YİTİK OTOPSİ DOSYASI

Paylaş:

Soğuk bir kasım sabahı, Keçiören’de bulunan Adli Tıp Kurumu’nun tüm personeli, kurum bahçesinin içine kadar giren servislerinden inerek, çalıştıkları birimlerde bulunan odalarına gidiyorlardı. Kimisinin elinde rast geldiği bir simitçiden aldığı Kara Ankara Simidi, kimisinin elinde de bir kafeden aldığı, kese kâğıdı içinde poğaçası vardı.

Ankara’nın buza kesen kuru ayazı, sıcak servislerinden indikten sonra, her birinin mahkeme duvarı gibi suratlarına çarptığında, yüzleri F Tipi Cezaevi’ne ait tek kişilik koğuşlara dönüyordu. Sıkı sıkıya sarıldıkları montları, paltoları bile onları sıcak tutmaya yetmiyordu.

Burası Ankara… Burası, nasıl bir devletin başkentiyse, soğuk kara kışların da merkez adresiydi her zaman. Hava soğukluğu eksilere düştüğü gibi, insanların yaşama dair ümitleri de hayatın tam dibine vururdu bu şehirde.  Bakışlar ne zaman gökyüzüne kayıp gitse, bedenine sığmayan bir ruh gibi, koyu gri bulutlara baktırıp ümitsizce baharı bekletirdi Ankara.

 

Adli Tıp Kurumu’nun bahçesinde servisten inenlerin hepsi, koşar adımla binaya girmişti. Masalarına gelen sıcak çayın ilk yudumunda kahvaltılarını yapacaklar, sonrasında da geceden kalma kaç tane şüpheli ölümün Asayiş Tutanağına geçtiğini inceleyeceklerdi. Her birim kendisini ilgilendiren şüpheli ölüm ile ilgili ekibine bilgi verecek; otopsi ve incelemelerle ilgili işlemlere Kurum’a gelen olayların sıralamasına göre başlanacaktı.

O geceden sabaha asayiş olaylarından dolayı on bir ölüm vakası kayıtlara geçmişti. Bu on bir ölümlü olaydan sadece dört tanesi silahla, ikisi “Kendisini asmak suretiyle” intihar, biri de trafik kazası sonucu gerçekleşmişti; bir diğeri ise köprü altında, evsiz bir adamın ölümüydü. İkisi kadın cesediydi; bunların birbirlerini bıçaklayarak öldürdüğü ve bir de yüksekten düşme sonucu on yedi yaşlarında bir genç kızın öldüğü de kayıtlarda yer alıyorduç

 

Şüpheli ölümler, otopsiler, incelemeler, raporlar… Peki, işler nasıl yürürdü bu kurumda?

Öncelikle, Adli Tıp Kurumu’na gelen dosyalarda olaylarla ilgili pek açık ifadelere yer verilmez. Yüksekten düşen bir kızın nasıl ve ne şekilde düştüğü varsayımı ile birlikte genellikle Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü’nün hazırladığı kısa ve öz Olay Yeri Tutanağı esas alınır. Oysa ölen veya öldürülen kişinin, her zaman son yatış pozisyonu olayı aydınlatmaya yetmektedir. Olay Yeri Şube Müdürlüğü’nün, bu tür ölümlerin fotoğraflarını çekip dosyaya eklemesi halinde, Cinayet Masası’na ulaşacak Adli Tıp Raporu ile işin seyri birçok defa değişebilir.

Otopsi dediğin en fazla dört saat sürerken, onun raporunu yazmak ve imzalamak günlerce sürer. Şüpheli ölüm, Adli Tıp Kurumu’na geldiği tarih ve saate göre sıraya konulur; sonrasında uzman ekip ve doktorlar eşliğinde otopsiye alınır. Cesedin sahibi olursa mezarlığa defnedilir, eğer ki sahibi yoksa tıp fakültelerine ve üniversite hastanelerine kadavra olarak kullanılmak üzere gönderilir; bir işe yaramayacağı düşünülenlerse, Kimsesizler Mezarlığı’na gömülmesi için Büyükşehir Belediyesi ekiplerine teslim edilir.

 

Bir de Kurum’un zemininden iki kat aşağıda bir morg bulunmaktaydı. Yirmi yıldır, bu morgun sorumlusu, Adli Tıp Kurumu’nun Genel İdari Hizmetli Memuru Mülayim’di. Mülayim, bu binaya geldiği ilk günden beri morgda görevliydi.

Adli Tıp Kurumu’nun onca personeli sirkülasyon halindeyken, bizim Mülayim yıllardır ne tayin edilmiş ne de kimsenin aklına morgdan başka bir yerde görevlendirilmesi gelmişti. Mülayim, işini deneyimli, uzman bir personel gibi yapan ve yaptığı işten dolayı da bugüne kadar en ufak bir şikâyet bile almamış bir görevliydi.

Peki,  Mülayim’in morgdaki işi mi neydi?

Asayiş olayına karışmış ve olayda ölmüş ya da şüpheli bir ölüm neticesinde otopsiye getirilmişlerin ilk durağıdır morg. Cesetler morgdan çıkarıldıktan sonra,  inceleme ve rapor odalarına alınırlar. İşte bizim Mülayim de, işlemleri bitenleri morga geri götürür, onlara sağ ayak parmak uçlarından sarkan, adı/soyadı ve ölüm tarihi yazan bir etiket takar, sonra da soğuk buzdolaplarına geri koyar. Bir müddet sonra, morgdan cenazelerini almak gelen ailelere, resmi işlemler bittikten sonra Teslim Tesellüm Tutanağı hazırlayarak cenazeleri teslim ederdi.

Morgun hemen girişinde sağ tarafta bulunan, küçük bir masa ve ahşap sandalyenin bulunduğu oda, bizim Mülayim’in odasıydı. Masanın üstünde duran gri telefonu her çaldığında,  mutlaka cenazelerden biri ya da birkaçının adı soyadı söylenerek istenirdi kendisinden. İnceleme odasının kapı numarasına göre, hangi isimli cenaze istenmiş ise oraya, yanına verilen iki yardımcı elemanla birlikte gider, cenazeler sedye üzerine alınıp götürülürdü.

Buraya kadar ki her şey,  işleyiş olarak çok normal görünebilir ama kimilerinin cesaret edemediği, korktuğu, aslında nice hayat hikâyelerinin son bulduğu, gizemli bir o kadar soğuk ve karanlık yerlerdir aslında morglar.

 

Mülayim’in yirmi yıl boyunca burada tanık olduğu birçok hikâye vardı. Elbette ki ölü diye dolaba koyduğu tek bir ceset bile tekrar canlanmamıştı bu zamana kadar. Ama her ölenin ortak bir noktası vardı. Gözleri hiçbir zaman tam kapanmazdı ölülerin. Yarı açık bir şekilde bakar vaziyette dururdu. Mülayim, bundan on yıl önce, bir mayıs ayında dolaba koyacakları bir adamın hala göz bebeklerinin dağılmadığını görmüş, heyecanlanıp doktorlara haber vermek için odasına gitmiş ve ölü diye getirilen adamın hala göz bebeklerinin dağılmadığını doktorlara söylemiş. Sonra tekrar dolabın başına gelip sedyede yatan adamın kirpiklerini kaldırıp, göz bebeklerine baktığında adamın göz bebeklerinin dağıldığını yani Ex olduğunu görmüştü. Çünkü asayiş olaylarında ölüm ilk önce yerde cansız yatan insanın göz bebeklerine bakılarak anlaşılırdı.

Ölümü ve ölüler arasında çalışmayı her ne kadar kanıksamış olsa da, onun hala alışamadığı ve her seferinde ruhunu derinden sarsan, kalbini sızlatan bir durum vardı.  Çocuk cesetleri… Her çocuk cesedinde dünyası yeniden kararırdı. “Hangi vicdansız bir çocuğa kıyabilirdi ki?” Ama acımasız ve bir o kadar da çocuklara kötülük etmek isteyen ne çok insan vardı bu dünyada.

 

Günlerden Salı… Sabahın ilk ışıklarıyla mesaisine başlayan personel, bir yerden gece gelen, otopsi gerektiren ölümlerin ön hazırlıklarını yaparken, ofis kısmında çalışan görevlilerse otopsiye hazırlanan cesetlerin evrak hazırlıklarını yapıyordu. Artık Adli Tıp Kurumu’nda haftanın ikinci günü İnceleme Odalarında otopsiler uzmanlar eşliğinde başlanmıştı. Karnı, kasıklarından çene altına kadar kesilen insan cesetlerinin iç organları çıkarılıp, tek tek tartılıyor ve çıkan sonuçlar, tahliller, orada bulunan bir hemşire ya da görevli sağlık memuru tarafından tutanağa not ediliyordu.

O gün diğer günlerden çok farklı bir olay olmuştu. Morg da 15 numaralı dolapta bekletilen genç kızın Otopsi Dosyası kaybolmuştu. Mesai bitimine kadar toplamda gün içinde dokuz tane otopsisi biten cesetler defin edilebilmesi için yakınlarına teslim edilmişti. Ama mesai bitmesine rağmen genç kızın otopsi dosyası bulunmamıştı. İnceleme odaları, tuvaletler, çöpler, çalışma odaları, personel dolapları ve bütün odalar, koridorlar inceden inceye aranmıştı.

Adli Tıp Kurumunda kimse kimseden şüphelenmez. Bir şekilde bu dosyanın kaybolmasında birbirlerine kabahat bulmuyorlardı. Ama işin içinde çok farklı bir şüphe yavaştan herkesin içini kemirmeye başlamıştı.

İş gittikçe ciddileşmeye başlamıştı. Kurum Başkanı tüm doktorlar ve uzmanlar ile bir toplantı bile yapmıştı. Adli Büro işlem yapılması için gitmesi gereken dosya otopsi sonunda Büroya götürülmemişti.

Adli bir vaka tüm kurumun kucağına patlamıştı.

Genç kızın Otopsi Dosyası nasıl kaybolmuş olabilirdi?

 

DEVAM EDECEK…

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum