GELİŞEN TEKNOLOJİ, POLİSİYE EDEBİYATINI VE OKURUNU NASIL ETKİLEDİ?

Paylaş:

İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

 

Twitter, Facebook ve daha bir çok sosyal medya uygulaması artık hayatımızın her anında. Akıllı telefon denilen ve avuç içimize dahi sığabilen cihazlar, gerçek dünyayla olan ilişkimizi günden güne sınırlarken, o ufacık ekranlarından açılan sanal dünya ile bağımızı ise giderek güçlendirmekte.

Etrafımıza şöyle bir baktığımızda hemen hemen herkesi başı öne eğilmiş, elindeki parlak ekranda bir şeylerle haşır neşir halde görüyoruz. Kimse kimsenin umurunda değil gibi. Hayat sadece sosyal medyada ne paylaşıldığı ve ne kadar beğeni alındığı üzerine yaşanıyor.

Sosyal medyanın hızı, haliyle bir şeylere duyulan ilgi ve ayrılan zamanın da hızlanmasına sebep oldu. Dün hakkında binlerce yorum yapılan, videolara konu olan bir konuyu (yeni jargondaki adı ile ‘trend topic’) bir hafta sonra kimse hatırlamıyor. Bir konunun moda ve demode olması an meselesi. Peki bu durum edebiyatı nasıl etkiledi? İnsanların sosyal medyada 149 harf ile çok ağır felsefeler yapabildiği bir ortamda, yüzlerce sayfalık bir roman nasıl okunabilirliğini korur?

Gelişen teknoloji

Ünlü bir yazar zamanında şöyle demiş : ‘Benim kısa yazacak kadar çok zamanım yok.’ Gerçekten de kısa cümlelerle edebiyat yapabilmek için, çok büyük bir bilgi ve ruh birikimini uzun zaman boyunca süzgeçten geçirmek gerekiyor. Peki bu durumda uzun tasvirler, durum sorgulamaları,  bireyin iç dünyasını anlatan monologlar on beş dakika içerisinde yüzlerce tweet okuyan birinin gözüne nasıl ‘okumaya’ değer gelecek?

Hakan Günday’ın ‘Kinyas ile Kayra’ romanındaki gibi fotoğraf resim sanatını, sinema tiyatro sanatını öldürdüyse eğer, sosyal medya da edebiyatın mı sonunu getirdi?

Hemen karamsarlığa kapılmamak lazım. Sonuçta sanat, insan ruhuna dokunan bir güzellik. Teknoloji ise işlevselliğe önem veren bir sektör. Bilmem kaç piksellik dijital fotoğraf makineleri üretilse de resim sanatı ölmüş değil, ya da her hafta özel efekt dolu filmler vizyona girse de tiyatronun insana verdiği hazzın yeri hala ayrı ve tiyatro salonları yine tıklım tıklım dolu. Yine de, gelişen teknoloji içinde büyüyen neslin sanattan beklentileri  ve isteklerinin değiştiğini de kabullenmek durumundayız.

Yeni neslin en belirgin karakteristik özelliği, sabırsız olması. Hiçbir şeyi beklemeye tahammülü yok. Bir şeyin özünü hemen kavramak ve onu tüketmek üzerine kurulu bir yaşam felsefesi var. Aşk, ilişkiler, eğitim, seyahat gibi alanlarda beklentileri nasılsa sanat alanında da öyle. Örneğin, müzik konusunda sadece basit ritimlerle dans edebileceği şarkıları tercih ederken, sinemada zihnini çok zorlamayacak filmleri tercih ediyor. Tabi bu yazdıklarım gözlemlediğim çoğunluk için geçerli. Bütün bir jenerasyon bu akımda diyemem. Ancak  rağbet gören ve popüler olan şeylere baktığımızda ‘çoğunluk’ için bu cümleleri sarf edebilirim.

Peki yeni jenerasyonun polisiye edebiyatından beklentisi ne yönde? Sayfalar dolusu bir olay örgüsünü okumaya değer bulması için o romanın ne gibi özellikler barındırması gerekiyor?

Öncelikle dikkat çeken şeyin görsellik olduğunu düşünüyorum. Günümüzde spor salonlarına, bakım ve makyaj ürünlerine olan rağbetin sadece ‘insan ambalajı’ ile sınırlı kalacağını sanıyorsanız, çağı okumakta eksik kalıyorsunuz. Ambalaj artık her şey için temel nitelik halini aldı. ‘Ne yaptığın değil, nasıl sattığın önemli’ kavramı ne yazık ki edebiyat için de geçerli bir etiket. Çarpıcı bir kapak, merak uyandıran bir arka yazı ve karizmatik bir profil resmi olmadan eserinizin dikkat çekmesi zor. Kadın ya da erkek fark etmez, o okur kitap fuarına ya da mağazaya gelmeden evvel evde kendi görünümü için saatler harcıyor ve sizin rafta bir çok eserin arasında duran kitabınızı fark edebilmesi  için sadece beş saniyesi var. Ne demek istediğim sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

İkinci olarak önem arz eden husus ise, akıcı bir içerik. Polisiye okurunun kitaptan beklediği, ilk on sayfa içerisinde kendini amansız ve gerilim dolu bir maceranın içinde bulmak. Unutmayın ki, sinemada ‘Testere’ serisini esneyerek izlemiş bir nesle romanınızla gerilim yaşatmaya çalışıyorsunuz. Çıtanın ne kadar yukarıda olduğunun farkına varın. Bir anda kesilen elektrikle odanın içinde öldürülen bir kadının katilini bulmak için yazılan sayfalar dolusu yazı artık kimsenin ilgisini çekmiyor. Polisiye edebiyatı Gerritsen ve Grange gibi çok satan batılı yazarların cinayetlere kattıkları ‘sapkınlık’ ve ‘detaylı’ tasvirler sonrasında yeni bir nitelik kazandı. Artık sadece katilin kim olduğu değil, nasıl öldürdüğü de okurların aradığı özellikler arasında. Kafalara çakılan çiviler ya da kesip çıkarılan rahim gibi Snuff tarzı filmleri aratmayan cinayet usülleri, polisiye edebiyatın ‘okur artıran’ özellikleri arasında yer aldı.

Bunun dışında eskiden beri süre gelen, polisiyenin değişmez iki altın kuralı da hala yürürlükte: Özgün bir kurgu ve sürpriz final. Okur, bir önceki polisiye romanında okuduklarına benzer bir şeyi sizin eserinizde gördüğü anda ‘klişe’ damgasını acımasızca yapıştırıverir. O nedenle kalemdaşlarınızın ne yazdığını takip ederek, kurgunuzun özgünlüğünü koruyup korumadığını kontrol etmenizde yarar var. Sürpriz sonu olmayan bir polisiye ise, kötü bir şakadan bile daha kötü olacağı için, finalde okuru ters köşe yapacak denli çarpıcı bir kurgu tasarlamadan asla SON yazmamanızı öneririm.

Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu kabul ederek, polisiye edebiyatında da yeni akımlar ve ses getirecek eserler okumamız dileklerimle.

Celal Cem Dengiz

Ağustos 2016, Mostar

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum