Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

ALİ, AYŞE’Yİ SEVİYOR

Diğer Yazılar

GURURUM

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Tavşan kanı misali üç ince belli çayı masaya bırakan garson ocağa geri dönerken Tan, dumanı üstünde tüten bardakları isteksiz gözlerle süzdü.  Sarı çizgileri olan bardağın yeteri kadar iyi yıkandığından şüpheliydi. Bu izbe mahalle kahvesinde oturmak fikrini veren Tunay olmuştu. Sabahtan beri sokaklardaydılar. Genç adam üşüyen bedenini çayının sıcaklığında ısıtmak istermiş gibi küçük bardağı iki koca eliyle sarmalamıştı. Tan kendi bardağına uzanırken kahvehanenin içine göz gezdirdi.

Vakit öğleden sonrayı bulmuş olmasına rağmen mekânda sadece dört müşteri vardı. Onlar da oynadıkları hararetli oyunun taşlarından başka şeyle ilgilenmiyorlardır. Bir kuru selamla içeri giren, boş tarafa geçerek pencere önündeki bir masaya kurulan, üç demli çay istemekten başkaca laf etmeyen üç yabancı adamla ilgilenecekmiş gibi de görünmüyorlardı.

“Elimizde ne var, bir üstünden geçelim mi?” diye soran kardeşine döndü. Mete çayını çoktan bitirmiş, ilerideki ocak kısmına bakıyordu. Tan, kardeşinin yiyecek bir şeyler bakındığına yemin edebilirdi. Çayını küçük yudumlarla içmeyi tercih eden Tunay başladı söze.

“Ayşe Yiğit. Yirmi beş yaşındaki maktulümüz henüz iki aylık evliymiş.”

Bu, sık başvurdukları bir yöntemdi. Dosyaları hakkında edindikleri bilgileri tekrar ederek gözden kaçırdıkları bir ufak ipucu ararlardı. Konuşmasına, bir dosya sayfasından okurmuş gibi ahenkli ve son derece alçak bir ses tonuyla devam etti Tunay.

“Sağ şakağından giren bir kurşun almış canını. Olay iki gün önce, saat on otuzda meydana gelmiş. Komşu kadın polisi arayıp üst kattan gelen bir el silah sesi duyduğunu söylemiş. Ayşe Yiğit yatağının ayak ucunda, yerde cansız yatıyormuş. Kocasının ruhsatlı silahı yeni gelinin hemen yanında duruyormuş. Kuyumcu olan adam, sabah dokuz itibariyle eve beş yüz metre mesafedeki dükkânındaymış.

“Adli tıp doktoru, güçlü intihar şüphesi yazmış raporuna. Evde bir dağınıklık, maktulün bedeninde arbede yaşandığını gösteren herhangi bir iz yokmuş. Aile henüz kızlarının intiharını kabullenememişken, olaydan yirmi dört saat sonra, o ana kadar gözaltında tutulan dul eş, karakoldaki ifade işlemlerini bitirip çıktıktan hemen sonra ortadan kaybolmuş.

“Ailelerin şüphesi ve şikâyeti, mahalleden komşuları olan Ali Selvi’nin kızlarını öldürdüğü ve Damat Bey’i de öldürmek amaçlı kaçırdığı yönünde olmuş. Dul eş verdiği ifadede karısının baba mirası olan yüklü bir meblağ altını, düğünden sonra Ali Selvi’ye verdiğini yakın zamanda öğrendiğini söylemiş. Zira Ali Selvi, Ayşe Yiğit’in düğününden bir hafta sonra teslim olduğu asker ocağından, maktulün ölümünden on iki saat önce firar etmiş. Son olarak incelemeler sırasında cinayet silahında parmak izi bulunamazken, maktulün elinde de barut kalıntısına rastlanmamış.”

Tunay çayından son yudumu da içip bardakla vedalaştı, arkasına yaslandı.

“Kısaca, yüklü miktarda parasını kaptıran bir yeni gelin kurbanımız, iki kaçak şüphelimiz var.”

“Ali, Ayşe’yi seviyor.”

Bakışlarını camdan dışarı dikmiş olan Tan’ın sesi de arkadaşı gibi alçaktı. Mete gülümsedi.

“Şarkı sözü gibi cinayet öyle mi?”

“Duvar yazısı,” diye mırıldandı Tan.  Kahvehanenin önünden geçen yolun karşı tarafında yükselmiş eski bir duvara sabitlediği gözleri dalgın, kaygı doluydu. “Mahallemizde bir duvarda yazıyordu.”

Mete şaşkın bir merakla süzdü ağabeyini.

“Sahi mi? Ben bunun bir şehir efsanesi olduğunu sanırdım. Hangi duvarda yazıyordu? Ben neden hiç hatırlamıyorum?”

Tan gözlerinde yerleşen güçlü bir acıyla baktı kardeşine.

“Hakkı Paşa’yı arayalım. Onun yol göstermesine ihtiyacımız var.”

Tunay bu laf değiştirmenin hızlı bir kaçış olduğunu düşünüyordu. Tan’ın canından bile değerli kardeşinden sakladığı bir sırrı olduğundan şüpheleniyordu bir süredir. Can yakan bir sır. Konunun değişmesine yardımcı oldu.

“Tan, adam izinde. Rahatsız etmeyelim. Dönüşte de emekliliğe ayrılacak. Sen bizim başkomiserimiz olacaksın. Ne yapmayı düşünüyorsun? Başımız her sıkıştığında Hakkı Paşa’ya mı koşacağız?”

Tan bakışlarını soğumaya terk ettiği çayına indirdi. Girdiği başkomiserlik sınavının sonucu bugün yarın açıklanacaktı. Ve Hakkı Paşa, akıl hocası, ağabeyi, bu yaşında bile eksikliğini hâlâ yoğun hissettiği babasının yerine koyduğu amiri artık bırakmakta kararlıydı. Sıkıntıyla cama döndü, aniden doğruldu ve ekibinin soran bakışları altında kapıya yürüdü.

***

“Delikanlı! Baksana!”

Poşetindeki iki ekmeği sallayarak yürüyen çocuk on üç-on dört yaşlarındaydı.  Döndü, önce karşısında dikilen adamı, sonra kahvehaneden çıkan diğer ikisini süzdü. Tan, çocuğa iyice yaklaşmıştı.

“Sen bu mahalleden misin?”

“Öyleyim diye biliyorum.”

Biraz ukalaydı sanki, atletik bir zayıflığa sahip oğlan. Bu mahalleden olmadıklarını iyi bildiği üç adamı süzmeye devam ediyordu.

“Ali Selvi’yi tanıyor musun sen?”

“Siz polis misiniz?”

“Önce biz sorduk.”

Çocuk diklenir gibi konuşan Mete’ye döndü.

“Böyle iri olduğunuz için mi polis yaptılar sizi?”

İri polis bu alayla sorulan sorunun altında yatan imayı sezmiş ama anlayamamıştı. Çocukla inatlaşır gibi sırıttı.

“Yok. Biz böyle iri olduğumuz için polis olduk.”

Cevaptan hoşlanmıştı sanki çocuk, gülümsedi.

“Ben de polis olacağım. Ama sizin gibisinden değil. Emniyet Müdürü olacağım ben.”

Mete çocukla çocuk olmaktan hiç çekinmeden sırıtmaya devam etti.

“Bizim gibisinden değil demek? Sen nasıl Emniyet Müdürü olunuyor, biliyor musun?”

Çocuk konuşurken hep kafasını kaldırmak zorunda kaldığı adama kibirle gülüyordu.

“Evet, biliyorum. Çok çalışarak.”

Tan bu fazla bilmiş çocuktan hoşlanmıştı. Sesine saygılı bir hava katarak konuştu.

“Madem birkaç seneye müdürümüz olacaksın, şimdiden bize yol göstermeye ne dersin? Ali Selvi’yi son günlerde gördün mü?”

“Ayşe ablayı onun öldürdüğünü mü düşünüyorsunuz? Elbette… Her zaman en kolayın peşinden gidersiniz. Bütün büyükler böyledir. Ayşe abla kuyumcunun oğluyla evlenince, Ali ağabey askere gitti. Bir daha geri dönmeyeceğini söylemiş. Mahallenin erkekleri, Ali ağabeyin sevdiği kızı başkasına kaptırmayı gururuna yediremediği için kaçtığını, kadınlar ise bütün bu olanların o uğursuz ev yüzünden başlarına geldiğini söylüyorlar. Ama bence Ali ağabey gitme kararını, Ayşe abla yeni hayatını yaşarken kendisiyle karşılaşıp rahatsız olmasın diye verdi. Siz ne dersiniz?”

Çocuğun çıkarımları koca adamlara mantıklı gelmişti. Tunay sokuldu bu akıllı delikanlıya.

“Henüz kimseyi katil ilan etmedik. Olayı soruşturuyoruz. Ali ağabeyinle mutlaka konuşmalıyız. Sevdiği kadının öldüğünü duyunca mahalleye gelmiş olmalı, değil mi? Sence onu nerede bulabiliriz?”

Ekmek poşetine baktı çocuk. Düşünüyor gibiydi. Kaldırdı kafasını, omuzlarını silkti.

“Benim işim eve ekmek yetiştirmek, bu sorulara cevap bulmak değil. Henüz. Polis olan sizsiniz. Burada, mahalleden olduğundan bile emin olmadığınız bir çocukla çene çalacağınıza, gidip işinizi yapın. Filmlerde maktul ve şüpheli yakınlarıyla konuşuyor polisler. Böyle yaparak başlayabilirsiniz mesela.” Durdu geleceğin Emniyet Müdürü. Bir şeylere karar vermekte zorlanıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. “Ali ağabey, Ayşe ablayı çok seviyordu. Onun yanında olmak istemiştir.”

Şimdiki zamanın üç polisi, hızlı adımlarla uzaklaşan çocuğun peşinden bakakalmışlardı.

“Bize mezarlığa gitmemizi mi söyledi bu çocuk?”

Tan şaşkın şaşkın kafasını kaşıyan kardeşine baktı.  

“Resmen işimizi öğretti velet bize.” Yakın geleceğin başkomiseri biraz kızgın, biraz küskün devam etti. “Bu Ali’yle Ayşe’nin ortak arkadaşlarını bulalım.”

***

Levent, polislerin geri çevirdiği sigara paketinden bir dal çekip, ağır hareketlerle yaktı ve derin bir nefesle ciğerlerine doldurduğu zehirli dumanı burnundan dışarıya saldı.

“Bu yaşananlar bana bir rüyaymış gibi geliyor.” Sesi gerçekten üzgün, görünüşü ağır bir yük yüklenmiş gibi yorgundu. “Ayşe’nin öldüğünü öğrendiğimden beri nefesim sıkışıyor. Daha bir hafta önce görmüştüm onu.” Sigara tutan elini kalbinin üstüne götürdü adam. “Sanki gelip bağrıma oturdu Ayşe’nin acısı.”

“Ali ailesini hiç aramamış. Yakın arkadaşmışsınız. Sizinle de temasa geçmedi mi?”

Levent sigarasını tüttürmeye devam ederek baktı Tan’a.

“Ben de buna şaşırıyorum ya. Aramadı beni. Askerden firar ettiğini duyduğumdan beri elim hep telefonumda. Arar diye bekliyorum, inanın. Başka kimi arayacak? Ama aramıyor.”

“Ayşe evlendikten sonra gitmiş askere. Geri gelmeyeceğini söylemiş. Sizce Ayşe’ye ya da kocasına…”

“Ali, Ayşe’yi çok seviyordu. Yani, bunu basit bir aşk cinayeti olarak düşünemezsiniz. Biz birlikte büyüdük. Arkadaştan çok öte, kardeşten daha yakındık. Ali, Ayşe’nin öldüğünü öğrendiyse yapacaklarını tahmin bile edemiyorum. Ama…”

“Ama?” diyerek tekrarladı adamın sıkıntılı lafını Mete.

Levent sigarasını küllüğe bastırdı, yenisini yaktı.

“Ali, Ayşe ölmeden önce firar etmiş askerden.”

Ekibi düşündüren ayrıntı da tam olarak buydu zaten. Ali asker ocağından firar ettikten sonra Ayşe ölmüş, kocası ortadan kaybolmuştu. Yine de Ali’nin İstanbul’a döndüğüne dair bir kanıt yoktu ellerinde. En azından resmi yolları kullanmamıştı asker firarisi Ali Selvi.

Tunay ellerini ceplerine soktu. Maktul ve şüpheli şahsın ortak arkadaşları olan genç adamın çalıştığı iş hanının sigara içme alanı olarak belirlediği bölümdeki güçlü hava akımı içini üşütmüştü. İnsan burada biraz zehir solumak uğruna kolayca zatürre olabilirdi. Buna rağmen Levent adındaki genç adamın şakaklarında oluşan terleri fark ediyordu. Henüz yirmili yaşlarının ortalarındaki genç adam, erkenden sahip olduğu fazla kiloların ve sağlıksız yaşamın verdiği fiziki sıkıntılardan mı, yoksa arkadaşının beklenmedik ölümünün ruhsal sarsıntısı sebebiyle mi olduğu bilinmeyen gözle görülür bir huzursuzluk içindeydi.

“Bu uğursuz ev hikâyesi nedir?”

Levent üşüyormuş gibi elleri ceplerinde oturan polise baktı.

“Kim anlattı bunu size?” Sesi gerilmiş, sanki üstündeki stres bir kat daha artmıştı. “Boş laf, kocakarı söylentileri.”

Tunay ciddiyetini hiç bozmadı. Bu adamda onu rahatsız eden bir gerginlik vardı.

“Merak ettim. Anlat sen.”

Levent bu ciddiyetin sıkıntısıyla biraz daha terledi. Bir sigara daha yaktı.

“Bizim mahallede eski bir ev vardır. Çok eski. Konak gibi bir şeymiş. Bizim nesil içinde kimsenin yaşadığını hatırlamaz. Boş bir harabeydi her zaman. Aslını astarını kimsenin bilmediği, kulaktan kulağa yayılan bir hikâyesi var. Çok genç yaşta dul kalan bir kadın, biricik kızına düğün hediyesi olarak yaptırmış konağı. Çift bu evde yaşamaya başlamış. Ama çok geçmeden yeni gelin intihar etmiş. Derler ki gelinin annesi zengin bir kadınmış. Adam kızla parası için evlenmiş ve başka kadınlarla görüşmeye devam etmiş. Zavallı kız çok sevdiği kocasının sadakatsizliğini öğrenince kıymış canına. Tek evladını kaybeden anne beddua etmiş. ‘Benim masum kızımın can verdiği bu konak, sevdiğine aşk sözleri veren sadakatsiz eşlere lanet getirsin,’ diye.”

Tunay bu tutarsız hikâyeden hoşlanmadığını düşündü.

“Bu bedduanın Ali ve Ayşe’yle ne ilgisi var?”

Levent bir an için dikkatle süzdü, diğer ikilinin aksine hep uzak bakan polisi.

“Hepimiz o yaşlardan geçtik. Yani, bilirsiniz… Eski metruk bir ev. Uğursuz diye adı çıkmış, kimse gelip geçmez yakınından bile. Gizli buluşmalar için harika bir mekân değil mi?”

“Ali, Ayşe’ye o evde mi itiraf etti aşkını?” diye soran Mete’ye döndü genç adam. Sıkıntıyla sigara paketine uzandı.

“Yalnızca Ali mi? Ben de karıma o evde aşkımı ilan etmiştim. Çok heyecanlıydık o yıllarda. Çok gençtik…” Tombul yanakları aşktan mıdır, pişmanlıktan mıdır bilinmez, al al olmuştu. “Bilirsisiniz işte,” dedi tekrar. “Bu ergen duyguların bir ömür boyu sürecek ölümsüz aşklar olduğunu sanırız. On dokuzumuzda evlenmek zorunda kaldık. Altı ay sonra ilk kızımı kucağıma aldım. İkincisi de bugün yarın doğacak. Evin uğursuzluğunu bilmem ama orada yaşadığımız gençlik hülyaları erken ve düşünülmeden yapılan bir evliliği fatura olarak kesti bana.”

“Ali sadakatsiz miydi?”

Alev alev terledi Levent. Nefesi kesilerek baktı karşısında oturan ve buz gibi duran polise.

“Onların hikâyesinde sadakatsiz olan taraf Ayşe’ydi. Babası, Ali’yle evlenmesine razı gelmedi. Çünkü kızını, eski dostu oğluna istiyordu. Kuyumcunun oğluyla evlenmesi için baskı yaptı Ayşe’ye. Ali ile kaçarlarsa bir daha yüzüne bakmayacağını, hakkını helal etmeyeceğini, anasını bile görmesine müsaadesi olmayacağını falan söylemiş. Ayşe mecburen boyun eğdi. Ali aldı başını gitti.”

***

Geldikleri yer, yüksek taş duvarların arkasında kalmış, bakımsız birkaç meyve ağacının arasında saklanan, tümüyle ahşap görünümlü eski bir konaktı. Akşam iyice çökmüştü. Sokak lambalarının loş ışıkları, esen rüzgârın yardımıyla uzun yıllar önce solmuş beyaz boyanın üzerinde esrarlı gölgeler şekillendiriyordu. Camları kırık pencerelerden uçuşan yırtık perdeler de olsa, gerçek bir uğursuz hatta hayaletli ev olabilirdi bu konak.

Tunay lanetli konağın adresini Levent’ten istemiş, ekip arkadaşlarına danışmaya gerek görmeden doğruca adrese sürmüştü arabayı. Şimdi konağın arka bahçe kapısının olduğu duvarı kendilerine siper almışlar, hiçbir ışığın olmadığı pencereleri gözlüyorlardı.

“Neden geldik buraya?”

Tan’ın tedirgin sorusunu düşündü Tunay.

“Gelecekteki Emniyet Müdürümüzün talimatlarına uyuyoruz. Ne demişti? Ali, Ayşe’nin yanında olmak isteyecektir.”

“En güzel saatleri burada geçmiştir elbette. Yine de bu eve böyle girmek bana pek doğru gelmiyor. İçerideyse silahlı ve tehlikeli olabilir.”

Mete ayıplar gibi baktı ağabeyine.

“Seni korkutan asıl şeyi söylesene. Yoksa nişanlına sadık değil misin?”

“Saçma sapan konuşma Mete!”

Mete çenesini kapamak yerine biraz daha yüklendi.

“Dur bir dakika. Senin ilk aşkın benim. Bana mı sadakatsizsin yoksa?”

Tunay eski demir kapıya doğru temkinli bir adım atıyordu ki Tan kardeşinin bunaltan sorularından kaçar gibi yapıştı görev arkadaşının koluna.

“Önce kafandan geçen şeyi anlat.”

Genç adam durdu, ekip amirine baktı, duvarın kuytusuna geri çekildi.

“Sanırım nerede hata yaptığımızı buldum. Baştan beri Ali’nin peşine düştük. Levent ne dedi? ‘Bu bir aşk cinayeti değil.’ Ayşe’nin ortadan kaybolan mirasını hatırlayın.”

Mete dudağını kemirdi.

“Ben baba eline bakarken karımın parayı eski sevgilisine verdiğini öğrensem biraz bozulurdum doğrusu.”

Tan dikkatle ikiliyi izliyordu.

“Neden buradayız peki? Gidip damatla ilgili araştırma yapmamız gerekmiyor mu?”

Tunay demir kapıya baktı.

“Damat Bey de mahalleden. Kimsenin gelip geçmediği bu yeri biliyordur. Sevgililer için uygun olan bu ortam, ideal bir saklanma alanı da olabilir.”

***

Eski demir kapıyı sessizce açıp bahçeye girmeyi başarmışlardı. Duvar dibindeki sokak lambası yollarını yeteri kadar aydınlatıyordu. Elleri silahlarında, gözleri ölüm karanlığındaki binada yavaş hareketlerle ilerlediler. Ne kadar eski olduğu bilinmeyen, muhtemelen kulaktan kulağa şekillenmiş bir uğursuzluk hikâyesinin peşinde, bir o kadar tutarsız bir varsayımla evi kontrol etmeye karar vermişlerdi. Tunay bu harabe yerde, karısını bir anlık cinnet hâlinde öldüren kocayı saklanırken bulabileceklerini düşünüyordu.

Peki ama Ali neredeydi? Ayşe, baba mirasını çocukluk aşkına, birlikte büyüdükleri mahalleyi terk etsin diye mi vermişti? Bu bahtsız âşıklar geçekten hikâyenin masum yüzü müydüler?

Çocukluk arkadaşı, kardeşten öte Levent’e ecel terleri döktüren sıkıntı ne içindi?

İki kanatlı ahşap kapı kilitli değildi ama filmlerden bir sahneyi aratmayacak kadar uğursuz bir gıcırtıyla açıldı. Kapıdan içeri dolan ay ışığının gölgeleri arasında önlerindeki geniş alanın boş bir salon olduğunu görebiliyorlardı. Tan küçük bir el feneri yakıp köşeleri de kontrol ettikten sonra girdiler lanetli konağa. Birbirlerinden uzakta, birbirlerini kollayarak ilerliyorlardı.

Üst kata çıkan olmazsa olmaz konak merdivenleri, sağ tarafa giden açık bir kapı vardı. Ve ölümcül bir sessizlik.

Ayrılmalılar mıydı? Birlikte mi kalmalıydılar? Karar veremiyordu Tan. Bu sabah ellerine tutuşturulan acil dosyadaki her şey iradesi dışında gelişiyordu. O hep ‘Hakkı Paşa’yı aramalıyım,’ diye düşünürken, uğursuz bir çekimin etkisiyle sonunda kendini huzursuz hissettiği bu yerde bulmuştu.

Kardeşinin hareketlendiğini fark etti. Tunay üst kat merdivenlerine hamle yaparken Mete merdiven arkasına kalan boşluğa doğru adım atmıştı. Tunay’ın fikrini değiştirip Mete’nin yanına gittiğini gördü. Polisler merdiven altında gizlenmiş küçük bir kiler kapsının önünde hareketsiz duruyorlardı.

Mete işaret parmağını dudağına götürüp ağabeyinin de sessiz olmasını sağladı. Aşağı kattan güçlükle duyulan anlamsız bir ses geliyordu. Belki de kırık camlardan içeri dolan rüzgârın salladığı bir eşya sebep oluyordu bu kazıma sesine. Evet, kesik kesik gelen bu ses, ayakları altındaki ahşap zeminin kazınması idi.

Silahlarını ellerine aldılar. Mete kapı kolunu tuttu, kararmış bakır tokmağı çevirdi, kilitliydi. Güçlü eliyle zorladı, geniş omuzuyla sessiz olmaya dikkat ederek yüklendi, açamadı. Durdular, dikkat kesilerek ortamı dinlediler. Aşağıdan gelen ses de kesilmişti. Tan izin bekler gibi bakan kardeşini sadece gözleriyle onayladı. İki polis siper alırken Mete tek bir omuz darbesiyle eski ama beklenmedik kadar sağlam kapıyı kırarak açtı, hızlıca duvara yaslanıp, bekledi.

Hâlâ hiçbir ses yoktu. Tan’ın fenerinin aydınlattığı kapı girişinden alt kata inen merdivenler görünüyordu. Ötesi zifiri karanlıktı.

Hiçbir ses yoktu.

Tunay derin bir nefes alıp silahını çenesinin hizasına kaldırdı, iki adım attı.  Bu basamaklardan inilecek, diğer merdivenlerden yukarı çıkılacak, bu rüzgârlı, dolunaylı ve soğuk gecede masum bir âşığın canı ve yüreği evlat acısıyla yanmış bir annenin bedduasıyla lanetlenmiş evin her köşesi kontrol edilecekti.

Yine de bir an için tereddüt etti. Aklından geçen delice kuşkuyla durakladı, düşündü.

O sadık bir âşık mıydı?

Yeni ilişkisinde, evet sadık kalmıştı. Ama daha önceleri…

Yeniden derin bir nefes aldı. İkinci adımını atacaktı ki omuzundan tutan elle dondu kaldı. Bütün bendeni ürperdi, buz gibi soğuk terler döktüğünü fark etti.

Korkuyordu.

Arkasında olduklarını bildiği iki kardeşe güveni tamdı. Peki, onu bu kadar tedirgin eden şey neydi?

Ayşe aşk yeminleri ettiği sevgilisinden vazgeçtiği için mi ölmüştü?

Korkuyordu.

Görmediği, inanmadığı ve bilmediği bir şeyden korkuyordu.

Yavaş bir hareketle döndü, Tan’la göz göze geldi. Aşağıdan gelen tanıdık sese kulak verdiler.

Sanki biri tırnaklarıyla ahşap zemini kazıyordu. Sanki biri onlara sesini duyurmaya çalışıyordu. Sanki biri yardım istiyordu.

Hızlandılar.

***

Polis projektörlerinin cömertçe aydınlattığı alan eski konağın geniş kileriydi. Kırık dökük sandalyeler, küflenmiş, çürümüş halılar, toprak küpler arasında belki de bu eşyalara yapıldığı gibi yavaşça yok olmaya terk edilmiş, elleri, ayakları, ağzı bağlı hâlde buldukları adam ise dün akşam saatlerinden beri kayıp olan dul eşten başkası değildi.

Adam dövülmüştü. Çok fena dövülmüştü. Ağzı gözü patlamış, burnu, çenesi, dişleri ve başka birçok kemiği bilerek, istenerek kırılmıştı. Yine de tatlı candan vazgeçememiş, ölüm korkusuyla gayret etmiş ve üst kattan gelen sesleri duyunca bir umutla yerleri kazımaya başlamıştı.

Mete destek çağırırken Tan adamın ağzına tıkılmış bez parçalarını çıkartmış, kanlı tükürükler arasında almıştı itirafı.

“Ayşe’yi ben öldürdüm!” diye böğürüyordu dul eş. “Alın beni,” diye yalvararak ağlıyordu aynı zamanda. “O manyak Ali beni buraya canlı canlı gömdü. Farelere yem olacağımı söyledi.”

Sağlık ekibi gelinceye kadar korkunun vücuda pompaladığı adrenalinle konuşmayı sürdürmüştü eli kanlı katil eş.

“Benim kumar borcum vardı. Hesaplarda çok açık vermiştim. Babamın öğrenmesi an meselesiydi,” diye inliyordu. “Ayşe’nin babası, kızının payına düşen miras bedelini yıllar önce ayırmış, miktarı altına çevirip eski dostu olan babamın kasasına emanet etmişti. Ayşe’nin altınlarının düşüncesi kanıma zehir gibi işliyordu. Şeytanı aratmayacak bir plan yaptım. Babama Ayşe’yi çok beğendiğimi, evlenmek istediğimi söyledim. Bayıla bayıla istediler kızı. Babası göbek atarak verdi Ayşe’yi eski dostunun oğluna. Kızın sevdiği varmış, çocukluk aşkı olduklarını bütün mahalle biliyormuş. Ne babası dinledi ne ben umursadım. Planım hazırdı ve taviz vermeyecektim.

“Zaten çok kısa nişanlı kaldığımız günlerde başladım Ayşe’ye kendi işimi kurmak yolundaki planlarımdan bahsetmeye.  Babamdan ayrı bir hesabımız olmasını istediğimi, çocuklarımıza iyi bir gelecek vermek için yatırımlar yaptığımı falan anlatıyordum. Baba evinde para işleriyle hiç ilgisi olmayan, yüreği zaten aşk acısıyla yaralı karım, aklı erdiğince destek oluyordu bana. Mirası olan parayı istedim, hiç itiraz etmedi. Miktarın ne olduğundan haberi bile yoktu.

“Bu parayla borçlarımı ödemiştim. Bütün sıkıntılarım son bulmuştu. Ama kazın ayağı öyle değilmiş. Babam banka kasasındaki açığı fark etmiş. Çalışanlardan biri kulağına fısıldamış olmalı. ‘Ayşe aldı parasını,’ dedim. Kızın kendi mirası olduğu için karışmaya hakkımız olmadığını söyledim. Gitmiş eski dostu, şimdiki dünürüne anlatmış. Babası gelip Ayşe’ye parayı ne yaptığını sormuş.

“Ayşe gerçeği, yani parayı benim iş yapmak için aldığımı söylememi istiyordu. Bir öncekinden daha pis bir plan yaptım. Ağabeyine gittim, gizli kalmasını istermiş gibi utana sıkıla, Ayşe’nin parayı Ali’ye verdiğini, benim de bunu yeni öğrendiğimi anlattım. Ertesi sabah Ali’nin firar haberi mahalleye ateş gibi düştü. Kayınçomun Ali’yi arayıp paraları soracağını hiç hesap etmemiştim. Ama böylesi de işime gelirdi.

“Evim dükkâna çok yakındı. Ortadan kaybolduğumu kimse fark etmeden gittim, Ayşe’yi vurdum, işime geri döndüm. Ne Ayşe anladı ne olup bittiğini, ne beni kimse gördü. Ali tutuklanacak, Ayşe gerçeği anlatamayacağı için de ben yakayı sıyıracaktım. Yine öyle olmadı. Karakoldan çıktığım an karşımda buldum Ali’yi. Silahlıydı. Beni buraya getirdi. İstanbul’a gelince Ayşe’ye koşar sandığım Ali, Ayşe’nin ağabeyinin karşına dikilmiş, ondan öğrenmiş kızın öldüğünü.”

Tunay uzaklaşan ambulansın ardından bakarken kanlı salyalar ve gözyaşları arasında anlatılan hikâyeyi düşünüyordu. Ali ve Ayşe’nin başına gelen uğursuzluğun sebebi insanoğlunun para hırsından başka şey değildi. Yanındaki ağaçtan destek alıp, tepelerinde gümüş bir tepsi gibi parlamaya devam eden dolunaya baktı. Ağaçların kuru dalları rüzgârda sallanmaya devam ediyor, bir anda sessizleşen konak avlusu yine eski ürpertici hâline bürünüyordu.

“Ali birliğine teslim olmuş,” diyerek yaklaşan Mete’ye baktı. “Savcı Bey, Ayşe’nin ağabeyinin bilgisine başvurulmak üzere alınmasını emretti.”

Gürbüz oğlanın yüzünde bir dosyayı daha başarıyla ve sağ salim çözmüş olmanın beklenen rahatlığı yoktu. Gözlerini Tunay’ın elini dayadığı ağaca dikmişti. Tunay da baktı aynı noktaya. Bıçakla çizilmiş bir kalp içine kazınmış iki harf vardı burada: A. A.

İçi ezildi genç polisin. Bu acı aşk, bu ağacın gövdesinde yaşamaya devam edecekti bir süre daha.

“Levent,” diye soludu sonunda Mete. “Şu çok sigara içen çocukluk arkadaşı. Biz ayrıldıktan hemen sonra kalp krizi geçirmiş. Kurtaramamışlar.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar