AMBROSİA

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM-2

44 NUMARA

KIZIL SAÇ

Önay Yılmaz
Önay Yılmaz
ÖNAY YILMAZ İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimini tamamladıktan sonra Hürriyet, Milliyet gazeteleri ve İnterstar televizyonunda çalıştı. Çok sayıda habere ve bilimsel içerikli röportaja imza attı. 1996 yılında “Nazilerle Beş Yıl” adlı yazısıyla seri röportaj,1997’de “Gökova Felaketi” ve 2005 yılında, “Tuhaf Rehber” adlı haberleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Gazetecisi” seçildi. 2010 yılında da “Ayamama Gerçekleri” adlı haberiyle Bülent Dikmener Ödülü’nü kazandı. Boğaziçi Üniversitesi, Beşiktaş Belediyesi, Kadıköy Belediyesi, Doğa Savaşçıları Örgütü, ÇEVKO Lyons 118-Y gibi kuruluşlar tarafından çeşitli “çevre” ödüllerine layık görüldü. İstanbul Tabip Odası tarafından “Demli Radyasyon” adlı haberiyle 2000 yılında sağlık ödülü de kazanan yazara, TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nca, yazmış olduğu “Nazilerle Beş Yıl” adlı belgesel romanı nedeniyle takdir ve teşekkür plaketi verildi. Yazarın, Nazilerle Beş Yıl (Belgesel Roman, 2005, Remzi Kitabevi), Bandırma Yolcuları (Belgesel roman, Alfa Yayınları, 2008), Türkler (Araştırma, Alfa Yayınları 2009), Poseidon’un Laneti (Polisiye roman, 2009, Güncel Yayıncılık), Ölüm Deltası (Polisiye roman, 2010, Destek Yayınları), Heybeliada Cinayetleri (Polisiye roman, 2011 Destek Yayınevi, 2020 A7 Kitap), Günbatımı Cinayetleri (Polisiye roman, 2013, Profil Yayıncılık) Senin de Canın Yanacak (Polisiye roman, 2016, Destek Yayınları) Av (Polisiye roman, 2018, A7 Kitap), Seni Hiç Aldatmadım (Polisiye roman, 2019, A7 Kitap), “Cinayet Haberlerinin Yıldız Muhabiri” adlı öyküsüyle (Dark Polisiye İkinci Kitap, kollektif , Dark İstanbul 2021) yer aldı. Yılmaz”ın ayrıca 2021 yılında Milliyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan Bodrum’da Mandalina Cinayetleri adlı bir polisiye romanı daha bulunuyor.

Antik Yunan uygarlığına karşı özel ilgim ve sempatim var. İlk doğum günü pastasının Antik Yunan’da Ay Tanrıçası Artemis’e sunulmak için yapıldığına dair bir inanış vardır. Pastaneye bu ismi koymamda bu inanışın etkisi oldu.

Başka bir iddia ise, Orta Çağ Almanyası’nda insanlar İsa’nın doğum gününü kutlamak için bu geleneği başlatmışlar. Sonraları pastalara sembolik İsa şekli verilerek kutlamalar devam ettirilmiş. Gelenek 13. yüzyılda yaygınlaşarak çocukların doğum günleri için bir ritüele dönüşüp sabaha kadar kutlamalar yapılarak devam etmiş. Pastanın üzerine konulan mumları üflemek, dilek tutmak ve hediye merasimi gibi ritüeller günümüze kadar neredeyse değişmeden gelmiş.

Pastacılık tarihinin en büyük dönüşümü, ünlü Fransız aşçı François Vatel’in devrim niteliği taşıyan kremşantiyi bulmasıyla başlamış. Ardından 19. yüzyılda karamelin pastacılığın bünyesine katılmasıyla giderek daha çok gelişmiş ve Paris, pastacılığın ve şahane pastaların başkenti olmuş. Sonraki yüzyılda makineleşmeyle birlikte pastalar için malzemeler çeşitlenmiş, katkı maddeleri bu sektöre dahil olup çeşitli formüller oluşturulmuş. Farklı tat, şekil ve boyutlarda pastalar ortaya çıkmış. Sunuş biçimleri de bir o kadar önem kazanmış.

Pastamın adı Ambrosia… Yunan mitolojisine göre kimi zaman Tanrıların yiyeceği, kimi zaman içeceği ve genel olarak ‘sonsuz hayat’ veren balımsı bir madde olarak tasvir edilir. Homeros’un anlatılarında nektar olarak ifade edilir ve hoş kokulu olduğu söylenir. Bunun bir tür bal olduğunu ve cinsel gücü arttırma gibi etkileri olduğuna da inanılmış…”

***

İstanbul’un en özgün pastacısı Nişantaşı’ndaki Artemis Pastanesi’nin sahibi kırk sekiz yaşındaki Ekrem Reşit, bir gazeteciyle yaptığı röportajda söylediği yukarıdaki bu sözlerden on gün sonra Silivri’deki çiftliğine yakın boş bir arazide başından tek kurşunla vurulu halde ölü bulunmuştu. Polis inceleme sonrasında, pastacının bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini, ancak intihar olasılığı üzerinde de durduklarını açıklamıştı.

Pastacının ölümü sektörde şok etkisi yaratırken, müdavimleri sosyal medyadan yoğun şekilde üzüntülerini dile getirmişlerdi.

Ölümünün bu kadar üzüntüye yol açmasının nedeni ise, ölen pastacıdan başka kimsenin formülünü bilmediği Ambrosia adlı pastanın, bundan sonra üretilemeyecek olmasıydı. Müdavimleri bu ölüm haberine çok üzülmüşlerdi üzülmesine ama bir o kadar da öfkeliydiler. Çünkü pastanın formülünü sadece kurbanın kendisinin bildiği söyleniyordu. Bu nedenle pastacının bu formülü kendisiyle birlikte mezara götürmesine de kızgındılar. “Neden vermedi bu sırrı? Mezarına götürerek ne elde etti? Yaptığı sadece bizleri bu güzel lezzetten mahrum etmek oldu,” diyerek sitem ediyorlardı. Hatta “sitem ediyorlardı” lafı hafif kalırdı; ateş püskürüyorlardı.

***

Ekrem Reşit, pasta işine uzun bir aradan sonra karar verip girmişti. Ekrem’in babası Kerem Efendi öldükten sonra dükkan kapanmış, aile pastacılığı öyküsü de son bulmuştu. Ancak aradan on beş küsur yıl geçtikten sonra Kerem Efendi’nin tek oğlu, hatta tek evladı olan Ekrem, ani bir kararla pastacılığa tekrar soyunmuştu. Zaten bu aile mesleğini ondan başka sürdürecek kimse, yani başka bir varis de yoktu.

Ekrem ailesine ve yakınlarına aile mesleğine dönmesinin sebebinin babasının vasiyetinde yazılı olduğunu söylemişti. Ekrem’in anlatımına göre, babası vasiyetini yazdığı mektubunda ona yapmak istediği ancak hastalığı nedeniyle bir türlü yapamadığı pastayla ilgili bir sır vermişti. Ancak Ekrem buna gülüp geçmiş, pastacılık işini küçümsediği için dükkanı kapatmıştı. “Babam gibi sabahtan akşama pasta yapan biri olmak midemi bulandırıyordu. Daha büyük hedeflerin peşindeydim. O nedenle babamın bu sırrına gülüp geçmiş, saçma bulmuştum. Beni teşvik etmek gibi gelmişti. Ama şimdi asıl büyük hedefin baba mesleği olduğunu anladım. Bunu anlamam ve kararı vermem on beş yılımı aldı,” demişti. Ekrem aslında iktisat eğitimi almış,  uzun yıllar özel şirketlerde finans uzmanı olarak çalışmıştı.

Kararını verdikten sonra işe koyulmuş, babasının Silivri’deki çiftliğini geri almış, dükkanı ise eski yeri Laleli’de değil, Nişantaşı’nda açmıştı. Bu dükkan ona babasından miras kalan kiralık yerlerden biriydi. Ayrıca Nişantaşı, sosyetenin başkentiydi ve imaj burada her şeydi.

Kiracısını çıkarıp dükkana kendisi yerleşmişti. Cadde üzerinde küçük, mütevazı, gösterişten uzak, temiz bir dükkandı. Gösterişi sağlayan sadece vitrindeki rengarenk pastalardı. Artemis adı hemen dikkat çekti. Pastanın adı olan Ambrosia ise adıyla sosyeteyi çoktan fethetmişti. Üstelik her pastanın bir adı vardı ve pastalardan özellikle de Ambrosia’dan tadan bir daha tatmak için ertesi günü beklemek zorunda kalıyordu. Dükkan iki bölümden oluşuyordu. Arka kısımda mutfak ve fırın, küçük olan ön kısımda ise pastaların sergilendiği ve satışın yapıldığı kasa ve teşhir dolabı yer alıyordu. Pastalar arka kısımda hazırlanıp fırında pişiriliyor, sonra ön kısımdaki teşhir dolabındaki vitrinde yerlerini alıyorlardı.

Her gün on çeşit pastadan beşer adet yapılıyordu. Pastaların yanı sıra çeşitli kekler, kurabiyeler de satışa sunuluyordu. Bunlar da oldukça lezzetli ürünlerdi. Kısa zamanda pastaların lezzeti konuşulur oldu. Bu lezzet dedikodusu kentte öyle bir yayıldı ki, pastalar yapıldığı, teşhir dolabına konulduğu anda bitmeye başlamıştı. Zaman içinde kurabiye ve keklerden vazgeçilmiş, sadece pastaları yetiştirmeye çalışır olmuşlardı.

Ekrem dükkanında gerçekten de ülkenin en güzel pastalarını üretiyordu. Ama bir tanesi vardı ki, şöhreti ülke sınırlarını bile aşmıştı. Ekrem, Ambrosia adlı meyveli pastanın formülünü hiç kimseye, ailesine bile söylememişti. Babasından aldığı sırrı sadece kendisi biliyordu. “Bu sır benimle mezara gidecek. Ancak kızım baba mesleğini sürdürmek isterse formülü sadece ona vereceğim,” diyordu. Ekrem bu pastayı gizlice kendisi yapıyordu. Ambrosia’yı hazırlarken yanına kimse giremiyordu. Her gün on adet Ambrosia pastasını aynı titizlikle, aynı lezzetle kendi elleriyle hazırlıyordu. Pasta şekil olarak yuvarlaktı. Ancak içine gömülü küp üzerinde bir koni ve onun üzerinde de bir daire şekli olan geometrik bir pastaydı. Bu pastayı beş adetten on adete çıkarmıştı. Yüz adet yapsa da kapışılacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Tek başına elinden bu kadar geliyordu.

Ambrosia adlı pastayı yiyenler onun müthiş lezzeti karşısında hayrete düşüyorlardı. Kimse ömründe bu kadar lezzetli pasta yemediğini söylüyordu. Zaman içinde yayılan şöhretle birlikte Ekrem’in Artemis adlı küçük dükkanına müşterileri sığmaz olmuştu.

Pastacının bazı prensipleri vardı. Pastanenin içinde pasta yedirmezdi. Bu nedenle dükkanında ne masa, ne de oturacak bir sandalye vardı. Bunun nedenini dükkanın küçüklüğüne bağlıyordu ama insanlar onun yapmasındaki asıl nedenin, pastalarının başkalarının midesinde yok olmasını görmek korkusu olduğunu iddia ediyorlar ve bununla biraz da dalgalarını geçiyorlardı. “Pastalarının yok olmasını görmek fobisi” gibisinden lakırdılar ederek, zaman zaman bunları sosyal medyada paylaşıyorlardı. Hatta fobi literatüründe bunun bir ilk olduğunu söyleyenler de vardı.

Tabii tüm bunlar şakaydı. Bu şakalar zaman zaman Ekrem’i de güldürmüyor değildi. Ama bir gerçek vardı ki, o da bu pastaları yiyen herkesin bunların müptelası olmaktan kendilerini alamadıkları gerçeğiydi.

Ekrem önceden sipariş kabul etmiyordu. Sadece bütün pastalardan beşer adet yapıyordu. Günde on çeşit pastadan beşer adet toplam elli beş pasta satışa çıkıyordu. Ama Ambrosia adlı pastayı aşırı talep nedeniyle günde on adede çıkarmıştı. Bu talep öylesine artmıştı ki sabah erkenden dükkanın önünde kuyruk oluşmaya başlamıştı. Dükkanın önü pasta alabilmek için birbirleriyle yarışan müşterilerle doluyordu. İlk gelenler pastayı alıyordu. Dükkan sabah saat on birde açılır açılmaz beş on dakika içinde elli beş pastanın hepsi satılmış oluyordu.

Sayının artması için müthiş bir baskı olmasına rağmen Ekrem, prensipleri gereği sayıyı sabit tutuyordu. Müdavimler, arzın az, talebin yüksek olmasını da Ekrem’in bir stratejisi olduğunu ileri sürüyorlardı. Bir adedi sekiz kişilik olan pastayı günde sadece ortalama seksen şanslı kişi yeme mutluluğuna erişebiliyordu.

***

Pastaların isimlerine gelince bu isimler Ekrem tarafından verilmişti. Ambrosia meyveli bir pastaydı. Arap Bacı çikolata ağırlıklı; Gülbahar güllü, ballı, şerbetli; Aşık Karamel karamelli; Muzır muzlu, antep fıstıklı; Miski Amber ballı bademli; Karam kestaneli; Meyve Çeşnisi meyveli; Mor Gül frambuazlı; Çilek Güzeli çilekli pastaydı.

Her pastanın kendine özgü ayrı bir kokusu ve ayrı bir tadı vardı. Gerçekten tüm pastalar sanki içlerinde birer gizli formülü barındırıyor gibiydiler. Herkes buna inanıyordu ama inanmayanlar da vardı. Kimileri bu sır ve gizli formül konusunun tamamen bir imaj olduğunu, özellikle yaratılmak istenen bir algıdan kaynaklandığını iddia ediyorlardı. Aslında sır diye bir şey olmadığını, bunun bir gizem elde edip ilgi çekmek için uydurulduğunu ileri sürüyorlardı.

Ekrem bu iddiaları müstehzi bir ifadeyle karşılıyor, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Medya, yayınevleri, meslektaşlar, pasta müdavimleri, herkes bu sırrın, bu formüllerin peşine düşmüşlerdi ama Ekrem’in bunları kimseyle paylaşmaya niyeti yoktu. Bundan büyük bir keyif aldığı da ortadaydı.

Hatta yurt dışından gelip pastasını tadan ve Ekrem ile görüşmek isteyen pastacılar bile vardı. Kısaca pastacılıkla ilgili herkes Nişantaşı’ndaki pastanenin kapısını aşındırıp bu pastaların sırrını öğrenmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Dükkanı üç kadın çekip çeviriyordu. Birisi Ekrem’in eşi Emine, diğerleri Berna Sever ve Zahide Durmuş adlarında iki kadındı. Berna pastacılık konusunda iyi eğitim almış ve yeniliklere açık biriydi. Zahide ise çekirdekten yetişmiş daha çok bize özgü tatları iyi bilen, gelenekçi ama oldukça deneyimli bir pastacıydı. Emine ise pastacılığı bilen, hem yeniliklere hem de geleneksel tatlara aşina bir kadındı. Emine iki kadının orta noktası gibiydi. İki kadının farklı görüşlerinin çarpışmasından oldukça başarılı sentezlere ulaşabiliyorlardı. Ancak son kararı veren ve son noktayı koyan her zaman Ekrem oluyordu.

Ekrem’in Petek adlı on yedi yaşındaki kızı liseye gidiyor, hafta sonları cumartesi günü dükkana uğruyor, hem onlara yardım ediyor hem de baba mesleğini öğrenmeye çalışıyordu. Çünkü Ekrem’den sonra bu meslek kızına kalacaktı. Tabii bu mesleği sürdürüp sürdürmemek tamamen onun tercihi olacaktı. Ama Ekrem bu mesleği kızının sürdürmesini çok istiyor, her fırsatta da fazla baskı yapmadan bunu istediğini hissettiriyordu. Çok istemelerine rağmen ikinci bir çocuk sahibi olamamışlardı.

Ekrem haftanın iki günü çiftliğe gidiyordu. Burada dört ineği, tavukları, bal yapan arıları ve bir de küçük bir un değirmeni yer alıyordu. Oldukça bakımlı ve besili Holstein ineklerden süt, tereyağı, peynir, doğal yemlerle beslenen Lingorin cinsi tavuklardan yumurta, arılardan bal ve değirmenden ununu kendisi üretiyordu. Aynı zamanda çiftliğinde çilek, frambuaz, kivi, elma, ayva, erik, armut, böğürtlen, avokado, kiraz, fındık ağaçlarının yer aldığı büyük bir meyve bahçesi ve kavun, karpuz yetiştirdiği bostanı da vardı. Ayrıca asmalarından da üzümünü kendisi yetiştiriyordu. Ekrem bununla yetinmemiş, Antalya Finike yöresinden de bahçe satın alıp pastaları için muz, limon, kivi, Hindistan cevizi, badem, ceviz, portakal, mandalina ve vanilya bitkisi elde etmeye başlamıştı. . Kısaca Ekrem küçük dükkanında yaptığı pastalar için tüm malzemelerini kendisi elde ediyordu. Bunların yanı sıra kendisinin yetiştiremediği fıstık, kakao, kestane gibi ürünleri de en kaliteli yerlerden satın alıyordu.

***

“Onların üzüldükleri adamın ölmesi değil, pasta yiyemeyecek olmaları… Zıkkımın kökünü yesinler!” dedi olayın soruşturmasını üstlenen kırk bir yaşındaki deneyimli Cinayet Masası Komiseri Nur Bener. “Nasıl bir pastaymış, nasıl bir lezzetmiş vay anasını!” diye mırıldandıktan sonra pastanın methini duymasına rağmen yemediğine hayıflanmıştı. Yardımcısına seslendi. “Ateş, getir oğlum şu pastacının dosyasını!”

Komiser Yardımcısı Ateş Dağlı seğirterek geldi.

“Buyurun Komiserim!”

Komiser, “Bakalım elimizde neler var?” diyerek dosyanın kapağını kaldırdı.

Olay Yeri İnceleme raporunda cinayet silahı 7.65 mm’lik bir Beretta tabanca olarak belirlenmişti. Tabancanın ruhsatı maktul Ekrem Reşit’e aitti. Muhtemelen katil şahsı öldürdükten sonra tabancayı eline tutuşturup intihar süsü vermek istemişti. Ancak bu acemice yapılmıştı. İntihar etmek isteyen bir adam neden çiftliğine yakın boş bir araziyi seçsindi? Komisere pek inandırıcı gelmemişti. Bir boğuşma izine rastlanmamıştı. Başının arkasından yakın mesafeden tek kurşunla ölmüştü. Katil, şahsı tanıyan biri olmalıydı. Yoksa Ekrem’in tabancasının, katilin elinde olmasının bir anlamı olamazdı. Arkasını döndüğü anda başından vurmuştu. Ekrem demek ki öldürüleceğini bilmiyordu. Tabii tüm bunlar birer varsayımdan ibaretti. Pekala intihar da olabilirdi. Ama bir insan tabancayla intihar edecekse namluyu başının arkasına doğrultmuş olamazdı. Ya şakağına dayar ya da yüzünün başka bir yerine… O nedenle kurşunun girdiği yer intihar olasılığını tam olarak ortadan kaldırmasa bile yüzdesini oldukça azaltıyordu.

Asıl soru bu cinayet kimin işine yarardı? Komiserin aklına hemen formülün peşindekiler geldi. İçinden düşünüyordu.

Katil formülü öğrenmek isteyen rakip bir pastacı olabilir. Belki bir intikam cinayetidir. Belki bir aşk… Kim bilir?

Sırrı öğrenmekse maksat, katil bunu öğrenmiş midir?

Yoksa, “Bu sır Ekrem’le birlikte mezara gitsin ve bu iş bitsin, biz de rahatımıza bakalım,’’ mı demiştir?

Dosyayı kapattığında ortada net bir adli delil olmadığını gören Komiserin canı sıkılmıştı. Telefon görüşmelerine, kayıtlara bakılmış, tanıkların ifadeleri alınmış, kameralar incelenmiş, MOBESELER taranmış, kısaca tüm prosedür yerine getirilmişti ama katilden bir iz ortada yoktu. Eldeki teknik veriler katilin bulunması için yeterli değildi.

Komiser Nur ve yardımcısı Ateş, çiftliktekilerle görüşmelerini tamamlamıştı. Çiftlikte kahyayla birlikte dört çalışan vardı. Komisere göre bu kişilerin hiç birinin Ekrem’i öldürecek bir sebebi yoktu. Hiçbirinin yüzlerinde katil ifadesi de yoktu. Tertemiz ve saf insanlardı. Bu tahmininde elbette ki yanılma payı vardı ama içindeki bir his, katilin çiftlik çalışanlarının arasında olmadığını söylüyordu.

Sıra kurbanın ailesi ve dükkan çalışanlarına gelmişti. Ağlamaktan gözleri şişmiş iki acılı kadın, eşi Emine ve kızı Petek, bildik bir düşmanları olmadığını, tehdit mektupları, telefonları almadıklarını, ancak rakiplerinin çok sıklıkla Ekrem’i ortak etmek için aradıklarını söylemişlerdi. Kızı Petek ilk anlarda üzüntüden konuşacak durumda olmadığı için soruları daha çok eşi yanıtlamıştı.

Ortaklık için arayanın ünlü tatlıcılardan Yusuf Baklavacı olduğunu ama Ekrem’in ısrarlara rağmen teklifi kabul etmediğini anlattı. Teklifin çok cazip olduğunu, ancak eşinin Nuh deyip peygamber demediğini söyledi.

“Adam ısrarcıydı. ‘Bak artık pastaları yetiştiremiyorsun. Senin markan benim sermayem birleşirse fabrikasyon olarak üretir çok kazanırız,’ diyordu. Ekrem kabul etmedikçe o bastırıyordu. ‘Yaşlanacaksın, yorulacaksın, bıkacaksın, daha ne kadar kendin gelip pasta yapacaksın. Allah korusun belki hastalanacaksın. Kendini düşünmüyorsan aileni düşün. Yine sen pastalarını yap, formülünü kimseye söyleme. Kazancın büyük kısmını al. Gel bu pastaları dünyaya açalım, marka yapalım,’ diye yalvarıyordu. Ne yapsa ne dese bizimki kabul etmedi. Adam sonunda pes etti. ‘Peki sen bilirsin saygım sonsuz,’ dedi ve gitti. Neden kabul etmediğini sorduğumuzda, ‘Bu adamlar baştan her şeyi güzel, tatlı dille anlatırlar. Kabul eder etmez istediklerini elde edince de söğüşlemeye başlarlar. Zamanı geldiğinde de basarlar kıçına tekmeyi. Kazancımız bize yeter. Aç değiliz açıkta değiliz Allah’a şükür. Onlar benim emeğimi, sırrımı, pastacılığımı alıp kendilerini zengin edecekler,’ diyordu. ‘Ama biz de zengin olacağız’ dediğimizde de, ‘Söylediklerimi dinlemiyorsun galiba Emine!’ diyerek azarlıyordu.”

Emine bunları iki gözü iki çeşme anlatırken kendini iyi hisseden kızı Petek de yanlarına gelmişti.

“Hiç polisiye bir olay yaşadınız mı?” sorusuna Petek cevap verdi.

“Birkaç kere hırsızlık oldu. Hem dükkana girdiler hem de evimize. Dükkana iki kez girilince babam alarm ve kamera taktırdı. Sonra hırsızlık kesildi.”

“Neler çalmışlardı?”

“Dükkandan pastaları ve para edecek ne varsa çalmışlardı. Evden de annemle benim bilgisayarımı, bir miktar para, birkaç değerli takı almışlar. Ha bu arada unutuyordum; çiftlikte de hırsızlık olmuştu ama oradan pek kayda değer bir şey almamışlardı. Babamın evdeki kasasını da zorlamışlar ama açamamışlardı. Babam oraya bilgisayarını, birtakım evraklarını falan koyuyordu.”

“Yakalandılar mı?”

“Hayır, hiç haber alamadık.”

“Kasayı zorlamışlar mıydı dediniz?”

“Evet. Babamın orada dediğim gibi evrakları, bilgisayarı, hesap defterleri vardı. Babam bu hırsızlıkların basit bir hırsızlık olmadığını, pastalarının sırlarını öğrenmeye çalışan ve rakiplerince yaptırılan hırsızlıklar olduğunu söylemişti. Polislere de ifadesinde bunları anlatmıştı.”

Komiser merak ettiği soruyu sordu.

“Babanızın gerçekten bir pasta formülü var mıydı?”

“Varsa bile bize söylemedi. Babam bir keresinde bana bu işin asıl sırrının kullanılan malzemelerde saklı olduğunu söylemişti. ‘Boşuna bu yatırımları yapmadım. Tabii ki formülü var. Gece gündüz çalışarak buldum’ demişti. Babam, annemin de anlattığına göre işe başlamadan önce bir yıl birtakım denemeler yapmış. Denediği her pastanın formülünü bir deftere kaydetmiş.”

“Defter hala duruyor mu?”

“Babamın bir defteri vardı ve o da kasasında kilitli olarak duruyordu. Sonra eve hırsızlar girmeye başlayınca babam defteri yaktı ve bütün formülleri hafızasına kaydettiğini söyledi. Bunu da basına açıklamıştı bir röportajında. ‘Boşuna evime, dükkanıma girmesinler, formüller benim hafızamda saklı’ demişti.”

“Gerçekten yaktı mı sizce?”

“Bilmiyorum ama gözümün önünde bir defter çıkarıp yaktı. Belki de yakmamıştır, yaktığı başka bir defterdir, bilemiyorum. Belki de hala bir yerlerde gizlidir. Belki de hiç böyle bir defter olmamıştır.”

“Hiç aradınız mı?”

“Hayır. Hatta bir gün bizim elemanların birinden bilgi almaya çalışmışlar. O eleman da Ambrosia adlı pastanın formülünü sadece Ekrem Bey’in bildiğini söylemiş.”

“Kim sorgulamış?”

“Berna’dan önce kısa bir süre çalışan Nesrin adında bir eleman vardı; iki yıl önce ayrıldı. Ancak sorgu dediğim zorla yapılmış bir sorgu değil, yanlış anlaşılmasın. Dükkana sürekli gelen birisiymiş. Sorup öğrenmek istemiş sadece.”

“Kim olduğunu bilmiyorsunuz yani?”

“Valla orta yaşlı, temiz, düzgün giyimli bir adammış. Ama bizim eleman tipine fazla dikkat etmemiş, kim olduğunu da sormamış.”

“Anladım, babanız bu olaylardan sonra mı silah sahibi oldu?”

“Evet. Olaylardan sonra almak zorunda kaldı ne olur ne olmaz diye… Ama bir gün bile elinde görmedim. Taşıdıysa da çok gizli taşıdı sanırım.”

“Babanız intihar etmiş olabilir mi?”

“Babam intihar edecek biri değildi, yaşama bağlıydı. Çalışmayı, ailesini çok severdi. Üç günlük en fazla beş günlük kısa tatillere bayılırdı. Çiftliğini, hayvanlarını da severdi. Hatta yeni bir pasta üzerinde çalışıyordu. ‘Bu pastanın lezzeti Ambrosia’yı bile geçecek’ diyordu. Birtakım çalışmaları, denemeleri devam ediyordu. Bu denemeler onu çok heyecanlandırıyordu. Bir hastalığı da yoktu; sağlıklı bir insandı. O nedenle intihar etmesi söz konusu bile değil.”

“Denemelerin formüllerini yazıyor muydu?”

“Valla babam biraz ketumdu. Yazıyorsa bile hiç görmüyorduk.”

“Bu bir cinayetse ve pasta için işlenmişse, pastanın formülünü katiline söylemiş olabilir mi?”

“Asla, zaten söylese bile yanlış formül vereceğinden hiç kuşkum yok. Babam akıllı, zeki ve pratik bir adamdı. Öyle tongaya basacak tiplerden değildi. Çabuk düşünür, hızlı karar verirdi. Ancak yazdığı notlar varsa ve birileri bundan haberdar olmuşsa bir şekilde, belki onları elde etmek için öldürmüş olabilirler diye tahmin ediyorum.”

“Pastaları neden çalmış olabilirler?”

Petek gülümsemişti.

“Duyduğumuza göre bizim pastaları alıp, analiz ettirip içindeki formülü bulmaya çalışıyorlarmış. Hırsızlık bundan da olabilir.”

“Kimler yapmış?”

“Valla sadece bir söylenti… Babam biliyordu kimlerin yaptığını ama söylemiyordu. ‘Boş ver önemi yok,’ deyip geçiştiriyordu. ‘Zaten formülü bulmaları mümkün değil. Sadece formül değil başka şeyler de gerekli,’ diyordu.”

“Çalışanlarla arası nasıldı?”

“Zahide abla bizim aile dostumuz. Babamla birlikte büyümüşler. Zahide biraz ters giderdi babama, hatta kızardı. ‘Kaç yıldır birlikteyiz, hala bize güvenmiyor saklıyorsun,’ diye sitem ederdi. Babam da ona, ‘Bir sırrı ne kadar az kişi bilirse ya da kimse bilmezse o kadar güvenli olur. Bakın hasımlarımız, rakiplerimiz peşimizde,’ derdi. Zahide tersti ama babam onu sever ve güvenirdi. İşini temiz, dürüst ve iyi yapardı. Söyleneni ikiletmezdi. ‘Tamam Ekrem,’ derdi her zaman.”

“Peki diğer eleman?”

“Berna ile de iyiydi. Babama karşı saygılıydı. Asla sır öğrenmek gibi bir derdi yoktu. Kendi çalışmalarıyla meşguldü. Bir yandan eğitimini sürdürüyordu. Gıda mühendisiydi. Yakında doktorasını verecek. Pastacılık konusunda tez hazırlıyor. Yeni yöntemler deniyor, babamla paylaşıyordu. Babam çoğu zaman kabul etmiyordu ama bazen aklının yattığı pastaları yapmasına da izin veriyordu. Mesela Miski Amber isimli ballı pasta onun fikriydi.”

“Zahide’nin var mıydı ismini verdiği pasta?”

“Vardı tabii. Arap Bacı’yı o bulmuştu. Ama gerek Zahide’nin gerekse Berna’nın bulduğu pastalara gerçek lezzetini yine babam vermişti. Onun sihirli sevgi dolu dokunuşları…”

“Çiftlik çalışanlarıyla nasıldı?”

“Hepsi babamı çok severdi. Bir sorunları yoktu. Varsa bile biz bilmiyoruz.”

“Çiftliği, hayvanları, meyve bahçeleri vardı. Küçük bir dükkan için bu kadar çok yatırım biraz fazla değil mi?”

“Aslında babam dört şube daha açmak istiyordu. Biri Anadolu yakasında, diğerleri Ankara, İzmir ve Antalya’da… Yatırımlarını buna göre planlamıştı ama güvenilecek eleman bulmak onun için büyük sorundu. Malzemeye önem veriyordu. Her şeyin en iyisini, en tazesini kullanmak istiyordu. ‘Nasıl ki bir yazar kitabı için onlarca belki yüzlerce kitap okumak zorundaysa, ben de işletmemin en iyi olması için en iyi ürünleri almak, yetiştirmek zorundayım. Kaliteyi, ancak işi kendin yaparsan, seversen, gerekli özeni gösterirsen yakalarsın. Sadece ülke çapında değil dünya çapında bir insan olursun,’ diye devam ederdi.”

“Babanız markaya, şöhrete meraklıymış…”

“Aslında onu da sormuştum. Ünlü olmak değil de işini iyi yapan insan olarak anılmak istediğini söylemişti. ‘Şöhret arkadan gelir,’ demişti. Bütün meslekler için bunu söylerdi. ‘Önemli olan basit bir iş bile olsa işini iyi yapacaksın. Bizim eksiğimiz bu, o yüzden gelişemiyoruz, ilerleyemiyoruz,’ derdi.”

“Babanız sadece pastacı değil filozofmuş da…”

“Babam her işin bir filozofluk gerektirdiğini de söylemedi değil.”

***

Sıra çalışanlardaydı. Zahide öfkeliydi Ekrem’e. İki gözü ağlamaktan şişmişti. Üzgün olduğu her halinden belliydi. “Zaten bir sırrı böyle saklayıp herkesin dikkatini çekersen olacağı budur. Madem sır, o zaman bunu sır diye neden ilan edersin Ekrem? Ah Ekrem ah!”

“Neden böyle yaptı sizce?”

“Severdi rahmetli böyle dikkat çekmeyi… Başarılı da oldu.  Şu minicik dükkana ülkenin dört bir yanından, hatta yurt dışından bile pasta yemek için geliyorlar. Ama rahmetli işini büyütmeyi çok geciktirdi. Niyeti vardı ama bir türlü cesaret edemiyordu. Çünkü insanlara güvenmiyordu. Pastacılığa başladığından bu yana yani sekiz yıldır beraberiz. Babasını annemgiller tanırdı. O da çok muhterem bir insandı, nur içinde yatsın. Biz Ekrem ile çocuktuk, babasının pastanesinde pasta yer, oyun oynardık. Valla Komiser Hanım ne diyeyim, hırsızlar, uğursuzlar gelip girdiler, sonunda gitti işte güzel insan. Ben tahmin etmiştim bir gün bir şeyler olacağını zaten, sonunda oldu işte…”

Sıradaki Berna’ydı.

“Ne zamandır buradasınız?”

“Beşinci yılıma girdim.”

“Burada çalışmaya nasıl başladınız?”

“Bir yakınımdan Ekrem Bey’in eleman aradığını duymuştum. Ben de o sıralar pastacılık eğitimi alıyordum. Sonra da gıda mühendisliği okudum. Yani hem okudum hem çalıştım. Ekrem Bey sağolsun her zaman destek oldu.”

“Kim öldürmüş olabilir?”

“Valla bilemiyorum. Çok üzgünüm ve şaşkınım. Cinayet mi, intihar mı sizce?”

“Araştırıyoruz. İntiharı nereden duydunuz?”

“Haberlerden.”

“Anladım.”

Komiser, Berna’nın eldivenli ellerine bakarak sordu.

“Ekrem Bey’in gerçekten bir sırrı var mıydı?”

“Bizleri Ambrosia’yı hazırlarken mutfağa sokmadığına göre vardı sanırım. Yani aynı lezzeti tutturmak çok kolay değildir. Ama o tutturuyordu. Bu da bu işin bir formülünün olduğunu gösteriyor.”

“Peki iyi pasta yapmak nasıl oluyor? Merakımdan soruyorum.”

“Hazırlanırken, pişirilirken, keserken, yumuşatmak için sosunu sürerken, aralarına ve üzerlerine krema, meyve, örtülük koyarken, süslerken, süslendiği yerden alıp tabağına koyarken, birçok dikkat edilmesi gereken husus var. Yani bunların anlatımı uzun sürer. O kadar vaktiniz var mı bilmiyorum. Seve seve anlatabilirim.”

“Kafi, teşekkürler.”

“Tabii en önemlisi kullanılan malzeme ve ölçüleri. Ekrem Bey malzemesini kendisi üretirdi. Sütünü, tereyağını, balını, yumurtasını, ununu, meyvelerini… Bazı malzemeleri ise özel yerlerden getirtirdi. Malzemeleri organikti, doğal olarak pastaları da lezzetli oluyordu. Asıl sır bunlardı bence. Gerisi o lezzeti verebilmek için elinizin ayarına kalmış. Sanırım Ambrosia’yı böyle bulmuştu. Deneme yanılma yöntemiyle bir formül üretmişti. O formülü uyguluyordu. Babasının formülüymüş. Lezzeti, pişirme işleminden veya başka nedenlerden çok az nüans farklılıkları gösterse de, yine de çok leziz bir pasta elde edebiliyordu. Bunu ancak gurmeler anlayabilir, herkes anlayamaz.”

“Artık Ambrosia üretilmeyecek mi?”

“Sanmam. Ekrem Bey’le birlikte onun formülü de mezara gitmiş oldu. Tabii sonradan bir formül ortaya çıkmazsa… Ama diğerleri yapılacak, eğer Emine Hanım pastaneye devam etmek isterse tabii… Kararlarını henüz bilmiyoruz.”

***

Komiser, ifadesini aldığı herkese, özellikle çalışanlara cinayet gecesi nerede olduklarını sormuştu. Kimisi yalnızdı, kimileri ailesiyleydi. Sonuçta Komiser çalışanların Ekrem’i öldürmeleri için geçerli bir sebep bulamamıştı. Tüm çalışanlar Ekrem’i seviyor ve sayıyorlardı. Rakip pastacı Yusuf Baklavacı ise cinayet gecesi yurt dışındaydı. Tabii pekala bir kiralık katile bu cinayeti işletmiş de olabilirdi ama ortada delil sayılabilecek bir iz ne yazık ki bulunamamıştı.

Anlaşılan Ambriosia’nın formülünü bilen kişi sadece Ekrem Reşit’ti. Ailesi ve çalışanları dahil kimse bu formülü bilmiyordu. Ekrem yakınlarına ve medyaya, bunun sırrının rahmetli babasından kendisine miras kaldığını, hatta ölürken vasiyetinde bu pastanın sırrını sadece kendisine verdiğini anlatmıştı. Bu vasiyeti kimse ne görmüş, ne de okumuştu. Yani ortada babasının ona böyle bir miras bıraktığına dair bir yazılı bir belge yoktu. Ama Ekrem ısrarla bunun babası tarafından kendisine miras bırakıldığını söylüyordu.

Birçok söylenti vardı. Kimisi formülün, Ekrem’in özel elde ettiği, yetiştirdiği malzemelerden kaynaklandığını, kimisi işin sırrının yine kendi yetiştirdiği vanilyada olduğunu söylüyordu. Kimileri de babasından böyle bir vasiyet kalmadığını, Ekrem’in bilhassa böyle bir gizem yaratıp ilgi çektiğini ve böylece bir imaj yarattığını ileri sürüyorlardı.

Ekrem ise sadece, “Basit bir dokunuş!” demekle yetinmişti.

Ne yazık ki bu sırrı artık hiç kimse öğrenemeyecekti. Sır, Ekrem’le birlikte gömülmüştü. Ekrem ailesine bu sırrın ne olduğunu açıklamamış, yazılı bir vasiyet de bırakmamıştı. Çünkü büyük ihtimalle bir cinayete kurban gideceğini hesaplamamıştı.

***

Aradan bir aya yakın bir zaman geçmişti. Hiçbir ilerleme kaydedilememişti. Dosya intihar olarak kapatılmak üzereydi. Komiser odasında sabah kahvesini içerken telefonu çaldı. Arayan çiftliğin yaşlı kahyası Asaf Demir’di.

“Komiser Hanım benim içime bir kurt düştü. Ekrem Bey bir gece bir kadınla gelmişti. Karısı, daha önce çiftliğe bir iki kere gelmiş ama ben kendisini görmemiştim. Yani karısını yakından görmüşlüğüm yoktur. Ta ki ölümünden on beş gün öncesine kadar. Çiftliğe gelmişti. Yanında bir kadın vardı. Yanımdan geçerken dikkatle baktığımı görünce, ‘Karım karım’ dedi, sonra ağzımı açmaya fırsat bulamadan hızla odaya çıktılar. Geçen gün televizyonda haberleri izlerken karısını gördüm. Ama benim gördüğüm kadın başka bir kadındı.”

“Nasıl bir kadındı?”

“Benim gördüğüm kadın daha zayıf, daha kısa, esmer bir kadındı. Televizyonda gördüğüm sarışın, şişmanca, uzun boylu kadınla bir ilgisi yoktu. Bir insan bu kadar kısa zamanda bu kadar değişemez herhalde.”

“Tekrar görsen tanır mısın çiftlikte gördüğün kadını?”

“Valla hanım Komiserim yüzünü çok iyi göremedim, hızla yukarı çıkmışlardı. Ama dediğim gibi zayıf, kısa boylu ve esmerdi. Belki tekrar görsem çıkarabilirim. Ama çok da emin değilim.”

Kahya biraz daha detay verip kapatmıştı telefonu. Komiserin içine bir kurt düşmüştü şimdi de. Bu kadın kim olabilirdi?

Hemen giyinip dışarı çıktı ve doğruca Nişantaşı’ndaki pastanenin yolunu tuttu. Pastane çalışmaya devam ediyordu. Pastanede sadece Zahide ve tanımadığı gençten bir kadın daha vardı. Zahide, Berna’nın yerine yeni bir elemanın alındığını söyledi.

“Neden ayrıldı?”

“Bilmiyorum, son zamanlarda Emine Hanım’la pek geçinemiyorlardı.”

“Kovuldu mu yani?”

“Eh, onun gibi bir şey.”

“Zahide bir şey soracağım sana ama elemanı içeri gönder yalnız olalım.”

Emine yeni elemanı içeri yolladı.

“Ekrem Bey’in birlikte olduğu esmer, zayıf bir sevgilisi falan var mıydı, biliyor musun?”

Zahide dudaklarını büktü ve başını sağa sola salladı.

“Bilmiyorum.”

“Berna ile bir şeyler olmuş olabilir mi?”

Zahide elini ağzına götürdü.

“Valla ilk sizden duyuyorum.”

“Sadece bir tahmin tabii.”

“Araları iyiydi. Ekrem Bey onunla ilgiliydi. Onu dinliyordu. Bakışları yumuşaktı. Bazen ‘Bu kadına aşık mı oldu acaba?’ diye düşünmeden edemiyordum. Emine Hanım da sanki bir şeyler hissediyor gibiydi. İkisi bir araya geldiklerinde Emine Hanım’ın bakışlarında bir kıskançlık seziyordum. Ancak kızdan çok Ekrem daha ilgiliydi sanki. Zavallı Berna sadece işini yapıyordu. Bir gün takıldım. ‘Kız bu adam sana abayı yaktı mı yoksa?’ dedim. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, ‘Aman Zahide abla olur mu öyle şey hiç. Duymamış olayım,’ gibisinden bir şeyler geveledi.”

Komiser, Zahide ile konuşmasını bitirir bitirmez Emine de dükkana gelmişti. Bu sefer mutfak bölümüne Komiserle ikisi geçmişti. Komiser, sevgili konusunu açtığında Emine’nin yüzü asılmıştı. “Bilmiyorum bazı şüphelerim olmuştu ama emin değildim. Genelde erkeklerin köpekler kadar sadakatları yoktur, bilemiyorum.”

“Berna ile arasında bir şeyler sezdiniz mi?”

“Bunu neden soruyorsunuz?”

“Yanıtlayın lütfen.”

“Bilmiyorum. Ekrem onu severdi ama sadece bir kardeş gibi. En azından ben öyle biliyorum. Bir şey görmedim, duymadım.”

“Ama yine de bir şüpheniz var mıydı?”

“Bilemiyorum. Ekrem’in çapkınlığını hiç görmedim. Ama bazen çiftliğe, Antalya’ya, hatta seyahatlere gidiyordu. Neler yaptığını bilemem. Yapmışsa bile bana hissettirmedi. Bu dünyada hiç bir şeye şaşırmam.”

Komiser dükkandan ayrılıp Berna’ya ulaşmaya çalıştı ama bulamadı. Bir süre sonra Berna’nın Almanya’ya ailesinin yanına gittiğini öğrendi. Ne zaman döneceği hakkında da kimsenin bilgisi yoktu. Sonra çiftliğe kahyanın yanına gidip Berna’nın bir fotoğrafını gösterdi.

“O gece Ekrem Bey’in yanında gördüğün kadın bu olabilir mi?”

“Valla benziyor Komiser Hanım ama emin değilim. Şimdi kimsenin de günahını almak istemem doğrusu… Masumsa günaha girmeyelim.”

Soruşturma kahyanın bu sözlerinden sonra tıkanmıştı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra da dosya kapanmış, olay intihar olarak kayda geçmişti.

Bu arada Emine de pastane dahil her şeyi satmaya karar vermişti.

***

Olayın üzerinden altı ay geçmişti. Nişantaşı’ndan aracıyla geçerken Komiserin gözüne boş bir dükkanın camekanının önüne asılmış dev bir reklam afişi ilişmişti.

“Ambrosia yeniden canlanıyor. Yakında Nişantaşı’nda yeni açılacak pastanede, pasta severlerle buluşacak.”

Hemen aracını sağa çekip durmuş ve dörtlüleri yakmıştı. Yanına gelen trafik polisine kimliğini göstererek, “Bana bir iki dakika müsaade edin hemen döneceğim,” demiş, dükkanın kapısına gitmişti. İçeride harıl harıl çalışan işçiler vardı. İşçilere buranın sahibini sorduğunda aldığı yanıt karşısında şaşırmıştı. Ekrem Reşit’e ortaklık teklifinde bulunup ret yanıtını alan ünlü tatlıcı Yusuf Baklavacı’ya aitti dükkan. Aracına atlayıp merkeze döndüğünde bu olayı daha detaylı araştırmıştı. Ekrem Reşit’in ailesi, Silivri ve Antalya’daki bahçe ve çiftlikleri, hayvanlar da dahil olmak üzere Yusuf Baklavacı’ya satmıştı.

Ancak işin en çarpıcı bilgisi ise pastanenin başına işletme müdürü olarak Berna Sever’in getirilmiş olmasıydı. “Ambrosia’nın sırrı Ekrem Bey’le yok olmamış mıydı?” diye soranlara da “Ekrem Bey’in yanında çalışmış gıda mühendisi ve pastanemizin işletme müdürü Berna Sever bu işi ustasından öğrendi. Ekrem Bey sırrını ona açmış, o da bunu uygulayacak inşallah! Böylece Ekrem Bey’in anısı ve o müthiş buluşu Ambrosia yaşayacak,” demişti Baklavacı.

Bir hafta sonra yapılan açılışa Komiser Nur da katılmıştı. Bir ara Berna’nın yanına gidip hem tebrik etti hem de merakını gidermeye çalıştı. “Emine seni kovdu mu kendin mi ayrıldın?” diye sordu. “Kendi isteğimle ayrıldım. Ailemin yanına gitmek istiyordum,” diye karşılık vermişti Berna. “Bakıyorum da formülü öğrenmişsin. Hani Ekrem’le birlikte mezara gitmişti.”

“Aslında Ekrem Bey bana biraz çıtlatmıştı. Yine de tam formül değil tabii. Onun kadar lezzetli yapamam tabii, ama yine de iddialıyım,” dedi.

“Şu anda Ambrosia var mı pastaların arasında?”

“Yok ama yakında yapacağız.”

“Formülü paylaşacak mısın? Yoksa Ekrem Bey gibi pastayı yalnız mı hazırlayacaksın?”

“Muhtemelen öyle olacak. Çünkü pastanın sırrını öğrenmek isteyenler çok.”

“Son soru. Ekrem Bey’le gönül ilişkiniz var mıydı?”

Berna kızarmıştı. Şaşkın, ürkek bir hali vardı.

“Hayır. Beni severdi ama sevgili değildik.”

“Ama ölümünden önce kahya sizi çiftlikte birlikte görmüş. Odaya çıkmışsınız.”

Berna sanki soruya hazırlıklı gibiydi. “Yanlış görmüştür. Ben değildim.”

“Cinayet gecesi neredeydin?”

“Daha önce de sormuştunuz, evimdeydim.”

“Bir görgü tanığın var mı?”

“Yalnızdım.”

“Peki Berna, hayırlı olsun. Ambrosia’yı yaptığınızda haberdar et, ben de tadayım şu meşhur pastadan.”

“Tabii memnuniyetle.”

Komiserin içine yine bir kurt düşmüştü. Berna’nın evine gizlice girip eğer varsa o defteri bulmaya çalışacaktı. Yardımcısı Ateş’i Berna’yı izlemesi için pastaneye gönderdi. Kendisi de gizlice Berna’nın Osmanbey’deki dairesine girdi. Uzun bir arama yapmış, sonunda da aradığını yatak odasındaki komodinin alt çekmecesinin dip tarafında bulmuştu. Eline geçirdiği eldivenle defteri aldı. Defterin içinde pasta formülleri vardı. Cep telefonuyla tüm sayfaların tek tek fotoğraflarını çekti. Sonra aldığı defteri yerine tekrar dikkatlice koydu ve evden ayrıldı.

***

Grafologlar, komiserin fotoğrafını çektiği sayfalardaki yazıları karşılaştırarak incelediler. Defterdeki yazılar Ekrem Reşit’e aitti. Bir kaç gün sonra Komiser yanına yardımcısını, üniformalı üç polisi de alarak Berna’yı gözaltına almak için pastaneye gitti. Bir ekip de Berna’nın evine giderek defteri alıp delil torbasına koymuştu. Ayrıca evde arama yaparak, buldukları bilgisayar ve delil oluşturabilecek tüm malzemeleri de yanlarına almışlardı. Berna pastaneden polisler eşliğinde götürülürken şaşkın ve ağlamaklıydı. Komiser, Berna’nın yeterli delil olmasa bile suçunu itiraf edeceğinden emindi.

Ancak Berna suçunu inkar etmişti. Ekrem Reşit’i öldürdüğünü ve defteri çaldığını kabul etmemişti. İfadesinde, “Ekrem Bey beni kardeşi gibi severdi ve bana defteri yararlanmam için gizlice vermişti. Onu öldürmedim,” demişti.

Savcılık, inkar etmesine rağmen Berna’yı tutuklatmıştı. Ancak Berna ilk celsede delil yetersizliği nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilebilirdi. Eğer yeterli delil bulunamazsa ve Berna suçunu inkar etmeye devam ederse beraat bile edebilirdi.

Ancak Komisere göre katil hiç şüphesiz Berna’ydı. Suçunu er ya da geç itiraf edecekti.

Bundan yüzde yüz emindi. Çünkü Ekrem pastanın sırrını neden kızı Petek dururken Berna’ya versindi? Kızına mesleği sürdürmesi şartıyla vereceğine dair söz vermişti. Bu işte bir terslik vardı ve Berna yalan söylüyordu. Çiftliğin yerini biliyordu. Birlikte gitmişlerdi. Belli ki tabancadan da haberdardı.  Muhtemelen Ekrem’in sarhoş veya aşk yüzünden kendinden geçtiği bir anında defterin varlığını ve yerini de öğrenmiş olmalıydı. Mahkemenin kararı ne olursa olsun, Berna vicdanlarda bir katil olarak damgayı yemiş olacaktı. Belki işin içinde iş adamı Baklavacı da vardı. Belki birlikte planlamışlardı.

Delil dosyasındaki deftere baktı. Onu kesinlikle Berna’ya vermeyecekti. O defter aileye aitti. Ancak defteri şimdilik yani mahkeme süreci devam ederken aileye teslim etmesi suç oluşturabilirdi. Bunu riske edemezdi.

Birkaç gün sonra Petek’in telefonuna bir mesaj gelmişti. Mesajda e-postasına bir dosya gönderildiği yazılıydı. Dosya komiserin çektiği defter sayfalarının fotoğraflarıydı. Böylece sır gerçek sahibine iade edilmişti. Belki bir gün Petek de baba mesleğine dönme kararı alabilirdi.

Komiser, fotoğrafları telefonunun hafızasından sildi. Tek bir sayfa hariç…O sayfa da Ambrosia tarifinin sayfasıydı.

***

İki kişi boğaza karşı terasta oturmuş, romantik müzik ve şampanya eşliğinde pastalarını yiyorlardı. Erkek, “Pasta lezzetli, tat aynı tat ama, bir şey eksik gibi,” dedi. “Nedir?” diye sordu kadın. Erkek biraz düşündükten sonra yanıtladı.

“Tarif edemiyorum ama sanki bir şey, bir dokunuş eksik gibi…”

“Eksik olan sihirli bir dokunuştur belki,” dedi kadın.

Yorum Bırakın:

yorum

Önceki İçerikUÇUK
Sonraki İçerikYENİ ÇAĞ’DA ESKİ CİNAYETLER
Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img

En Son Yazılar