AYNUR’UN HİKÂYESİ

Diğer Yazılar

AÇLIK

BOŞ ÇERÇEVE

CAN ÇIKAR, HUY ÇIKMAZ

Murat Yuksel
Murat Yuksel
1979 Bafra doğumlu. Halen Bafra’da ikamet ediyor. AÜ Adalet Yüksekokulu mezunu. Yirmili yaşlardan bu yana yazıyor. Semih Gümüş, Zafer Köse, Bahar Yaka, Barış İnce gibi alanlarında yetkin isimlerin çevrim içi öykü atölyeleri, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle seminerlerine katıldı. Öyküleri başta Edebiyatist ve Dedektif Dergi olmak üzere bir çok basılı dergide, ayrıca çeşitli internet sitelerinde, çevrim içi yayınlarda, şiirleriyle denemeleri yerel yayınlarla çeşitli internet sitelerinde yayınlandı. Perdelerin Ardında ve Dark Dedektif Suç Öyküleri-1 isimli kolektif öykü kitaplarında yer almıştır.

AYNUR’UN HİKÂYESİ

Benim adım Aynur. On altı yaşındayım. On birinci sınıfta okuyorum. Annem özel bir ilköğretim okulunda temizlik personeli olarak çalışıyor, babam fabrikada işçi. Her ikisi de güvenlik nedeniyle sigortasız. Daha önce Rize’deydik. Annemin ailesi izimizi bulunca yer değiştirmek zorunda kaldık. Son dört yıldır bu şehirdeyiz. Benden başka iki kardeşim daha var. Gülnur’la Sevnur. Biri on, diğeri sekiz yaşında. Annemle babam gizliden gizliye birbirlerini seviyormuş ama babamın maddi durumu yokmuş. Askerden geldikten sonra köy yerinde başkalarının yanında yarıcılık yapmaya başlamış, kimi kimsesi yokmuş, annem o zamanlar henüz on yedi yaşındaymış. Annemi babası yüklüce bir başlık parasına zengin birine ikinci eş olarak satmak istemiş, babamla annem anlaşıp bir gece kaçmışlar. Annemin tarafı barışmayı asla kabul etmemiş. Meseleyi kan davası yapmışlar. Annemle babamın peşine düşmüşler. Bizimkiler de izlerinin bulunduğunu duydukça şehir değiştirmişler. Manisa, Ankara, Edirne, Antalya, İzmir, Rize derken şimdi buradayız. Samsun’da.

Babam, “Bizi başka bölgede arayacaklar, bu defa onları şaşırtalım,” diyerek, Karadeniz’den ayrılmamızı istemedi. Önceden tek nedeni bu zannediyorduk hepimiz ama, sonradan aslında niyetinin farklı olduğunu öğrendik. Babam, annemi aldatıyordu. Başta inanamadık, babama konduramadık. Öyle ya, uğruna ölümü göze aldığı bir insanı aldatmak bu kadar kolay mıydı? Olacak iş miydi? Oluyormuş işte. Babam bir gece eve sarhoş geldi. Hem de zil zurna. Babamı ilk defa bu halde gördüm. Normalde içmezdi. Belki de içiyordu ama bize belli etmiyordu. Leş gibi alkol kokuyordu. Kadın parfümü kokusu da sinmişti üzerine. Annem hemen fark etti. Kaç yıllık kocası sonuçta. Babam eve geç kalacağı zaman mutlaka annemi arar, nerede olduğunu ve ne yaptığını, kaçta döneceğini söylerdi. O gün haber vermemişti. Hepimiz başına bir iş mi geldi acaba diye çok merak etmiştik. Annem babamı defalarca aramasına rağmen telefonlarına bakmamıştı.

Babam o gece ilk defa anneme vurdu. Gözümüzün önünde. O güne dek kavga ettiğine dahi şahit olmadığım babam, tekme tokat, annemi yüzü gözü kan içinde kalana dek dövdü. Gözü dönmüş gibiydi. Çok korktuk. Babamın bu yüzünü hiç görmemiştik. Zavallı annem yediği onca dayağa rağmen babama sesini dahi çıkarmadı. Tek suçu, “Neredeydin, seni çok merak ettik, neden bu kadar içtin, telefonlarıma da bakmadın,” diye sormak oldu. Annemi o gece ne yaptıysak babamın elinden alamadık. O zamanlar on bir yaşındaydım. Bu dayak hayatımızın bir anlamda dönüm noktası olacaktı.

Babamın sarhoşluğuyla eve geç gelmeleri bir süre sonra rutin bir hal aldı. Bir gece ceketinin iç cebinde kumral, kocaman gözlü, kocaman dudaklı, sanki boya küpüne girip çıkmış çirkin bir kadın resmi bulduk, fotoğrafı babamla birlikte çektirmişlerdi. Babam kollarını kadının omzuna dolamıştı. İçki masasındaydılar. Çok mutlu görünüyorlardı, utanmadan sırıtıyorlardı. Babam eve sarhoş gelmeye devam ettikçe, fiziksel şiddetini artık bize de uygulamaya başladı. Hiç yoktan sebeplerle sadece anneme değil bize de vuruyordu. Annem bizi elinden almaya çalıştıkça, “Senden de senin piçlerinden de bıktım, bir erkek evlat veremedin zaten soysuz karı, lanet olsun seni aldığım güne, başıma nereden bela oldun, Allah seni kahretsin,” diyerek daha fazla vuruyordu. Babamın evde olduğu zamanlar bize işkenceydi, geçmek bilmeyen ızdırap saatleriydi. Bizim nafakamızı o boyalı çirkin kadına yedirdiği yetmezmiş gibi annemin kazandığını da zorla elinden almaya başlamıştı.

Annem evde yaşayan bir ölüye dönmüştü. Bir ruhtan farksızdı. Eski neşeli hali yoktu. Annemin bildiğimiz, alıştığımız o eski gülen yüzünden eser kalmamıştı. En küçük bir çıtırtıda, en ufak bir seste   ürküyordu. Bazen kendi kendine dalıp gidiyordu. Pencere kenarlarında sessiz sessiz ağlıyordu. Günden güne zayıflamaya da başlamıştı. Annemi o halde gördükçe babama olan öfkem katlanarak büyüyordu.

Günlerimiz böyle geçiyordu. O gün yine okuldan gelmiş ödev yapıyordum. Dışarıdan bir gürültü duyduğumda pencereden bakmak için perdenin arkasından başımı uzattım. İşte onu ilk defa o zaman gördüm. Köşede simit tezgahının ardında bir an göz göze geldik. Sonra önüne baktı. Gariban tipli bir adamdı. Başında eski bir kasket vardı, hava soğuk olmasına rağmen üzerinde sadece bir oduncu gömleğiyle bir yelek vardı. En fazla otuzunda olmalıydı, ama aşağıya sarkmış bıyıkları, kirli sakalı, içe çökük çipil çipil bakan gözleriyle daha yaşlı duruyordu. Birine benziyordu da acaba kime. Onun soğuktaki o haline çok üzülmüştüm.

Servisle okula gidip gelirken simit tezgahını hep aynı köşede görmeye başladım. Daha önceleri burada görmediğime yemin edebilirdim. Mutlaka yeni gelmiş olmalıydı buralara. Dersin boş olduğu bir gün eve yürüyerek geldim. Simit tezgahının önünden geçerken simit burnuma o kadar güzel koktu ki dayanamadım, döndüm bir tane simit istedim. Gözlerime baktı uzun uzun, sonra maşayla bir tane simit alıp kâğıda sardı, uzattı. “Buyur küçük hanım,” dedi. Teşekkür ettim, parayı uzattım, tezgâhın çekmecesini açıp paranın üstünü verdi. “Kolay gelsin amca,” dedim. “Sağolasın kızım,” dedi, gülümseyerek.

Köşedeki simitçiden hemen her gün simit almaya alışmıştım. Servisten inince eve gitmeden simitçiye uğruyor, simidimi alıp eve geçiyordum. Bu arada simitçinin memleketinden yakın zamanda geldiğini öğrenmiştim. Adı Mahmut’muş. Bir tane çocuğu varmış, yedi yaşındaymış. Hafta içi hafta sonu demez, mutlaka o köşede beklerdi. Arada bizim apartmanı izlediği hissine kapılırdım nedense. Perdenin arasından gözlediğimde bu tarafa baktığını görürdüm.

Babam, bir akşam, anneme hayatındaki kadından bahsetti. “Onu eve getireceğim. Artık hepimiz birlikte yaşayacağız.” dedi.

Annem karşı çıktı buna. “Hayatta olmaz,” dedi, “Bunu bize, çocuklarına nasıl yaparsın.”

Babam aynıydı. “Sen de bana bir tane erkek evlat verseydin,” dedi, “Bıktım senden de çocuklarından da, beğenmiyorsan siktir git, kapı orada.” Annem ayaklarına kapandı. “Yapma!” dedi, “Kurbanın olayım yapma!”

Babam annemi yine dövmeye başladı, “Kararım kati kadın,” dedi, “Hem Hatice’den çocuğum var, bir tane oğlum var, Kubilay’ım, bundan sonra ona da kendi oğlunmuş gibi bakacaksın, Hatice’ye de hizmette kusur etmeyeceksin.” Sonra hepimize döndü, “Siz de ana diyeceksiniz, yoksa öldürürüm hepinizi.”

Babamdan kesinlikle nefret ediyordum. Eski babam değildi. Akşamları televizyon karşısında kanal kavgası yaptığımız, kışları bize kestane soyup elleriyle yediren, bize sürekli komiklikler yaparak güldüren, elimizden tutup akşamları dondurmacıya götüren babam değildi bu. Bambaşka biriydi. Yabancıydı. Ölsün diye dua ettim geceleri. Küçük ellerimi açıp, annemi de bizi de bu kötü adamdan kurtarsın diye Allah’a yalvardım.

Yine bir okul çıkışı, simidimi almış, para üstünü beklerken, Mahmut abi tezgâhtan bozuk para çıkartmak için çekmeceyi açtığında bir fotoğraf ilişti gözüme. Fotoğraftaki erkek Mahmut amcanın çocukluğuydu sanırım. Ama yanındakini tanıyordum ben. Annemdi. Emin olabilmek için biraz daha yaklaştım. Kesinlikle annemdi. İyi biliyordum. Çünkü bu fotoğrafın aynısı bizim evde de vardı. Para üstünü çantama atıp koşa koşa eve gittim, televizyon sehpasının yanındaki albümü alıp o fotoğrafı aradım. Sonunda buldum. Yanılmamıştım. Annemin zamanında babamla kaçarken yanında getirdiği birkaç fotoğraftan biriydi.

O adam benim öz be öz dayımdı. Kime benzettiğimi de sonunda bulmuştum. Tabii ya. Anneme benziyordu. Küçük dayımdı. Annem hep anlatırdı. Annemden altı – yedi yaş küçüktü. Annem hep ben büyüttüm derdi bu dayım için. Doğuştan bir ayağının aksadığını, dayımın üstüne çok titrediğini, küçük dayımı diğer dayımlardan daha çok sevdiğini söylerdi. Demek ki bizim izimizi burada da bulmuşlardı. Küçük dayımı göndermişlerdi peşimize. Bizim için gelmişti. Bizim apartmana değil, doğrudan bizim daireye bakıyordu. O köşede beklemesi de boşuna değildi. Ya emin olamamıştı ya da daireyi bulamamıştı. Belki de henüz ne yapacağına karar verememişti.

Gece babam eve yine geç geldi. Hepimizi başına dikti. Anneme, Yarın akşam Hatice’yi eve getiriyorum,” dedi. “Akşam evde kimseyi istemiyorum. Hepiniz kendinize bir yer bulun yarın akşama. Öbür gün akşam gelirsiniz,” dedi. Annem, zavallı, “Nereye gideriz, nerede kalırız, sokakta mı yatalım,” diye ağlamaya başladı. Babam yine esip gürledi. “N’aparsanız yapın lan, sıçtırmayın çarkınıza,” diyerek, bir tokatta yere serdi annemi. Annem düştüğü yerde sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bizim babamın yanında söz söyleme hakkımız son üç senedir yoktu zaten. Kardeşlerimle birlikte annemi de alarak odaya çekildik.

Ertesi gün okula gitmedim. Annem sabah işe, kardeşlerim de annemin çalıştığı okulda okuduğundan okula gittiler. Annem bir geceliğine işyerinden bir arkadaşının yanında kalmak için anlaşmış. Annemi arayıp, biraz gecikeceğim, dedim. Yapmam gereken çok önemli bir iş vardı.

Okul çıkış saatine kadar dolanıp, çıkış saatinde simit tezgahına gittim. Bir tane simit aldım. Dayımın tezgahına o görmeden bir tane de zarf bıraktım. Sonra köşeye gizlenip beklemeye başladım. Zarfımı görmesi beş dakikayı buldu ama sonunda gördü. Zarfı açıp içindeki kâğıdı okudu, etrafına bakındı, kimseyi göremedi. Bizim apartmana baktı. Kâğıtla zarfın içinden çıkanları cebine attı.

***

Adam, akşam saat sekizi geçerkenkucağında küçük bir çocuk taşıyan kumral kıvırcık saçlı bir kadınla birlikte taksiden indi, bagajdan iki tane bavul çıkardılar. Taksi karanlıkta kayboldu. Kadının üzerinde parlak simli bir mont vardı. Ağzında çiğnediği sakızı yere tükürdü, başını kaldırıp altı katlı apartmana isteksiz, dudak bükerek baktı. Adam cebinden çıkardığı anahtarlarla apartmanın dış kapısını açtı. Kadın, küçük çocuğun elinden çekiştirip binaya girdi. Adam iki eline aldığı bavullarla kadının peşinden apartmana girdi. Kapı arkalarından gürültüyle kapandı.

Simitçi, saat akşam dokuzda simit tezgahını kapattı. Cebindeki kâğıdı çıkardı. Tekrar okudu. Ellerine eldiven geçirdi. Kâğıdın yanındaki anahtarları alıp, aksayan ayağıyla apartmana doğru gitti. Usulca anahtarla aşağıdaki kapıyı açtı, merdivenlerden çıktı. Notta yazılı daireyi buldu, diğer anahtarla kapıyı sessizce açtı. İçerden sesler yükseliyordu. Gülüşmeleri duydu. Belinden silahını çıkardı. Mermiyi tabancanın ağzına verdi. İçeriye girdi, kapıyı ardından usulca kapattı. Beş el silah sesiyle çığlıklar dairenin içine hapsoldu. Bir dakika sonra işini bitirmiş, dışarı çıkmıştı.

Apartman kapısından çıktı, aksayan ayağıyla ilerledi, sokak lambasının altında arkasına döndü, köşede gizlice onu izleyen küçük kızı gördü. Sevecen bir ifadeyle, içtenlikle gülümsedi. Kız, saklandığı yerden çıktı. Simitçi, tezgahını yerinden alıp giderken, çekmecedeki paralarla anahtarları, kağıtla birlikte zarfa koyarak kızın göreceği şekilde tezgâhın olduğu yere bıraktı. Telefon açıp işi bitirdiğini, artık ablasının peşini bırakmalarını, çocuğuyla karısına iyi bakmalarını aile büyüklerine söyledi. Karakola gidip teslim oldu. “Namusumuzu temizledim, pişman değilim,” dedi.

***

“Senin hiç görmediğim, tanımadığım dayım olduğunu biliyorum. Ben de seni tanıdım. Evet, ben senelerdir aradığınız Nuray’la İsmail’in kızıyım. Annem hep seni anlatırdı. Seni kendisinin büyüttüğünden, seni ne kadar çok sevdiğinden bahsederdi hep. Çekmecendeki fotoğraftan tanıdım dayım olduğunu. Aynı fotoğraftan bizim evde de var. Annem evden ayrılırken o fotoğrafın eşini yanında götürmüş.

Babam dediğim adam çok değişti, annemi aldatıyor, içki içiyor, yıllardan beri annemle bize eziyet ediyor, işkence yapıyor. Babam dün gece annemi yine dövdü, hepimizi evden kovdu. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Bu akşam evimize annemin üstüne başka bir kadın getirecek. Bundan sonra birlikte yaşayacakmışız. Sana bıraktığım anahtarların biri apartman kapısını, diğeri daireyi açıyor. Bu akşam saat dokuzda on bir numaralı daireye gelirsen yıllardır kaçmamıza sebep işi tamamlamış olursun. Eğer yarın akşam gelirsen hepimiz evde olacağız. Emin ol dayıcığım, her ikisinde de bizi kurtarmış olacaksın. Sen ne istiyorsan onu yap. 

Yeğenin Aynur.”

Facebook Yorumları
Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar