Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

3 Aylık Ceza

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Saatine baktı, tam dokuz saat geçmişti. Saatlerdir saklandığı yerden artık çıkabileceğine kanaat getirdi ve öyle de yaptı. Geminin bu kuytu ve karanlık köşesinde usulca doğruldu, bel çantasının fermuarını ağır hareketlerle sağdan sola gezdirerek açtı ve elini çantanın içerisine daldırdı. Evet, kamerası oradaydı. Çantadan çıkardı, cihazın sağına soluna baktı ve açma tuşuna bastı. Kameranın şarjı tam, ekrandaki görüntü oldukça netti. Kameranın kayışını sağ eline sıkıca geçirerek yola koyuldu. Depoya girdiği yerden çıkması pek akıllıca sayılmazdı, orası kalabalık olabilirdi. Limandan gemiye gizlice girerken mürettebata farkettirmeden kendini güç bela bu depoya atabilmişti. Deponun tavanındaki loş ışıklı lambaların belli belirsiz aydınlattığı duvarlarda gözünü gezdirdi ve işte, hemen karşısındaki duvarın solunda yer alan kapıyı gördü. Kapının kolunu usulca eğdi ve şansına kapı kilitli değildi. Normalde bu kadar şanslı değildi, en azından şimdiye kadar. Okuldan mezun olduktan sonra gazetecilik namına pek bir iş tutamamıştı. İş güç olmadan da hayat çekilmezdi tabii. Geçim derdine düşmüş, tezgahtarlıktan muavinliğe, şoförlükten değnekçiliğe türlü işlerde çalışmış ama hayali olan gazetecilik için de hep yanıp tutuşmuştu. Son işi olan değnekçilikte bir tartışmayla tanıştığı adam, ona bu hayalinin kapısını aralamıştı. Aldığı bir kartvizitle başlayan bu yeni süreç, onu bu geminin bu daracık koridoruna dek sürüklemişti. Ne demişti adam? “Gazetecilik yapmak niyetindeysen delikanlı, büyük haberlerin peşinden koşmalısın. Büyük haber de, büyük fedakarlıklarla elde edilir.“ Sonra eklemişti. “Eğer gerçekten bunu istiyorsan, elimde sana verebileceğim bir iş var.”

Depodan çıkar çıkmaz önüne dar ve uzun bir koridor çıktı. Gecenin bu kör vaktinde tayfaların çoğu  istirahatte olmalıydı ama yine de ihtiyatlı davranmalıydı. Uyku tutmayanlar, işten kaytaranlar ve daha da önemlisi nöbetçiler olabilirdi. Parmak uçlarına basarak ilerledi. Yedi sekiz metreyi geride bırakmıştı ki az ileriden gelen sesle irkildi. Birileri ona doğru yürüyordu, koridor boş değildi! Panikledi, iyice irileşmiş gözlerle etrafına bakındı, bir kaç adım ilerisindeki kapıyı yokladı. Şansı bu kez de yaver gitmişti ve kendini içeriye atabildi. Karanlıkta güç bela seçebildiği şeylere baktı; kovalar, kutular, süpürgeler… Burası bir temizlik deposu olmalıydı. “Umarım bu gelenler temizlik yapma niyetinde değillerdir,” diyerek homurdandı ve odanın arka köşelerinden ona daha genişçe yer tanıyanına çömeldi. Eline geçirdiği bir ahşap paspas sapını iki eliyle kavradı. En kötüsünü düşünmek zorundaydı. Adamlar onu bulurlarsa, son çare olarak kendisini savunmak zorunda kalacaktı ve bunu da yapacaktı. “Acaba gerçekten bunu yapabilir misin be oğlum? Ha Murat? Sen karıncayı bile incitemezsin ki?” diye söylendi usulca. Sonra düşünceleri değişti, o adamla buluştuğu güne gitti. Kentin en işlek caddesinde park yerine para vermek istemediği için tartıştığı bu adam, konuşmanın sonunda eline bir kartvizit tutuşturmuştu. Apart oteldeki tek göz odasına geldikten sonra paketindeki son dalı yakarken içerisine koyduğu kartviziti farketmiş ve adamın yanına gitmeye karar vermişti. Sabah olduğunda öğrencilikten kalma siyah takım elbisesini çekmiş, kravatını her zamanki maharetiyle özenle bağlamış ve akbilini de cebine kayarak yola düşmüştü. Adamın ofisi bir iş hanındaydı. Bir iki kişiye sorarak bulduğu bu karanlık binanın ikinci katına çıktığında adamın ofisi karşısındaydı. Önce havadan sudan bir iki kelam etmişler, acımış birer ince belli çay içmişler ve ardından adam sadede gelmişti. Ellili yaşlarda gibi görünen, kır saçlarının kafasının tepesini boş bıraktığı bu adam, tek eliyle sarı kemik çerçeveli gözlüğünü kavramış ve diğer elindeki bez ile bunun koyu camlarını silmeye başlarken söze girmişti. “Bak evlat, sen zeki bir gence benziyorsun. Ben insanları tanımakta pek acemi sayılmam. Seni de gözüm tuttu. Düşündün mü? Gazetecilik yapmak istiyor musun? Ama gerçek gazetecilik?”

“Bundan kastettiğiniz nedir efendim?”

“Demek istemiyorsun,” dedi masanın arkasındaki deri koltuğuna daha da bir yaslanan adam.

“Ha-hayır, beni yanlış anladınız. Be-ben sadece…”

Ofis sahibi “Benim vaktim kıymetli ve de sınırlıdır canım. Toysun henüz, ama sana kanım ısındı. Bak sana şöyle izah edeyim,” dedi ve yerinden doğrularak ayağa kalktı. Masanın sağ yanındaki vitrinin önüne geldi ve burada burdu. Camekanın arkasındaki dizi dizi plaketi gösterirken bir yandan da konuşmasını sürdürdü. “Benim adım Orhan evlat, Orhan Büyükçağ. Ama sen bana patron desen yeterli. Ben yıllarımı bu işe verdim, gazeteciliğe. Ama daha da önemlisi, araştırmacı gazetecilik evlat. Şimdikilerin yaptığı gibi magazin gazeteciliği değil!” Adamın sesi hiddetlenmişti ama sonradan yine ilkinde olduğu gibi tekdüze devam etti. “Elimde bir iş var. Eskiden olsa ben, kendim yapardım. Ama işte, artık genç sayılmam,” dedi ve kötü bir kahkaha attı. “Bir gemi var, başında da bir bilim insanı.”

“Kim efendim?” diye sordu Murat çekinircesine.

“Müfit Tarhanacı. Profesör Müfit Tarhanacı evlat.”

“Biz ne yapacağız peki? Daha doğrusu benden istediğiniz nedir?”

Adam vitrinin başından ayrıldı, gerisin geriye masaya dönüp koltuğuna kuruldu. Bardağının dibinde kalan çayı bir dikişte içip yüzünü ekşitti ve cevapladı. “Adamımız bir genetikçi. Bir genetik mühendisi. Üniversitedeki çalışmalarının ardından yurtdışına çıktı ve senelerce oralarda devam etti. Hakkında biraz araştırma yaptım. Önceleri Amerika’da bir kaç eyalette çalıştı, ardından dağılmadan evvelki Yugoslavya’da bir süre kaldı ve sonra da Afganistan’da olduğunu öğrendim. Son bir kaç sene için hakkında bir kayıt falan yok, ya da ben bulamadım. Ama olsaydı da bunu ancak ben bulabilirdim.”

“Yani,” diye araya girdi Murat.

“Yanisi, evlat. İzini kaybettirdi, ya da öyle olduğunu düşündü.”

“Anlamadım efendim, kaybettirdi mi kaybettirmedi mi?”

“Kaybettirdiğini sandı, ama ben evlat, ben… Ben onu buldum!”

Murat ofise ilk gelişindeki çekingenliği iyiden iyiye üzerinden atmış, olayın nereye varacağını merak edercesine masaya doğru eğilmişti ve sordu. “Neredeymiş peki?”

“Aslında başka bir haberin peşindeydim. Suriye hakkında bir yazı dizisi hazırlıyordum. Hani şu gündemi meşgul eden iç savaş konusunda. Birkaç kişiyle görüşmelerim oldu, üst düzey kişilerle… Bu konuşmalar sırasında onun adı çalındı kulağıma. Ne kadar istese de, bir şekilde kaçamadı benden!” Patron yeni bir gevrek kahkaha attı ve Murat’a sordu. “Birer çay daha içer miyiz?”

“Lütfen efendim, şey, patron.”

Bu söz üzerine büyük bir keyifle gülümseyen adam telefonun ahizesini kaldırıp bir tuşa bastı ve “Kızım bize iki çay getir hemen,” dedi. Ardından tekrar Murat’a dönerek devam etti. “Adamımız evlat, Müfit… Bir genetikçi demiştim. İlk başlarda iyi bir bilim insanı olarak aklı selim projeler yürütmüş ama daha sonra şer odaklarının eksesine direksiyon kırmış bir adam… Saydığım ülkeler dikkatini çekti mi hiç? Bak tekrar sayıyorum; Amerika, Yugoslavya, Afganistan ve de Suriye… Sende bir şeyler çağrıştırdı mı?”

“Hayır efendim. Ama bir dakika. Tümü savaş geçirmiş ülkeler, bölünmüş, harap olmuş… O-organ mafyası mı yoksa?”

“Yaklaştın sayılır evlat, ama hâlâ çemberin daha çok dışındasın. Bak şöyle söyleyeyim…” dedi ama odaya giren sekreterin adımlarıyla dudaklarını kapadı. Sekreterin dışarı çıkması ile çayını karıştırırken devam etti. “Bu adam genetikçi evlat, genetik mühendisi. Tüm çalışmaları bu yönde. Adam uluslararası antlaşmalarla yasaklanmış gizli projeler yürütüyor. Büyük işler, çok gizli ve çok tehlikeli işler. Organ mafyası mevzuları bu adam için çok hafif kalır. Bana kalırsa çok daha büyük işler peşinde bu Müfit!”

Patronunun anlattıklarıyla kafası iyice karışmış olan Murat, neden sonra bardağındaki çayına hiç dokunmadığını farketti ve bir iki yudum aldı. Duyduklarıyla epeyce bir kuruyan boğazına ilaç gibi gelmişti bu sıcak içecek. “Ne gibi patron? Ne tür işler?” diye sordu.

“İşe onu bilmiyoruz evlat. Ondan seni çağırdım ya.”

“Nasıl yani?”

“Elimizdeki tek bilgi Müfit’in bir gemide olduğu. Yaptığı iş her ne ise, tüm Dünya genelinde yasadışı olduğundan bunu ancak bir gemide, ancak uluslararası sularda sürdürebilecek ve bu gemi şu anda Boğaz’da demirlemiş vaziyette!”

“Boğaz’da mı? Burada mı yani?”

“Evet Murat, burada.”

“Neden polise haber vermiyoruz, ya da sahil güvenliğe? Onlar bunu çarçabuk halledivereceklerdir.”

“O zaman gazetecilik bunun neresinde kalır be evlat?”

Murat utandı ve başını öne eğdi. Bunu farkeden patron babacan bir tavır takınarak konuştu. “Sen ve ben, biz, bizler gazeteciyiz evlat. İki araştırmacı gazeteci… Sen gizlice o gemiye bineceksin, bir süre saklanacaksın. Ardından da içeride neler döndüğünü kaydedeceksin. O görüntüleri ajanslara servis ettiğimizde Müfit’in tüm foyası ortaya çıkacak ve kodesi boylayacak, hem de bir daha hiç gün yüzü görmemecesine!” dedi ve üçüncü kahkahasını da patlattı.

Görüşmenin bundan sonrası teferruattı. Çaylar içilmiş, planlar yapılmış ve Murat yola çıkmıştı. Şimdiyse süpürgelerle birlikte bu ufacık odada fareler gibi saklanıyordu. Koridordaki ayak sesleri giderek yaklaştı, yaklaştı ve kapının önünde durdu. İki adam konuşmasını sürdürüyordu. Murat iyice  kulak kesildi. Evet, dışarıdakiler İngilizce konuşuyorlardı. Ne tür bir işin içindeydi? Patronu haklıydı galiba, uluslararası bir çetenin tam da ortasına düşmüştü! Adamlar konuşmaya devam ederken kapının kolu eğildi, Murat elindeki süpürge sapını daha bir sıkıca kavradı ama ellerinin giderek artan terini farketmedi. Düşündü; şimdi kapı açılacak, adamlar onu görecek ve ne yaparsa yapsın onu yakalayacaklardı. Murat yutkundu, adem elması adeta boğazını yırtarcasına yukarı aşağı oynadı. Ama kapı açılmadı. Kapı kolu eski haline döndü, adamlar çekip gitti. Ayak sesleri giderek uzaklaştı ve sona erdi. Gözlerini kapatıp başını arkasındaki soğuk metal duvara yaslayan Murat derin bir “Oh” çekti ve yerinden kalkarak kapıya yanaştı. Kulağını dayadı ve dışarıyı dinledi. Ses seda yoktu. Usulca kapıyı açıp kafasını koridora uzattı, koridor tenhaydı. Hızlı hareket etmeye karar verdi. Yine parmak uçlarında koridoru geçti, gördüğü ilk merdivenlerden yukarı tırmandı. Paslı merdivenler onu bir hole kavuşturdu. Burası diğer bulunduğu yerlere nazaran daha aydınlıktı ve bu durum Murat’ı tedirgin etti. Etrafına bakındı, saklanabileceği pek bir yer yoktu; ne girebileceği bir kapı ne de arkasına zulalanabileceği bir koli, bir eşya görebildi. Tavana baktı, bir nebze de olsa rahatladı. Hiç kamera görmemişti. Sessizce ama hızlıca ilerlemeye devam etti. Hol bitti ve karşısına bir kapı çıktı. Kapıyı çok ses çıkarmamaya gayret ederek araladı ve eşikten adımını attı. Az ileride bir camlı bölme vardı ve bu bölmenin ardının oldukça aydınlık olduğu belli oluyordu. Bölmeye doğru çömelerek yaklaştı ve başını cama yasladı. Camın arkasında genişçe sayılabilecek bir oda bulunuyordu. Odanın ortasında yine camdan olduğunu sandığı kafese benzer dikey bir sütün vardı ve bu sütunun her yerinden odanın tavanını kaplayan kalın siyah kablolar çıkıyordu. Bunun başında biri uzun biri kısa iki adam birbirlerine dönük duruyor, uzun olan muhtemelen diğerine pek hararetlice bir şeyler anlatıyordu. Murat hemen kamerasını çıkardı ve içeriyi gözetlemeye başladı. Adamlardan kısa boylu olanı, konuşmanın ardından arkasını dönerek sol taraftaki bilgisayarların yanına geldi. Klavyede birkaç tuşa bastı ve sütünün ön paneli aşağıya doğru kaymaya başladı. Panel kaydıkça, arkasındakileri giderek daha büyük bir açıklıkla Murat’a gösteriyordu. Panelin yitip gitmesiyle ortaya çıkan camekanın arkasında sıvı bir ortam vardı. Açık mavi-yeşil renkli bu sıvı, boşluk bırakmamak istercesine tavana dek uzanıyor ve ortamı sadece bu sıvının içerisindeki irili ufaklı  hava kabarcıkları hareketlendiriyordu. Murat bir süre önünde peş peşe sıralanmış iki camın ardındaki sıvıya gözünü daldırdı ama birden bire gördüğü şey ile irkildi. Murat bir yana, kamerası bir yana düşmüştü. Murat hemen kendini toparlayarak kamerasını alıp tekrar mevzilendi. İlkin odadaki iki adama baktı, az evvel çıkardığı sesi işitmiş görünmüyorlardı. Sonra Murat’ın bakışları tekrar cam kafese kaydı. Evet, az önce gördüğü şey halen oradaydı. Sıvının içinden bir şey uzanmış ve ön cama yaslanmıştı. Evet, bu bir eldi, bir insan eli! “Aman Allah’ım! Bu da ne ya?” diye korkuyla söylendi Murat. Kafesin içerisinde biri vardı. Bu mesafeden seçemedi Murat, o da kamerasındaki görüntüyü yaklaştırdı ve gözlerini kısarak ekrana baktı. İçeride bir insan vardı, çıplak bir insan! Ama nasıl olurdu? O sıvı ortam içerisinde nasıl nefes alabilirdi? Dahası burada neler oluyordu ve bu adamlar neyin peşindeydi? “Hemen buradan çıkmalıyım, bu kadar görüntü yeter,” dedi ve arkasını döndü ama hemen arkasındaki beyaz üniformalı adamı görmesi ile görüntünün kararması bir oldu. Son hatırladığı şey buydu.

Gözlerini araladı Murat. Başı çok ağrıyordu, adeta patlarcasına şimşekler çakıyordu zihninde. Bir rüyada mıydı acaba? Az önce şahit oldukları bir düşten, bir kabustan mı ibaretti? Bunları düşünürken duyduğu ses ile irkildi ve o yöne döndü. “Demek kendine geldin,” dedi o ses. Murat karşısındaki sesin sahibine baktı. Beyaz bir önlük içerisinde olan bu adam, nereden baksan yetmiş yaşında vardı. Boyu, burnu, elleri uzundu. Karşısındaki bu adamı daha önce de görmüştü Murat, daha doğrusu ona öyle geliyordu. Düşündü Murat, ağrıdan zonklayan beynini zorladı ve zihninde bir imge aralandı. Bu adam oydu, evet, cam odadaki uzun boylu adamdı bu.

“Demek anımsadın oğlum,” dedi ihtiyar. “Elektroşokun etkisi nihayet sonlanıyor,” dedi ve arkasını dönerek ellerini arkasında kavuşturdu, konuşmasına devam etti. “Buraya hangi amaçla geldiğini biliyorum. Peşimizde birçok gizli servis, birçok haberci var. Hangi amaçla geldiğini biliyorum ama nereden geldiğini bilmiyorum. De bakalım bana, seni buraya kim gönderdi?”

“B-ben, ben bilmiyorum. Yanlış gemiye bindim sanırım, kayboldum ben.”

Adamın sesi ciddileşti. “Kötü bir yalancısın delikanlı. Sen hep kamerayla mı kaybolursun? Elektroşoku tecrübe ettin, bir daha denemek istemeyeceğini tahmin ediyorum, yoksa yanılıyor muyum?

Murat’ın gözleri büyüdü, ensesindeki sızıyı hissetti. Şoku ensesine yemiş olmalıydı. Başını öne eğerek pes ettiğini ilan etti. “Tamam, kabul. Beni buraya gönderdiler. S-sizi izlemem için…” cümlesini sürdürmedi.

“Kim oğlum, kim?”

“Ben gazeteciyim… Bana bir iş verdiler, patron yolladı beni buraya. Geminin yerini o söyledi, içeriye nasıl girebileceğimi de.”

“Gazeteci ha? Demek gazeteci. Patron dediğin de…” dedi ve duraksadı, bir şeyler düşünüyor göründü ve ekledi. “Orhan değil mi? Orhan gönderdi seni buraya.”

“N-nasıl bildiniz?”

“Durmadan peşimizde çünkü. Ah, o inatçı ihtiyar. Kafayı bizimle bozmuş bir kaçık o!”

“Asıl kaçık sizsiniz!” diye bağırdı Murat. Tüm çekingenliğini ve korkusunu üzerinden atmış görünüyor ve olanca kuvvetiyle haykırıyordu. “Sizin ne yaptığınızı gördüm! İnsanlar üzerinde böyle deli saçması deneyler yapmaya hakkınız yok! Sizi mahvedeceğim!”

“Şu durumda mı? Ah, güldürme beni,” dedi uzun boylu ihtiyar, yaşlı yüzünü kırış kırık eden pis bir gülümsemeyle. “Haline bir bak, sen bir tutuklusun.”

“Ne tutuklusu? Sen k-kim oluyorsun da beni tutukluyorsun be adam? Burada asıl tutuklanması, asıl parmaklıklar ardına kapatılması gereken biri varsa o da sensin! Sizlersiniz! Bu gemideki herkes! Bırakın hapishaneyi, alayınızın bir tımarhaneye tıkılması gerek!”

“Bu geminin kaptanı benim ve şu anda uluslararası sulardayız. Dolayısı ile de tüm yargı yetkisi bende.”

Tam bu sırada odaya biri girdi. Diğerine göre hafif şişmanca olan bu adamın da üzerinde beyaz bir önlük vardı. Elindeki tablet bilgisayarı uzun boylu olana göstererek konuştu. “Profesör, kaçağın kamerasındaki tüm kayıtları sildik ve hard diskini imha ettik. Geriye hiçbir fiziksel veri kalmadı.”

Uzun boylu adamın pis sırıtışı bir kez daha göründü. “Güzel,” dedi ve Murat’a dönerek. “Gördün mü delikanlı, elinde hiç bir kanıt kalmadı.”

Murat atıldı. “Demek Profesör sensin!

“Ha şunu bileydin,” dedi Profesör Müfit ama hemen ardından yüzündeki çizgiler birden bire ciddileşti. “Çok vakit kaybettik. Seni şimdi, hemen burada yargılıyorum ve bilime vermeye çalıştığın zarardan ötürü seni üç aylık cezaya mahkum ediyorum!”

Murat şaşırdı, istedi ama konuşamadı. Neden sonra dile geldi. “Ne cezası? Ne üç aylığı? Bunu yapamazsınız, buna yetkiniz yok, buna hakkınız da yok!”

Profesör yanındaki adama döndü, tek elini havaya kaldırarak emrini verdi. “Götürün bu adamı, cezasını çekecek!”

Bu sözlerin üzerine odaya dört adam daha geldi. Adamların üçü, Murat’ı karga tulumba yanlarında getirdikleri tekerlekli sandalyeye mıhlarken diğeri elindeki enjektör ile işini gördü. Murat bir sızı hissetti önce boynunda, ardından hareketleri ve düşünceleri karıncalaştı. Görüntüler buğulandı, sesler ağırlaştı ve düşünceleri yavaşladı. “Üç aylık ceza da ne ola ki?” diye geçirdi içinden. “Üç ay boyunca bir hücreye mi kapatılacağım şimdi? Ya da üç ay boyunca yerleri mi paspaslayacağım? Ne olacak?” diye de ekliyordu ki gözleri ve zihni kapandı. Adamların önüne kattıkları sandalye başka bir odaya getirildi. Murat’ı yine karga tulumba sandalyeden kaldırıp odanın ortasındaki tabutvari bir sandık içerisindeki yatağa yatırdılar. El ve ayak bileklerine silikona benzer esnek kelepçeler takıldı, başına da metal bir halka geçirildi. Adamlar işlerini büyük bir hız ve beceriyle görüyorlardı. Belli ki bu işi daha önce de yapmışlardı. Murat’ı çarçabuk hazırladılar, sandığın hidrolik kapağını kapattılar ve bunun ardından sandık zeminde açılan yarığa girerek gözden kayboldu. Odanın hemen başındaki biraz yüksekçe masada beliren Profesör, önündeki kontrol panelindeki bir kaç tuşa bastı ve konuştu. “Bağımsız bilim adası Genivarya personeli… Burada, bilimsel çalışmalarımıza ve varmak isteğimiz bilimsel hedeflerimize sekte vurmaya çalışan bir kaçağın, bir suçlunun hükümünü veriyorum! Bu suçlu, geminin kaptanı ve yöneticisi olarak tarafımdan ‘üç aylık ceza’ ile cezalandırılmıştır.” Profesör’ün sesi, gemideki her köşede bulunan hoparlörler ile tüm mürettebata ulaşmıştı ve tüm personel şimdi bu açıklamaları dinliyordu. Profesör devam etti. “Suçlunun cezası az sonra infaz edilecek ve ardından, o da, Genivarya’nın insanoğlunun geleceğini şekilledireceği yeni müfredatına göre hayatını sürdürecek olan diğerlerinin yanında tecrit edilecek. İşte şimdi…” dedi ve bir tuşa daha bastı. Az evvel sandığın içerisine girdiği zemindeki yarıklardan beyaz renkli dumanlar çıktı ve odayı kapladı. Dumanların arasında Profesör’ün sesi yankılanırken yarık açıldı ve sandık tekrar ortaya çıktı. Dumanlar dağıldı, sandalın hidrolik kapağı açıldı. Odadaki herkes şimdi, sandalın içerisindeki yatakta duran bu üç aylık bebeğe bakıyordu.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ