ÇAĞATAY YAŞMUT’LA SÖYLEŞİ

Diğer Yazılar

ZEYNEP ATAKAN’LA RÖPORTAJ

KORKULARIM VAR BENİM-2

44 NUMARA

Onur Okan
Onur Okan
Bilgi güvenliği uzmanı olarak çalışan Onur Okan, İstanbul’da yaşıyor, evli ve bir çocuğu var.

“Polisiye türünde hayat bulmuş karakterlerin mutsuz olması, hikayelerine bu şekilde melankoli ile devam etmeleri bir okur olarak hoşuma giderken yazar olarak da bunu yansıtmayı seviyorum.”

Çağatay Bey öncelikle söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizinle pandemi öncesi bir söyleşi yapmıştık, o günden bugüne hayatımızda çok şey değişti, bu süre zarfında pandemi sizi nasıl etkiledi, yazarlığınıza olumlu ya da olumsuz katkıları oldu mu?

Pandeminin başında alimizdeki bazı sağlık sorunlarıyla uğraştık, o biraz üzücüydü ancak genelini düşünürsem bol bol kitap okuyarak, film ve dizi izleyerek vaktimi verimli kullandığım bir dönem oldu. Bu dönemde biraz da kendime döndüm ve felsefe cinayetlerini kaleme alıp yazım sürecini tamamladım.

Yerli polisiyemizin eserleri merakla beklenen yazarlarından birisiniz ve bu sene yeni kitabınız Felsefe Cinayetleri raflardaki yerini alarak okurlarınızı çok mutlu etti. Felsefe Cinayetleri’ni yazma fikri nasıl oluştu, yazım süreci nasıl geçti? Bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Felsefe alanında yüksek lisans yapmıştım, her zaman ilgimi çekmiştir, Moda Cinayetleri ve Benim Canım Ailem kitaplarımda toplumsal olayları işlemeye başlamıştım ancak toplumsal olaylara karşı içimde biriken duyguları en iyi felsefeyi kullanarak anlatacağımı düşünüyordum hep. Üzerinde uğraştım, felsefe ile polisiyeyi bir arada işleyebileceğim bir hikaye tasarlamaya çalıştım. Eski filozofları araştırdım, hikayeme en uygun olanı seçip onun şiirleri üzerinden bir yapı oluşturdum ve Felsefe Cinayetleri’ni yazdım. Romanın tamamı felsefe üzerine değil tabii. Yine ciddi bir soruşturma gerçekleşiyor.

Bir başkomiser Galip hikâyesi olan Felsefe Cinayetleri’ne sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla yoğun ilgi var. Size gelen tepkiler nasıl? Olumlu, olumsuz nasıl eleştiriler alıyorsunuz?

Bugüne kadar olumsuz bir eleştiri almadım. Sosyal medya veya kitap eklerine baktığımda hep olumlu yorumlar görüyorum. Bunun sebebini düşünmeye başladım. Sanırım insanlar, okumak istediği toplumsal olayları benim polisiye hikâyemin içinde felsefe ile görünce beğendiler. Artık okurların polisiyede daha fazla kadın cinayeti ya da seri katil hikâyesi görmek yerine böyle toplumsal olayları anlatmaya çalışan hikâyelere ilgi duymaya başlayacağını düşünüyorum.

Felsefe Cinayetleri’nde Galip’in iç dünyası biraz daha karışmış durumda. Her yeni macerasında Galip’in üzerindeki baskı ve kendi dünyasındaki gelgitlerin dozu biraz daha artıyor gibi, bu adamcağızın yüzü ne zaman gülecek?

Bu durum biraz benim onunla hesaplaşmam aslında. Galip artık nefes alan bir karakter, seri bir hikâye yazdığınızda artık o karakter neredeyse ete kemiğe bürünüyor. Kadıköy Cinayetleri’nde onunla libidosu üzerinden hesaplaştım. Bu kitapta da biraz daha dozu artırdım. Yeni kaleme alacağım kitabımda da bu durum devam edecek. Yüzü gülmeyecek diyebiliriz çünkü ben yüzü gülen karakterler sevmiyorum. Polisiye türünde hayat bulmuş karakterlerin mutsuz olması, hikayelerine bu şekilde melankoli ile devam etmeleri bir okur olarak hoşuma giderken yazar olarak da bunu yansıtmayı seviyorum.

Felsefe Cinayetleri, diğer Başkomiser Galip maceraları gibi toplumsal gerçekliği ifade etmeye çalışan bir kurguya sahip, siz polisiye türünün toplumsal konulara ışık tutmada başarılı olduğunu düşünüyor musunuz yoksa biz polisiye türüne çok mu anlam yüklüyoruz?

Polisiye yazarları istediği türde ya da istediği şekilde yazabilirler ancak polisiye edebiyatının gelişimine bakacak olursa her zaman toplumsal olayların tetiklediği ve katkı sunduğu, alt türlerin oluşmasında dönemlerin etkili olduğunu görüyoruz. Polisiye türü, yazarına doğası gereği böyle bir misyon veriyor. Sadece ‘katil kim’ sorusuna cevap arayan, sadece gizem duygusunu yaşatan, hikâyesinde döneminden uzak suya sabuna dokunmayan eserler de var. Buna bir şey diyemeyiz ancak benim görüşüme göre polisiye türünde toplumsal gerçeklerin yansıtılması da gerekli. Polisiye eskiden günlük hayattan bir kaçış türüydü ancak tür artık öyle değil. Yazarlarımız artık topluma karşı daha duyarlı. Burada kritik bir nokta var. Yazarlarımız toplumsal bir konu etrafında hikayesini kurgularken tarafsız kalmalı, muamma olgusunu, gizem hissini asla kaybettirmemeli. Hikâyesini anlatırken yönlendirmemeli ve toplumsal gerçekliği polisiyenin özünden uzaklaşmadan yansıtmalı.

Felsefe Cinayetleri’nde sadece Galip’in değil, ekipteki diğer karakterlerin de kendi dünyalarındaki sorunları artmış durumda. Polisiye bir kurgu içinde soruşturma kurgusuna paralel olarak karakterlerin iç dünyasını yansıtmak konusunda fikriniz nedir? Sizce okuyucuyu hikâyeye daha mı çok bağlıyor yoksa dikkatinin dağılmasına da sebep olabilir mi?

Bu hikâyede hepsinin üzerindeki baskı biraz daha arttı, hem birbirleriyle çatışıyorlar hem de kendileriyle çatışıyorlar. Mesela Serdar, artık Galip’i sorgulamaya başladı, aralarındaki kavgalar şiddetli hale geldi. Böyle olması gerektiğini düşünüyorum çünkü bu serideki karakterlerin gelişmesi gerekiyor. Onların da hayat bulduğu, ilerledikleri o yaşam çizgileri üzerinde geliştikçe görüş ayrılıkları olacak, kendine özgü fikirleri olacak, ters düşecekler, sorun yaşayacaklar, hayatın getirdikleri neyse onların da tatması gerekiyor. Devam edecek, hikâyelerde bu dozun arttığını da göreceğiz.

Başkomiser Galip dışında bir karakter daha yaratıp, farklı bir hikâye üzerinde kalem oynatmayı düşünüyor musunuz?

Galip’i hiçbir zaman bırakmayacağım ancak Dark Polisiye serisi için Kolombo Kemal isimli bir karakterin öykülerini yazmaya başladım ve çok sevildi. O çok naif, bildiğimiz Kolombo’ya benzemeye çalışan güzel bir karakter oldu. Ancak Galip benim için başka, kendimi ifade ettiğim, içimde biriken zehri kalemimle rahat bir şekilde dökebildiğim biri oldu. Her yıl Galip için bir kitap yazmayı planlıyorum.

Polisiye türünde hem roman hem de öykü kaleme alan yazarlarımızdansınız, en çok hangi türde yazmayı seviyorsunuz? Bu türlerin sizi zorlayan kısımları var mıdır?

Ben her ikisini de seviyorum. İkisi arasında zorlanmıyorum. Polisiye romanda ve öyküde ben durum anlatmak yerine hep bir soruşturmayı konu aldığım için zorlanmıyorum. Mesela öykünün benim için avantajı hikayenizi çok dallandırıp budaklandırmadan, derin karakter analizlerine girmeden sadece soruşturmaya odaklanıp bitirmek gerekiyor, o bakımdan öykü anlatmak istediğinizi en sade biçimde ifade etme yöntemi ama soruşturmanın yanında derin karakter analizlerine, uzun uzun anlatımlara ihtiyaç duyduğunuzda roman üzerinde çalışmak gerekiyor. Durum öyküsü yazamıyorum, romandan alıştığım üzere bir hikâyeyi soruşturma olarak ele alıp ilerletiyorum. Bu kısa olduğunda öykü, uzun olduğundaysa roman oluyor. Benim yaklaşımım bu.

Bir önceki soruya bağlı olarak yine sosyal medya hesabınızdan polisiye türünde eser kaleme almış yeni yazarların da eserlerini paylaşıp yorumlarda bulunuyorsunuz. Bu ülkemizde eşine az rastlanan bir durum. Yeni yazarların usta bir kalemden bu şekilde destek görmesi güzel oluyor ama bu destek neden çok az kişiyle sınırlı kalıyor sizce?

Ben bu desteği gönülden veriyorum, eğer okuduğum kitabı seviyorsam mutlaka paylaşmak istiyorum. Ülkemizde hâlâ yerli polisiye yeteri kadar okunmazken ve hatta kendine polisiye okuruyum deyip, sadece iki üç yazarın ismini bilen kişiler olduğundan yazarlarımızın önerilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben sevdiğim romanları mutlaka çevremle paylaşırım ve olumlu geri dönüşler de alıyorum. Bugüne kadar önerdiğim isimler hakkında pek yanılmadım diyebilirim. Ancak kitabı beğenmediysem çok yakın bir arkadaşım bile olsa paylaşmıyorum, bu arada yazar arkadaşlarımızın paylaşım yapmadığını görüyorum, yapmaları gerekiyor mu, bence biraz yapmaları gerekli çünkü bu şekilde yerli polisiyeye katkı sağlayabiliriz.

Yerli polisiyemiz hakkında görüşlerinizi de almak isteriz. Eksiği, fazlasıyla yerli polisiyemizin bugünü ve geleceği hakkında yorumlarınızı paylaşabilir misiniz?

Bu konuda net bir fikrim yok aslında ama daha çok antoloji basılması tanınırlık açısından fayda sağlıyor olabilir. Örneğin Dark Polisiye’nin serilerine ilginin fazlaca olduğunu duyuyorum; mesela orada öyküsü yayınlanan her yazarın kısa bir özgeçmişi de yer alıyor, o öyküyü beğenen kişi yazarın geçmiş, basılan diğer kitapları hakkında hemen bilgi sahibi olabiliyor. Bunun yanında yayınevlerinin daha fazla polisiye eser basmaya yönelmesi de gerekli bence, buna da bir parantez açalım her yazarın yazdığı her polisiyeye değil tabii ki. Geçtiğimiz yıl, Poyabir’in Kristal Kelepçe ödül jürisindeydim ve jüriden ayrılma kararı aldım. Okuduğum kitaplar içinde kötü kitaplar da vardı, bir okur olarak düşündüğümde o kitabı bir kitapçının rafında görseydim, sadece yerli polisiye hakkında fikir sahibi olmak için okusaydım, bu mu yerli polisiye diye olumsuz bir düşünceye kapılabilirdim. Bu şekilde düşünen, yerli polisiye hakkında peşin hüküm vermiş birçok okur olduğunu da biliyorum, bunu kırmak için yayınevlerinin biraz titiz davranmalı. İyi polisiyeden anlamalı ve ona göre basmalı. Burada yazarlarımıza da büyük bir iş düşüyor, polisiye türünde eser üretiyorsanız eğer polisiye tarihi hakkında fikir sahibi olmanız gerekiyor, polisiye yazarlarını az çok tanımanız gerekiyor. Polisiye yazarlarımızın kendilerini geliştirmesi gerekiyor. Ben yerli polisiye eseri seçerken artık yayınevlerine güvenmeye çalışıyorum. Bunun yanında polisiye yazarlarımızın polisiye dışında eserler okuması gerekiyor. Ben Türk Edebiyatını hatim etmiş biriyim mesela. Çehov’u okumalarını öneriyorum, hikâye anlatımı konusunda çok fayda sağlar; bilindik bazı klasikleri okumak gerekiyor, bunlar bizlere mutlaka bir şeyler öğretir, tiyatro metinleri okumak diyalog yazımı geliştirir. Biraz kalıpların dışına çıkmak gerekiyor, hep seri katil hikayesi yazıp nereye varacağız, ben bile bu kitabımda seri katil hikayesi yazdığımda rahatsızlık duydum.  Ben bir de şuna inanıyorum, iyi yazarları okuyanlar oradan öğreneceği şeylerle iyi kitaplar yazabilir. Ben hâlâ dönüp, Celil Oker’in romanlarını okurum ve ders çalışır gibi notlar alırım.

Polisiye türündeki eserler beyaz perdeye en kolay uyarlanabilen eserler oluyor, özellikle bunun örneklerini yurt dışında fazlasıyla görüyoruz. Ülkemizdeyse üretilen polisiye eser sayısı fazla olsa bile sinema ya da dizi olarak uyarlanan eser sayısı çok düşük. Yapımcıların ya da yönetmenlerin ilgisi neden çekemiyoruz sizce? Galip’i ne zaman beyaz perdede görürüz?

Ben o konuda çok umutlu değilim. Polisiye türü hakkında senaristlerin çok bilgi sahibi olduğunu düşünmüyorum ve o sektör içinde de köşelerin belli kişiler tarafından tutulma durumu var. Şu ana kadar sıfırdan bir polisiye hikâyeyi senaryo haline getirip, çekmek yerine uyarlama konusunda iyiler. Mesela Behzat Ç.  iyiydi. Behzat Ç. neden bu anlamda aklımıza gelen ilk örnek oluyor, çünkü orada hikâye edebi bir eserden alınıyor ve üzerine iyi oyunculuk eklendiğinde ortaya akılda kalıcı bir iş çıkmış oluyor. Dediğim gibi polisiye alanında çok iyi senaryolar ve yapımlar göremiyoruz. Galip’e gelecek olursak, onun için bir dijital platformla görüşüyoruz ancak henüz net değil. Bir aksilik olmazsa yakın zamanda ekranda görebiliriz.

Bundan sonra okurlarınızın karşısına hangi projelerle çıkmayı planlıyorsunuz, paylaşabilir misiniz?

Yıl sonuna kadar planım aslında belli. Galip’in yeni romanı hazır aslında. Bununla birlikte Dark İstanbul için kaleme aldığım Kolombo Kemal öykülerimin çizgi romana dönüşmesi gibi bir projemiz var. Dediğim gibi eğer Galip için dijital platformla anlaşmamız netleşirse senaryo yazma çalışmalarına başlayacağım.

Yorum Bırakın:

yorum

Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

BULUT’UN KIZLARI

MEZAR TAŞI