TİLDA VE DİĞERLERİ 6: UÇAN KUŞ

Paylaş:

Previously on Tilda ve Diğerleri:

“Çocukken masaldaki çikolatadan evi olan kötü cadının sizi pişirip yeme ihtimali hiç aklınıza gelmez miydi? Ya da kırmızı başlık giyince bir kurt tarafından yutulabilme riski taşıdığınız?” diye atıldı Tilda. Gülerek devam etti: “Çocukken annelerinden bu korkunç masalları dinlemiş olanların seri katil olma ihtimalleri daha yüksek herhalde!” “Bence,” diye sakinlikle cevap verdi Tijen Hanım, “Çocukken annesinin ne kadar ürkütücü olsa da masal anlattığı çocuk değil, anlatmadığı çocuk, çocukluğunu yaşamamıştır!”

“Tıpkı şu an cinayet masasını meşgul eden vaka gibi!” diyerek içeri giren Komiser Okan, Suadiye Hamiyet Yüceses sokağının köşesindeki dedektiflik bürosunun sahibesi Tilda Ahırkapı’yı konuşmasına bile fırsat vermeden kolundan çekip dışarı çıkardı. O sırada, neyse ki uluslararası bir skandal çıkarmadan Berlin’den dönmüş dedektif asistanı Mehmet Cinozoğlu, makyöz arkadaşı Tijen Hanım ve Avukat Selami büroda sohbet etmekteydiler. SGK pirimi yatmasa da, dedektiflik bürosunun, diğerlerinden geride kalmayan yetenekteki tombul erkek kedisi Basti ise, yüksek bir mobilyanın tepesinde tek gözü açık uyukluyordu. Tek gözü açıktı çünkü iki önceki macerada bir depoda bulunan ve büroya sığınmacı olarak atanan tekir anne kedi Pembu ve ikisi erkek biri dişi üç yavrusu, çoktan kaldıkları odadan büronun geniş salonuna yayılmış, buldukları her şeyle kedi fareyle oynar gibi oynamaya başlamışlardı.

Komiser Okan Raffag, Tilda’yı dedektiflik bürosundan “Hadi yürüyün çabuk, olay mahallini dikkatle tarayacak üçüncü bir göze ihtiyacımız var,” diyerek çıkardı. Ve sonra cinayetler başladı.*

Komiser Okan’ın Tilda ile bir akşam yemeği yiyebilmek için ortaya attığı masum cümle, o akşamdan sonra ortaya çıkan seri cinayetlerle bir araya gelince masumiyetini yitirdi. Dünyanın öbür yarısından İstanbul’a yolları nereden düşmüş ise, Gaziosmanpaşa’nın arka mahallelerinde Haitili üç anne ve her annenin birerden üç bebeği ölü bulunmuştu. Görgü tanıklarının anlattıklarından yola çıkılınca, cinayetlerin, kadınları getirip mahalleye yerleştiren ve sonra ortadan kaybolan Haitili bir erkek tarafından bir amaç ya da güdü ile işlendiğini tahmin etmek için FBI seri cinayetler uzmanı olmaya gerek yoktu. Fakat bu kadınlar ve bebeklerini özgürlüklerine kavuşturmak için onca yolu gelmeyi göze almış biri, neden onları tek tek boğazlarını keserek öldürmek istemişti ki?

İstanbul Emniyeti gerekli soruşturmaları yaptı. Mobese kameralarından eşkali tespit edilen şahsın cinayetlerden yaklaşık beş saat sonra Atatürk Havalimanı’ndan çıkış yaptığıbelirlendi. Şüpheli şahıs, British Airways’in tarifeli uçağıyla Haiti’ye dönüyordu. Pasaportta belirtilen isim ise şaka gibiydi: Mark David Chapman!**

Komiser Okan, Dedektif Tilda ve Mehmet, yerel saatle 10.00’da Atatürk Havalimanı’ndan havalanıp, Londra’da 22 saat ve Miami’de 2 saat aktarma için bekleyip en son Haiti’deki Toussaint Louverture Uluslararası Havaalanı’na indiklerinde adanın yerel saati 17.53’ü ve bir gün sonrasını gösteriyordu.

“Havaalanına ismi verilen Toussaint Louverture, eski köle ve askeri lider. 1790’larda yönetimi ele geçirerek Mayıs 1801’de kendini  Haiti’de ömür boyu genel vali ilan etmiş,” diye anlattı Mehmet. Sol gözü morarmış, kaşı ve dudağı patlamıştı. Anlaşılan İngiltere’de kaldıkları 22 saat boyunca Haiti tarihini yalayıp yutmaktan başka işler de karıştırmıştı. Bir araba kiralayarak, 12 Ocak 2010’da yaşanan 7.0 şiddetindeki depremden beri hala kaldırılmamış yıkıntıları bulunan başkent Port-au-Prince’de çevre tanıma turuna çıkmışlardı. Toussaint Louverture Bulvarı’ndan geçerlerken Tilda, Birleşmiş Milletler’e ait bir binanın üzerinde yazanları okudu: “MINUSTAH –Mission des Nations Unies pour le Stabilisation en Haiti. Yani,Birleşmiş Milletler’in depremden sonra ülkenin durumunu stabilize etmek için gönderdiği askeri birlik.” “Bir hatayla,” dedi Komiser Okan. “MINUSTAH depremden önce kuruldu. 1990’da ülkenin bağımsız olarak addedilen tek ve belki de son seçimlerinde başa gelen solcu Katolik rahip Jean-Bertrand Artistide ülkeyi yozlaşmışlık ve kaos içinde terk ettikten sonra, Haziran 2004’te ülkenin durumunu stabilize etmek için gönderilen ama yardımdan başka her melanete sebep olan farklı ülkelerdenasker ve gönüllü sivillerden oluşmuş topluluktur,” diye düzeltti. “Neyse biz işimize bakalım. Şimdi lağvedilmiş Haiti ordusundan Albay Nakon Hababe ile görüşeceğiz.” O sırada kendilerini misafir edecek Croisade Nationale des églises Évangéliques / Evanjelik Kiliseleri Ulusal Haçlı Birliği binasının önüne gelmişlerdi.

Albay Nakon Hababe misafirlerini kapıda karşıladı. “Dağılmış bir ordu mensubu için fazla donanımlısınız Albay,” diyerek elini sıktı Albay’ın Tilda. Türk kadını ortalamasından uzun olan 1.75 boyu ve topukluları ile karşılaştığı çoğu erkeğe tepeden bakan genç kadının donanım derken,kamuflajlar giymiş olan Albay’ın belindeki iki silah ve göğsündeki çapraz fişekleri kastettiği malumdu ama geniş omuzları ve yaklaşık iki metre boyu ile kedi gibi yeşil gözlü siyahi adamdan gözlerini ayıramadığını Komiser Okan gibi Mehmet de fark etmişti. Albay neden silahlı olduğunu açıkladı: “Haiti ordusu, 1804’ten 1990’lara kadar Haiti’nin en uzun süreli milli kurumuydu. 1990’da seçimle başa gelen Artistide tarafından lağvedildi. Polisi ve bizi görevden men eden Artistide silahlarımızı almayı başaramadı. ABD ve BM ülkede yeni bir polis gücü kurdular ama kısa süreli bir eğitimle iş başı yapan kişiler ellerindeki gücü uyuşturucu kaçakçılığı yapmaya kadar vardırdılar maalesef!”

Mehmet devam etti: “Haiti ordusu ve polisinin insan hakları ihlali, yolsuzluk ve işkence suçları diz boyu aşmış olmasına rağmen bu suçlardan hiçbir ceza almadığı kısmını atladınız sanırım Albay!” Tilda gerginleşecek olan havayı dağıtmaya çalıştı: “Neyse. Ülkenin iç çalkantıları bizi ilgilendirmez. Ben diyecektim ki,hem siyahi hem yeşil gözlüsünüz Albay. Bu Avrupa ve Asya’da nadirdir.”

“Haiti’de değil,” diye cevap verdi Albay Hababe. Ben bir Mulatto’yum. Mulattolar 1789’da nüfusu yaklaşık 550.000 olarak kayıt edilmiş ada halkının 25.000’lik kesimini oluşturan, çoğunluğu siyahi Afrika-Avrupa melezlerine verilen isimdir. O tarihlerde adanın nüfusunun 500.000 kişi gibi çoğunluğunu Afrikalı köleler, 30.000 kişi kadarını Avrupalı kolonistler oluşturmuştu. Adada kurulan ülkelerde çıkan bağımsızlık ayaklanmalarının çoğu, biz Mulattolar’ın Avrupalı kolonistler gibi yaşama isteğimiz ve toplumda onlarla aynı seviyede olabilme arzumuzdan kaynaklanmıştır. Biz asileriz Matmazel. 1700’lerin sonlarında atalarımız yani gece-gündüz süren çalışma saatleri nedeniyle açlık ve hastalıktan kırılan köleler ve azad edilmiş Mulattolar adanın dağlık iç bölgelerine kaçarak orada Maroonlar ismini alıp koloniyel askerlere karşı gerilla savaşı başlattılar. Büyük sayıda köle ve azad edilmiş halk bu esnada, tanrısı olan Iwa’yı Batı Afrika dinlerinden alan Vudu dinine yöneldi. Sonradan Katolik olanlarımız bile hala bu iki dine aynı anda inanırlar, tıpkı benim gibi. Adadaki Protestanlar tarafından hor görülsek de!” diye sözünü bitirdi.

Dünyayı iki kere turlamış kadar uzun süren yolculuklarından bitap düşmüş misafirlerine odalarını gösteren Katolik rahiple beraber Albay da ortadan kaybolunca “İşimiz var bu adamla,” diye fısıldadı Mehmet Komiser’in kulağına doğru. “Vudu için din mi dedi o? Büyü değil miydi o yahu?” “Hadi uyuyalım uyuyabilirsek,” dedi Komiser. “Saatimi değil günümü de şaşırdım ben!”

Ertesi sabah Albay’ın dünden yarım kalan tarih dersi eşliğinde kahvaltı ettiler: “Bulunduğunuz adanın tamamının adı biliyorsunuz ki Hispaniola. Bu ismi, 6 Aralık 1492’de Kristof Kolomb’un adaya ayak bastığında verdiği isim olanLa Isla Española’nın İngilizleştirilmesi sonucu aldı. 1 Ocak 1804’te Jean-Jacques Dessalines, adada yaşayan ilk yerel halk olan Arawaklardan gelme isimle, Haiti olarak adanın bağımsızlığını ilan etti. Fakat hemen ardından adada kalan ve adayı terk etmelerine engel olunan çoğunluğu Fransız olan beyaz insanları, kadın-çocuk-bebek demeden öldürülmeleri, hatta bıçak gibi sessiz aletlerle katledilmeleri emrini verdi. Öyle ki silah sesi diğerlerinin kaçmasına sebep olmasın diye. Sonuç, yaklaşık 5000 insanın yakılarak, işkence edilerek, boynu kesilerek öldürülmesi. Bu Dessalines denen adam kendine İmparator Jacques-I adını verdi ama bir Mulatto isyanında öldürüldü. 1811’de Henry Christophe da  kendini Kral Henry-I olarak atadı ve o da 1820’de isyancılar kapısına dayanınca intihar etti.”

“1847’de Faustin-Élie Soulouque, eski siyahi köle, başkan olmuş ve 1849’da kendini Faustin I olarak ömür boyu imparator ilan etmiş,” diye tamamladı Mehmet.Tilda dayanamadı: “Bu narsizm, oturduğun döner koltukta sonsuz kere dönebileceğine inanırken, ya en düşük seviyede takılı kalmak ya da en yüksekteyken dönen vidanın sonu gelince yeri boylamak gibi bir şey.Benim saydığıma göre dört. Tam dört seçilmiş insan-ne derece dürüst seçimle başa geldikleri de tartışılır- kendilerini ömür boyu imparator ilan etmekte gecikmemişler. Küçücük bir adaya oranlarsak ne de fazla bencil ve hırslı politikacı! Bu nasıl bir aymazlıktır ki bir tane de adam çıkıp kendi çıkarları için değil de şu ülkenin bekası için savaşmamış?”

“Tıpkı sizin dahi lideriniz Mustafa Kemal Atatürk gibi değil mi Matmazel?” diye sordu Albay Hababe.

“Mustafa Kemal’den de önce Osmanlı donanması bu topraklara ulaşsaydı adil yönetim ne demek görürlerdi bence. En azından padişaha bağlı bir vali atanırdı ve kendini ömür boyu bilmemkim ilan edemezdi,” diye söze girdi Komiser Okan.

“Belki de. Ama Osmanlı güçsüzleşince bu ada yine İngiltere, Fransa ya da İspanya’nın sömürgesi haline gelirdi ki, tarihte bu üç ülke hiç yakasını bırakmamış adanın,” dedi Mehmet.

“Ve Amerikalılar! 1905’te Monroe Doktrini’ne uygun olduğunu iddia ederek gümrüklerimizin kontrolünü ele geçirdiler. 1915-1934 arası Amerikan donanması adayı işgal etti.”

Albay cümlesini henüz bitirmişti ki bir gümbürtüdür koptu. Kapıda nöbet tutan silahlı adamlarla caddeden geçmekte olan başka bir grup arasında silahlı çatışma çıkmıştı. Eski model bir kırmızı Toyota pikabın arkasına doluşmuş ve “Bogeymen! Bogeymen!” diye bağıran grup ortalığı karıştırıp geldiği yöne doğru gazlayıp gitti. Daha önce defalarca çatışmaya girmiş Komiser ülkeye beylik silahını sokamadığı için pişman, Albay Hababe’nin belinden çekip aldığı silahlardan biriyle çatışmaya katılmıştı. Yalnız saldırganlardan hiçbirini indiremediği için sesli olarak sövüp duruyordu. Tilda, Mehmet’le beraber masanın altında kollarını kafasına siper ederek aldığı pozisyondan kalkmaya uğraşırken Albay, genç kadının elinden tutup kaldırdı. Az önce hayatlarına kast etmiş bu eli silahlı adamların kim olduğunu anlatıyordu bir yandan: “Bu gelenler yerel adıyla Bogeymen, uluslararası bilinen adıyla Tonton Macoutes. 1957’de seçilen en sevimli diktatörümüz François Duvalier’in nam-ı diğer Papa-Doc’un kendini korumak ve halkı korkutmak için kurduğu askeri birliktir. Hatta Duvalier, 1964’te kendini yeniden seçtirip hayat boyu başkan ilan etmiştir. Politika ve ekonomik güce siyahileri de ortak edeceğim vaadiyle gelmiş biri için ne güzel koruma askerleri değil mi? Bunlar da ölümünden seneler sonra bile Bogeymen’leri devam ettiren Duvalieristler. Maalesef öyle bir ülkeye geldiniz ki politik tabakalarda en az tektonik tabakalar kadar kaygandır burada! Şimdi anladınız mı Matmazel, neden ülkenin iç çalkantılarının sizi gayet yakından ilgilendirdiğini?”

Mehmet masanın altından kalkıp üstünü başını silkelerken, ülke tarihinden aklında kalanlarla devam etti: “Papa-Doc lakaplı bu yöneticinin bunca silahlı güç elde etmişken, öldükten sonra ülke yönetimini oğlu olan Baby-Doc lakaplı Jean Claude Duvalier’e bırakmış olması kimseyi şaşırtmamıştır o zaman.”

Albay devam etti: “Batı yarıkürenin en fakir ülkesi olarak tespit edilen Haiti’de Baby-Doc denen adamın, hükümetin yani halkın parasıyla iki milyon dolarlık düğün yapmasından sonra Fransa’ya kaçmasını sağlayanın da Amerikan hükümeti olduğu yazıyor muydu okuduklarınız arasında!”

Soruşturma için dışarı çıkmaları gerekiyordu ama silahlı saldırıdan sonra hepsinin ayağı geri geri gitmekteydi. “Merak etmeyin,” dedi Albay. “Eğer sizi öldürmek isteselerdi, daha ülkeye girdiğiniz anda havaalanında kiraladığınız arabayı patlatırlardı. Az önce yaptıkları ‘Burada olduğunuzu biliyoruz, ayağınızı denk alın!’ uyarısıydı. Burayı küçük bir kasaba gibi düşünün. Herkesin kasabaya gelen yabancılardan haberi olur ya. Durumunuz bu. Ayrıca Artistide orduyu lağvedip ülkeden kaçtıktan sonra Haziran 2004’te başımıza gelen MINUSTAH belasına karşı korunmamız gerektiğinde Bogeymen’den başka dostumuz da olmadı.”

“İçimi rahatlattınız Albay. Hatırlatın da Bogeymen’e bizi patlatmadıkları için bir ara şükranlarımı sunayım! Bu arada, MINUSTAH adaya ülkenin durumuna iyi yönde müdahale etmek için gelmedi mi?” diye sordu Tilda. Komiser Okan MINUSTAH’la ilgili her türlü melanetdediği zaman da ona sormak istemişti ama bir türlü fırsat bulamamıştı.

“Maalesef. MINUSTAH askerleri de kendi belaları ve felaketleriyle geldiler. Erkek çocukları da dahil tecavüzler, işkenceler ve bu tecavüz olayları sonucu doğmuş pek çok babasız bebek. Nepalli  askerlerden yayıldığı iddia edilen ve 2016 itibariyle 770.000 kişiyi enfekte eden ve 9000’den fazla insanın ölümüne sebep olan kolera vakası yakamızı bırakmadı. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Ağustos ve Eylül 2008’deki iki ayrı kasırgada yüz binlerce insanın evsiz kalmasının ardından 12 Ocak 2010’da ülkeyi vuran 7.0 şiddetindeki depremde, önce 80.000 olarak açıklanan resmi ölü sayısı, 2011 yılında 316.000 olarak düzeltildi. Kesin olarak bilinen tek şey ise kimsenin aslında kaç kişinin öldüğünü kesin olarak bilmemesi.”

“Ve biz az önce bahsettiğiniz çok sayıda tecavüz vakası sonucu doğmuş babasız bebeklerden üçü ve bunların annelerinin cinayeti için buradayız değil mi?” diye sordu Mehmet, Albay’ın tedarik ettiği çelik yelekleri giyerlerken.

“Evet doğru tahmin ettiniz. Cinayeti işleyen de sahte pasaporta ulaşabilecek maddi ve politik güçte biri. Muhtemelen bir Katolik peder. Çünkü burada öldürülen anne ve bebeklerle birlikte cinayet sayısı 24’e yükseldi. Hepsinin bekar anneler ve bebeklerin de muhtemel tecavüz vakasından olma bebekler olduğunu söylememe gerek yok sanırım.”

“Demek katil zanlısını nerelerde arayacağımızı biliyoruz,” dedi Komiser Okan. “Evet ama bir Türk, bir Kürt, bir Ermeni, bir Katolik ve Vudu’ya inanan Haitili, fıkra gibiyiz. Kendimizi açık etmeden nerede ne arayabiliriz ki?” diye sordu Tilda. “Merak etmeyin Matmazel,” diye cevap verdi Albay Hababe. “İkiye ayrılacağız. Siz ve ben çok iyi bir ekip olacağız. Vudu hislerim öyle söylüyor,” dedikten sonra kızı elinden tutup adeta uçururcasına kapının önünde duran pikaba bindirip gazladı. Peşlerinden bekleyen diğer araca binen Mehmet, Komiser Okan’a “Bu Bogeymen bizim imamın ordusu gibi bir şey değil mi?” diye sormadan edemedi. “Evet, onun hayata geçmiş hali gibi. Aman sakın anma adını, kitabını yazan, önce o gruba karşıt kitap yazdı diye, sonra da o grupla işbirliği yaptı diye içeride!”

***

Bundan sonrası çok hızlı gelişti. Tilda ve Albay Hababe öyle uyumlu bir çift oluşturdular ki, sanki Tilda,ta Türkiye’den kalkıp üç anne ve üç bebek cinayetini araştırmaya gelmiş bir dedektif değil de, Albay Hababe’yi görmeye gelmiş nişanlısı idi. 2010 depreminin yıkıntıları üzerinde ayakta durmaya çalışan Hispaniola adasının batı yarısına kurulmuş ülkede, ümitsiz anlardan sağ çıkan tüm memleketlerdeki gibi eğlence sektörü derme çatma mekanlarda da olsa vur patlasın çal oynasın bir halde devam ediyordu. Mehmet ve Komiser Okan, gündüzleriAlbay’ın adamlarından birinin rehberliğinde şehri karış karış gezipKatolik rahiple ilgili bir ipucu bulmaya çalışırlarken, Tilda ve Albay şehirde kaldırılmadık taş altı bırakmadılar. Tabii ki soruşturma için değil, eğlenme amaçlıydı tüm yaptıkları. Geceleri oradan oraya kendilerini atarken, bir gecede kaç mekan gezdiklerini kendileri de sayamıyorlardı.

Haiti’ye geldiklerinin üçüncü akşamı, Albay ve Tildaşehrin CiteSoleil bölgesinde bir partide eğlenirlerken Albay Hababe’nin şehrin diğer ucunda aslında 15 Ekim 2017’de görev süresi dolmuş ama ülkeden ayrılmayı ağırdan alan MINUSTAH askerleri tarafından yakalandığı bildirildi. Yakalanıp sorguya çekilmiş -muhtemel sorguya çekilirken de işkence edilmiş- ve sabahına da salıverilmiş olduğu iddia edildi. Mehmet, Komiser Okan, Tilda ve Albay daha neler olduğunu anlamadan MINUSTAH güçleri ülkeden çekilince asayişi sağlamak üzere bir araya gelen Bogeymen tekrar kapıda belirdi. Bu sefer ateş etmek yerine Albay’ı ve misafirlerini nazikçe uyarmaya gelmişlerdi. Gerçekten o kadar çok görgü tanığı vardı ki Albay’ın ertesi gün MINUSTAH karargahından sol bacağı aksayarak çıkışını hepsi birebir ve aynı şekilde yemin ederek anlatıyorlardı.

Aynı gece Komiser Okan ve Mehmet ağız birliği ederek Tilda’yı‘Hiç bilmediğimiz bir ülkede hiç tanımadığımız bu adamlasen ne yaptığını zannediyorsun?’ diyerek sorguya çektiklerinde genç kadına bir ömür sürmüş gibi geldi. Ama haklılardı, hiç bilmediği bu ülkede Albay’ın çekim gücüne kapılması dışında işiyle ilgilenememişti ve şimdi bunun cezasını çekecekti. Tilda,Mehmet ve Komiser odasından çıkarlarken Komiser’in sol bacağının aksadığınıfark etti ama Albay’ın gelip, ‘Işıkları söndürün, şiltelerini yatakların yanına serin, kapılarınızı da kilitleyin,’ uyarısı üzerine bunun sebebini sorması da mümkün olmadı.

Ertesi gün ortalık karıştı. Albay da dışarı çıkmamıştı ama bir gece önce yanında tıpkı Tilda boylarında ve kilosunda bir kadınla sağda solda görüldüğü duyumunu alınca konuyu Komiser Okan, Mehmet ve Tilda’ya neler olup bittiğini açıklamak zorunda kaldı:

“Benim başka yerlerde de görüldüğüm söylentisini lanetlendiğimi düşündükleri için çıkarıyorlar. Onlara göre ruhum ikiye bölünmüş ve huzur bulmayacak. Vudu inanışında içlerinden birinin hem de bir Mulatto’nun beyaz bir kadınla ilişki kurması lanetlidir. ‘Bu beyazları ülkeden kovmak için neler çektik biz, baş kestik yine de gitmediler’ diye söylenegelir. Yüzyıllar önce atalarımızı hor görmüş olan Avrupalı kolonistler yüzünden özellikle beyazları lanetlemişlerdir. Yarın gece kız kardeşimin de aralarında bulunduğu köyümün kadınları, benim üzerimdeki laneti kaldırmak  için Vudu ayini düzenleyecekler. Hepiniz için çok tehlikeli. Ama Matmazel Tilda için ayrı tehlike var. Onu şehirden çıkarmamız lazım.”

Bütün bunlar olup biterken seri katili bulmak olan asıl görevlerini hala tamamlayamamışlardı.  Baştan aşağı yıkılmış, ama toparlanabilmesi için, Tanrı’nın ve Amerikan güdümlü Birleşmiş Milletler’in aynı anda vurdukları darbelere bir son vermeleri gereken dünyanın öbür ucundaki bu ada-ülkede sıkışmış kalmış oldukları için çok sinirlenen Mehmet’in, kafasında bir şeyler aydınlanmaya başladı. Madem Tilda’yı lanetli ilan eden bir ülke dolusu Vudu ayini yapacak kadın vardı, neden genç kadını şehirden çıkarmak için yarın sabahı bekliyorlardı? Ve Albay NakonHababe neden sabah erkenden yola çıkacaklarını kaldıkları binanın önünde bağıra bağıra konuştuğu telefonda söylemişti? Üstelik tüm bu soru işaretlerini paylaştığı Komiser Okan şüpheci bir polis olmasına rağmen ‘Adam yıllardır gerilla savaşı veriyor. Hem burası onun ülkesi. Eminim ne yaptığını biliyordur,’ demişti ya, Mehmet en çok ona delirmişti.

Zaten giyinik olarak girdiği yataktan kalktı. Tilda’nın odasına gitti. Genç kadına hazırlanmasını söyledi. Akşamdan ele geçirdiği bir Toyota pikap anahtarını elinde sımsıkı tutuyordu. Tilda ile binada süzülerek dışarı çıktıkları anda bir elinde kocaman bir haç diğer elinde bir hançerle karşılarına dikilen adamı görünce bir adım geri zıpladılar:

“Ey kutsal Meryem! Kızlarının senin gibi ahlak timsali bakireler olmamasının suçu senin değildir. Ey Nasıralı Meryem! Nasıl ki Cebrail sana İsa’yı doğuracağını müjdeledi ben de bu lanetli kadının ölümünü müjdeliyorum. Yüce Iwa ve İsa adına! Ave Maria gratziaplena!”

Adamın cümlesi bitmeden bahçe duvarından aşan, binanın arkasından koşan ve giriş kattaki pencerelerden atlayan 32 adet Bogeymen rahibi kıskıvrak yakaladılar. Elindeki hançer daha sonra tespit edilecekti ki, İstanbul’daki cinayetleri de işlediği silahtı.

Katil, yani Fabienne Darcy, 35 yaşında Haitili bir Mulatto ve Katolik rahipti. Pasaporttaki Mark David Chapman sahte ismini John Lennon hayranı olduğu için seçtiğini söyledi sorgulamada. Nasıl ki Chapman,John Lennon’u çok sevdiği için öldürdüğünü iddia etmişti, Darcy de tecavüz sonucu çocuk sahibi olmuş Haitili kadınları bu günah dolu hayattan kurtarmak için öldürdüğünü iddia etti. Kadınlardan üç tanesini getirip İstanbul’da öldürmesinin sebebi ise, kendi deyimiyle, Türkiye’de kadın ölümlerine yeni yeni tepki verilmeye başlandığı için daha kolay dikkat çekebileceğini düşünmesi idi. Yoksa kendi ülkesinde kadın mı ölmüş, çocuk mu ölmüş kimse umursamıyor, istatistiklere birer rakam olarak geçiyordu insan hayatları.

***

Miami Uluslararası Havaalanı’nda Londra’ya kadar gidecek aktarmalı uçaklarını bekliyorlardı. Albay, zanlıyı askeri bir uçakla Türkiye’deki suçlarından yargılanması üzere getirirken, Tilda ve diğerleri meşakkatli eve dönüş yolculuklarına başlamışlardı:

Komiser Okan: Umarım Bogeymen’e şükranlarınızı sunma fırsatı edinmişsinizdir Matmazel Tilda!

Mehmet:Adam sanki cuma hutbesini okudu yahu! Ave Maria gratzia plena filan! Neden ilk cümlesinden sonra yakalamadınız? Aklımızı atıyorduk Tilda ile ben.

Komiser Okan:Tuhaf bir kostümüniçindeyken bile soğukkanlılıkla bir mafya tetikçisine silah çeken kadın mı aklını atacaktı? Hiç inandırıcı gelmedi bana. Benim bildiğim Dedektif Tilda’nın her zaman bir B planı vardır.

Tilda: Eğer Albay’ın MINUSTAH tarafından yakalandığının iddia edilip sol bacağı aksayarak karargahtan çıktığının söylendiği o geceden beri, sizin sol bacağınızın neden aksadığını bana söylerseniz ben de birkaç sır verebilirim.

Komiser Okan: Demek fark ettiniz…

Mehmet: Ne? Nasıl yani?  Albay’ın lanetlenme hikayesi yalan mıydı yani? Siz onun yerine geçip… Tabii ya! Vudu inanışını bildiği için, Albay sizi kendi gibi giydirip geceleri onun yerinesağda solda görünmenizi sağladı! Ruhunun bölündüğü filan hikayesini gerçek sanan kadınlara ayin yapmaları için bir sebep verdi!

Tilda: Ve katil rahibimize de lanetli kadını öldürmek için bir fırsat!

Mehmet: Siz de mi işin içindeydiniz? Demek o yüzden Albay o gece şehirden çıkarmadı bizi ve binanın önünde bağıra bağıra konuştu telefonda. Mesaj gideceği yere gitti demek ki. Benim anlamadığım Albay ikinizle de gizli gizli plan yaptı ama bana hiçbir şey demedi. Nereden biliyordu ki o gece seni alıp kaçırmaya çalışacağımı ve o esnada katilin geleceğini?

Tilda: Erkek içgüdülerinden. Albay ve ben el ele kol kola gezerken senin bu duruma canının ne kadar çok sıkıldığını görmüyor muydu sanıyorsun? Korumacı içgüdülerin işe yaradı işte fena mı?

Mehmet: Demek bu size eğlenceli geldi Küçük Hanım. Eğer ben korumacı olmasaydım siz o şiltede, eski bir Mulatto hançeri ile başınız gövdenizden ayrılmış halde bir kan gölünde yatıyor olacaktınız şimdi!

Tilda: Lütfen Mehmetciğim, alınganlığa lüzum yok. Hem ne yazıyor başlıkta: ‘Tilda ve Diğerleri’ değil mi? Bu hikayede benim haberim olmadan kuş uçabileceğini mi sanıyorsun?

Havada koca beyaz bir kuş gibi süzülen uçağın tekeri Heathrow Havaalanı’ndaki piste değer değmez uçaktaki kimsenin inmeye kalkışmaması için uyarı anonsu yapıldı. Uçak durduğunda havaalanı polislerinden bir ekip içeri girip Komiser Okan ve Mehmet’i gözaltına aldılar. Haklarında 5 gece önce havaalanına ait restoran-barda kavga çıkarmak ve iki İngiliz vatandaşını tehdit ederek yaralama suçları isnat edilmişti.

Elleri kelepçeli olarak uçaktan indirilirken Tilda’ya göz kırptı Mehmet: “Neden gözün mor, kaşın patlak diye hiç sormamıştın ya, bu hikayede senin haberin olmadan da uçabilen kuş varmış demek ki!”

***

Havaalanındaki polis istasyonunda kısa bir süre tutulduktan sonra Londra’daki en yakın merkeze götürülen Komiser Okan ve Mehmet’in peşinden giden Tilda,merkeze yakın bir otele yerleştiğinde yerel saatler 15.36’yı gösteriyordu. Kapısı çalındı ve karşısında beliren genç kadın kendini Shula Cohen olarak tanıtıp, telefonundaki Twitter uygulamasından ‘Larry the Cat’ isimli kullanıcının sayfasını göstererek “Bundan haberiniz var mıydı Miss Tilda?”diye sordu.

O dakikalarda, İngiltere başbakanının resmi konutu olan 10-Downing Street’te yaşayan 12 yaşındaki erkek kedi Larry’nin yerel saatle 15.26’da, @Number10cat isimli Twitter hesabından attığı şu tivitİngiltere’de RT (retweet) edilme rekoru kırıyordu:

“I, Larry, The Chief Mouser to the Cabinet Office, am very glad to meet my black&white fellowcat from Turkey. He, Basti, is the associate of Tilda Ahırkapı who runs a detective bureau in İstanbul and he says he is here to solve a misunderstanding between her assistant Mehmet Cinozoğlu and two British men.”

“Başbakanlık binasının resmi fare yakalayıcısı olarak ben, Larry, Türkiye’den gelen siyah&beyaz hemcinsimle tanışmaktan gurur duydum. Basti, İstanbul’da bir dedektiflik bürosunun sahibi olan Tilda Ahırkapı’nın ortağıdır ve buraya dedektif asistanı Mehmet Cinozoğlu ve iki İngiliz arasında yer almış bir yanlış anlaşılmayı çözmeye gelmiştir.”

Shula Cohen, Tilda’nın, “Siz de kim oluyorsunuz?” diye sormasına fırsat vermeden odanın açık kapısından içeri girdi ve ve kapıyı Tilda’nın odasına doğru yürümekte olan Tijen Hanım’ın suratına kapattı.

 

 

*Marc Laidlow’un 3 Mart 2017 tarihli bu tivitinden sonra tüm Twitter’da meşhur romanların ilk cümlelerin ardına bu cümlenin eklenmesi furyası yaşanmıştı: The first line of almost any story can be improved by making sure the second line is “And then the murders began…” / Neredeyse her hikayenin ilk cümlesi, peşinden şu cümle eklenerek daha etkili bir hale getirilebilir “Ve sonra cinayetler başladı…”

**8 Aralık 1980’de John Lennon’u kaldığı otelin önünde 4 kurşunla öldürdükten sonra elinde J.D. Salinger’ın ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ isimli kitabı ile cinayet mahallini terk etmeyen kişidir.

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum