YİTİK OTOPSİ DOSYASI -2

Paylaş:

Otopsiden çıkan genç kızın cesedi, on beş numaralı morg dolabında akşama kadar alıkonunca, kızlarının cenazesini almak için gelen aile, bu duruma iyiden iyiye tepki göstermeye başlamıştı.

Adli Tıp Kurumu’nun bahçesinde bu acılı, ağlamalı ve kederli bekleyiş sürerken, dışarıdaki buz gibi kara ayazın titreten soğuğu sanki bugüne çok farklı bir günmüş gibi davranıyordu. Ankara soğuktu, Ankara bugün buz gibi. Bürokrasi kokan bu koca kent, gri bulutların altında ağlayan bir ananın yaşlı gözlerine inat, sanki daha var!  Daha çok acı var! Der gibiydi.

İyi ama bu şehir, bu bürokrasi, acılı bir anneden ne istiyordu? Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Üstü başı bu soğuk ayazdan onu koruyacak kadar kalın değildi. Üstünde ince bir kazak, ayaklarında yazdan kalmış eski bir ayakkabı. Elleri soğuktan buza dönmüş. Bahçede oturduğu parke taş bile onun içinin yangını söndürmeye yetecek kadar üşütmüyordu. Ama tüm bedenine soğuk dolmuştu. O acısından bunun farkına bile varmamıştı.

Genç kızına son görevini yapmak için cenazesini almayı bekliyordu. Ama nedense Adli Tıp Kurumu yetkilileri, kızının cenazesini vermek için ne bir açıklama yapıyorlar, ne de kızlarının cenazesini ona teslim ediyorlardı.

“Yaşamak için geldiğimiz bu dünyada kısacık ömrümüzde hep acılara gark edilmiştik.”

Peki, bu on yedi yaşındaki genç kız neden ölmüştü? Ölüm sebebi neydi?

Beş bölümlük bir dizi misali flashback yapalım ve o geceye dönelim mi?

Adli Tıp Kurumu’nun 15 numaralı morg dolabında bekletilen genç kızın ismi Nila. Keçiören Anadolu Lisesi’ni yeni bitirmiş. Üniversite sınavlarına girmiş ama kazanamamıştı. Babasından ayrı, annesi ise Rahime Teyze evlere temizliğe giden bir kadındı. Nila’nın üç dayısı, iki teyzesi vardı. Hayat dolu bir kızdı. Ama fakirlik karşısındaki çaresizliğine hiçbir zaman isyan etmemişti.

Düz ve uzun siyah saçları, uzun boylu o hali ile her zaman gençlerin ilgi odağı olmuştu. Lise zamanlarındaki başarılı durumu öğretmenlerinin dikkatinden kaçmamıştı. Ama nedense son günlerde onda meydana gelen değişiklikler, derslerindeki küçük not kırıkları okulda sadece müzik öğretmeni Zeynep’in dikkatini çekmişti. Zeynep Öğretmen, Nila mezun olmadan onunla birkaç kez konuşmayı denemiş, sadece bir defasında Nila ile sınıflar koridorunda karşı karşıya gelmişlerdi. Zeynep Öğretmen onun gözlerinde her daim gördüğü yaşam pırıltısının azaldığını gözlemlemişti.

Peki ya Nila’nın hiç kardeşi olmamış mıydı?

Vardı elbet, ama babası diğer küçük erkek kardeşlerini alıp götürmüştü. Babası gideli on yıl olmuştu. Nila’nın ilkokula başladığı zamanlarında, bir akşam erkek kardeşlerini alıp götürmüştü. Neden mi? Onu da anlatacağım size!

Geride sahipsiz bir kadın, bir kız çocuğu bırakmıştı.

Ne yerler? Ne içerler? Onlara kim sahip çıkar diye düşünmemişti. Koca bir yaşamın içine aç, açık onları bırakıp gitmişti. Kimse sahip çıkmamıştı. Sahip çıkmak isteyenler de karşılığında hep ahlaksız teklifler sunmuşlardı.

Annesi Rahime, bu zamana kadar apartmanın yöneticisinden, kapıcısından, komşularının erkeklerinden gördüğü taciz ile bugüne kadar bir şekilde gelebilmişti. Kızını bu iffetsizlikler arasında koruyup, gözetlemişti. Acaba başarabilmiş miydi?

Adli Tıp Kurumu çalışanları gün içinde yitik otopsi dosyasını aramalarına rağmen bulamamışlardı. Bizim Mülayim ise memurların fırçaları arasında tüm morgun dolaplarının içinden tutun, teslim ettiği cenazelerin evraklarının arasına kadar bakmıştı. Yoktu bu dosya, nerede olabilirdi? Teslim edilen cenazeler dışında, trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiş iki komiserin cesedi daha morga gelmişti.

Aileye birilerinin açıklama yapması gerekiyordu. Bu olay basına yansıması halinde ortalık fena karışacaktı. Mesai saatinin bitmesine çok az bir zaman kala, Adli Tıp Kurumu başkanı kızın annesi ve yanında iki yakınının makam odasına getirilmesi talimatını verdi.

Başkan odasında iki tane uzman ile ailenin gelmesini bekliyordu. Bu arada aileye nasıl bir açıklama yapacaklarını düşünüyordu.

Masasının sağ tarafında oturan şişman, göbekli ve tecrübeli olan uzmana dönerek;

-Hocam, olmazsa kızı yeniden otopsiye alıp, yeni bir rapor düzenlesek olmaz mı?

Yaşı ilerlemiş uzman, sağ elini çenesine götürerek ovaladı. Gözlerinde bulunan gözlüğü çıkarıp, masanın kenarına bıraktı. Kafasında acayip soruların, sorunların gezdiği çok açıktı.

-Başkanım kızı tekrar otopsiye almaya bile gerek yok. Biz elde ettiğimiz bulguları ve sonuçları bir rapor yazmasına yazarız. Ama dosyanın içinde bulunan olay yeri ve karakolun tutanaklarını, resmi yazılarını nasıl çözeceğiz?

-Hocam, mutlaka ilgili birimde bir örneği vardır. Fotokopilerini isteyerek yeni bir dosya yapsak?

-Yok, başkanım, konu çok yüksek yerlere kadar uzanır. Hatta gazetecilerin kulağına kar suyu kaçtı mı, işimiz, kariyerimiz ayaklar altına düşer.

-Peki, aileye ne diyeceğiz hocam?

Masanın sol tarafında oturan genç uzman görevli hemen araya girdi;

-Sayın başkanım, sayın hocam bana kalırsa yarına kadar süre isteyelim. Genç kızın üç aylık hamile olmasından kaynaklı sorunlar var. “Cenazeyi yarın teslim edeceğiz,” dersek, yarına kadar belki dosyayı bulabiliriz. Ayrıca ben karakoldan birer örneklerini çaktırmadan isterim. Dosyayı bulamazsak, kopya bir dosya yapar, defin raporu için ilgili Belediye Başkanlığına göndeririz.

Geniş, ahşap dekorlu makam odasında sessizlik hâkim olmuştu. Masanın üstünde duran dosyaları tekrar tekrar kontrol eden Adli Tıp Kurumu başkanı otuz yıllık meslek hayatında ilk kez böyle bir olay ile karşılaşmıştı.

Makam odasından en son karar olarak aileye cenazelerinin yarın teslim edileceği kararı çıkmıştı.

Odanın kapısına üç kez vuruldu.

Kapıyı açan görevli genç kızın ailesinin geldiğini söyledi.

Rahime teyze ve yanında çam yarması iki erkek kardeşi ile birlikte odaya girdi. Başkan onlara boş koltuklara oturmasını söyledi. Ama kızın dayıları oturmak istemediler. Rahime teyze bitkin, yorgun bir halde ayakta duramayacağını bildiği için önüne gelen ilk koltuğa kendini koyuverdi.

-Hocam neden yeğenimizin cenazesini bize vermiyorsunuz?

Pala bıyıkları, üstünde kahverengi deri cepken üstüne giydiği siyah montu ile içlerinden en irisi hocaya dayılanarak hesap soruyordu.

-Herkesin cenazesi verildi. Neden bize bir açıklama yapmıyorsunuz? Neden yeğenimizi bize vermiyorsunuz?

Makam koltuğunda oturan Başkan ailenin acısını çok iyi anlıyordu. Bu iki adamın karşısına geçip eski Ankara kabadayıları gibi hesap sormasına da kızmamıştı.

-Arkadaşlar buyurun oturun hele! Öncelikle başınız sağ olsun. Kızımızın cenazesini size teslim edeceğiz. Biraz sakin olun, oturun şöyle!

Nila’nın her iki dayısı da oturmamışlardı. Bu zamana kadar yeğenlerine sahip çıkmayan bu iki kabadayı, şimdi çıkıp yeğenleri olduğunu hatırlamışlardı. Kız kardeşleri kaç kez tacize uğramış, kapıcının kız kardeşleri Rahime teyzeyi kömürlükte defalarca kıstırıp ondan faydalanmak istediğinde nerelerdeydi?

Yöneticinin karısı evde yok iken, onu temizlik bahanesiyle çağırıp, sözlü taciz ettiğinde, onu da geçtim Nila’nın hamile olduğunu duyduklarında yaşanılacak olaylarda nerede olacaklardı?

Başkan karşısında kabadayı gibi cüsselerine güvenerek kendisine sert bakan bu adamların aslında nasıl bir kof insan olduklarını çok iyi anlamıştı. Yılların başkanı onca cesedin içini açmış. Kaçının yüreğini terazide tartmak için eline almıştı. Ama hiç bu zamana kadar açtığı cesetlerin içinden mangal gibi bir yürek çıkmamıştı. Hepsinin ağırlığı birbirinden farklı, kimisi bir bütün halde, kimisi parçalanmış haldeydi.

Cesedin içi açılıp çıkan kalplerin hiçbirinin üstünde bu kabadayı, bu âşık, bu vefasız, hayırsız, kahpe veya çok namuslu yazmadığını en iyi bilen oydu.

Karşısında oturmamak için inat eden bu iki adamın ciğerlerinin beş para etmeyeceğini de çok iyi anlamıştı.

-Siz genç kızın neyi oluyorsunuz?

-Dayılarıyız.

-Öyle mi? Bu kadıncağız da annesi değil mi?

-Evet, bacımız olur.

-Peki, şimdi asıl konumuza gelelim. Genç kızımızın cenazesini yarın vereceğiz. Üstünde yaptığımız incelemeler daha bitmedi.

Rahime Teyze oturduğu yerden yaşlı gözlerle konuşan Başkana doğru bakıp;

-Hocam, benim kızım neden öldü?

-Şu an onu açıklayamayız. Kati Raporun çıkmasını bekleyeceğiz. Çünkü karnında ki iki aylık bebeğin DNA testini de yapmamız gerekiyor.

-Kızım Hamile miydi?

-Evet, iki aylık hamileymiş.

Az önce dayısıyız diyen o iki adam koltukta oturan kız kardeşleri Rahime’ye öldürecek gibi bakıyorlardı.

Her ikisi de iki yumruğunu sıkmış.

-Olamaz bizim yeğenimiz evli değildi?

Adli Tıp Kurumu Başkanı oturduğu yerden ayağa kalkarak, iki adamın yanına kadar yürüdü. Onların karşısına geçip;

-Sizler, on yedi yaşında cinayete kurban giden genç kızın dayıları size söylüyorum. Kız hamile ve onun ölümü bir cinayet anladınız mı?

Rahime teyzenin ağlayışları odaya serseri bir kurşun gibi ağıt olarak düşüyordu.

İşin rengi bu saat itibariyle çok değişmişti.

Bu işin bir bedeli vardı. Ortada namus, hamile iken ölen yeğenleri vardı. Çocuk kimden olabilirdi? Bu namussuzluk nasıl temizlenecekti?

Bu olayın faturası Rahime kadına mı kesilecekti?

Masada duran telefonun çalmasıyla, Başkan masasına geri döndü, çalan telefonu alıp kulağına götürdü. Duydukları karşısında şaşkına dönmüştü? İlk önce oturan kızın annesine, sonrasında karşısında duran kızın dayılarının gözlerinin içine baktı.

Telefonunun karşısındaki kişiye sordu:

-İyi ama böyle bir şey nasıl olabilir?

 

 

 

-Devamı Gelecek Sayıda-

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum