YENİ YIL

Paylaş:

1968’İ 1969’a bağlayan gece…

Asıf Bey, Anadolu’nun ücra bir köşesinde, bu küçücük köyde, kendi deyimi ile yuvasında, yılın son gününü geçiriyordu. Yıllardır çocuklarının tüm çabalarına rağmen buradan ayrılmaya direnmiş, doğup büyüdüğü bu evde ölümü beklemeye karar vermişti. Yıllar içinde birçok acıya göğüs germiş, sevinçlerini, gözyaşlarını bu dört duvarın soğuk taşları ile paylaşmıştı. İlk eşinden bir, ikinci eşinden ise beş çocuğu vardı. Çocuklarının hepsi evlenmiş, yurt yuva sahibi olmuştu. İlk eşini kendi elleri ile toprağa bu evden yolcu etmişti. İkinci eşi olan Halime Hanım’ı da yine bu eve gelin getirmiş iyisi ve kötüsü ile bu evin bacasını tüttürmüşlerdi. Çocukların ikisi şehirde diğerleri ise yurtdışında yaşıyorlardı. Eşi Halime ise bu yılın son gününde şehirde yaşayan kızın yanına gitmeye karar vermişti. Asıf Bey bu kararına karşı çıkmış ama fazlada diretememişti. Sonuçta anneydi. Kızını görmeye, torunları ile yeni yılı karşılamaya hakkı vardı. Asıf Bey son dönemlerde kendini iyi hissetmiyor, görünmeyen varlıkların sesini duyuyor, uyuyamıyor, sürekli rahatsız ve huzursuz oluyordu. Bu sıkıntılarını Halime Hanım’a anlattıysa da eşi onun sadece yorgun olduğunu söyleyip geçiştirmişti. Asıf Bey bir zamanlar toprak zenginiydi. Eli açık, dürüst ve sözünün eri olarak tanınır, kimin bir sıkıntısı olsa elinden gelenin fazlasını yapmaya, dertlerine derman olmaya çalışırdı. Bir kardeşi vardı hayatta kendisine hiç benzemeyen. Kemal, nerde akşam orada sabah gününü gün eder parası bittikçe Asıf Bey’I ziyarete gelir her geldiğinde de bir parça araziyi köylülerden birine satar aldığı para ile hayatına kaldığı yerden devam ederdi. Kaç yaşına gelmiş fakat hala akıllanmamıştı. Asıf Bey bu duruma üzülse de kardeşine karşı gelemez, anne ve babasından tek yadigâr olduğunu düşünür, kardeşini önce eşine sonra ise tüm eşe dostta karşı savunurdu. Artık ellerinde sadece bu büyük ev, köylülerin tabiri ile konak kalmıştı. Asıf Bey camın önünde oturduğu sedirden yağan karı izliyordu. Öğlen ezanı okunuyordu. Çabucak paltosunu alıp başına şapkasını geçirdi. Cami evinden yalnızca birkaç adımdı. ‘Önce namazımı kılar dönüşte elinde kalan iki ineğe bakmak için ahıra uğrayıp gelirim,’ diye evden acelece çıktı. Namazını kılarken yine o garip sesi duydu. Bunu hocaya soracaktı. En iyi fikri o verirdi. Namazı bitirdiyse de, kalben kılmadığı için üzüldü. Asıf Bey oturduğu yerden kalkmayarak cemaatin dağılmasını bekledi. Sıkıntısını herkesin içinde soramazdı ya. Herkes çıktıktan sonra İmam ona doğru yaklaşarak,

“Hayırdır, Asıf amca seni bir sıkıntılı gördüm. Bir şey mi oldu?” dedi.

“Ah evladım, nasıl anlatayım bilmiyorum ki. Ben son zamanlarda biraz nasıl desem huzursuzum. Evde yalnız olunca bu duygum daha da artıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sana bir danışayım dedim.”

“Nasıl bir huzursuzluk bu Asıf amca? Hem Halime anne evde yok mu?”

“Evladım, korkuyorum. Biri beni takip ediyor. Bak biraz önce namazı kılarken sağ omuzumun üstünden benimle konuştu. Selam verdiğimde ise kimse yoktu. Nasıl desem, ahıra hayvanlara bakmaya bile gidemez oldum. Gece uykudan uyanıyorum. Sanki biri yanımda sürekli nefes alıp veriyor. Uyanınca bir daha uyuyamıyorum,” diyerek sustu. Koskoca Asıf Bey delirdiğini düşünüyor bu durumun duyulması halinde nasıl bir utanç duyacağını hesaplamaya çalışıyordu. Çocuklarına söyleyemezdi. Onları huzursuz etmeye hakkı yoktu ama işin içinden de çıkamıyordu. İmam Efendinin sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı,

“Asıf Amca sen en iyisi bir doktora görün. Belli ki biraz rahatsızlanmışsındır. Bu hepimizin başına gelir, sen tasalanma ama en kısa zamanda bir doktora görün. Şehirde evlatların var, onlar mutlaka sana yardımcı olurlar. Ben şimdi sana nereye gideceğini söylesem yanlış olur ama onlar mutlaka bilir,” diyerek yaşlı adamın omuzuna hafifçe dokundu.

“Evlatlarıma söyleyemem. Söylersem ne düşünürler. Babam delirmiş, gaipten sesler duyuyormuş demezler mi? Bu saatten sonra milletin maskarası mı olayım? Sen bir dua yaz, bir su oku, Allah rızası için. Doktora gidemem, beni deli diye bir odaya kapatırlar. Sen dediğimi yap ben ikindi namazında gelir alırım olur mu? Sana zahmet olacak ama başka kimseye anlatamam, anlıyor musun İmam Efendi anlatamam.”

“Asıf Amca ben dua yazayım da bunun sana ne faydası olacak sen kendin oku daha tesirli. Sen milletin dediğine bakma. İnsanın kendi duası herkesinkinden daha kıymetli…  İlle de dua taşımak istiyorsan dua kitabından Ayetel-Kürsi duasını kes onu taşı. Ama yine söylüyorum en kısa zamanda doktora git, onlar mutlaka derdine bir çare bulurlar.”

“Tamam, evladım. Şimdi bana müsaade gidip ineklere bakacağım,” diyerek camiden biraz kırgın bir şekilde ayrıldı. İmam Efendi ise onun arkasından uzunca bir süre bakakaldı. Cemaatten birkaç kişi Asıf Beyin köyde yürürken kendi kendine konuştuğunu, düşmanlarının onu öldürmek için arkasından geldiğini ve onun ise onları taş atarak kovaladığından bahsetmişlerdi. Oysaki taş attığı yerde kimseler yokmuş. Bunu söylediklerinde Asıf Bey kızarak kendisinin yalan söylemeyeceğini herkesin bildiğini, neden ona değil de düşmanlarından yana olduklarını söylemiş, o günden sonra ortalıkta zorunlu olmadığı sürece görünmemeye çalıştığını tüm köy halkı gibi kendisi de biliyordu. O yüzden bundan bir iki ay önce, Halime anneye, Asıf Bey’i doktora götürmelerini tembihlemişlerse de, Halime anne bunların yaşlılıktan olduğunu, kardeşi Kemal’in onu çok üzdüğünü söylemiş çok da umursamamıştı. İmam, ‘Demek ki durumu daha da kötüleşiyor,’ diye düşündü. Yoksa gelip kendisinden yardım istemezdi. Ne yapması gerektiğini bilemeyerek o da camiden ayrıldı.

Asıf Bey, köy yollarını esir almış olan karla kaplı buzlu yoldan dikkatlice evinin yolunu tuttu. Önce ahıra uğrayıp, Sarıkız ve Öksüz’e bakacaktı. Bu iki hayvan ellerine doğmuş, evde kimse yokken ona can yoldaşlığı yapıyorlardı. Hoş, ahıra gitmek belli bir süredir kendisine eziyet gibi gelse de zorunlu olarak uğramalı, hayvanların yemini, suyunu kontrol etmeliydi. Ahırın kapısına gelince alışık olduğu üzere besmele çekip içeri girdi. Yalnızlığına yoldaş olan Sarıkız’ın yanına gidip, boynunu okşadı. Öksüz de ona kocaman gözlerini dikmiş sırasını bekliyordu. Sarıkız ile konuşmaya başladı.

“Ah benim güzel kızım, gördün mü yine yalnız kaldık. İnsanoğlu ne garip bir varlık fark ettin mi? Önce dünyaya tek geliyoruz, sonra büyüyüp yurt yuva kuruyor, çoluk çocuğa karışıyoruz. Sen bilmezsin ama bir zamanlar bu evde, bahçede, ahırda çocuk sesleri çınlar, kahkahalar havada uçuşurdu. Bak şimdi yine dünyaya geldiğim gibi bir başımayım ve ne yapacağımı bilmediğim büyük bir derdim var,” diyerek derin bir nefes aldı tam nefesini bırakacaktı ki, aynı sesi yine duydu.

“Sen ölmelisin. Bak hazır kimse de yokken al şu ipi boğazına geçir, işkenceni bitir.”

Asıf Bey kulaklarına inanamadı. İlk kez uzun bir cümle duyuyordu. Gözleri istem dışı, ahırın duvarında asılı olan ipe kaydı. Telaşla ve korkuyla elini Sarıkız’dan çekti ve koşar adım ahırdan çıkıp kapıyı kapattı. Koskoca adam korkudan titriyordu. Kendine gelebilmek için köyün sokaklarını saran kömür kokusunu içine çekti. Bu duyduklarını birine anlatsa gülerlerdi. İmam Efendide kendisine inanmamış başından savmıştı. Tam eve dönüyordu ki kardeşi Kemal’i yokuş yukarı gelirken gördü. Can simidi gibi ona seslenerek,

“Hoş geldin kardeşim, hoş geldin,” diye bağırarak sesini duyurmaya çalıştı. Kemal kendisini duydu mu duymadı mı bilinmez o anda başını kaldırıp, abisini görünce adımlarını hızlandırarak yanına yaklaştı.

“Hoş buldum abi de senin ne işin var bu soğukta sokakta?”

“Ahırdaydım. Hadi gel dışarı çok soğuk. İçeri geçelim, konuşuruz,” diyerek evin kapısını açıp kardeşine yol gösterdi. İkisi de üzerlerinde ki kalın yün ceketlerini çıkarıp kapının arkasına astılar. Asıf Bey, kardeşinin sobanın yanına gidişini izlerken, çocukluk günleri, kaldırıldığı mahzenlerden çıkıp, canını acıttı. Anne ve babalarını bir salgın hastalıkta kaybetmişlerdi. Kendisi, her zaman Kemal’e hem annelik hem de babalık yapmış onu canından bile kutsal saymıştı. Çocukken odada bulunan divana yatar, sobanın alevinin duvara yansıyan şekillerini bir şeylere benzetmeye çalışır, gülerek uykuya dalarlardı. Ne çabuk ve nereye gitmişti o güzel günler? Şimdi karşısında duran adam neredeyse ona bir yabancı kadar uzaktı. Nasıl böyle biri olmuştu kardeşi bir türlü aklı almıyordu. Boşuna dememişlerdi, “Taş yerinde ağırdır,” diyerek, kendi kendine hayıflandı. Kardeşini büyük şehir bozmuştu. Kafasından geçen düşünceleri, kardeşinin sesi böldü,

“Abi, niye kapının orada kaldın. Hem neden titriyorsun, renginde geçmiş. Gel şöyle sobanın yanına doğru,” diyerek sobanın yanında duran odunların bir kaçını sobaya attı. Asıf Bey ise yorum yapmadan kardeşinin yanına giderek bir müddet sobanın etrafında beraberce durduktan sonra,

“Abi hasta mısın? Neden cevap vermiyorsun? Yengem seni neden bu halde bırakıp gitti ki?”

“Yok, bir şeyim. Camiye gittiydim, üşüdüm herhalde.”

“Abi geç şöyle otur. Bir şey olmuş, seni iyi görmedim. Zayıflamışsın da, renginde kaçmış. Neyin var?”

“Ben… ben son zamanlarda biraz rahatsızım. Sebebini bilmiyorum ama garip bir biçimde korkuyorum.”

“Korkuyor musun? İyi de neyden? Korkması gereken biri varsa oda benim sana ne oluyor ki?”

“Sen mi? Sen de mi korkuyorsun? Anlat hadi ne oldu?”

“Bir şey olduğu yok her zaman ki işlerim. Bu sefer biraz işin ucunu kaçırdım. Borcum var. Sıkıştırıyorlar ödemem için. Ama hallederim ben sen merak etme. Peki de sen neden korkuyorsun?”

“Bak bu söylediğim aramızda kalsın bir İmam Efendi biliyor birde sen bileceksin. Nasıl anlatayım ki? Sesler duyuyorum. Ben, ben neler olduğunu anlamıyorum. Yengen üzüntü ve yaşlılıktan diyor ama bir ben mi yaşlıyım? Kendimden korkuyorum artık. Uyuyamıyorum, yemek yemiyorum, neredeyse kar yağdığından beri dışarı bile çıkmıyorum. Her yerde beni buluyor ve artık ne yapmam gerektiğini söylüyor. İmam Efendi doktora gitmemi söyledi. Doktor ne yapabilir ki? Ben ondan dua istedim ama olmaz dedi. Ne yapayım bilmiyorum. Ama artık gölgem bile beni korkutuyor.”

“Aman abi ben de bir şey oldu zannettim. Sıkma canını geçer. Ben biraz uzanacağım, beni soran olursa görmediğini söyle. Sen de biraz dinlen istersen,” diyerek divana uzandı. Kendi kendine söyleniyordu: ‘Allahım adama bak ben canımın derdindeyim o neyin derdinde,’ dediği, Asıf Bey’in gözünden kaçmadıysa da sesini çıkarmadı.

Akşam olmuştu. Kar yağışı şiddetini iyice artırıp, tipiye dönmüştü. Kemal hala uyuyordu. Asıf Bey, telli dolaptan biraz kavrulmuş kıyma çıkarıp birazda kâseye yoğurt koydu. Halime Hanım’ın yaptığı yufkalardan yanan sobanın üstüne tel koyarak ısıtıp kardeşine seslenecekti ki kapı vuruldu. Elinde ki yufkaları yere serdiği sofra bezinin üzerine bırakıp, kapıya giderken de kendi kendine söylendi. Bu havada dışarı çıkmak için aklını kaybetmiş olmalı bu gelen diye düşünerek,

“Kim O?” diye seslendi.

“Benim Asıf dede. Murat. Annem biraz yemek gönderdi de onu getirdim.” Derken kapıyı açmıştı, Asıf Bey yüzünde kocaman bir tebessümle,

“Oğlum bu havada niye zahmet etmiş, gel hele biraz ısın ve soluklan,” diyerek yedi sekiz yaşlarında ki üç ev ileride oturan komşusu, Naim Efendi’nin torunun Murat’ın elinden tepsiyi aldı.

“Yok, gideyim dede, annem sofrayı hazırlamıştı. Çabuk gel diye tembihledi.” Döndü gidecekken,

“Asıf dede, bizim evin yanında boş arsa var ya orada iki adam Kemal amcayı köyde gördüm mü diye sordu, ben de o burada yaşamıyor dedim. Belki gelip sana da sorarlar,” deyip çocuk cesareti ile kardan, tipiden, buzdan korkmadan koşarak uzaklaştı. Asıf Bey neye uğradığını şaşırdıysa da, bir elinde tepsi diğer eli ile kapıyı kapatmak için döndüğünde Kemal ile burun buruna gelerek neredeyse elindekini düşürecekti. Kemal eliyle sus işareti yaparak tepsiyi abisinin elinden alarak, sessizce,

“Abi, bir başını uzatıp dışarı baksana, kimse var mı?” diye fısıldadı. Asıf Bey denileni yaptı. Görünürde hiçbir canlı yoktu, olsa şaşıracaktı. Dönüp kapıyı kapattı. Kemal yere, sobanın yanına bağdaş kurup oturmuştu. Düşünceli görünüyordu. Elindeki tepsiyi sofraya bırakıp, kardeşinin yanına oturdu.

“Bu sefer ne kadar borçlandın oğlum?” diye bir baba şefkati ile sordu. Kemal ise düşünceli gözlerini ona dikip yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek,

“Aman boş ver abi. Neyse ney. Bak açıkmışım yemeklerde bir güzel koktu ki. Hadi şu yufkaları ısıtayım da abi kardeş, çocukluğumuzda ki gibi beraber yiyelim. Vay anasına, ne çabuk bitti o günler,” derken sesinin titremesine engel olamamıştı. Oturduğu yerden kalkıp, sobanın başına geçti. Asıf Bey ise komşudan gelen bakır sahanların kapaklarını açıyordu ki yine aynı ses ona,

“İpin ahırda seni bekliyor,” dediğini duydu. Kemal’e dönerek,

“Kemal biraz önce konuşan sesi duydun mu?”

“Abi, ben rüzgârın ve sobadan çıkan çıtırtıdan başka bir şey duymadım,” deyip elinde ekmeklerle sofraya geldi. Asıf amcanın renginin solduğunu görünce,

“Sen iyi misin abi? Keşke yengemle sen de inseydin şehre olmaz mıydı? Bak burada tek başına kalmışsın.”

“İyiyim ben iyiyim.” Dediyse de ilk kez Kemal ona inanmamıştı. Asıf Bey ise onunla göz teması kurmuyor, komşunun getirdiği kuru fasulye ve bulgur pilavına bakıyordu.”

“Abi, kar biraz dinsin biz beraber şehre inip doktora gidelim. Ben seni götürürüm olur mu?”

“Bilmiyorum Kemal. Keşke gitseymişim. Sen uyurken ajansı dinledim. Memlekette birçok köy yolu kar yağışından kapanmış, gör ki ne zaman açılır. Anlayacağın yollar açılana kadar sen de ben de buradayız. Hadi sen yemeğini ye. Ben biraz uzanacağım.”

“Ama abi daha hiç bir şey yemedin. Hem çok zayıflamışsın. Gel otur yanıma, eğer sen yemezsen ben de yemem,” diyerek çocukken abisinin kendisine söylediği sözü o şimdi ona karşı kullanmıştı. Asıf Bey olduğu yerde kalakaldı. Dönüp kardeşine nemli gözlerle bakıp,

“Biz nasıl bu hale geldik Kemal. Sen artık bana yabancı gibisin. Yeri geliyor senede bir uğruyor, yeri geliyor daha uzun zaman yanıma uğramıyorsun. Ben, ben seni özlüyorum. Bak bir sen varsın anamdan babamdan hatıra,” gerisini getiremedi ama kardeşini kırmayıp sofraya gerisin geri oturdu. Aldığı her lokmayı boğazında bir yumru varmışçasına zor yutsa da kardeşi ile yine baş başa yemek yemek hoşuna gitmişti, bir şeyin dışında. Kemal gözlerini hiç ayırmadan kendisini izliyordu. Nedense rahatsız oldu. Doyduğunu söyleyip kalktı. Biraz uzanacaktı kendini yorgun hissediyordu. Kemal sofrayı kaldırıp, defalarca okuduğu birkaç kitaba bakacağını söyledi. Ve kendi kendine bir dahaki sefere şehirden yeni kitaplar alıp getireceğini tembih ederek, yaşlı abisinin arkasından uzunca bir süre bakakaldı. İlk kez onun adına korktu. Dağ gibi abisi, küçük bir çocuk gibi her şeyden korkar olmuştu. Bu normal değildi. Onu ne yapıp edip doktora götürecekti. Hele bir yollar açılsın, o zaman abisi ne derse desin onu ikna edip götürecekti.

Gecenin bir vakti Asıf Bey uyandı. Biraz sağa sola döndüyse de gözünü uyku tutmadı. Yattığı yerden doğrulup hırkasını giydi. Gidip sobaya odun atıp, Kemal’e bakacaktı. Tam yataktan doğrulmuştu ki tekrar aynı sesi duydu: ‘İpin ahırda hazır seni bekliyor.’

Bu derinden gelen boğuk sese kulak tıkayarak yattığı odadan kardeşinin yattığı odaya geçti. Soba hala yanıyor ve odun kömür çıtırtısı duyuluyordu. El yordamı ile duvarda asılı olan gaz lambasını indirerek yaktı. İki adım atmıştı ki donakaldı. Kemal’in yatağı boştu. Sağa sola bakındıysa da içine bir kurt düşmüştü. Acaba tuvalete mi gitti diye düşünerek elinde gaz feneri ile dış kapının yanına kadar gidip sağ tarafta bulunan tuvaletin kapısına vurdu. Ses gelmeyince kapıyı açıp içeri baktı. Kemal orada da yoktu. Kapının arkasına astıkları yün ceketi de yoktu. Endişesi artıyordu. Gecenin bu vaktinde kar ve tipi varken kurtların köylere kadar indiğini bilen Kemal nereye kaybolmuştu. Elinde ki feneri yere bırakıp, önce kaşkolunu, şapkasını takıp, ceketini giyerek el fenerini eline alarak kapıyı açtı. Belki ayak izlerini takip edebilirdi. Dışarı çıkar çıkmaz bunun imkânsız olduğunu anladı. Bu havada sadece ahırlarda olan iki üç köpek haberleşircesine uluyor ve havlıyorlardı. Köy sanki sessizliğe gömülmüş gibi tipinin ve köpeklerin sesinden başka bir ses duyulmuyordu. Gökyüzü bembeyazdı. Diz boyu olan kar Asıf Bey’in yürümesini engelliyordu. Bata çıka birkaç adım atıp ahıra doğru yürüdü. Belki Kemal oradadır diye, ama kimseler yoktu.

 

İki gün sonra komşunun oğlu Murat, Asıf Bey’e yemek getirmiş fakat kapıyı açan olmamıştı. Akşam saatlerinde hem de bu soğukta nereye gitmiş olabilir diye düşünen küçük Murat elindeki tepsiyle beraber ahıra doğru yürümeye başladı. İki gündür anası hastaydı o yüzden Asıf dedesine yemek getirememişti. Çok kar yağmış köylüler adeta evden dışarı çıkmamışlardı. Murat ahırın kapısına gelip açtığında, elindeki tepsi yere düştü. Asıf dedesi, boğazında bir iple asılmış, dizleri ise katlanmış sanki diz üstü oturuyormuş gibi ahırın köşesinden ona bakıyordu. Küçük Murat koşarak onun yanına gitti.

“Asıf dede, beni duyuyor musun, ne yapıyorsun böyle?” diyerek elini tutmasıyla bırakması bir oldu. Asıf dedenin eli donmuştu. Çocuk aklıyla önce ne yapacağını bilemedi. Sarıkız ses çıkarınca koşarak ahırdan çıktı. Çıkar çıkmazda bağırmaya başladı,

“Asıf dedem donmuş, Asıf dedem donmuş,” diyerek eve kadar gitti. Sesi duyan anne ve babası ile birlikte birkaç köylü de Murat’ın sesi ile evden çıkmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Murat’ın babası telaşla ahıra doğru koşturdu, kapıdan girince gözyaşlarına daha fazla hâkim olamadı. Arkasından gelen İmam Efendi, Asıf Bey’in ipte asılı halini görünce köylülerin içeri girmesine izin vermeyerek, hemen köyün büyüklerinin çağırılmasını söyleyerek ahırın kapısını kapattı. İmam Efendi, bu durum karşısında kendini ne kadar suçlasa azdı. Asıf Bey iki gündür camiye gelmemişti. O ise neredeyse bir yıla yakın zamandır onun köylüler ile bir araya gelmek istememesine yormuş, açıkçası merakta etmemişti. Şimdi vicdanını nasıl susturacaktı. Adamcağız ona halini aktarmış yardım istemişti, ne vardı sanki alıp şehre götürseydi? Şimdi bunları düşünürken ne kadar hatalı olduğuna yanarak, gözyaşlarına engel olamadı. Köyün birkaç büyüğü gelmiş ve ölüme şahitlik etmişler, Asıf Beyin intihar ettiği yönünde fikir beyan etmişlerdi. Son zamanlarda kendi kendine konuşup olmayan düşmanlardan bahsediyordu zaten. Bir ikisi oldukça üzgündü. Yollar kapılı olsa da bu ölümü savcılığa bildireceklerdi. Tek sorun ise cesedi savcı gelene kadar bu şekilde nasıl bırakacakları oldu. Köylüler onu ipten indirmemeleri gerektiğini söyleyip dursa da, İmam Efendinin gönlü buna razı olmuyordu. Saat akşam vakitlerindeydi. Şimdi köyden biri şehre gidecek olsa zaten kimseyi bulamazdı. Sabahı bekleyeceklerdi. Savcı beyde ne zaman gelebilirse o zaman gelecekti. Yoksa suç işlemiş olurlardı. İmam Efendide en sonunda pes ederek, Asıf Beyi orada bırakarak, Sarıkız ve Öksüzü dışarı çıkarıp, Halime annenin akrabası olan bir köylüye teslim ettikten sonra, şehre bu akrabanın oğlu olan Hüseyin’le haber gönderdi. Hüseyin’e sabah mutlaka savcıya da haber vermesini sıkı sıkıya tembih ederek, ahırın önünde sanki biri Asıf Beyi rahatsız edecekmiş gibi nöbet tutmaya başladı. Tüm köylü sabaha kadar dönüşümlü olarak bu görevi üstlenip, bir parça da olsa ona inanmadıkları ve alay ettikleri için vicdanlarını temizleyeceklerdi.

Ertesi günün ikindi sonrası gelen Savcı Bey burnundan soluyordu. Köylülere Asıf Bey hakkında sorular sordu. O kadar sinirliydi ki yanında gelen doktora bağırıp duruyordu. Neymiş, bu kışta kıyamette bunak bir adam intihar etmiş ve onu yollara düşürmüşmüş. Doktora bastı fırçasını. Doktor ise olayın intihar gibi görünse de Asıf Beyin konumunun şüpheli oluşuna dikkat çekmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Tahminen 1.80 cm boyu olan adamın dizleri yerdeydi. İpin esneyebileceğini ama neredeyse elli cm kadar esnemeyeceğini, kopacağını savcıya bir türlü anlatamadı. Asıf Bey intihar ettiyse bile altında veya yakın çevresinde ne bir kütük, ne sandalye ne de üzerine basacağı herhangi bir şey yoktu. Otopsi yapılmasını öngören doktor bu vakanın intihar mı yoksa cinayet mi olduğunu anlayabileceklerini anlatmaya devam ettiyse de başarılı olamadı. Oysaki eğer otopsi yapılsa adamın boğulup mu asıldığı, boynunda kırık var mı, ölüme sebebiyet veren neydi, hepsini bulabilirlerdi. Eğer ip kısa ise kişi boğularak ve nefessiz kalarak, eğer uzun ise ve ipin kalınlığına göre boynu kırılarak ölmüş olurdu. Asıf Beyin duruş şeklinde ve elle yapılan muayenede boyun kırığı yokmuş gibi görünüyordu.   Adamın belki düşmanlar vardı ve onu belki önce öldürülüp sonra buraya asılıp, intihar süsü verilmiş olabilirdi.  Savcı ise bu varsayımları bir türlü kabul etmeyerek davanın kapandığını, cesedi gömebileceklerini söyleyerek ahırdan bir an önce gitme isteğini saklama gereği duymadan, bir ileri bir geri gidip geliyordu. Doktor son bir kez cesedin altında iskemle veya herhangi bir şeyin olmamasının bir de dizlerinin üzerinde olmasını anlatmaya çalıştıysa da savcı ‘düpedüz intihar’ dedi ve cesedin indirilip gömülmesini emrederek ahırdan koşarcasına çıktı. Doktor ise raporuna savcının söylediklerini yazarak, cesedin indirilmesine yardım etti. Eğer ipte veya zeminde herhangi bir parmak izi veya ipucu vardıysa da artık hiçbir önemi yoktu.

 

Bir yıl sonra izine gelen iki evladı Asıf Bey’in intihar ettiğini duyunca şoka uğradılar. Babaları inancı gereği böyle bir şey yapmazdı. Halime Hanım evlatlarına telgraf çekmemiş onlara haber vermemişti. Çocukların babalarını akıl hastası veya intihar ettiğini bilmelerini istememiş fakat köylüler bu konuda onun tüm düşüncelerini yerle bir edip gerçekleri söylemişlerdi. Kemal Bey ise o gece köyde olduğundan hiç kimseye bahsetmemiş ve bu dava öylece kapanıp gitmişti. Naim Beyin torunu küçük Murat ise köylülere, Asıf dedesine yemek götürdüğü akşam iki kişinin Kemal’i sorduğunu söylediyse de kimse bu küçük çocuğun söylediklerini ciddiye almadı. Köyde yaşamayan Kemal’i yılın o son soğuk, karlı gününde kim ne diye soracaktı ki? Köylüler çocuk aklı işte, Asıf dedesini çok sevdiği için uydurduğunu düşünüp üstünde durmayarak onun söylediğini unutup gittiler.

Yıllar sonra, Murat büyüyüp bu olayı tekrar anlattığında Kemal ölmüş, Asıf Bey’in çocuklarının içindeki yaraların daha da derinleşmesine sebep olmuştu. Gerçekte ise Asıf Beyin, intihar mı ettiği, yoksa bir cinayete mi kurban gitmiş olduğu, yıllar sonrasında bile sırrını koruyor.

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum