunuz?”

Gürsan sahte bir gülümsemeyle, “boş verin,” dedi. “Benimkisi sadece merak…” Titreyen sesi, sözlerini desteklemiyordu. Önceki tüm tebessümleri boşa çıkaran bir endişeyle baktı. Hüzünlü çehresi, tepesinden vuran ışığın etkisiyle kederli görünüyordu. “Ben en iyisi buraya gelme nedenimi en başından anlatayım,” dedi hafifçe titreyen elleri purosuna uzanırken. “Hem o zaman davayı alıp almayacağınızı daha rahat söyleyebilirsiniz.” Mithat’ın ricasıyla cebimde bulundurduğumu küçük not defterimi çıkardım. İş adamı ikimize birden bakmaya özen göstererek, “ayın on beşinde,” diye başladı hikâyesine. Dikkatinin dağılmaması için belli etmemeye çalışarak not almaya başladım. “Evimin salonunda işle ilgili bir belgeyi incelerken, hizmetçi kız masamın üstüne kapalı bir zarf bıraktı. Üzerinde adres veya imza bulunmuyordu. Bu yüzden ilgisiz bir tavırla zarfı açıp içindeki kâğıdı çıkardım. Üzerine Türkçe bir kaç satır karalanmıştı. Yazılanlara üstünkörü göz gezdirdim. Mektupta kabaca size az sonra anlatacağım bazı şeyler yazılıydı. Umursamadım ve okur okumaz zarfı ile birlikte şömineye fırlattım.” Mendiliyle alnını kuruladı. “Bundan iki gün sonra evime bir mektup daha geldi. Bu kez bunu bizzat posta kutusundan kendim aldım. Yine isimsizdi ve yine aynı şeyler yazıyordu. Bu defa biraz tedirgin oldum açıkçası. Mektubu evdekilere gösterip ortalığı velveleye vermek istemiyordum. Bir şaka yahut bir delinin işi olabilirdi. Fakat ne olur olmaz diye kâğıdı çalışma masama kaldırdım.

Ertesi gün hizmetçim odaya telaşla girdi. Önceki gece evimin bahçesinin etrafında yabancı bir şahsın şüpheli hareketlerle dolaştığını gördüğünü söyledi. Anlattığına göre adam simsiyah kıyafetler giyinmiş ve yakalarını da kaldırarak bahçenin etrafını turluyormuş. Vakit gece yarısı olduğu için önce görmekte zorlanmış. Üstelik bizim evin girişiyle bahçe kapısı arasında hayli mesafe vardır. Bu yüzden biraz da şans eseri adamı fark etmiş diyebilirim. Tabi bunları duyunca hemen polise başvurdum ve mektubu teslim ettim. Yaşadıklarımı olduğu gibi aktardım onlara. Mektubu incelediler. Üzerinde hiçbir parmak izi bulunamadı. Daha doğrusu yalnızca benim izlerim vardı. Ardından zarfın nereden gönderildiği bulmak için çalışma başlattılar. Fakat çabalarının bir sonuca ulaşmama ihtimalini de aklımın bir köşesine yazmam gerektiğini üstü kapalı biçimde ima etti amirleri. Bu tip hadiselerin sürekli yaşandığını, dikkate değer bir şey olmama olasılığını da ekledi. Yine de ne olur ne olmaz diyerek bir süreliğine bana koruma tahsis edebileceklerini ve bir daha böyle bir hadise yaşamam halinde tekrar onlara başvurmamı rica etti.

Koruma fikri başlarda çok mantıklı göründü bana. Kabul ettim. Ayın yirmisinde sivil bir memur, bahçede ve evimin etrafında gizliden gizliye dolaşmaya başladı. Fakat dikkate değer hiçbir durum yaşanmadı. Üç gün boyunca hiçbir şüpheli hareket görülmeyince polis tehlike olmadığına kani olarak korumayı geri aldı. Bu tavırları beni hayal kırıklığına uğrattı tabi. Polisin harekete geçmek için adamın harekete geçmesini beklediğini anlamıştım. Bakın beyler ben ırkçı bir insan değilim ama burada yaşadığım müddetçe biz Türklere nasıl davranıldığını defalarca gözlemleme şansım oldu. Tabi ben zengin bir işveren olduğum için bunu asgari seviyede tutmaya özen gösterdiler. Fakat yine de arkamızdan neler konuştuklarının bize hangi gözle baktıklarını biliyorum. Halkı için demiyorum ancak resmi kurumlar nezdinde bu böyle. Her neyse. Neticede sivil polisin evimden ayrılmasını takriben bir mektup daha geldi. Yine aynı tehdit ve cümleler… Bu kez polise gitmedim. Onlara güvenerek iş yapmanın hata olduğunu anlamıştım. Bu işte yalnız başınaydım. Hemen harekete geçerek bazı önlemler almaya karar verdim. Bunların ne olduğunu da az sonra anlatacağım size.” Viskisinden birkaç yudum alıp dudağını ıslattı. “Ve ayın yirmi altısında yani dün, dördüncü mektup geldi. Bu kez diğerlerinden daha dikkatli davrandım ve her kelimesini özenle okudum. Mektubu masama bıraktığımda dehşet içindeydim. Yazılanları aklımdan çıkaramıyor, düşündükçe iyiden iyiye huzursuzlanıyordum. Ne yapmam gerektiğini enine boyuna tarttım. Polisin yine aynı işe yaramaz döngüyü takip edeceğinden emin olduğum için bu işi kendi kendime halletmem gerektiğini düşünerek size başvurmaya karar verdim.”

“Bu olaylardan önce de bu tarz mektuplar almış mıydınız?” diye sordu Mithat.

“Hayır, ilk defa böyle bir hadise içinde buluyorum kendimi.”

“Kim bilir polise bir günde buna benzer kaç mektup geliyordur” diye girdim araya. “Teksas’ta o kadar deli var ki.”

Arkadaşım gözlerini kısarak sanki sayılarını belirlemek için zihninde bir takım hesaplar yaptı. “Aslında zengin bir iş adamına, üzerinde hiçbir parmak izi bırakmadan imzasız mektuplar yollamak alelade bir durum olarak değerlendirilmez” dedi vücudun yarım döndürerek. “Fakat polisin davranışı da makul karşılamak gerek. İnsanlar polisten mucize bekliyorlar. Onların da imkânlarının sınırlı olduğunu bir türlü kabul etmiyorlar. Bir insanın suç işleyeceğini tahmin etsen bile çoğu kez onun harekete geçmesini beklemek zorunda kalırsın. Peki ya adam harekete geçmezse? İşte polisi de bu ihtimal düşündürüyor. Onlar için birkaç personelinin haftalar boyu sürecek muhtemel vakit kaybı, bir adamın soyulmasından daha değerli.”

“Bir Türk’ün,” dedi Gürsan, kendine has bakış açısıyla. “Bir Türk’ün kanı onlar için değersiz.” İhtiyarın düşünceleri canımı sıkmaya başlamıştı. Yaşadığımız yerde onun gibi onlarcasına rastlayabilirdiniz. Konuşmaya gelince yüksekten atıp hamaset parçalar fakat iş ciddiye binince tamamen değişirlerdi. O zaman hastane koridorlarında ‘Türk kanı’ değil ‘RH negatif’ sesleri yükselir, işlerini gördükten sonraki birkaç dakikalık yumuşama sonucu sonra yine hiçbir şey olmamış gibi eski düşüncelerine dönerlerdi. Gürsan hakkındaki düşüncelerimi yüzümden okumuş gibi baktı bana.

“Mektuplar yanınızda mı?” diyerek bu karşılıklı soğuk savaşı sona erdirdi Mithat.

“Hayır. Polise götürdüğüm hariç diğerleri evde masamın çekmecesinde. Tabi şömineye attığım ilk mektubu saymazsak.”

“Yani elinizde meçhul şahıstan gönderilmiş iki mektup var. Diğerlerinde de aynı şeyler mi yazılı demiştiniz?”

“Evet. Hepsinde.”

“Yazılanları hatırlıyor musunuz?”

“Tabi. Hem de kelimesi kelimesine!” Göbeğini içine çekerek gözlerini kapadı. Bir ibadetin en önemli anındaymışçasına vecd halinde “şöyle başlıyordu” dedi kâğıdı gözünün önüne getirmeye çalışarak. Sesi sanki birini taklit ediyormuş gibi kalınlaştırdı. ‘Hiçbir ayak izi bırakmadan yürüyebilir, hiç kimseye görünmeden istediğim eve girip çıkabilirim. Hiçbir duvar ve kapı bana engel olamaz. Aynı anda hem hiçbir yerdeyimdir hem de her yerde! Hiç kimse beni tanıyamaz ve hiç kimse beni durduramaz. Ne duyulurum ne görülürüm, ne ölürüm ne de öldürülürüm!’” Üzerimizde bıraktığı etkiyi görmek için gözlerini ağır ağır açıp bizi süzdü. Sesi tıpkı bir bant kaydı gibi zihnimde yeniden oynadı. Doğruyu söylemem gerekirse olaya bakış açımdaki ciddiyet bir parça bozguna uğradı. İş adamı korkutan şey beni eğlendirmişti. O ana kadar zihnimde oluşan, elinde silahıyla bir iş adamını soymak için pusuya yatan sinsi hırsız imgesi yerini üstüne beyaz bir örtü geçirerek hasmını hayalet olduğuna inandırmaya çalışan aptal bir adama terk etmişti. Hafif bir tebessümle Mithat’a çevirdim bakışlarımı. Onun benimle aynı duyguyu paylaşmadığı yüzünden belliydi. Göz kapaklarını yarı aralayarak, konuşmak için bir süre bekledi. Ağzını açınca da, “hakikaten ilginçmiş,” sözleri döküldü dudaklarından. “Demek az önceki tuhaf sorularınızın sebebi buydu. Peki, bu mektupları almanıza neden olacak hiçbir şey gelmiyor mu aklınıza? Unutmayın, en muvazenesiz mahlûklar bile eylemlerinin kendince bir mantık çerçevesinde tanzim eder.” Arkadaşım bazen bir konuya odaklandığı zamanlar, yanımda Osmanlıca Lügat taşıyasım gelir!

İhtiyar ellerini göbeğinde birleştirdi. “Ben de o kısma geliyordum zaten. Düne kadar aklıma belirli bir sebep gelmiyordu. Adamın biri durup dururken beni neden tehdit etsindi ki? Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Tamamen karanlıklar içindeydim diyebilirim. Saatlerce düşündüm durdum. Ta ki mektupların arasındaki bağlantıyı çözene kadar!”

“Bağlantı mı?” diye tekrar ettim kalemimi kâğıt üzerinde hızlıca oynatırken.

“Evet, aslında ilk başta nasıl fark etmedim bilmiyorum. Zira o kadar barizdi ki… Sanırım korku insanın bazen mantıklı düşünmesine engel oluyor.” Gözü uyuklar gibi duran Mithat’a kaydı. “Dün gelen mektubun alt kısmında kocaman puntoyla yazan 5 rakamına takıldı gözüm. Tek başına anlamsız gibi duruyordu. Endişem yüzünden dakikalarca bakmama rağmen bu rakamın ne anlam ihtiva ettiğini ve bana neden tanıdık geldiğini bir türlü kavrayamadım. Buna benzer bir şeyi bir yerden hatırlıyordum. Bir süre düşündükten sonra aklım başıma geldi. Düşüncemi doğrulamak için hemen çekmecemde duran bir önceki mektubu aldım ve iki kâğıdı yan yana koydum. Yanılmamıştım. Onun alt kısmında da büyük puntoyla 8 rakamı yazılıydı. Polise verdiğim mektubun üzerinde de sayı yazılı olduğuna o kadar emindim ki onlara verdiğim mektubu incelemeye bile gitmedim.”

Mithat elini çenesine dayayıp birkaç saniye düşündü. “Polise verdiğiniz mektup ayın kaçında gelmişti?”

“On yedisinde.”

Kaşlarını çatarak parmak hesabı yaptı arkadaşım. “Onun üzerinde de 14 yazılı olması gerektiğini düşünüyorsunuz öyleyse.”

“Aynen öyle. Sizin de kavradığınız gibi mektuplar geri sayım yapılarak gönderiliyor.” Hızlıca bu tarihleri de kaydettim not defterime.

“Mektupların işaret ettiği tarihin önemi nedir?” diye sordu Mithat. “Tabi o gece yeni yıla girilecek ama manyağın tekinin yeni yıl eğlencesini garip bir şekilde kutlamaya karar vererek şuna buna acayip mektuplar yolladığını düşünmek istemiyorum.”

Hüseyin Gürsan ağzını açmadan konuşabilmenin bir yolunu arıyormuş gibi dudaklarını kıpırdatmaksızın başladı. “Beni yakından tanıyan herkes son üç yıldır her yılbaşı gecesi evimde sergi tertiplediğimi bilir.” Konuya çok yabancı kaldığımızı anlayınca baştan almaya karar verdi. “Bakın beyler. Ben meşhur bir koleksiyonerim.” Sesi sanki amansız bir hastalığa yakalanmışçasına hüzünlü çıkmıştı. “Amerika’daki en kıymetli koleksiyon parçalarından bazılarına sahip olduğumu gururla belirtirim. Dünyada ancak sayılı insanın benimki kadar geniş bir yelpazesi vardır. Genellikle savaş eserleri ile ilgilenirim. Silahlar, kılıçlar, mızraklar vesaire. Ama bunlar eserlerimin yalnızca bir kısmını ihtiva eder. Çok çeşitli alanlarda değerli parçalar biriktiririm. Bu yüzden müze ve galerilerden sık sık teklif aldığım olur. Ama hayır! Eserlerim yalnızca evimin içinde sergilenecek. Ta ki ben toprağın altına girene kadar…” Birden kendisi ile aynı coşkuyu paylaşmayan yüzler görünce heyecanından dolayı utandı ve konuşmasına daha sakin bir tonda devam etti. “Her neyse! Koleksiyonumun maddi açıdan en değerli parçalarını bu yıl satın alarak eserlerimin arasına kattığım iki elmas oluşturur. Benim gözümde en kıymetli eserler değil tabi. Fakat bir hırsız için aynı şeyi söyleyemem.” Viskisinden bir yudum aldı. “Bu yılbaşı da bir istisna olmayacak” dedi dudağını yalayarak. “Âdetim olduğu üzere bir ay öncesinden tüm tanıdıklarıma davetiye yoluyla sergi vereceğimi duyurdum. Tüm koleksiyon eserlerini yılbaşı gecesi evimde sergileyeceğim. Kasıtlı olarak bu tarihi seçiyorum. Böylelikle o mankafa yılbaşı adetlerinden de kurtulmuş oluyorum.”

“Sergide elmaslar da yer alacak mı?”

“Tabi, bu yıl eserlerimin arasına kattığım başka parçalarla birlikte onları da sergileyeceğim. Davetiyede bu hususa da dikkat çektim. Böylece geçen senelere oranla çok sayıda saygıdeğer iş adamı ve koleksiyonerin de davetime icabet edeceğini tahmin ediyorum. Bu yüzden elmasları önceden görmek isteyen bazı arkadaşlar olduysa da bunu yılbaşı gecesine sakladığımı söyleyerek reddettim onları.”

“Kaç kişiden bahsediyoruz?”

“Sanırım elli kişi olacaktır.”

“Hmm.” Mithat alışkanlık haline getirdiği bu sözcüğü öyle zamanlarda kullanıyordu ki insan ister istemez altında çok derin manalar yattığını sanrısına kapılıyordu.

“İşte gönderilen mektupların ve altında yazan rakamların sırrı… Yani, bunu yazan şahıs o geceyi rastgele seçmiş değil.”

“Peki, ama hırsızlık yapmayı amaçlayan bir insan neden cinayet mektupları yazarak dikkatleri üstüne çeksin ki?” dedim merakıma mağlup olarak. “Bu hiç mantıklı gelmiyor kulağa.”

“Bir dakka!” diye sözümü kesti Mithat. Kaçırdığı bir noktayı yeniden gözden geçirircesine yüzünü ekşitti. “Hangi cinayet mektuplarından bahsediyorsun sen?”

“Az önce Hüseyin Bey okudu ya! Hatta buraya not aldım.” Hızlıca sayfaları karıştırarak ilgili yeri buldum. “Bak işte” dedim hızlıca yazdıklarıma göz gezdirerek. Sonra arkadaşımın neyi kast ettiğini anlayarak sustum. Mithat yüzümdeki ifadeyi fark edince az önceki düşünceli tavrı yerini gevrek bir gülümsemeye bırakmıştı. “Eee Cemay? Mektuplarda cinayet ile ilgili tek bir kelime bulabildin mi?”

“Hakikaten öyle” diyerek şaşkınlıkla defterimi kapadım. “Hüseyin Bey az önce ezberden okurken nedense aklıma bu geldi.”

İş adamı babacan bir tavırla “aynı hataya ben de düştüm” dedi. “Üstelik hakikati kavramam bayağı vaktimi aldı. Mektupları tekrar tekrar okudum ve ancak o zaman burnumun dibindeki gerçeği gördüm.”

Mithat not defterini elimden alarak mektubun metnine bir kez daha göz gezdirdi. “Daha da fenası,” dedi mırıltıyla. “Öldürmek bir yana, adam sizi herhangi bir şeyle de tehdit etmemiş. Ne hırsızlık ne şantaj… Kendisinde bazı olağanüstü hallerin mevcut olduğundan övgüyle bahseden birinin yazdıkları dışında elinizde hiçbir şey yok… Fakat yazan her kimse, çağrışımları öyle ustaca kullanmış ki, mektubu okuyunca insanın gözünün önünde ister istemez kanlı sahneler beliriyor.”

“Evet, neden polise gitmemin yararı olmayacağını düşündüğümü şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur. Mektupları yazan şahıs yakalansa bile herhangi bir suçla itham edilemez.”

Mithat not defterini bana vererek, kristal kadehin içindeki son tortuları iç etti. “Anlattıklarınızın ilgimi çektiğini saklamayacağım. Bu yüzden davanızı üzerime almaya karar verdim. Fakat henüz hiçbir şey yapmamış biri için bu para çok fazla.” Göz ucuyla dolar destesini işaret etti.

“Kimin için fazla? Benim için gayet makul bir miktar. Lütfen bu konuda itiraz etmeyin. Korumanızı istediğim şeyler o paranın birkaç yüz bin katı değerinde.” Mithat’ın karşı çıkışının yapmacık olduğunu düşünseydim ‘lütfen kabul et- hayır teşekkür ederim’ düzeyinde ilerleyen bu nazik tartışmayı oturduğum yerden daha rahat seyredebilirdim. Fakat arkadaşım ‘fazla’ diyorsa gerçekten fazla olduğunu düşündüğünü ve ‘istemiyorum’ dediğinde gerçekten istemediğini kast ettiğini biliyordum. Buna rağmen ihtiyar desteye elini bile sürmedi. Mithat konuyu eski yörüngesine taşıyarak, “fakat bir şartım var” dedi. “Eğer size bir faydamın dokunmasını istiyorsanız bana her şeyi tüm detaylarıyla anlatmalısınız. Dostlarınızı ve varsa düşmanlarınızı öğrenmek istiyorum… Özellikle Türk olanları… Nelerden hoşlanırsınız, nelerden nefret edersiniz? Korkularınız nelerdir? Zaaflarınız var mı? Yaşadığınız sıkıntılar, maddi durumunuz, varsa hazırladığını vasiyetnameniz, karınız-çocuklarınız, şüpheleriniz…”

İş adamı üst üste gelen ataklardan korunmak isteyen boksör edasıyla köşesinde büzüştü. “Bana biraz zaman tanıyın o halde” dedi başını ellerinin arasına alarak. “Anlatacaklarımı kafamda toparlamam gerekiyor.”

Mithat, “vaktimiz bol, acele etmeyin” dedi purosunun ucunu ezerek. “Ne zaman hazır olursanız o zaman başlarsınız.” Karanlık dakikalar geçtikçe odadaki aydınlık karşısında üstünlüğü ele geçiriyordu. Saate baktığımda gece yarısına yaklaştığını gördüm. Ay konumunu değiştirerek pencere önünden çekilmiş, etraf iyiden iyiye karanlığa bürünmüştü. Sabırlı bir bekleyişin ardından iş adamı söz aldı. Ben de önemli gördüğüm noktaları not etmeye başladım. “Maddi açıdan varlıklı bir insan olduğumu biliyorsunuz artık” diye girdi söze Gürsan. “Koleksiyoner olduğumu da…” Kalın puro konuşmasına engel olduğu için tükürür gibi çıkardı. “Dört ay önce müzayedede tanıştığım Güney Amerikalı bir arkadaşım sayesinde ucuz bir fiyata Arjantin’den iki elmas getirttim.” Bir elmasın fiyatına ucuz diyebilecek kadar zengin olmayı ne çok isterdim! Mithat belki de hayatı boyunca bir daha rastlamayacağı türden kazançlı bir vakayla karşı karşıyaydı. “Elmasları satın aldığımdan beri bankada saklıyordum. Bunu arkadaşlarım da bilir. Fakat dediğim gibi ilk kez yılbaşı gecesi görecekler ve gördüklerinde de ağızları açık kalacak.” Kırlaşmış kaşlarını kaldırarak gülümsedi.

“Eğer elmasların varlığından haberdarsalar neden görünce ağızları açık kalsın ki?” dedim yazmaya ara vererek.

“Bu size de sürpriz olsun” dedi tebessümle arkasına yaslanarak. “Siz de yılbaşı gecesi öğreneceksiniz.”

“Sergiye biz de davetliyiz yani?”

“Tabi. Bunu sizden özellikle rica edeceğim zaten.” Ellerini birbirine kenetleyerek kaldığı yerden devam etti. “Dediğim gibi önceleri elmaslar sergi günü bankadan evime transfer edilecek ve yılbaşı gecesi sergilenecekti. Zaten bence hırsız da planını buna göre kurguladı. Elmasları ele geçirebilmek için eline sadece o gece fırsat geçeceğini biliyordu. Bu yüzden ya bankadan eve transfer esnasında yahut da sergi sırasında bunları çalmayı planlıyor. Hatta belki sahtelerini hazırladı ve sergi sırasında el çabukluğuyla değiştirebileceğini sanıyor.”

“O halde bırakın elmaslar bankada kalsın,” dedim bir çırpıda.

Gürsan kalabalık bir ortamda pot kırmışım gibi bıyık altından gülümsedi. “Orada güvende olduklarını mı sanıyorsunuz? Son iki ayda Teksas’ta kaç banka soygunu olduğunu biliyor musunuz?”

“Hayır.”

“Ama ben biliyorum. Tam dokuz banka. Üstelik bir tanesi benim şubenin bulunduğu caddede.”

“Elmaslarınız artık bankada değiller sanırım” dedi Mithat sabırsızlıkla.

“Evet evet” diye hızlıca yanıtladı ihtiyar. “Bana mektuplar yollayan o adam hırsızlık için elmasların bankadan çıkarıldığı anı bekliyorsa bile artık avucunu yalayacak. Zira dün onları oradan alıp daha güvenli bir yere sakladım. Evime!”

“Evinize mi?”

İhtiyar anlayışla salladı başını. “Size hırsızlığa karşı bazı önlemler aldığımı söylemiştim az önce. İşte bunlardan biri de dün gece evime koydurduğum şifreli bir kasa. Varlığından kimsenin haberi yok. Yani sizi saymazsak… Yatak odasındaki duvarın içine gömülü vaziyette ve üzerindeki yağlı tablo sayesinde gizleniyor. Tabloyu kenara çekip duvarı elinizle içeri doğru itmezseniz, fark etmezsiniz bile.” Önündeki şişeyi itina ile bardağa doldurdu ve kafaya dikti. “Değerli tahvillerimi ve bonolarımı da bu kasada saklıyorum. Tabi geçici bir süreliğine. Şu iş bitsin yine eski yerine koyacağım.”

Mithat bileğinden kırdığı elini ağzına götürdü. Sigarasından birkaç kez çekti. “Karınız kasanın yerini öğrenmiş olamaz değil mi?”

“Hayır. Dün gece karım evde değildi, hizmetçilerin hepsine de ben izin vermiştim.”

“Kasa nasıl bir şey? Yeterince güvenli mi?”

“Evet, çelikten yapılma ve oldukça sağlam…”

“Şifresi kaç haneli?”

“Dört.”

“Şifreniz kolay tahmin edilebilir sayılardan oluşmuyor değil mi, doğum tarihiniz gibi… Lisedeki matematik hocam bir şifre belirlerken sürekli olarak pi sayısının ilk hanelerini seçerdi kendisine.”

“Hayır, ben hocanızdan daha temkinliyim sanırım.”

“Kasa belirli bir deneme sonrası kendini kilitliyor mu?”

“Hayır.” Üst üste gelen sorulardan bunaldı ihtiyar. Fakat benim de ekleyeceğim bir nokta vardı. “Siz yine de o kasaya pek güvenmeyin Hüseyin Bey” dedim öne doğru eğilerek. “Zira karınız kasanın varlığını fark ederse sayıları teker teker denemek isteyebilir. Dört haneli bir sayıyı tutturma ihtimali on binde birdir. Yani eşiniz her gün sistemli bir şekilde yüz sayı denerse en geç yüz gün içinde şifreyi bulacaktır.”

“Karım yerini nasıl öğrenebilir ki?” diye kestirip attı Gürsan. “Zaten uzun süre elmasları burada tutacak değilim. Şu yılbaşı geçsin bir hal çaresine bakacağım. Belki de sigortalarım, gerçi bu bana biraz pahalıya patlar ama…”

“O halde bu mevzuyu bir tarafa bırakalım” diyerek konuyu değiştirdi Mithat. “Bize ailenizi anlatacaktınız.”

“Ah tabi” dedi yaşlı adam purosunu ağzının köşesinden çıkararak. “Önce ilk karım Zeynep’ten bahsedeyim size. 1948 yılında İstanbul’da evlenmiştim onunla. Hiçbir zaman mutlu bir evlilik hayatım olduğunu iddia edemem. Ama yine de halimden memnundum. Evlenmemizden iki yıl sonra Deniz adını verdiğimiz bir çocuğumuz oldu. Her şey iyi gidiyor sayılırdı. Birkaç yıl sonra bazı sorunlar patlak verdi ve 1957 yılında ise hayatım birden bire tepetaklak oldu. Zeynep’le aynı yıl biraz gürültülü biçimde boşandık. Deniz yedi yaşına basmıştı. Boşanmamızın üzerinden birkaç ay geçince ikinci evliliğimi Hande ile yaptım. Hande evlenmeden önce sekreterimdi. Onunla olan evliliğimiz halen sürüyor. Zeynep ise oğlumu da alarak Fransa’ya yerleşti. Orada kansere yakalandı. Deniz annesi henüz daha hayattayken intihar etti. Çok geçmeden de annesi hastalık neticesi öldü.”

Mithat “Hande hanımdan çocuğunuz var mı?” diye sordu bu acıklı hikâyeden zerre etkilenmeyerek. İş adamı olumsuz manada başını salladı. “Çalışanlara gelince,” dedi dişlerini gıcırdatarak. “Bir hizmetçim ve bir de şoförüm var. Şunu önceden belirtmeliyim ki ben gerek iş yaşantımda gerek özel hayatımda önceliği hep Türklere veririm. Yıllardır Amerika’da yaşıyorum ama buranın insanlarına bir türlü alışamadım. Bu yüzden mecbur kalmadıkça Türkleri tercih ederim. Bence böylesi daha uygun. Gurbette birbirimizi desteklemezsek yanarız, öyle değil mi?” Bence öyle değildi. Ama sessiz kaldım. İhtiyar bize aldırmadan devam etti. “Hizmetçilerden bir tanesi sabahtan akşama dek bizde kalır. Şu bahçemin etrafında yabancı bir adam gördüğünü söyleyen var ya o. Siz sormadan söyleyeyim. Evimde çalışanlardan şüphelenmek için hiçbir nedenim yok.” Kısa bir alkol molası verdi. Daha sonra “az önce adınızı bir arkadaşımdan duyduğumu söylemiştim” diye devam etti. “Ada Avni Urel. Hem ortağım hem de yakın arkadaşım olur kendisi. Önceleri iş dünyasında benim en büyük rakiplerimdendi. Fakat gelişen piyasaya ayak uyduramayarak battı. Durumu kötüleşince elinde avucunda ne varsa satmaya başladı. Sonra sıra koleksiyonunu dağıtmaya geldi. O da benim gibi koleksiyon meraklısıydı. Zamanında yüksek fiyat teklif etmeme rağmen bir türlü satmaya yanaşmadığı ne kadar parça varsa hepsini kendi koleksiyonuma kattım.” Gergin çenesinin arasından sivri dişleri göründü.

“En yakın dostunuza yardım etmediniz mi yani?” dedim dayanamayarak.

“O zamanlar en yakın dostum filan değildi,” diye kendini savundu. “Her neyse. Bu olaydan sonra aramız bozuldu tabi. Fakat kendisine gayet cömert bir teklifte bulunarak şirketini değerinin üzerinde bir fiyata satın aldım ve firmamın bünyesine kattım. Şu anda firmanın küçük ortağı. Aramız da gayet iyi.” Bana dönerek imalı biçimde “nasıl o kadar da kötü bir insan değilmişim değil mi?” diye sordu. Hiçbir karşılık vermedim.

“Koleksiyon işini bıraktı mı peki?”

“Hayır, ama zaten o hiçbir zaman benim gibi profesyonel yaklaşmamıştı olaya. Bir sistemi yoktu. Tefeciler gibi ne bulursa alıkoyuyordu. Eskici dükkânına çevirmişti evini. Geçenlerde koleksiyonumdan İran hançerini ısrarla geri almak istedi. Kabul etmedim tabi. Yaşadığım müddetçe o parçaların hiçbiri benden ayrılmayacak. Bu da benim prensibim.”

Mithat elini çenesine yasladı. “Başka?”

“Başka başka… Sekreterler, genel müdür, iş yerinde çalışan diğer ekip… Onlardan da şüphelenmek için bir sebep göremiyorum açıkçası.” Bir süre tereddüt etti. Sanki bir şey söylemekle söylememek arasında kalmıştı. Sonra “ah” diye parladı birden. “Bir şey daha var. Pek önemli olduğunu sanmıyorum ama yine de anlatayım. Semavi diye bir ortağım vardı. Semavi Altıntaş. Üç yıl önce firmamıza katıldı. Yirmili yaşlarında ticari kafası olan bir gençti. Yaşına göre şaşırtıcı muazzamlıkta bir serveti vardı. Kısa bir ortaklık maceramız oldu onunla. O günlerde yatırımlarım dolayısıyla sıcak paraya ihtiyacım vardı. Geldi ve hisseler için yüksek bir fiyat önerdi. Kabul ettim. Dört ay sonra da kavgalı-gürültülü biçimde ayrıldık.”

“Ne oldu?”

“Bir kaç hafta içinde inşaat tasarımlarıyla ilgili birçok proje koydu önüme. Bunların uçuk kaçık şeyler olduğunu söyledim ona. Ben iş hayatında geleneksel yöntemleri tercih ederim daha çok. Semavi gençliğinin verdiği heyecanla sürekli yenilik peşinde koşturuyordu. Riske atmamızı istediği miktar da çok büyüktü. Bu projelerden biri bile tutarsa piyasanın en büyüğü olacağımızı iddia ediyordu. Şiddetle karşı çıktım. Daha sonra ortak havuzdan bir miktar parayı zimmetine geçirdiğini ve bunu gecelik repoda işleterek ertesi gün yeniden hesaba koyduğunu anladım. Önceleri ses çıkarmadım ama bir süre sonra zimmetine para aktardığını fark edince şirketin mali denetimden geçmesini ve hesapların ayrıntılı incelenmesini istedim. Müfettişlerin araştırması sonucu haklılığım ortaya çıktı ve neticede yollarımızı ayırdık. İş yerinden ayrılırken ‘sana yaptıklarının hesabını ödeteceğim. Er veya geç öldüreceğim seni’ diye tehdit etti.

“Sizi öldürmekle mi tehdit etti?”

“Evet. Kızgınlıkla söylenmiş bir söz. Aldırmadım tabi. Daha sonra da hiç görüşmedik.”

“Şimdi ne yapıyor?”

“Bildiğim kadarıyla İngiltere’de. Zaten bağlantılarının çoğu oradaydı.”

“Aklımızın bir köşesinde dursun,” dedi Mithat. “Bazen neyin önemli neyin önemsiz olduğu belli olmaz. Bu arada vasiyetname hazırladınız mı?”

Yaşlı adam başını sallayarak güldü. “Böyle şeylerin sorulması şart değil mi? Ölümünden kimler faydalanacak, seni kim öldürmek isteyebilir?”

Arkadaşım ‘doğanın kanunu bu’ der gibi ellerini açtı. Gürsan gözünü şömine alevlerinden ayırmayarak, “bu iş biraz çetrefilli” dedi. “İki yıl önce bir vasiyetname hazırlamıştım. Buna göre koleksiyonum hariç tüm mirasımı karıma, koleksiyonu da ortağım Avni’ye bırakıyordum. Bu vasiyetname artık geçersiz zira üç ay önce avukatım Nazmi ile ikinci bir vasiyetname hazırladık.”

“Yenisine göre mal taksimi nasıl?”

“Elmaslar hariç koleksiyon yine Avni’ye kalacak. Evdeki hizmetçilere ayırdığım bir miktar parayı çıkardıktan sonra servetimin tamamını hayır kurumlarına bağışlıyorum.”

“Karınız?”

“Ona beş kuruş bırakmayacağım.” İhtiyarın sinsice kıvrılan dudaklarına ve şeytani biçimde parıldayan gözbebeklerine baktım. Arkadaşımla göz göze geldik. Mithat elini, loş ışığın altında pamuğu andıran saçına attı. “Bu iki vasiyetname arasındaki ani değişiklik belirli bir nedene mi dayanıyor?”

“Evet. Kusura bakmayın, size hiçbir şeyi saklamayacağıma dair söz verdim ama bu sebep şimdilik bende saklı kalsa daha iyi olur. Zaten konuyla direkt ilgili olduğunu sanmıyorum.” Koltuğunda sıkıntıyla kımıldandı. Mithat, ihtiyarın üzerine gitmeyerek, “yeni vasiyetnameden kimlerin haberi var?” diye sordu.

“Altında imzası olanlar hariç hiç kimsenin.”

“Ben hukukçu değilim,” dedi arkadaşım parmak uçlarını birbirine çatı gibi yaslayarak. “Üstelik burada işler nasıl yürür tam olarak bilmiyorum ama eşiniz mahfuz hisse için mahkemeye başvurabilir ve dava açabilir. Böylece siz istemesizin bile mirasınızdan pay alabil…”

“Hayır hayır, o biraz zor” diye sözünü kesti iş adamı. “Karımı bu haktan mahrum edeceğim. Dava açsa bile mahkeme lehine karar vermeyecektir.” Kendine güveninin ardında çok önemli bir şeyin saklı olduğunu tahmin ediyordum. Mithat da öyle… Ama şimdilik irdelememeye karar verilmişti. İhtiyarın arkadan iş çevirmeye yatkın yapısı nedeniyle bu davanın beni de yavaş yavaş içine çektiğini hissediyordum. Şimdiden bir heyecan dalgası sarmıştı her yanımı. Mithat keyfi kaçmış olmasına rağmen yine de halinden memnun görünmeyi başardı. Bakışlarından, en uygununu seçmek için kafasındaki sorular arasından eleme yaptığını tahmin ediyordum. Parmaklarıyla tempo tutarak, “hmm” dedi uzun uzun. “Eşiniz size boşanmak istediğini açıkça söyledi mi?”

“Bir kere. Ama ben buna yanaşmadım. Avukata gidebileceğini ima etti. Ben de miras kozumu kullandım.”

“Yani, siz karınızı sahte bir mirasla elinizde tutmak istiyorsunuz o da sahte bir aşkla mirasınızı elinde tutmak istiyor.”

“Daha iyi özetlenemezdi.”

“Daha fazla detay vermek istemediğinizi görerek bu konuyu şimdilik geçiyorum” dedi Mithat. “Şu hizmetçinizin bahçede gördüğü yabancı adam… Biraz da ondan bahsedelim.”

“Dediğim gibi ikinci mektubun gönderilmesinin ertesiydi. Hizmetçim mutfakta iş yaparken bir ara koridordan geçmiş. Aralık bırakılan kapıdan soğuk geldiği için kapatmaya gitmiş. Tam o sırada bahçede tuhaf bir hareketlilik görmüş. Biraz yaklaşınca karanlığın içinde siyahlar giyinmiş bir yabancının bahçenin etrafında dolaştığını görmüş. Hatta bir ara içeri girer gibi olmuş adam. ‘Hızlı hızlı yürüyor sanki bir şey ararmış gibi bahçeyi ve etrafı turluyordu. Beni fark edince hemen geri döndü’ diye anlattı bana. Tabi telaşlandım. Zira evim, gelince müşahede edeceğiniz gibi, en yakınımızdaki evle arasında yüzlerce metre olan etrafı tamamen ıssız bir bölgede… Yani birisinin yanlışlıkla oraya gelmiş olması imkânsız. Gelen kimse hiç şüphesiz bana mektupları yollayan kişi olmalı. Elini kolunu sallayarak evime kadar gelebilen bu yabancıya karşı derhal önlem almalıydım tabi. Bu yüzden ilk işim bahçeye sağlam bir kapı taktırmak oldu. Buna bir de asma kilit taktırdım. Ayrıca bahçe duvarını bir buçuk metre daha yükseltip üzerine jiletli tel ördürdüm ve evime şifreli kasa alarak değerli eşyalarımı burada saklamaya başladım.”

Mithat’ın kıvrık dudaklarını arasından bir ıslık döküldü. “Bütün bu önlemleri ne kadar zamanda aldınız?”

Gürsan başını eğerek parmak hesabı yapmaya başladı. Kelimeleri uzata uzata konuşuyordu. “Sivil polisin gidişinden sonra başladığımıza göre… Duvarın işi dün bittiii. Yani yaklaşık üç gün…”

“Karınız bu yabancı adam meselesini biliyor değil mi?”

“Tabi, hizmetçi benden önce onunla konuşmuş zaten. Karım da vakit kaybetmeden bana söylemesini tembihlemiş. Tabi mektup olayından haberleri yok. Bu yüzden aldığım önlemleri abartılı buluyorlar.”

Mithat’ın ağzından yine uzun bir “hmm” çıkmıştı. “Evinize geldiğimizde bu meseleyi onlarla da konuşuruz.” İş adamı fötr şapkasının kenarlarıyla oynayarak kendi kendine bir şeyler mırıldandı. “Anlaşılır gibi değil,” dedim mırıltıyla. “Eğer bu adamın amacı hırsızlık yapmaksa, neden öncesinde bu tarz çılgınlıklar yapıyor ki? Üstelik bütün bunlar dikkat çekmekten başka bir işe yaramıyor.”

“Tarih suç işlemeden önce kurbanına ve polise meydan okuyan psikopatlarla doludur,” dedi Mithat bilgece. “Belki de adam belirli bir amaç için dikkatleri üzerine çekmek istiyor.”

İş adamı “olabilir” dedi ikimize birden bakarak. “Peki, şimdi ne yapacağız?”

“Siz ne yapmayı öneriyorsunuz” dedi Mithat alaylı bir yüz ifadesiyle. “Halinizden kafanızdan zaten bir şeyler geçtiğini görüyorum.”

İş adamı şapkasını başına geçirerek bıyık altından gülümsedi. “Bakın beyler ben gerçekçi bir adamımdır. Peşimdekinin kim olduğu hakkında elimde en ufak bir delil bile olmadığının farkındayım. Tahminlerim de bizi ancak bir yere kadar götürebilir. Bu yüzden bence en makul şey bu adama bir tuzak kurmak olacak.” Burnunu çekerek yutkundu. “Ben böyle düşünüyorum.”

“Suçüstü mü yapmayı planlıyorsunuz?”

“Başka türlü onu nasıl ele geçirebiliriz?” Ellerini açarak ikimize de baktı. “Siz ne düşünüyorsunuz?”

Sorunun muhataplarından biri ayağa kalkıp birkaç adım atarak şöminenin başına geçti. Alevlerin sarımsı ziyası yüzünü aydınlatıyordu. “Dedektifliğin kötü tarafı da bu işte” dedi dirseğini şömine rafına dayayarak. “Öldürüleceğinden şüphelenen biri dedektife yardımcı olmak amacıyla onu pek çok konuda aydınlatabilir. Ama bunların hiçbiri bir dedektif için yerde boylu boyunca uzanmış bir ceset olması kadar faydalı olmayacaktır. Tabi sizin durumunuz daha başka. Bir kere riske atacağınız şey canınız olmayacak. Aksi takdirde kesinlikle karşı çıkardım. Fakat şimdi önerinizin makul olduğunu söylemek dışında bir şey gelmiyor elimden.”

Böylece ortamda fikri rahatsız edici bulanın bir tek ben olduğu aydınlığa kavuşmuş oldu. “Neden kedi-fare oyunu oynamak yerine sergiyi iptal edip bunu da arkadaşlarınıza duyurmuyorsunuz?” dedim bir çırpıda. “Böylece hırsızlıktan ümidini kesen adam ya da kadın her kimse vaz geçmiş olur.”

“Bunu arkadaşına sorsana delikanlı” dedi Gürsan ekşi bir suratla. “Sanırım o cevabı daha iyi biliyor.” Sonra yine kendisi cevap vermek istedi. “Eğer iptal edersek bu kez başka bir zaman peşime düşmeyeceğinin garantisi var mı? Hayatım boyunca bu korkuyla yaşayamam! O yüzden onu bir an önce yakalamalıyız.” Şimdiden alacağı intikamın hasretini çekiyormuş gibi yumruğunu avucunda sıktı. Gözlerindeki vahşi ifadeyi yakalamıştım. Gergin çenesini, kararlı ifadesini ve parlayan gözleri…

“Arkadaşım iyi bir dedektif olabilir fakat kahraman değildir” dedim. “Bu meçhul şahıs arkadaşıma rağmen atağa geçebilir ve hatta belki cinayet bile işleyebilir.” Bu sözlerim bir uyarı niteliğindeydi. Mithat’ın avcı rolüne bürünmesini, sonu facia ile biten bir işe kalkışmasını istemiyordum. Dedektiflik kariyerine yeni başlamıştı. Bu konuda henüz fazlaca bir tecrübe sahibi olmadığından başımıza olmadık işler açılabilirdi.

“Bir suçlu harekete kalkışana kadar avantaj kendisindedir” diye hatırlattı Mithat, bana dönerek. “Kalkıştıktan sonra ise bize geçer.”

“Evet, ama bunun artık ölü bir adam olarak Hüseyin Gürsan’a yararı ne?” Bu sözler dudağımın arasından aniden dökülünce iş adamının suratı garip bir hal aldı. “Pardon” diye ekledim. “Ben sadece ihtimalleri dile getiriyorum.”

“Cemay Bey mübalağa ediyorsunuz. Gereken önlemleri aldığımız müddetçe ne olabilir ki?” İhtiyarın yüzünde zoraki bir tebessüm belirdi. “Üstelik bu fikrin heyecan verici olduğunu kabul etmelisiniz. Zaten ne demiş eskiler, en iyi müdafaa hücumdur.” Bana kalsa eskilerin masalları ile yola çıkmazdım. Fakat elmaslar Gürsan’ındı, dava ise Mithat’ın… Bana yalnızca baş sallamak düşüyordu. “Zaten vakit bir hayli geç oldu” diyerek ayaklandı ihtiyar. “Detayları evime gelince konuşuruz.” Yüzü ölgün sarı ışığın altında parıldadıkça, yağlı derisinin altına gizlenen kırışıklıklar da meydana çıkıyordu. Kalın ceketinin önünü ilikledi. “Gelmeden önce ararsınız, şoförümü gönderip sizi aldırırım. Ha bir de eğer size ne iş yaptığınızı ya da neden eve geldiğinizi sorarlarsa onlara dedektif olduğunuzu sakın söylemeyin. Sizden biyografi yazarı diye bahsettim. Hayatımı kaleme almak için evime geldiniz ve özel hayatımla ilgili bilgi topluyorsunuz, tamam mı? Zaten ben de bu yalanı anlattım herkese.” Gürsan’ın neden adı gazetelerde bile geçmeyen tanınmamış bir dedektife başvurduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Eğer Mithat tanınmış bir dedektif olsaydı onun yazar olduğuna dair yalan uyduramayacaktı tabi. Bu Mithat için bir parça onur kırıcı bir vaziyet olsa gerekti. Arkadaşım bu detayı yakalamış mıydı bilmiyorum. “İsabet olmuş” dedi gülümseyerek. “Hiç kimse bir dedektife ya da polise kendi isteğiyle bilgi vermez. Bu arada aklınıza yeni bir şey gelirse bizi muhakkak arayın. Bazen en ufak bir kıvılcım, en karanlık noktaya ışık tutabilir.” İş adamı bu parlak nasihatten etkilenmişe benzemiyordu. Başını sallayarak tuhaf bir mimikle ağır ağır girişe yöneldi. Önünden geçerek kapıyı açtım. Aksıra öksüre elini tırabzanlara attı. Merdivenleri tık nefes inen adamın arkasından bir süre baktım.

Odaya dönünce, komodinin üzerine bıraktığım polisiye roman çarptı gözüme. Mithat’a çaktırmadan bir köşeye fırlattım. Arkadaşım bu romanlar yüzünden benimle defalarca alay etmişti. Şimdi onu hiç çekemezdim. Cebimden sarma kâğıdı çıkarıp, tabakamın içindeki otları özenle dizmeye başladım. Pencerenin buğusunu silerek aşağıya göz gezdirdim. Sokak lambalarının ışıkları sisin içinde kaybolmuş, etraf karanlığa gömülmüştü. Gürsan aşağıda kendisini bekleyen arabasına atladığı gibi gecenin karanlığında yol aldı. Pencereyi kendime doğru çekince, Mithat’ın camdaki yansıması görüş alanıma girdi. Parmak kalınlığındaki beyaz çarşafı tıktım ağzıma. Kibriti çakarak odayı nahoş bir kokuya boğdum. Mithat buna çoktan alışmıştı. Polisiye roman merakımdan ötürü ‘ne o Sherlock Holmes’a mi özeniyorsun?’ diye takılıyordu ara ara. ‘Ben en azından alışkanlığıma, uyuşturucu maddelerin zekâyı uyanık tuttuğuna dair entelektüel bir kılıf uydurmuyorum’ diye yanıtlıyordum onu.

Pencereyi ardına kadar açınca şöminenin uzun saatlerin emeğiyle biriktirdiği ısı, birkaç saniyelik soğuğa yenik düştü. Kar aralıksız devam ediyor, iri taneler dakikalar geçtikçe zemindeki boşlukları dolduruyordu. Ürpertici soğuk yüzünden birkaç saniye sonra camı kapatmak zorunda kaldım. Elimdeki yarım sigarayı cebime tıkıştırdım. Mithat’a sormak istediğim pek çok şey vardı kafamda. Neyse ki benim hamle yapmama gerek kalmadan konuyu kendisi açtı. “Gürsan’ın söyledikleri hakkında ne düşünüyorsun? İlgini çekti mi?” Piposunun içini temizleyerek yeni tütünle doldurdu ve kenarına birkaç kez vurarak sıkıştırdı. Çakmağını yakarak üzerinde gezdirdi ve dudağının kenarındaki yerine yerleştirdi.

“Çekmez olur mu?” dedim masanın üzerindeki balyaya kaçamak bir bakış atarak.

“Hüseyin Gürsan’a mektup yazan şu adam hakikaten enteresan biri olmalı. Sen ne düşünüyorsun?”

“Ben mi?” dedim yüzümde bir küçümseme ile. “İhtiyar buradayken söylemek istemedim ama…” Elimi alayla salladım. Yüzümdeki ifadeyi fark etmemesi olanaksızdı. “Besbelli ki mektup anormal havası verilmek için özellikle yazılmış. Ayak izi bırakmadan yürümek, aynı anda birden fazla yerde olmak, duvarlardan geçmek… Üfff.” Elim havada dairesel olarak birkaç tur daha attı. “Bunlar akla mantığa sığacak şeyler mi?”

“Cemay anlaşılan seninle yine ayrı noktalardan bakıyoruz olaya,” dedi ağzından halka şeklinde dumanlar çıkararak. “Eğer o mektupta yazılanlar olmasaydı benim için bu dava alelade bir hadiseden ibaret olurdu. Hatta belki zaman bile ayırmazdım. Oysa şimdi durum çok farklı… Sen tüm olan bitene bir delinin acayip işleri gözüyle bakıyorsun. Muhtemelen o kâğıtta yazılanlar okununca; ağzından köpükler saçan, eli baltalı, kan çanağına dönmüş gözlerini dört açıp vahşice kahkahalar atan, iri yarı tımarhane kaçkını birini canlandırdın hayalinde. Oysa benim gözümün önüne; kütüphanesinde oturmuş, yazısında vurgulamak istediği yerleri özenle seçtikten sonra, defalarca gözden geçirmiş olduğu müsveddeyi temize çeken ve bu esnada Hüseyin Gürsan’ın bunu okurkenki halet-i ruhiyesini tahayyül edip sinsice ellerini ovuşturan sakin ve tehlikeli biri geliyor. Ve umarım karşımızdaki adam bu ikincisi değildir. Zira zekâsı fazla gelişmiş bir psikopatı yakalamanın güçlüğünün yanında, senin deliyi kaçtığı tımarhaneye tıktırmak nedir ki! Şu noktanın üstünde ısrarla durmanı istiyorum: bir insanı böyle bir mektup yazmaya iten sebep ne olabilir?”

“Bir psikolog gözüyle tahlil etmek gerekirse,” yüzündeki ekşi ifadeyi görmezden geldim. “Adam Gürsan’ın kafasını allak bulak etmek, korkularını tetiklemek için bu yola başvurmuş olabilir. Metafiziksel hadiseleri de işin içine karıştırarak şeytani güçleri olduğunu iddia edip insanların en ilkel zaafından faydalanmak isteyen biri.”

“Öyle olduğunu kabul edelim. Bu da adamın zeki biri olduğunu kanıtlamıyor mu?”

Kekeleyerek “eh” dedim. “Bence daha zeki biri olsaydı, mektuptaki tehditleri ölü bir dilde yazmayı tercih ederdi. Mesela Latince… Böylece olay çok daha gizemli bir hal alırdı.” Bana dudağını bükerek baktığını görünce “sakın büyü ve o diğer saçmalıklara inandığını filan söyleme bana” diye neredeyse neşeli bir sesle ekledim. “Hani seni tanımasam, sırf para koparmak için adamın söylediklerini ciddiye almış numarasını yaptığını düşüneceğim.”

“Cemay bazen beni hakikaten tanımadığını düşünüyorum. Ben de bir insanın mucize kabilinden bir takım işler yaparak suç işleyeceğini kast etmiyorum zaten. Beni asıl, mektubu yazan kişinin kafa yapısı düşündürüyor. Mektup ister planlı bir çabanın ürünü, isterse bir delilik anında çalakalem yazılmış olsun, fark etmez. Her an her şeye kalkışacak cesarette bir tıynetin izlerini görüyorum o yazılanlarda. Bu yüzden ben de tıpkı Gürsan gibi endişeliyim.”

“Benim şu an için tek endişem, iş adamının parayı geri isteme ihtimali,” dedim masanın üzerinden bana selam çakan destenin göz alıcılığı karşısında kayıtsız kalamayarak. “Geçen ay iyice borca girdim. Senden borç istemeyi düşünüyordum. Bu yüzden davayı kabul etmen işime bile geldi. Sen para yönünden rahat bir insan olduğun için belki fark etmiyorsun.”

“Para işleri ilgimi çekmiyor. Zaten şimdiye dek polisle çalıştığım için kendime has bir standardım olmadı. Ama umurumda değil. Yine de Gürsan’ın bize bıraktığı paranın miktarı, davanın zannettiğin kadar basit olmadığını anlamana yardımcı olması bakımından önemli olabilir.”

“Sanmam. Bazı zenginlerin böyle tuhaf huyları vardır. Sağa sola para saçmak için bahane ararlar.” Arkadaşımın eğilimlerini bilen biri olarak ihtiyarın davasını üzerine almasını iyi karşılamamıştım. Ayağa kalkarak pencere kenarına geçti. Arkası bana dönük halde dışarıyı seyrederken ben de banknotları saymaya başladım. “Burada bir senelik kiramız var” dedim sesimi yükselterek. İtiraf edeyim ki aslında çok daha fazlası vardı. Mithat’ın düşünceli biçimde dışarıyı seyretmesini fırsat bilerek dolarların bir kısmını gergin lastikten kurtararak cebime attım. Geri kalanı çekmeceye tıktıktan sonra koltuğa geçtim. Mithat aklı bir şeye takılı kalınca yaptığı gibi hızlıca birkaç tur attı odada. Ardından aceleyle saate bakarak “acaba Gürsan evine ulaşmış mıdır?” diye endişeli bir sesle sordu.

“Sakin ol. Şoförü yanındayken bir saldırıya uğrayacağını hiç sanmıyorum.” Aslında şoförü yanında olsun olmasın Gürsan’ın bir saldırıya uğramayacağından emindim. Fakat bundan bahsedersem yine işi hafife aldığımı düşünebilirdi.

“Ondan sormadım. Eğer evine ulaşmışsa telefonla arayıp bir şey isteyecektim.”

“Evden çıkalı yarım saat olmuş” dedim duvardaki saate bakarak. “İstersen biraz daha bekle.” Pencere kenarına ilerleyip karlar içindeki karanlık sokağı seyretmeye başladı yeniden. Benim için ihtiyar adamın anlattıkları arasında dikkate değer tek konu vardı. Mithat’a onu sormak istedim. “Vasiyetname hakkında ne düşünüyorsun? Karısını neden mirasından çıkardı sence?”

Arkasını dönerek bir kaç adım attı. Gözlerinde sinsi bir parıltı vardı. “Sen şu can sıkıcı dedektif romanlarını okurken katili öğrenmek için hemen kitabın son sayfalarını açan tembel ve meraklı insanlara benziyorsun.” Karşıma geçerek sinir bozucu bir yavaşlıkla viski şişesini eline aldı ve kristal kadehi her an düşecekmiş gibi gevşek tutarak içkiyi içine boca etti. Konuya girme çabaları emniyette işkence metodu olarak kullanılabilirdi. “En başından başlayalım” dedi viskiden bir yudum alarak. “Gürsan neden polise gitmek yerine bize başvurdu?”

“Söyledi ya. Gitmiş ama polis ilgilenmemiş.”

“Polisin böylesine zengin ve nüfuzlu bir adamla gerçekten ilgilenmeyeceğini mi sanıyorsun?”

“Yalan mı söyledi? Yani polise gitmedi mi?”

“Yoo hayır. Muhtemelen gerçekten polise gitti. Zira o zamanlar şüpheliyi nerede araması gerektiğini bilmiyordu. Dolayısıyla prosedürü takip etti. Fakat sonra mektuplardaki bağlantıyı çözdü. Beyninde bir şimşek çaktı adeta. İşte ondan sonra polise başvurmanın iyi bir fikir olmayacağını düşünmeye başladı. Ona polisin mektuplar karşısında yapabileceği pek fazla bir şeyi olmadığını söylediğimde ne cevap verdiğini hatırlıyor musun? ‘Polis onu bir şeyle itham edemez.’ Evet, belki polis itham edemez ama polis onun kim olduğunu bulabilirdi. İşte bizim ihtiyar tilki bence tam da bu yüzden bize gelmeye karar verdi. Çünkü mektupların elmaslar yüzünden geldiğini anlayınca şöyle düşündü: ‘Eğer adam elmaslarımın peşindeyse ve harekete geçmek için sergi gününü bekliyorsa yakınlarımdan biri olmalı. Dolayısıyla polis işin içine karışırsa korkup vazgeçebilir.’ Yani polisin işi kurcalamadığından değil aksine kurcalayabileceğinden endişelendi. Bir sebepten ötürü polisin peşindekini keşfetmesi işine gelmiyor. Cemay, bu Hüseyin Gürsan düşündüğümüzden de kurnaz bir adam sanırım. Acaba aklından neler geçiyor?” Aynı şeyler benim de zihnimi kurcalıyordu. “Vasiyetname meselesine gelince” dedi bardağı dudağına götürürken. “Karısını mirasından çıkarması için aklıma tek bir sebep geliyor. O da senin de kolaylıkla tahmin edebileceğin gibi aldatıldığından şüphelenmesi. Bu yüzden gurur yapıp bize anlatmak istemedi bence. Farklı bir sebebi varsa bilmiyorum.”

Mithat gibi düşünüyordum. Gürsan gibi bir insana bu denli radikal bir kararı aldıran tek konu aldatılması olabilirdi.

“Tehdit mektupları yollayan kişi ile karısı ve aşığı arasında bir bağ kuruyor olabilir mi?”

“Öyle bile olsa bu vasiyetnamesini üç ay önce değiştirmiş olması gerçeği ile bağdaşmıyor. Üstelik unutma adam mahkemede karısının hiçbir şey alamayacağından emin. Bunun için elinde çok kat’i deliller olması lazım.”

“Yasak aşkı kanıtlayan bir belge mi?” dedim artık dedikodu sınırlarına girmiş olmanın utancıyla. “Karısının sevgilisine ya da aşığının ona yazdığı bir mektubu filan mı ele geçirdi?”

“Bu da bir ihtimal…”

“Diyelim ki elinde mektuplar var. Bunları kasada mı saklıyor sence?”

“Mümkün. Gürsan karısının kendisini aldattığını öğrendiği an yeni bir vasiyetname hazırladı. Burası kesin. Bence o da senin bana sorduğun soruyu kendi kendine soruyor: ‘Acaba karım beni aldatmakla kalmayıp aşığı ile birlikte işi tehdit mektupları yollamaya ve hatta hırsızlığa vardıracak kadar ileri götürdü mü?’ İşte bunun cevabını onun da bildiğini sanmıyorum.”

“Tabi bunlar birer tahmin…”

“Belirli bir sebebe dayanan bir tahmin…” dedi parmağını kaldırarak. “Ben asla içgüdülerime güvenerek bir sonuca varmam. Bunu yaparak yola çıkan insanlar nadiren de olsa hedefe varınca, mantık silsilesini kurarak yola çıkmış olanların çoktan oraya ulaşmış hatta kamp kurmuş olduklarını görürler.” Ellerini arkada birleştirerek piposuna asıldı. Daha çok kendi kendisine sorar gibi, “Gürsan karısının kasayı öğrenmesini neden istemedi?” dedi parmak uçlarını birbirine dayayarak. “Bu hırsızlığa karşı alınmış bir önlem miydi? Hayır. Zira kadın o kasanın varlığından haberdar olsa bile içini açamayacaktı zaten. O halde…” Aniden duraklayarak başını kararlı biçimde salladı. Gözbebekleri bir an parlayıp söndü.

“Evet, o halde… Devam etsene.” Mithat’ın aklına gelen parlak düşünceleri kendine sakladığı ve benim yüzüne okkalı bir yumruk patlatmak istediğim anlardı bunlar. “Hem bunları neden Gürsan’a söylemedin?”

“Histerik davranıp içine kapanmasından korktum. Fakat bir dahaki görüşmemizde onu fena sıkıştıracağım.”

Aklımdaki diğer soruyu sordum. “Karısının aşığının kim olduğunu biliyor mu sence?”

“Cemay ben müneccim değilim. Zaten Gürsan’ın ağzından duyacağım şeyleri tahmin etmeye de niyetim yok.” Birden somurtarak ayaklandı. Bana kalırsa bu öfkenin sebebi ihtiyarın ketumluğuna içten içte bozulmuş olmasıydı. O odadan çıkmak üzereyken ben de önümdeki polisiye romana uzandım. Birden arkasını döndü. “Sen şu romanını okuyup Bay ve Bayan McAlister’ın kendi kütüphanelerinde öldürülmelerini ve katilin sıradan bir mutfak bıçağını tercih etmek yerine, en son bir Homo Erectus tarafından kullanılan ucu sivri ve paslanmış av aletiyle cinayet işlemenin çok daha pratik bir yol olduğunu düşünmesinin sırrını araştıradur, ben de biraz bu vaka üzerine kafa yorayım.” Yüzündeki o sırıtışı görünce tepem attı. “Gürsan’a ne soracaktın?” dedim neredeyse gururla elime aldığım kitabı gözüne sokmak istercesine yakın tutarak. Aklımda kalan son noktayı da aydınlatmak ve bu dava ile ilgili en ufak bir detayı bile gözden kaçırmamak istiyordum. Madem bu işte beraberdik o halde her ipucunu ve her düşüncemizi de birbirimizle paylaşmalıydık.

Mithat eli kapının tokmağında kalakaldı. Puro dumanlarına çeşitli geometrik şekiller vererek “kasasının içindeki her şeyi not edip bana bildirmesini isteyecektim” dedi.

“Bu gece uygun olmayabilir, bence yarın ara.”

“Öyle yapacağım,” dedi kapıyı kapatırken. O geceki konuşmamız işte böyle bitmişti. Ertesi gün ise faaliyete geçme zamanıydı.

 

Devamı Gelecek Sayıda

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum