Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -3

Diğer Yazılar

Bülent Tunga Yılmaz
Bülent Tunga Yılmaz
1975 yılında Samsun’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi, sosyoloji ve kültürel çalışmalar alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Weitz Center for Sustainable Development’dan Yerel Kalkınma ve Kamu Yönetimi konusunda diploması bulunuyor. Çalışmaları ağırlıklı olarak AB-Türkiye İlişkileri, toplumsal araştırma, akademi-endüstri ilişkileri ve proje yönetimi alanında yoğunlaşan Yılmaz evli ve Kerem isminde bir çocuk babasıdır. Aİlesiyle birlikte Dubai’de ikamet etmektedir.

Harry Palmer: İşçi Sınıfının James Bond’u

Casus edebiyatının en ünlü karakteri James Bond, 1960’larla beraber popüler kültürü sallamaya başlamıştı. Arka arkaya çekilen filmler (Dr. No, 1962; From Russia With Love, 1963; Goldfinger, 1964) Bond’un edebiyatın sınırlı alanından çıkıp modern dönemin en büyük sinema ve popüler kültür fenomenlerinden birine dönüşeceğini göstermişti.

Albert R. Broccoli ile birlikte Bond filmlerinin yapımcısı olan ve Bond fenomeninin doğmasını sağlayan Harry Saltzman, From Russia With Love’ın senaryosunun yazılması için anlaştığı İngiliz yazar Leon Deighton’u ilerleme sağlayamadığı için gönderir ama bu esnada yazarın 1962 tarihli casusluk romanı The Ipcress File’ın film haklarını da satın alır ve okuması için senarist Jimmy Sangster’e verir. Romanı çok beğenen ve sinemaya uyarlamak istediğini söyleyen Sangster, Saltzman’a yönetmen olarak Sidney J. Furie’yi, başrol oyuncusu olarak da Michael Caine’ni önerir. Saltzman, Sangster’in önerdiği takvime uymaz ama birkaç yıl sonra, 1965’de film projesi hayata geçer.

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -3 1
Sean Connery, Dr. No’da

Saltzman için Deighton’un romanı hali hazırda büyük bir başarı kazanmış olan Bond’a bir alternatif sunmaktadır. Bond’un özel okul mezunu, playboy, gösterişli ve şık karakteri karşısında işçi sınıfından gelen; Londra’nın depresif ve karanlık bir mahallesinde, tuvaleti ve banyoyu başkalarıyla paylaştığı bir odada yaşayan (İngilizce bedsit) ana karakteriyle Bond’a göre çok daha gerçek olan Palmer, Bond’u temsil eden tüm unsurların ve değerlerin tam karşıtıdır. Edebi açıdan bakıldığında Flemming’in kendi içinde edebi erdemler barındırsa da daha popüler tarafa kayan yazarlığı karşısında Leighton, İngiliz edebiyatında casusluk türünü ‘yüksek edebiyat’ seviyesine çıkaran W. Somerset Maugham ve Graham Green ekolünü devam ettiren bir tarza sahiptir. Yayınlandığında büyük ses getiren The Ipcress File, bir yıl sonra yayınlanan John Le Carre’in The Spy Who Came in from the Cold romanı ile birlikte İngiliz casus edebiyatını dönüştüren yapıt olarak kabul edilmiştir. The Ipcress File ve özellikle de sonrasında gelen (benim en sevdiğim ve başarılı bulduğum Leighton romanıdır) Funeral in Berlin stilize ve ustalıkla yazılmış olduğu kabul edilen romanlar olmalarının yanında, Le Carre gibi, gerçekçi ve ahlakçı bir bakış açısıyla casuslar dünyasının ikilemlerini, hayal kırıklıklarını, bürokrasisindeki klikleşmeleri de ortaya koyan politik ve tarihsel bir içeriğe de sahiptirler. Edebiyat profesörü Oliver Buckton, Leighton’u savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) casus edebiyatının en önemli öncelleri arasında ilk sıralara koyarken, İngiliz suç edebiyatının en önemli isimlerinden yazar ve şair Julian Symons de casus hikayelerinin şairi olarak tanımlar.

Leighton, ‘Harry Palmer’ karakterinin yer aldığı toplamda sekiz roman yazmıştır. Bunların dört tanesi (The Ipcress File, Funeral in Berlin, Billion-Dollar Brain ve Spy Story) sinemaya uyarlanmıştır. Burada bir parantez açmak ve Harry Palmer romanları tanımlamasına bir açıklık getirmek gerekir. Leighton bir İngiliz Gizli Servisi elemanının ana karakter olduğu bir dizi roman yazar ve bir anti-kahraman olarak kurguladığı bu karaktere bir isim koymaz. Bu sayede hem okuyucunun karakterle özdeşleşmesini engeller hem de kimliksiz ve kişiliksiz bir hale getirerek onun espiyonaj bürokrasisi içindeki sıradanlığını, makinenin dişlilerinden biri, dolayısıyla da yıprandığında rahatlıkla değiştirilebilir olduğunu vurgular. Bu, Leighton’un ‘isimsiz’ anti-kahramanının Fleming’in Bond’undan belki de en ayırt edici farklarından biridir. Edebiyattaki Bond ile sinemada ve sonrasında oluşan popüler kültürdeki imajı arasındaki farkların altını çizerek bir yazar olarak Fleming’in hakkını teslim etmekle beraber edebi karakter Bond’un sonraki imajının yaratılabilmesi için yeterli özelliklere de sahip olduğunu; 1964’de, Goldfinger gösterime girmeden az önce vefat eden Fleming’in ilk Bond filmlerini (Dr. No ve From Russia with Love) gördüğünü ve hatta Fleming’in yaşadığı Jamaika’da çekilen Dr. No’nun çekimlerinde bizzat bulunduğunu da eklemek gerekir.

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -3 2
The Ipcress File‘da Michael Caine bir Bond karşıtı olan Harry Palmer rolünde.

Peki Harry Palmer ismi nasıl ve nereden gelmiştir? Karakterin ismi ilk film The Ipcress File çekilirken konmuştur. Karakterin temel özelliklerine uygun olarak sıradan, hiçbir anlam ifade etmeyen; James Bond’un karakteri ile özdeşleşen karizmatik (Bond, Londra’nın en şık ve pahalı caddelerinden birinin de adıdır ve ister istemez bir karakter olarak James Bond’un yaşam tarzı ile caddenin lüks atmosferi arasında bir ilinti kurulabilir) isminin tam zıddı bir şekilde adlandırılması amaçlanır. Başrol oyuncusu Michael Caine, okuldayken Palmer adında çok sıkıcı bir çocuk hatırladığını söyler. Harry Saltzman “Peki ilk adı neydi?” diye sorduğunda Caine gayri ihtiyari, herhangi bir kötü niyeti olmadan “Harry” der. Bu gaf Harry Saltzman’ın bozulmasına neden olur ama neyse ki sinema tarihinin en güçlü yapımcılarından biri olan Saltzman olayın üzerinde durmaz ve Harry Palmer karakteri kariyeri yeni yükselişe geçmiş Caine’nin bir 60’lar fenomeni ve moda-stil ikonu olmasını sağlar.

Harry Palmer’ın Bond’un bir antitezi olmasında karakteri kadar fiziksel özelliklerinin de etkisi vardır. Özellikle Caine’in kendisinin de işçi sınıfından gelen biri olması bu etkiyi güçlendirmiştir. Sinemada Caine ile özdeşleşen ‘cockney’[i] aksanı, kalın gözlükleri ve açık renk pardösüsü onu karizmatik ve cool yapsa da Bond’un playboy görünümünden çok farklı bir yerde konumlandırır. Ayrıca yemeğe ve yemek pişirmeye çok meraklı olan Palmer, ki bunun nedeni hiç kuşkusuz Leighton’un romanları dışında özellikle yıllarca The Observer gazetesindeki yemek ve restoran köşesindeki yazıları ile tanınan bir yemek yazarı olmasıdır kahve veya yemek yaparken görünür. Bond gibi havyar ve şampanya ile yaşayan biri için düşünülmeyecek bir şey elbette. Palmer ayrıca ilginçtir, iyi yemek dışında, içki, klasik, jazz ve 20. Yüzyıl Müziği, askerlik tarihi ve Latince gibi konularda ciddi bilgi sahibi bir entelektüeldir. Çok iyi eğitim aldığı ve İngiliz Donanmasında binbaşı rütbesine sahip bir subay olduğu bilinen Bond elbette bir cahil değildir ama onun bir entelektüel olup olmadığı konusunda bir fikrimiz yok. Öte yandan sadece yemek ve entelektüel uğraşlarda değil günlük yaşamın sıradan aktivitelerinde de Bond’u görmek mümkün değildir. Bu onun ‘süper kahraman’ özelliğini güçlendiren bir durumdur; onu sıradan bir ölümlüden adeta bir insanüstü varlığa yükseltir. Oysa Palmer market arabası sürüp süpermarketten alışveriş yapar; yemek ve kahve pişirir. Ofisi dağınık ve pistir. Palmer romanlarında ve filmlerinde Bond’daki gibi egzotik yerler, şık oteller ve gece kulüpleri bulunmaz. Palmer da seyahat eder ama onun seyahatleri yoksul, karanlık ve tekinsiz Doğu Berlin sokakları; savaşın izlerini taşıyan izbe harabe binalardır. Londra’da olduğunda ise bulunduğu mekanlar kendisinin de ikamet ettiği sisin altındaki depresif sokaklardır. 60’lar ‘Swinging London’[ii] yıllarıdır ama Palmer o yıllara ucundan, o da ‘cinsel özgürlük’ boyutundan bulaşır sadece. Bu açıdan Palmer’ın Londrası, Le Carre’nin ‘Tinker, Tailor, Soldier, Spy’ romanının 1970’ler Londrası ile büyük yakınlık gösterir.

Bond’un aksine Palmer uzun soluklu bir seri, bir popüler kültür fenomenine dönüşememiştir. Bunun altında birkaç temel neden olduğu iddia edilebilir. Leighton sadece altı adet isimsiz bir İngiliz Gizli Servis elemanının (Harry Palmer) casusluk hikayelerini konu alan roman yazmıştır ve bunlardan dördü de sinemaya uyarlanmıştır.  Bond serisinde olduğu gibi romanlar bittikten sonra seriye devam edilmemiş olması (Fleming toplam 14 Bond romanı yazmıştır ve tamamı sinemaya uyarlanmıştır. Sonrasındaki filmlerin Bond karakterini başka boyutlara taşıyarak edebi bağını neredeyse tamamen koparmaları ayrı bir tartışma konusudur.) karakterin soğuk savaşa ait, belirli bir tarihsel ve politik konjonktürün ürünü olmasına bağlanabilir. Buna ek olarak karakterin anti-kahramanlığı, etrafındaki olayların gerçekçiliği ve Le Carre düzeyinde olmasa bile Leighton’un politik ve eleştirel tavrı da Palmer’dan yılları ve kuşakları aşacak bir süper-kahraman yaratılmasını engellemiş olabilir. Palmer’ın Le Carre karakterleri Leamus ve Smiley’den ziyade Bond’a yakın olması (aksiyona girmesi ve kadınlarla ilişkisi) da bu durumu ortadan kaldırmamıştır.  1990’larda Bond serisine benzer bir şekilde bu kez orijinal senaryolarla Palmer karakteri geri getirilmeye çalışılmış ve Leighton’dan bağımsız olarak başrolünde yine Michael Caine’nin olduğu iki televizyon filmi, Bullet to Beijing (1995) ve Midnight in Saint-Petersburg (1996) çekilmiştir.  

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -3 3
Midnight in St. Petersburg’un afişi.

Palmer filmlerinin ilk üçü günümüzde casus sinemasının en kült eserleri arasında yer almaktadır ve hatta yıllar boyunca artan bir merakla önemli bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Harry Palmer rolü, her ne kadar Alfie (1966) ve Italian Job (1969) filmleri de bu sürece dahil edilebilirse de, Michael Caine’in kalın gözlük ve şık-dar kesim takım elbise ile oluşan görüntüsünü kendine özgü aksanlı, kısa ama veciz diyaloglarıyla güçlendirerek yarattığı ve onu bir efsane ve 60’lar ikonuna dönüştüren ayrıksı tarzının oluşmasında en büyük katkıyı yapmıştır. 

Bugün hala hayatta ve 95 yaşında olan Leighton 2016 yılına kadar tüm hızıyla roman yazmaya devam etmiştir. Özellikle 1980’lerin başında kaleme aldığı; ana karakteri orta yaşlı bir MI6 istihbarat subayı olan Bernard Samson olan ve Berlin Game (1983), Mexico Set (1984), London Match (1985) romanlarından oluşan Game, Set and Match üçlemesi espiyonaj edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Bu üçlemeyi ana kahramanı Bernard Samson olan iki ayrı üçleme daha izlemiştir ve Leighton 1980’ler boyunca toplamda dokuz Bernard Samson romanı yazmıştır. Game, Set and Match üçlemesi 60 dakikalık üç bölüm halinde mini-dizi olarak televizyona da uyarlanmıştır. Dizi Oyun, Set ve Maç adıyla İngiltere’de yayınlamasından sadece bir sene sonra, 1989’da TRT’de de yayınlanmıştır. Meraklıları Youtube’da orijinal bölümleri bulabilir.


[i] Londra’da, özellikle işçi sınıfı ve orta-alt sınıf mensuplarına özgü, daha çok şehrin East-End Bölgesi ile özdeşleştirilen bir aksan.

[ii] ‘Swinging London’ veya ‘Swining Sixties’, dönemin gençliği tarafından sürüklenen; Londra’nın King’s Road ve Carnaby Street gibi bölgelerinde doğup etkisini özellikle müzikte, modada ve popüler kültürde gösteren bir modern kültürel ve toplumsal hareketi tanımlamak için kullanılır. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ