Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

GECE YOLCUSU

ENSE

KALFA YUNUS/21 Ağustos

Ağustos sıcağı sanayi sitesinin metal kaplı çatılarını kızdırıyordu. Dayanılmaz bir sıcak vardı. Sam yeli dükkânların arasındaki şose yoldan ağız, burun dolduran cinsten bir toz bulutu kaldırıyordu. Köpekler bir yudum su, bir lokma öğün bulmak umuduyla başları yerde, çaresiz dolaşıyordu.

O gün tek derdimiz sıcak değildi. Benim ve sanayi ahalisinin hararetini artıran başka bir şey yaşanmıştı; ölüm… Sıcağa tezat, buz gibi ölüm… Bütün sanayi bizim dükkândaydı: Kaportacı Salim Usta’nın dükkânında. Ustam gece çalışırken –ki bazılarımız sıcaktan kaçmak için bunu tercih ederdik- biri veya birileri tarafından öldürülmüştü. Cesedini araba iskeletlerinin birinin yanında yüzüstü yatarken bulmuştum. Sızan kan başının altında göl olmuş, beton zemini alacalı bir kırmızıya boyamıştı. Dehşet verici bir manzaraydı gerçekten de.

Yaz günleri dükkânı geç açtığımız için sabah on bir gibi gelmiştim işe. Kendimi suçluyordum. Daha erken gelseydim belki de ustam ölmeyecekti. Aradan birkaç saat geçmesine rağmen hala şokundayım olayın. Ne yalan söyleyeyim Salim Usta’yı o halde görünce önce dilim tutuldu, tek kelime dahi edemedim. Şaşkınlığım geçince ver ettim avazım çıktığı kadar bağırmayı. “Yetişin ustama bi’şey olmuş! Yetişin,” diyerek inlettim sokakları. Yan dükkândaki Elektrikçi Kazım Usta koştu, geldi önce. “Çekil kenara Yunus,” dedi. Hakikaten de donup kalmıştım. Kazım abi, ustamın nabzını dinledi, öldüğünde karar kıldı hemencecik. Bundan sonra iş polisi aramaya kalmıştı. Polisler gelene kadar ahalinin dağılmaya, işinin başına dönmeye hiç niyeti yoktu. İlk dedikodular ağızdan ağza yayıldı, ben de duyuyordum bunları ister istemez. Mübarek, herkes zehir hafiye kesilmişti bir anda. “Eski karısının dostu var diyorlardı, kesin o yaptırmıştır,” diyen de vardı,  “Kumar borcundandır, ödemeyince acımazlar kimseye,” diyen de.

Her ne sebeptense artık… Ortada bir gerçek vardı: ustam ölmüştü. Ve ben, kaportacı kalfası Yunus, muhtemelen işsiz kalmıştım.

Söyleyecek çok bir şey yoktu. Şimdilik…

KOMİSER TOLGA/21 Ağustos

Öğle güneşi tepedeki yerini almamıştı daha. Buna rağmen güneş yere inmiş gibi bir sıcak vardı. Dışarısı elli beş derece olmalıydı. Ben de klimanın insafına bırakmıştım kendimi. Cinayet Büro’da sinek avladığımız günlerden biriydi. Hem sıcak hem sıkıcı… Nispeten sakin bir ilçedir bizimkisi. Cinayet falan… Pek olmaz öyle. Ufak tefek yaralama vakalarına bakarız bazen. Çoğu zaman da Asayiş Şube’nin diğer işlerine yardım ederiz. Fakat bugün ilçenin sanayi sitesinden bir ihbar almıştık. Şüpheli bir ölüm…

Başkomiserim Rıfat Alagöz’le olay yerine ilk giden ekipteydik. Sanayide Kaportacı Salim Usta öldürülmüştü.

Orta boylu, saçları kırlarla dolu, biraz yaşlıca bir adamdı Salim Usta. Başına aldığı bir darbeyle öldürülmüş olmalıydı. Çünkü yerde yüzüstü yatıyordu ve başının etrafı kan gölü olmuştu.  

Olay yerine gelen savcıya bilgi verdikten sonra ilk olarak Kalfa Yunus’la konuşmayı tercih ettik, ne de olsa Salim Usta’yı bulan oydu. Yunus ne biliyorsa anlattı ustasıyla ilgili. Eskiden evli olduğunu, kumar alışkanlığı yüzünden boşandığını söyledi. Hiçbir şeyi saklama gereği duymuyordu. Ustasının sanayide sevilen bir adam olmadığını da ekledi sözlerine.

“Ne olursa olsun ustamdı, pirimdi,” demeyi de ihmal etmemişti. Ondan şüphelendiğimizi düşünüyor olmalıydı ki ustasını nasıl sevdiğini, nasıl saygı duyduğunu vurgulayıp durmuştu. Şüphelenmiyor da değildik elbet, şu anda herkes şüpheliydi. Sevilmeyen bir adamın bir sürü düşmanı olabilirdi, en yakınlarından biri de olabilirdi bu düşman elbette.  

Başkomiserim yine de Yunus’un bu dobra hallerini sevmiş olmalıydı, gülümseyip “Senden başkası çalışıyor muydu dükkânda?” diye sordu.

“Evet, çırak Yusuf var. Bugün izinliydi ama.”

“Nerede oturuyor bu Yusuf?”

Yunus, Yusuf’un evini tarif etti. Başkomiserimle birlikte ilk fırsatta uğrayacaktık. Fakat önce olay yerindeki incelemeleri bitirmeliydik. Yağ içindeki sandalyelerden kalktık, Başkomiserim dükkânda gezmeye, gözleriyle etrafı taramaya başladı. Dükkân dardı, buna rağmen boş görünüyordu. Küçük bir tezgâhın arkasındaki duvara alet takımları özenle yerleştirilmişti. Küçükten büyüğe çekiçler, testereler, anahtar takımı… Adını bilmediğim bir sürü alet. Anahtar takımından birinin yeri boştu. Eksik bir alet… Pekâlâ cinayet aleti olabilirdi bu. Başkomiserim, Yunus’a sordu hemen.

“Evet, amirim, 22-23 numara anahtar yok,” dedi Yunus.

“Etrafta bir yerde olmasın?”

“Bakayım hemen.”

Yunus bütün aramalarına rağmen eksik anahtarı bulamadı. Başkomiserim bana baktı bunun üzerine, “Ne dersin?” diye sordu. Ona katılıyordum. Cinayet aletini bulmuş olabilirdik.

Başkomiserim cesedin yanına diz çöktü, eline lateks eldivenleri geçirip maktulün başını çenesinden tutup kendisine doğru çevirdi. Saçlarının başladığı yerde -ki alnına kadar saçları vardı adamın- derin, kahverengi bir yara izi vardı. Etrafında kan toplanmış ve çoktan kurumuştu. Başkomiserime göre darbenin indiği bölge olmalıydı bu.

 Yer dar ve havasız olduğundan Salim Usta dükkânın önündeki tentenin altında çalışıyor olmalıydı. Terden sırılsıklam, havasızlıktan boğulmak üzereyken dışarı attık kendimizi. Başkomiserim terini silip bir sigara yaktı, daldı gitti. Ben de etrafıma bakındım, nedense bütün gözler üstümüzdeydi. Sanayide çalışanlar işlerini güçlerini bırakmış dükkânın önüne toplanmıştı. Sonra karşımdaki meraklı gözler saydamlaştı, kayboldu bir anda. Ankara’da çalıştığım günlere gittim. Ankara’nın batısında bir sanayi sitesi vardı: OSTİM. Orada da bir ceset bulmuştuk. Aynı böyle, dükkânlardan birinde… Fakat bunun gibi şüpheli ölüm değildi o. Bir kavga sırasında öldürülmüştü adamımız. Haliyle bir sürü görgü tanığı vardı. Çok geçmeden bıçağı kimin sapladığını bulduk, sonrasında katili ensesinden tutup savcılığa sevk etmek çocuk işiydi. Fakat şimdi hayatımın çoğunu geçirdiğim, aynı zamanda memleketim olan şu güzelim Akdeniz ilçesine bakıyorum. “Ankara mı burası, İstanbul mu?” diyorum içimden. Ne ara bu hale geldi? Şüpheli ölümler falan… Üstüne üstlük ne bir görgü tanığı ne de Salim Usta hakkında doğru düzgün bir şey -dedikodular hariç- bilen var.

Sıcağa aldırmadan komşu dükkânlarda çalışanları tek tek sorguladık. Yunus’unkinden farklı bir ifade veren olmadı. Kimse gece çalışmayı tercih etmiyormuş bugünlerde. Salim’den başka… Aslında Salim’in gece çalışmak için başka nedenleri varmış, gündüz vakti milletin karşısında rahat rahat ziftlenemiyormuş. Akşam hava kararıp serinlik çökünce bir şişe şarap açıyormuş, gece yarısına kadar bitiriyormuş. Bazen ikinciyi de açtığı oluyormuş. Yunus’un ifadesi aynen bu yöndeydi. Komşular da duymuştu Salim Usta’nın alkolikliğini fakat dediklerine göre bu durum hangi tarafını tutsanız katran karası akan Salim için normalmiş. Bazen akşamdan kalma olur bütün gün uyurmuş dükkânda.

İşimiz bitince ekip arabasına bindik, hemen klimayı açtık. Nihayet! Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr çıktı dışarıda. Tozu toprağa kattı bir anda. Açık camlardan içeri giren toz gözlerime doldu. Hemen pencereleri kapatıp gözlerimi temizledim. Derin bir nefes aldım sonra. Hem hava boğmuştu beni hem de Salim’le ilgili duyduklarım. “Ya amirim ne pis adammış bizim maktul,” dedim başkomiserime. Sanki bunu bayadır içimde tutuyordum. Başkomiserim gülümseyip cevap verdi. “Haklısın, ne ararsan varmış adamda.”

***

Başkomiserimle Salim Usta’nın pis ve garip tabiatını düşünerek merkeze geldik. Başkomiserimin kuzey cepheye baktığı için nispeten daha serin, geniş odasına girip toplantı masasına attık kendimizi. Amirim fazla oturamadı, beyaz tahtanın başına geçti hemen. Kalemi alıp büyük harflerle “Salim” yazdı, sola doğru bir ok çıkarıp “Kalfa Yunus” diye ekledi. Sağ tarafa uzanan okun ucunda da “Çırak Yusuf” yazacaktı biraz sonra.

“Yusuf’un evine gitmenin vakti geldi,” deyip ayaklandı amirim. Arkasından telsizimi kapıp ben de çıktım.

Yusuf on sekizinde gösteriyordu. “Bu yaşta ne çıraklığı?” demek geldi içimden. Herifçioğlu uzun boyluydu bir kere, iri kemikliydi. Simsiyah, zımpara gibi sakalları vardı. Sivri çeneliydi, erkeksi bir surata sahipti. Neredeyse yakışıklı denebilecek kadar güzel bir çocuktu.

Evde Yusuf, Başkomiserim ve ben vardık. Başkomiserim, Yusuf’un karşısındaki tekli koltuğa oturmuş şimdilik sessiz kalmayı tercih etmişti. Daha çok ben sorguluyordum çocuğu. Biraz önce içimden geçeni dillendirdim.

“Bu yaşta ne çıraklığı?”

“Yunus abi benden büyüktür. Yoksa ben de kalfa sayılırım.”

“Kaç senedir yanındasın Salim’in?”

“Dört sene oldu nerden bakarsanız.”

“Bugün neden ektin işi, hasta gibi de bir halin yok, hayırdır?”

“Birkaç işim vardı dışarıda, arada bir Salim Abi idare ederdi beni.”

Yusuf, Salim Usta’yla arasının çok iyi olduğundan dem vuruyordu. Fakat işin aslı öyle değildi. Komşu esnafı sorgularken Salim’in Yusuf’u sık sık azarladığını, küfrettiğini ve ikilinin sürekli kavga ettiğini öğrenmiştik. Yusuf’a sordum bunu hemen.

“İşe geç giderdim bazen, ondan azarlardı. Çoğu zaman da yaptığım işi beğenmezdi,” diye cevap verdi.

“Ne demeye dört yıldır çalıştırıyor seni o zaman?”

“Valla bilmem amirim! Ona sormak lazım da… İşte…”

Yusuf’un ukala tavırlarına sinir olmuştum. Başkomiserim bütün sakinliğiyle oturuyordu. Sonra bir anda araya girdi.

“Salim karısından ayrı demiştin…”

“Evet, amirim.”

“Peki, görüştüğü, ne bileyim takıntılı olduğu bir kadın falan yok muydu?”

Başkomiserimin nereye varmaya çalıştığını tam olarak anlayamamıştım fakat yine de bir aşk cinayeti veya bir kıskançlık krizi ihtimalinin üzerine gittiğini düşünüyordum.

“Ağzımı mı arıyorsunuz amirim?” diye sordu Yusuf.

“Olabilir, sen bildiklerini anlat bize yine de…” dedi başkomiserim sakince.

“Züleyha Abla’ya olan aşkını bütün sanayi bilir amirim.”

“Şu yedek parçacı Züleyha mı?”

“Evet, ta kendisi… Sanayide Züleyha ablayı beğenmeyen yoktur aslında. Her taraf erkek, o kadar erkeğin arasında kalınca tabii kıymete biniyor.”

“Züleyha ne diyordu Salim’in bu ilgisine?”

“Valla amirim, yüz vermiyordu pek.”

“Yani Salim inatla üstüne gidiyordu.”

“Evet, amirim.”

Sorgunun burasında bana döndü başkomiserim, “Züleyha’yla bir görüşelim,” dedi. Haklıydı. Benim tecrübelerim de bunu söylüyordu. Genel olarak cinayetlerin iki ana sebebi vardır: para ve aşk. Bakalım Züleyha bize neler söyleyecekti?

KALFA YUNUS/21 Ağustos

Züleyha Abla’nın dükkânına daha dün uğramıştım. Renault Megane ön tampon lazımdı. Ustam marka, model verip yollamıştı beni. Kapıdan girdim, klimanın serinliği çarptı önce yüzüme ve kanıksadığım metal, cıvata, motor yağı kokusu. Züleyha Abla, tezgâhın arkasındaydı. Kırmızı saçları yüzüne dökülüyordu, tombul, kısa, kırmızı ojeli parmaklarıyla bilgisayarda bir şeyler yazıyordu. Beni görmedi bile.

“Abla, ustam gönderdi, Renault Megane, 98 model, ön tampon…”

“Söyle ustana kendi gelsin. Gece gönderdiği mesajların da hesabını versin,” dedi sinirle.

Sinirli kadındır Züleyha Abla. Tavrına şaşırmadım o yüzden. Bekârdır, iki kere evliliğin eşiğinden döndü diyenler var. Fakat değilse de ben diyenlerin yalancısıyım. Sanayi gibi bir erkek dünyasında işleri iyi götürdüğünü düşündüm hep. Babasından kalmış bu dükkân ona. Züleyha Abla da hiç bozmamış, satıp savmamış, aynen devam ettirmiş işleri. Asıl adının Zeliha olduğunu söyleyenler de var. Kendisine zorla Züleyha dedirdiğini de. Her ne ise artık, bu isim tam oturmuş ona. Sanki başka bir ismi böyle taşıyamazmış gibi geliyor bana.

Polislerin Züleyha Abla’dan şüphelendiğini anladığımda çok şaşırdım, bunları anlattım onlara. Züleyha Abla ustama kızsa da garip bir elektrik vardı aralarında. Zarar vereceğini düşünemem. Ha, bir anlık sinirle vurduysa da bilemem. Kazadır olsa olsa. Tabii bunu söylemedim polislere. Hem inanamıyordum böyle bir şey olacağına hem de Züleyha Abla’nın gazabından korkuyordum.

KOMİSER TOLGA/21 Ağustos

Akşama doğru, güneşin batmaya niyet edip havanın bizi serinletmeye başladığı vakitlerde olay yeri raporu elimize ulaştı. Salim Usta’nın yüzünde ve vücudunda morluklar tespit edilmişti. Üzerinde kıyafetleri olduğu için bedenindeki morlukları görememiştik haliyle. Yüzüyse kan içindeydi, yara izlerini fark etmemiz imkânsızdı. Tabii bu morluklar bize katille bir boğuşma yaşandığını, bir kavga çıktığını gösteriyordu. Salim Usta sarhoş olduğu için muhtemelen fazla direnememişti. Olay yerinden alınan parmak izleriyse Salim Usta’ya, Kalfa Yunus’a ve Çırak Yusuf’a aitti. Doğal izlerdi bunlar. Makul bir şüphe oluşturmuyordu hiçbiri. Otopsi raporunu bekleyecektik. O zamana kadar sanayi sitesine gidip şu Züleyha’yla bir konuşalım dedik. Saatime baktım, yediye geliyordu neredeyse. Başkomiserim, yaz günü dükkânları geç kapattıklarını söyledi, hemen çıkarsak Züleyha’yı yedek parça dükkânında yakalayabilirdik.

Sanayi sitesine ulaşmamız on beş dakikamızı almıştı, dükkânı bulduk hemen. Girişi dar, dışarıdan içeriye doğru genişleyen bir dükkândı. Arka tarafta kocaman bir depo vardı, yedek parçaların bulunduğu raflar dört, beş sıra oluşturmuştu. Kasada genç bir çocuk duruyordu. Züleyha’yı sorduk hemen. Arka tarafta olduğunu söyledi, çağırmaya gitti. Bu arada polis olduğumuzu anlayan dükkânın çırağı çayları elimize tutuşturmuştu çoktan. Nasıl içeceksek bu sıcakta!

Züleyha geldi sonunda. Bütünüyle incelediğinizde güzel denebilecek bir görünüşü vardı. Erkeklerin arasında olduğundan mıdır nedir, kadınsı zarafetten uzaktı. Ayaklarını açarak, gerine gerine yürüyordu. İçinde ne olduğunu bilmediğim bir kutuyu kenara bırakıp “Buyurun?” dedi. Meraklı bakışlarını dikmişti üzerimize, ben daha çok neden merakla baktığını düşünmüştüm o anda, Salim Usta’nın öldürüldüğünden haberi yok muydu yani? Biliyor olmalıydı.

Neden orada olduğumuzu söyledik. Başını öne eğip “Gerçekten de çok üzücü, kim yapar ki böyle bir şeyi?” dedi.

“Bunu sizin tahmin edebileceğinizi düşünüyorum,” diye yanıtladı başkomiserim.

“Ben ne bileyim amirim?”

Züleyha’nın içindeki ‘erkek Fatma’ ortaya çıkmıştı. Daha ilk dakikadan asabi davranışlar sergilemeye başlamıştı.

“Salim’le aranız iyiymiş herhalde…”

“Nereden çıkardınız bunu amirim, kim söyledi?”

“Size aşıkmış Salim, bütün sanayi bunu biliyormuş.”

“Amirim onun aşkı bana değildi. Kumara, alkole aşıktı o. Söyletmeyin şimdi beni!”

“Söyleyin ne olacak ki? Adam öldü sonuçta, değil mi?”

“Benim inancıma göre ölünün arkasından konuşulmaz amirim. Kötü anılmaz yani. Günahlarını dillendirmek rahatsız eder ölüyü mezarında.”

Biz bunları konuşurken yanımıza kapıda bıraktığımız polis memurlarından biri geldi. Acil dışarı çağırdı bizi. Züleyha’yı bırakıp hemen dükkândan dışarı çıktık. Polis memuru bir çocuğu işaret ediyordu. Çocuğun yüzü kapkaraydı, hem güneşten yanmıştı hem de sanayinin yağı, pisliği bulaşmıştı.

Polis memuru “Bir görgü tanığımız var komiserim,” dedi. Hemen yanımıza çağırdık çırak olduğunu tahmin ettiğim çocuğu.

“Ne gördün? Anlat bakalım.”

“Komiserim ben aha şu dükkânda çalışıyorum,” dedi eliyle uzakta bir noktayı işaret ederek. “Gece buralardaydım, arkadaşlarla takılıyorduk dışarıda. Eve geçmeden önce dükkânda unuttuğum şarj aletimi almak istedim.”

“Eee?” dedim sabırsızlıkla. “Salim Usta’yı gördün mü?”

“Görmedim fakat dükkânının ışıkları yanıyordu. Esasında mesele o değil. Ben tam bizim dükkâna girmek üzereyken birisi çıktı Salim Usta’nın dükkânından.”

“Kimdi sence?”

“Hiç bilmiyorum komiserim. Kadın mıydı, erkek miydi onu bile seçemedim. Karanlıktı. Daha doğrusu ben onu fark ettiğimde dükkânın ışığından karanlığa girmişti çoktan.”

“Üzerinde ne vardı?”

“Kapüşonlu bir şey giymişti bu sıcakta. Altında bol bir eşofman vardı. Yalnız… Ayakları küçük gibiydi, beyaz spor ayakkabılar vardı ayağında. Çok uzun boylu, yapılı biri değildi.”

“Kadın olabilir diyorsun yani,” dedim Züleyha’yı düşünerek.

“Olabilir komiserim,” dedi çocuk.

“Sonra merak edip de gitmedin mi Salim Usta’nın dükkânına?”

“Valla komiserim dükkândan çıkanın hiç acelesi, telaşı falan yoktu. Başı yerde, dümdüz yürüdü gitti öyle. ‘Ben de bir arkadaşıdır Salim Usta’nın,’ dedim kendi kendime.”

“Sen giderken hala açık mıydı Salim Usta’nın dükkânı?”

“Açıktı komiserim, ışıkları yanıyordu.”

Başkomiserim de dinlemişti bütün konuşmayı. Araya girip “Züleyha’yı merkeze alalım,” dedi. Görgü tanığı, küçük çırağın sözlerinden etkilenmişti o da benim gibi.

KALFA YUNUS/22 Ağustos

Sabah dükkânı açtım yine. Ustam ölmüştü fakat dükkânın geleni gideni bol olurdu bugün. Haftalığımın günüydü. Alamayacağımı bile bile süpürüyordum yerleri. Biri gelip de laf etmesin diye mi yapıyordum yoksa kafamı oyalamak için mi, bilmiyorum. Ustamın kanı yerde hatırı sayılır bir iz bırakmıştı. Dün akşam cenaze kaldırıldıktan sonra yıkamıştım her yeri, bugün de lekenin üzerine gazlı talaş döküp biraz daha ovaladım. Kırmızı leke gölge gibi bir karaltıya dönüştü ancak. Bu kadarını becerebilmiştim.

Komşu dükkânlardan gelen olmadı. Saat on bire doğru polisler geldi. Benimle yeniden konuşmak istiyorlardı. Sarışın, kıvırcık saçlı, kısa boylu olan polis kendisini “Komiser Tolga,” olarak tanıttı, yanında da amiri vardı. Onun fırça gibi dik, siyah saçları, kalın kaşları vardı. Biraz uzuncaydı. İri, kestane rengi gözleri sert bakıyordu. Başkomisere bakamadım o yüzden, baktıkça telaşlanıyordum. Ustamı ben öldürmüşüm gibi geliyordu o bakınca, biraz üzerime gelse yapmadığım bir şeyi itiraf bile edebilirdim. Tolga Komiser’in yüzü daha sevecen, daha çocuksuydu. Masumiyetimi hatırlıyordum ona bakınca, kendim de ikna oluyordum masum olduğuma.

Dünkü ifademi biraz değiştirmek, bazı sırları açığa vurmak zorunda kaldım. Bir kere ustamın Züleyha Abla’ya olan aşkının tek taraflı olduğunu itiraf ettim. Yaşça yakın oldukları, aynı yerde çalıştıkları, aynı dertlerle yoğruldukları için yakıştırmıştım ikisini. İçten içe Züleyha Abla’nın da ustama kesik olduğunu düşünüyordum. Fakat durumun hiç de öyle olmadığının farkındaydım.

Özellikle on, on beş gün önce gördüklerimden sonra ustamın karşılıksız aşk yaşadığını daha iyi anladım. Bugün olmuş gibi aklımda hala her şey. Akşam vaktiydi. Dükkânlar tek tek kapanıyordu. Ustam yine bir şeyler almak için Züleyha Abla’ya göndermişti beni. Kasada bekleyen çocuk çıkmıştı çoktan fakat dükkân açıktı. Arka tarafa seslendim ben de. Züleyha Abla’nın arkada bir yerlerde olduğunu düşünmüştüm. Ses gelmedi. Ben de bankonun arkasına geçip dükkânın dip taraflarına girdim. Cılız, fersiz  ampuller aydınlatıyordu ortamı. Rafların arasında kaybolabilirdiniz, her şey koyu bir gölge, bir karaltı gibi görünüyor, daha da koyulaşarak dükkânın sonundaki karanlığa doğru uzanıyordu. Yürüdükçe seçiliyordu etraf, eşyalar… Neyse uzatmayayım, biraz daha gidince kulağıma nefes alıp verme sesleri geldi, daha doğrusu bir nefes başka bir nefese karışıyordu. Hızlı, uyumlu ve tempolu iki soluk alıp verme sesi. Biraz daha yaklaşınca onları gördüm. Züleyha Abla ve Yusuf… Bizim Çırak Yusuf… Bizim sırık Yusuf… Sevişiyorlardı. Daha başında yakalamıştım işin, çıplak değillerdi ama vücutları kenetlenmiş deli gibi sarılıyorlar, birbirlerini öpüyorlardı. Tuhaf bir manzaraydı gerçekten, kelimenin tam anlamıyla tuhaf. Züleyha Abla, tombul, ojeli parmaklarını Yusuf’un saçlarında gezdiriyordu ihtirasla. Koparıyordu tel tel. Yusuf, Züleyha Abla’nın boynuna eğilmişti. Züleyha Abla’nın yüzü yukarıya bakıyordu, burun delikleri şişip şişip iniyordu bir taraftan.

Beni görmediler, bundan istifade ettim ve ses çıkarmadan uzaklaştım. Gördüklerimi zihnime kazıdım, silinemezlerdi, mümkün değildi. Fakat açığa da çıkamazlardı. Ustam üzülürdü, yıkılırdı hatta. Belki alkolü daha artırırdı, o kafayla daha büyük paralar yatırırdı ganyana.

Sonu olurdu ustamın bu, sonu!

Anlattım bunları polislere bir bir… Artık ustam yoktu ne de olsa. Belki de hazin sonuna onlar götürmüştü ustamı. Bunların bir an önce açığa çıkması gerekiyordu. Yoksa bu vicdan azabıyla yaşayamazdım. O gün gördüklerimi ustama anlatsaydım belki farklı davranacaktı. En fazla terk edip gidecekti buraları.

Ben ustamı seviyordum be! Ne olursa olsun, seviyordum. Abi gibi davranmadı bana, baba gibi hiç davranmadı. Sürekli kafası güzel olduğu için bütün işleri bana verirdi, o sayede ustalaştım bu işte. Belki bilmeden yapardı bunu, benim yetişmem umurunda bile değildi ama iyiydim ben. İşlerim tıkırındaydı.

KOMİSER TOLGA/23 Ağustos

Züleyha Yusuf’la birlikte merkezdeydi.  Ayrı ayrı odalara aldık  ikiliyi. Çapraz sorguya sokacaktık. Kalfa Yunus’un anlattıkları yenilir yutulur cinsten değildi. Bu garip çift, baş şüphelilerimizdi şimdi. Sanayideki çocuğun tarifine de uyuyordu Züleyha. Kapüşonlunun kadın olabileceğini söylemişti çocuk ve sanayide tanıdığımız tek kadın vardı.Züleyha… Katilin sanayi dışından biri olabileceği de aklımızın bir köşesindeydi elbette. Fakat bununla ilgili tek bir kanıta ulaşamamıştık. Katil tertemiz halletmişti işini. 

 Otopsi raporları gelinceye kadar böyle düşünmüştük. Katilin titizlendiği garantiydi fakat hiç iz bırakmadığını düşünmemiz yanlıştı. Maktulün tırnakları arasında muhtemelen katile ait doku örneklerine rastlanmıştı. Yusuf ve Züleyha’dan DNA örnekleri alıp karşılaştırdık hemen. Doku örneği Yusuf’a ait çıkmıştı.

“Yolun sonuna geldik Yusuf! Neden öldürdün ustanı, nasıl öldürdün anlat bakalım,” diyerek söze girdi başkomiserim.

Yusuf yeminler ediyordu. Öldürmediğini söylüyordu.

“O gün kavga ettik sadece, birbirimize girdik. Ertesi gün ondan işe gelmedim. Yemin ederim ben öldürmedim Salim Usta’yı!”

“Yani sen adamla tekme tokat kavga ediyorsun, sonra da adam gece öldürülüyor. Bak şu tesadüfe!”

“Bütün gece evdeydim ben, yemin ederim. İsterseniz anneme sorun.”

“Ne belli kadıncağızı uyutup kaçmadığın?”

Ne dediysek Yusuf ifadesini değiştirmedi. Direndiğini düşünüyorduk. Züleyha ile birlikte yapmış da olabilirlerdi bu işi, bu yüzden onu da bir an önce sorgulamalıydık.

Sorgu odasına girmeden önce başkomiserim gülümseyerek yanıma geldi.

“Tesadüfe bak,” dedi, “Ben de bu Yusuf’la Züleyha hikayesini nerden hatırlıyorum diyordum. Kuran’da geçiyor bu, bir efsane.”

“Efsane mi amirim?”

“Evet, Hz.Yusuf hapse düşüyor. Kralın karısı var, adı Züleyha. Bu Hz. Yusuf’a aşık oluyor, takıyor kafayı. Tabii Hz. Yusuf da çok yakışıklı, güzel bir adam… Fakat yüz vermiyor Züleyha’ya, aşkını reddediyor. Züleyha’nın atmadığı iftira kalmıyor bundan sonra Hz. Yusuf’a.”

“Vay be… Şimdi bizim Züleyha da başlamasın Yusuf’a giydirmeye.”

“Bakalım, Tolga. Göreceğiz.”

***

Beklediğimiz gibi olmadı. Züleyha efsanedekinin tersine, biraz da anne gibi korudu Yusuf’u. “Onun hiçbir suçu yok,” dedi. “Kim öldürdü Salim’i o zaman?” diye sorduğumuzda, “Ne bileyim ben?” deyip geçiştirdi.

Başkomiserim işini bilir, hemen Yusuf’un tırnak aralarında bulduğumuz delillerden bahsetti. Bunların birinci dereceden delil olduğunu söyledi. Yusuf’un başına neler gelebileceğini sıraladı. 

Bu yüzden kuvvetli bir itiraf almamız çok sürmedi.

“Evet, ben yaptım,” dedi Züleyha. “O kepaze herif Yusuf’uma saldırdı, etmediğini bırakmadı çocuğa. Konuşmak için gitmiştim dükkânına. Sarhoştu şerefsiz, ileri geri konuştu. Tepem attı benim de. Koca bir anahtar kaptım duvardan, geçirdim kafasına. Bayıldığını düşünmüştüm aslında. Öldürmek gibi bir niyetim yoktu…”

Züleyha’nın konuşması böyle uzayıp gitti. Cinayet aletini sakladığı yeri de gösterdi ertesi gün, dükkândaki kutulardan birinin içine gizlemişti 22-23 numara anahtarı. Üzerinde kan izleri vardı hala, hemen tetkike yolladık. Salim Usta’nın kanıydı.

Bu olay bana şunu gösterdi: aşk, cinayet işlemeye sevk eden en güçlü duygulardan biriydi. Öyle efsane aşklardan olmasına bile gerek yoktu. Züleyha ve Yusuf’un arasındaki ilişki  bir katil ve bir maktul vermişti bize.

“Bizim işler bitmez. Aşk oldukça…” dedi Başkomiserim Züleyha’yı kelepçelerken. Sözlerine katılmamam mümkün değildi, daha çok Yusuflar, daha çok Züleyhalar çıkacaktı karşımıza. Buna emindim işte!   

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ