Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Elizi Moda

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Orçun Yenilmez
Orçun Yenilmez
Orçun; kendi kabuğuna sığmayan bir ilaç mümessili, geniş hayal dünyasinda çoğu zaman farklı bir boyutta yaşar. Herkesin baktığı açıdan değil de kendi persfektifinden görmeyi sever hayatı. Amatörce yaşamayı sevdiğinden olsa gerek fotoğrafçılıkta da amatör kalmayi yeğlemiş; sadece, gönül verdiği polisiyeye profesyonel izler bırakmayı hedeflemiştir.

Komiser Banu ve yardımcısı Orkun yine bir cinayet ihbarı üzerine olay yerindelerdi. Etrafı güvenlik bandıyla çevrili olan aracın içindeki maktulün fotoğrafları çekiliyor ve tüm deliller titiz bir şekilde toplanıyordu. Banu, fotoğraf çekimlerinin bitmesini beklerken Orkun’dan çevredeki komşularından bilgi toplamasını istedi.

Sürücü koltuğunda öldürülen kişinin suratı tanınmayacak haldeydi. Başı cama dayalı olan adamın yüzü kıpkırmızı ve darmadağın görünüyordu. Boynundaki derin kesikten sanki vücudundaki kanın tamamı akmış gibiydi. Beyaz gömleği kanla yıkanmıştı. Aracın yanına yaklaştıkça açık olan kapıdan yoğun, kısa süre önce içildiği anlaşılan nikotin kokusu karşıladı Banu’yu. Olay Yeri İnceleme ekibinin araştırmalarından elde edilen bilgileri öğrenmeden önce etrafını iyice taradı. Meraklı kalabalığın arasında polislerin ne yaptığını izleyenler ve yanındakine soru soran birkaç kişi dışında aralarında şüphe çeken bir şahıs göremedi. Elinde çözülmeyi bekleyen üç davanın üstüne bir yenisi daha eklendiğinden bu işi çabuk bitirmek istiyordu. Cinayetin hesaplaşma yüzünden işlenmiş olabileceğini düşündü. Tüm verileri elde ettikten sonra dava ile ilgilenecekti…

Banu, Olay Yeri İncelemeden Komiser Vedat’ın sesiyle irkildi. Vedat’la tanışıklığı uzun zaman öncesine dayanıyordu, üstelik geçmişte kısa bir flört dönemi de yaşamışlardı. Ketum ve duygusallıktan uzak olan Banu ilişkisini bir adım öteye taşımak istememişti. Birkaç kez beraber olmanın ardından ciddileşmeye başlayan birliktelikten kaçmaya başlamıştı. Böyle hissetmesinin sebebi sorumluluk almaktan korktuğu için mi yoksa işinden uzaklaşacağını düşündüğünden mi emin değildi. Kendince verdiği ayrılık kararını söyleyip mümkün olduğunca da ondan uzak durmaya çalışmıştı.

Vedat ise sevdiği kadının bir anda çekip gitmesine sebep olan nedeni anlayamamıştı. Konuşmaya çalıştıysa da çabaları sonuçsuz kalmıştı.  Bir gün ansızın Cinayet Şube’ye gelerek Banu’nun karşısına dikilmiş ve ne kadar sürse de son nefesine kadar bekleyeceğini söyleyip gitmişti.

Vedat’ın o gün söylediği o söz Banu’nun canını hâlâ yakmaya devam etse de karşılaştıklarında bunu belli etmemeye çalışıyordu. Ona karşı beslediği duygular çok karışıktı, görünce mutlu oluyor ama yakınlaşmaktan da korkuyordu. Bir araya geldiklerinde Banu ona kaçamak bakışlar atarken sürekli yakalanıyordu. Aralarındaki gizli akımın etkisine ikisinin bir gün tekrar yakalanıp yakınlaşacaklarını hissediyordu Fakat Banu daha doğru zaman olduğunu düşünmüyordu. Şu an hissettikleri duygular, geleceğe dair umut taşıdığı için ikisini de mutlu ediyordu.

“Cinayetin sebebi sence ne olabilir?” diye sordu Vedat.

“Yorum yapmadan önce neler bulduğunuzu öğrenmek istiyorum.”

“Peki, hazırsan anlatmaya başlıyorum. Öldürülen şahsın adı Nazım Demir. Üç Kasım 1962 Balıkesir doğumlu. Gördüğün gibi sert bir cisimle yüzü paramparça edilmiş fakat ölüm sebebi bu darbeler değil. Başında, alnında zedelenmeler mevcut. Darbenin yanı sıra başka türlü bir travmaya da maruz kalmış.”

“Ne gibi?”

“Katil maktulün başını birkaç kez direksiyon simidine vurmuş. Aracın içinde cam parçalarına rastladık, kırıkları bir araya getirmeye çalıştık. Ancak cam kırıkları dışında şişeye rastlayamadık, parçalara göz attığımızda yarım litrelik kola şişesi özelliğinde bir cisme benzediğini saptadık. Darbe esnasında şişenin kırıldığını varsayıyoruz. Boğazında derin bir kesi izi var, atardamara denk gelmiş. Temas ettiği derinin yüzeyi ise ciddi biçimde hasar görmüş. Kesi düz şekilde değil, biçimsiz tarzda ve izler irili ufaklı, bu da deriyi kesen yüzeyin pürüzlü olduğunu gösteriyor. Arabanın paspaslarında bulduğumuz cam parçalarına maktulün boğazında yer alan kesiklerde de rastladık.

Çok kan kaybetmiş ve ortalama on ile on beş dakika arasında ölüm gerçekleşmiş. Şansımıza hava soğuk olduğu için cesette bozulma yok, erken gelen ihbar sayesinde derinin üzerindeki lezyonların sebeplerini görebiliyoruz. Yolcu kısmında, paspas ve kapı koluna yakın kısımda kurumuş çamur izlerine, maktulün tırnaklarında da deri kalıntısına rastladık. Torpidonun sağ, yolcu tarafına denk gelen kısımda bir göçme görünüyor. Boğuşma sırasında katil dirsek gibi bir yerini oraya sert şekilde çarpmış olabilir. Şüphelinin kimliğini bulmak adına deri kalıntıları DNA eşleşmesi için yeterli olmayabilir ama yine de veri tabanını kontrol edeceğiz. Arabanın kapılarının zorlandığını söyleyemem.

Bunların dışında parmak izi ya da başka bir kanıt yok. Tahminim; maktulün yanına oturduğuna göre adam katili arabasına kendi isteğiyle almış.”

“Cesedi kim bulmuş?”

“Kızı, memurlar onu evine çıkardı, kadın şokta. İfadesine göre babası işe gitmek üzere evden çıkalı yarım saat olmuş, pencereden baktığında babasının arabasını kapının önünde görünce işe gitmek için otobüs kullandığını sanmış. Neden böyle yaptığını merak edip aramış ama adam telefona cevap vermemiş. Babasının kalp hastalığı olduğunu belirtti, aramalarına da cevap vermeyince kalp krizi geçirmiş olabileceğini düşünüp telaşa kapılmış. Üzerine geçirdiği sabahlık ile ayağında terliklerle koşarak arabayı kontrol etmeye aşağı inmiş ve korkutucu tablo ile karşılaşmış.”

Tazeliğini koruyan nikotinin kendine has ağır kokusunu düşünen Banu, “Aracın içinde olayın gerçekleşme zamanıyla paralel olarak sigara içilmiş, izmarit bulundu mu?”

“Hayır. Kurbanın sigara içmediğini öğrendik. Büyük olasılıkla katil sigarayı içti ve arkasında delil bırakmak istemediği için izmariti aldı.”

“Vedat, bakıyorum da bize pek iş bırakmamışsın.”

“Davaya senin bakacağını öğrendiğim zaman yakınlarından edinebildiğim tüm bilgileri topladım. Böylelikle yükün biraz olsun hafifler diye düşündüm,” diyen Vedat tebessüm etti. “Şimdi cinayetle ilgili teorin ne? Aşk cinayeti olabilir mi?”

“Bu cinayet planlı bir işe benzemiyor aksine anlık öfke ile işlenmiş gibi görünüyor. Kış vaktinde sabahları hava daha aydınlanmamış oluyor, insanların çoğu işe gitmek üzere yoldayken birini bu şekilde öldürmek oldukça riskli. Yani böyle bir plan yapmak için aptal olmak gerekir. Katil bu adamla konu her ne ise yüzleşmek için gelmiş, belki de alkollüydü, belki de uyuşturucu kullandı. Aralarındaki tartışma alevlenip işler çığırından çıkınca da elindeki şişe ile vurmaya başladı. Boğazını kesti, hırsını alamadı ve kafasını direksiyonun simidine vurdu. Adam artık hareket etmeyince de ilk fırsatta da kaçtı.

Kullanılan şişenin rakı şişesi ve ya ona benzer, başka alkollü içeceğe ait olamaz mı?” Banu aklına takılan küçük detayı öğrenmek istedi.

“Hayır, paspasın üzerindeki kuruyan sıvı yapışkan ve şekerlenmiş, alkolün içeriğindeki şeker bu kadar bariz yapışkan kalıntı bırakmaz.”

O sırada Orkun yanlarına gelince Banu ona neler öğrendiğini sordu.

Arkasında market kapısının önünde bekleyen ve gelişmeleri izleyen göbekli, kel adamı işaret etti. Adamın üzerine bol gelen yeşil ekoseli ceketin manşetleri ellerini gizliyordu fakat göbeğini kapatacak kadar geniş değildi. “Adının Nuri olduğunu söyleyen biri gazoz almış. Market sahibi adamın Bu semtte oturmadığını ve onu ilk kez gördüğünü söyledi.”

“Marketin sahibi şüphelinin eşkalini belirleyebilir mi?”

“Ne yazık ki, yüzünü atkı ve bere ile kapatmış. Kalınca mont giyiyormuş. Sadece kahverengi gözlerini, ortalama olarak da boyunun bir yetmiş civarında olduğunu söyleyebildi. Ellerinde deri eldiven varmış. Diğer esnaf ve komşulardan şüpheli birilerini gören, duyan olmamış. Saat yedi sularında Nazım Demir’in kızı, İpek Demir’in çığlıklarını duyup dışarı çıkmış. Cesedi görünce de polise haber vermiş.”

“Bu şüpheli saat kaç gibi almış gazozu?”

“Saat yedi buçuğa geliyormuş.”

Banu kafasının içindeki zaman çizelgesini kontrol ettiğinde olayların kronolojik sırası birbirine uyuyordu.

“MOBESE kameralarını incelemeye başlasınlar. Belki bir ipucu çıkar. Komşular Nazım Demir hakkında ne diyorlar?”

“İyi bir adam olduğunu söylüyor herkes. Uzunca bir süredir bu mahallede oturuyorlarmış. Eşini kanserden kaybettikten sonra kızıyla yaşamaya devam etmiş. Adamın Kemeraltı’nda abiye ve gelinlik üzerine konfeksiyon dükkanı olduğunu söylediler.”

“Market sahibini merkeze götürüp ifadesini alsınlar. Sen de Nazım Demir hakkında daha fazla bilgi topla. Ben olay yerini inceleyeceğim, savcıyla konuştuktan sonra şubeye geçerim. Önemli bir şey öğrenirsen bilgilendir.”

Orkun yanından ayrıldığında Vedat’la baş başa kalan Banu onu gözlerinin içine bakarken yakaladıysa da tepki vermedi. Demek Vedat’ta kendisine kaçamak bakışlar atıyordu. Onu kendine bakarken yakalamak içinde farklı bir heyecan etkisi yarattı.

Vedat kendini toparlamaya çalıştı, Banu’ya bakarken yakalanmayı sorun etmedi. “Ben işime dönüyorum, raporları tamamladıktan sonra gönderirim.”

“Tamam, sağ ol.”

Gitmek üzere olan Vedat’ın aklına bir şey gelmiş gibi durup Banu’ya tekrar baktı, “Ha bir şey daha?”

“Ne?”

“Seni beklemeye devam ediyorum.”

Banu sessiz kalınca Vedat sadece gülümseyerek uzaklaştı.

 

CİNAYETTEN İKİ GÜN ÖNCE

Ayhan çok bitkin görünüyordu, onun Kaya ile sohbetlerini sadece dinliyordum. Aralarına katılmak istemiyordum. Konu yine Veysel ve İpek’ti. Etine dolgun, ortalama bir altmış beş boylarında ama oldukça bakımlı, hoş bir kadındı İpek. Hem de patronun kızıydı. Veysel ise onların yanında sadece çalışan bir işçiydi, üstelik cüceydi. Yani Veysel’in aşkına İpek asla cevap vermezdi. Veysel’in ki sadece platonik bir durumdu. Ben böyle düşünüyordum ama Kaya, aşkın imkânsız olasılıkları yenebileceğini söyleyen idealist yapıya sahipti.

Ayhan ise akıllı, tuttuğunu koparan ve açık sözlü, iyimser düşüncelere sahip biriydi. İpek ve Veysel hakkında benimle aynı fikre sahipti bu yüzden Kaya ile çatışıyorlardı. Bu muhabbete katılıp Kaya’nın bilmiş laflarına maruz kalmaya tahammülüm yoktu. Açık ve net, cücenin bu aşkta şansı sıfırdı. Benim aksime Ayhan ve Kaya Veysel’i oldukça önemsiyorlardı. Fakat Kaya’nın Veysel’e olan yaklaşımını saplantılı buluyordum. İnsanları görünüşüyle yargılamamak gerektiğini sürekli dikte ederdi, Veysel’in de koruyuculuğuna soyunurdu. O yüzden fikirlerimi her zaman kendime saklar, dile getirmezdim.

Kaya ve Ayhan ikilisinin Veysel’in İpek’e beslediği aşka dair gereksiz sohbet sürüyordu. Ayhan Veysel’e acıyordu, Kaya ise onun gayet sağlıklı bir erkek olduğunu sadece çekingen davrandığını söylüyordu. Zihinsel ve bedensel özrü olan insanlarla alay edilmesi Kaya’nın en hassas noktası, kırmızı çizgisiydi. Ona göre Veysel de herkes gibi sıradan bir insandı.

Annem işten dönmeden arkadaşlarımın evden gitmesi gerekiyordu, çünkü evde kalabalığı özellikle insan kalabalığını sevmezdi. Ben de yarın amcam Rıza ile yola çıkacağım için hazırlık yapmalıydım.

Amcam, gelinlik ve abiye satışı yapan küçük bir mağazada pazarlamacı olarak çalışıyordu. Benim de hem işi öğrenmem hem de boş durmamam için sık sık dükkâna götürür seyahate çıktığı zaman da yanına alırdı. Açıkçası onunla gitmek işime de geliyordu. Ona yardım ediyor, yeni insanlar tanıyor, değişik yerler görüyordum. Özellikle de iş bulamadığım ve evde kapandığım için sürekli başımın etini yiyen annemden de uzak duruyordum. Amca babanın yerini asla tutamazdı ama yine de baba yarısı sayılırdı.

Ne zaman annemle konuşmaya kalksak kavga ederdik. Bana sorunlarım varmış gibi davranıyordu. Zorla psikoloğa götürdü. İlk ziyaretimizin ardından doktor, seansların bir süre daha devam etmesi gerektiğini söyledi. Cidden boşa para harcıyorduk. Doktorla her buluşmamızda; hayatımın ve benim ne kadar normal olduğunu anlaması için arkadaşlarımla yaptığım sıradan paylaşımları anlatıyordum. Doktor da enteresan bir adamdı. Taktığı yuvarlak, metal çerçeveli gözlüklerin ardından her haltı biliyormuşçasına ahkâm kesen, para kazanmak uğruna ebeveynleri teşhisleriyle gereksiz yere huzursuz eden ve boş yere ilaçlar yazan bir tipti. Yazdığı ilaçların hiçbirini kullanmıyordum, annem bunu bilmiyordu. Fakat içmek zorunda kaldığım ilaçları da tuvalete gidip kendimi zorlayarak kusuyordum.

Asıl sorun bende değil annemdeydi, Kaya ve Ayhan da benim gibi düşünüyordu. Psikoloğa benim değil annemin gitmesi gerekiyordu. Annem ise daha tanımadığı halde arkadaşlarımın beni kötü etkilediklerini düşünüp onlarla görüşmemi istemiyordu, yine de ben en yakın arkadaşlarımı terk etmeyi düşünmüyordum.

Annem geldiğinde neyse ki arkadaşlarım çoktan gitmişti ve evde birilerinin olduğunu anlamaması için ortalığı toparlamıştım. En büyük sorun Kaya’nın sigara içmesiydi. Evde olduğumuz zamanlarda sigarasını balkonda içerdi. Birkaç defa Kaya’nın sigara paketini annem cebimde yakalamış ve kavga etmiştik. Nedense onu sigara içmediğime inandıramıyordum. Defalarca paketin Kaya’ya ait olduğunu söylesem de neden benim taşıdığımı soruyordu. Bazen unutup gidiyor sonrasında vermek için ben de cebime koyuyordum hepsi bu.

Annemle yemek yerken odama çekilmeyi düşünüyordum ama o benimle zorla sohbet etmeye çalışıyordu. Sohbet dediysem de o soruyor ben cevaplıyordum. Görüşmemi istemediği arkadaşlarımla takıldığımı söyleyemediğim için yalanlar uyduruyordum, sorularına kısa cevaplar vererek geçiştiriyordum.

“Neler yaptın?”

“Hiç.”

“Evden dışarı çıkmadın mı?”

“Hayır.”

“Karnını doyurdun mu?”

“Evet.”

“Amcan ile yarın seyahate çıkacak mısın?”

“Evet.”

***

Orkun Banu’nun yanına geldiğinde soğuktan yüzü kıpkırmızı olmuş kuruyan ellerini ovuşturuyordu. Soğuk yüzünden cildinde çatlaklar meydana gelmiş ellerinin üzerinde yaralar oluşmuştu.

Orkun’un acı içinde ellerini kaşıdığını gören Banu kocaman çantasının içini karıştırıp bulduğu nemlendiriciyi ona fırlattı. “Madem yiğitliğe bok sürdürmüyorsun bari kimse yokken ellerine nemlendirici sür de kaşıntın geçsin.”

Komiserin neşeli hali Orkun’un gözünden kaçmadı. İmalı bir tonda, “Neşenizin kaynağı kim?”

“Eben! Sana ne oğlum. Ne halt yedin, neler öğrendin geyik yapacağına anlatsana.”

Gür sesiyle bir kahkaha atan Orkun kremi ellerine yedirdikten sonra ajandasını aldı. “Maktulün giyim dükkanı var. Kemeraltı Çarşısı’nda, adı El İzi Moda, gelinlikler ve abiye kıyafetlerin perakende ve toptan satışı yapılıyor. Aynı zamanda Mimar Kemalettin’de üretim yaptıkları ayrı bir atölye var. Nazım Demir’in pazarlamacısının adı Rıza Babacan, iş yeri açıldığında çırak olarak işe başlamış. Maktulün kızının adı da İpek Demir… Kızı şu an hastanede, acısı taze ve konuşacak durumda olmadığından ifadesini sonra alırız dedim ama Rıza burada. Belki siz de görüşmeye girmek istersiniz diye sormaya geldim. Sorgu odasında bekliyor.

Birkaç gün önce de işten ayrılan Veysel Katı adında biri varmış. Cinayetin işlendiği günden bir gün önce memleketi Adıyaman’a dönmüş. Uzun süredir İzmir’de tek başına yaşıyormuş Veysel de Rıza gibi çok uzun süredir Nazım Demir’in yanında çalışmış.”

“İyi, hadi gidip Rıza Efendi’yi görelim bakalım.”

 

Rıza sorgu odasında ellerini bacaklarının üzerinde bağlamış bir ayağını sallıyordu. Ağlamaktan gözleri kızarmış haldeydi. Hangi sebeple ağladığını düşündü, suçlu olduğu için mi yoksa sevdiği birini kaybetmenin acısını mı yaşıyordu? Beden diline baktığında ikinci seçenek adam için daha uygundu. Peşin hüküm vermemek için silkindi.

Banu sandalyeyi yerde sürüyerek çekti, sinir bozucu metalin iç gıcıklayan sesi odada yankılanınca Rıza başını kaldırdı. Havasız, neredeyse karanlık sayılacak loş ve dar bir ortamda bulunmaktan rahatsız görünüyordu. Oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Komiser onu dikkatle süzdü. Göbekli market sahibinin tarif ettiği şüpheliye fiziksel özellikleri benziyordu.

“Merhaba Rıza,” dedi Banu. “Bize Patronun Nazım Bey’den, iş arkadaşlarından ve çevresinden biraz bahseder misin?”

Rıza, maktulün komşularının ifade ettiği gibi sevilen bir adam olduğunu anlatırken Banu içinden bu kadar sevgi ve saygı duyulan birini hunharca kim öldürmek isteyebilir diye düşündü. Gereksiz teferruatlara giren adamın sözünü keserek, “İş yerindeki çalışanlarla ya da çevresinde farklı birileri ile ilgili bir sorun yaşandı mı?” Diye sorarak sorgunun içine çekti.

Rıza gözlerini tavana dikip bir süre düşündü. Çok önemli bir detayı hatırlamışçasına gözbebekleri anlık parladı. “Şaban! Fason olarak işlerimizi yapan kadınlar var. Damatlık ve abiye kıyafetlere kumaş çiçeklerden aksesuar yaparlar. Şaban dediğim adamın da damatlık satışı yaptığı bir dükkânı var. Rahmetli Nazım abinin eski arkadaşıdır ama işe yaramaz adamın tekidir Şaban. Bunun başı sıkışmış, bizim hazırlattığımız modellerin kopyasını başka yere ucuza yaptırmaya çalışmış ama işi yaptırdığı yer beceremeyip ellerine yüzlerine bulaştırmışlar. Kalktı geldi, toplamda beş yüz adet aksesuar istedi, zaman kısıtlı acil yetiştirmemizi rica etti. İki ay önce oldu bu olay. Gece gündüz demeden çalışıp işi teslim ettiler. Nazım abi, Şaban’ın bizim modelleri başka yere yaptırdığını biliyordu ama ses etmemişti.”

“Bu fasoncu kadınlar, nerede çalışıyorlar?”

“Evlerinde.” Banu cevabını alınca anlatmaya devam etmesi için kafasını salladı.

“İşi yetiştirdik, Şaban hazır olan siparişlerini alıp damatlıklarla beraber söz verdiği yere sattı. Bizim esnaf âdetidir, Cuma günleri tahsilat yaparız. Meblağın büyüklüğüne göre peyderpey ödeme yapılır. Bizim ödemleri de Veysel toplardı. Şaban’ın dükkânına bir gitti adam yok, iki gitti yok, telefonlara cevap vermiyor. Ödeme sıkıntısı çekiyor, son işinde problem çıktı desek o da değil. Adam damatlıkları sattığı yerden parasını peşin almış. Şaban kayıplardaydı.

Bu olay olduktan iki hafta sonra Nazım abi ile Cuma namazı çıkışında Şaban’a denk geldik. Nazım abi, ‘Oğlum niye parayı ödemiyorsun?’ dedi. Şaban parasının olmadığını zor durumda olduğunu söyledi. Adama acıyıp süre verdi. Ertesi günün akşamı işimiz geç bitti, biz de Nazım abi ile iki tek atalım dedik. Gittiğimiz meyhanede Şaban’ı yanında kadınlarla eğlenirken gördük. Nazım abi mert adamdır, borcu olup da ödemeyen, parasını karı kızla ya da eğlencede yiyen tiplere ifrit olur. Şaban’ı öyle görünce masasına çöktü. ‘Yaptığın yakışıyor mu?’ dedi. Şaban kadınların yanında kızardı.

Borcunu ödeyeceğine dair yemin etti. Yine yalan söylüyordu, zaten onu sevmezdim, kin gütmeye başladım. Evire çevire dövecektim ki Nazım abi durdurdu. “Erkek adamı kadın yanında dövmek bize yakışmaz,” dedi. Onu o gece son görüşümüzdü. Yangından mal kaçırır gibi dükkânı boşaltıp kaçmış şerefsizin evladı.”

Rıza ağzını bozunca Banu, “Şşşşşt. Ayarımı kaçırma. Adam gibi konuş,” diyerek payladı.

Özür dileyen Rıza anlatmaya devam etti, “Sadece bize değil, duyduk ki çarşıdaki esnafın alayına borç takmış. En büyüğünü de bize.”

“Tutar ne kadardı?”

“Yirmi bin Türk Lirası.”

Banu dudağını büzerek, “İyi para.”

“Şaban telefon numarasını da değiştirmiş ama piyasada tanıdığım adam çoktur. İstanbul’a yerleşmiş, kullandığı hattı, iş yaptığı yeri bulduğumu Nazım abiye söyledim. O da Şaban’ın numarayı tanıyıp açmama ihtimaline karşı farklı bir telefondan aradı. Şaban cevap verdiğinde Nazım abi açtı ağzını yumdu gözünü.

İlk defa rahmetliyi bu denli sinirli görmüştüm. İhtiyacı olana yardım eder, düşen olursa yerden kaldırır destek olur, kimsesizse aile olur, öyle biriydi. Şaban onu yoldan çıkarmıştı.

Telefonun ahizesinden Şaban’ın yankılanan bağırışlarını duyuyordum. Nazım abiyi öldürmekle tehdit edip suratına kapattı.

Nazım abiye ne yapacağını sorduğumda, ‘O itin yuvasını yapacağım, millete madik atmak neymiş öğrenecek,’ dedi.”

“Yaptı mı?”

“Yaptık, zaten artık paramızı alamayacağımızı biliyorduk, başkalarına da dolandırmaması için hatırı sayılır birkaç dostumuz gidip ziyaret ettiler. Biraz korkutup esnafın ağzına sakız yaptılar. Kaçtığı yerde de barınamadı. Şimdi bir malzemecide eleman olarak çalışıyor.”

“Adamı darp ettiniz yani.”

Banu’nun sözü üzerine olduğu yerde büzüşen Remzi’nin yüzü kızardı. “Eşkıya mısınız oğlum siz? Mahkemeye başvur, hakkını ara. Ne bok yemeye mafyacılık oynuyorsunuz! Veysel neden işten ayrıldı?”

“Annesinin hasta olduğunu memlekete dönmek istediğini söyledi.”

“Telefonu ve adresi sen de var mı?”

Rıza başıyla onayladı.

“Veysel nasıl bir adamdı?”

“Sessiz, sakin, kendi halinde bir adamdır. Uzun zamandır çalıştığından çarşıda herkes onu tanır. Getir götür, tahsilat malzeme alma işlerini halleder, fasonculara verilen işlerin takibini yapardı. Esnaf ona ‘Müdür’ lakabını takmıştı, aramızda öyle anılırdı. Akıllı, tuttuğunu koparan biriydi.”

“İş yerinde Nazım beye sıkıntı yaşatacak birileri var mıydı? Mağazaya sık sık gidip gelen?”

“Hayır, atölyedeki işçiler taleplerini ve maaş gibi konularda İpek’le iletirler. Makastarın dışında çalışanların hepsi kadın… Bir de dükkâna yeğenimi götürürüm arada. Bana yardım eder. Makastar Levent abinin böyle bir şey yapması imkânsız. Selim zaten yeğenim, sakin içine kapanık biridir. İnsanlarla iletişimi zayıftır.

Daha önceki iş yerinden yanlış anlaşılma yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Psikolojik olarak destek alıyor, doktoru fazla üzerine gitmememizi söyledi, biz de dediğini yapıyoruz.”

“Nazım beyi en son ne zaman gördün?”

“Cuma akşamı, Kocaeli’nden seyahatten döndüğüm zaman. Suratı asıktı, nedenini sorduğumda Veysel’in işten ayrıldığını söyledi. Veysel’in gitmesine ben de üzüldüm. Ne yalan söyleyeyim veda etmeden apar topar gitmesine de bozuldum. Biz aile gibiydik.”

“Cinayetin işlendiği saatlerde neredeydin?”

“Evdeydim, işe gitmek üzere hazırlanıyordum.”

“Söylediğini doğrulayacak birileri var mı?”

“Evet, annem. Ayrıca erken saatte anneme ekmek almak için fırına gitmiştim.”

İfadesini imzalattıktan sonra Rıza’yı serbest bırakan Banu, Veysel ve Şaban denen adamı araştırıp bulması için Orkun’u görevlendirdi.

“Ayrıca Rıza’nın da geçmişini bir deş. Ne çıkacak bakalım. Onda beni rahatsız eden bir şeyler var. Cinayet saatinde evde olduğunu söylüyor. Doğrulamanı istiyorum.”

“Rıza’nın alibisi sağlam. Araştırması için ekip gönderdim, cinayetin işlendiği sıralarda dediği gibi fırına gitmiş, mekânın sahibiyle oturup çay içmişler.”

 

  CİNAYETTEN İKİ GÜN ÖNCE 

Erken saatte evden çıktım, daha hava aydınlanmamıştı. Evde beklemek yerine kendimi karanlık sokağa attım, annemin çenesindense soğuk havanın işkencesine katlanmaya razıydım.

Amcam dakik biriydi, her zaman belirttiği saatte gelirdi. Ona hayranlık duyuyordum, bu işe girdiğinde ben çocuktum amcam ise yirmilerinde delikanlı, bildim bileli aynı yerde çalışıyordu. Nazım amcanın sağ koluydu.

Köşeden dönen Volkswagen Transporter’ın farlarından yayılan ışık huzmesi karanlığı yararak son sürat gelip önümde durdu. Kapıyı açıp binerken amcamın tıraş losyonundan yayılan kokuyu içime çektim. Aracın arkasının boş olduğunu görünce malları yüklemek için depoya gideceğimizi anladım. Amcam oldukça enerji dolu görünüyordu. İşini seviyordu, ne zaman seyahate çıksa sebebini anlayamadığım bir mutlulukla hareket ederdi.

“İlk önce depoya uğrayacağız. Veysel’de yüklemede bize yardım edecek. İşimizi bitirdikten sonra sağlam bir kahvaltı yapar yola koyuluruz,” dedi. Boş caddede etrafı izliyordum sessizce.

Sessizliği dağıtmak için, “Sen neler yaptın?”

“Hiç, arkadaşlarla beraberdim.”

Kaşlarını çatarak bakış attı bana, “Hani şu, annenin görüşmeni istemediği arkadaşlar mı bunlar?”

“Evet.”

“Arkadaşlarını merak ediyorum, bir cumartesi öğleden sonra davet et de hep beraber oturalım, tanışalım.”

“Bakarız,” dedim. Babamı çöken maden kazasında kaybedip de annemle tek başıma kalınca amcam bize kol kanat germeye başladı, babamın aksine evlenmeyip babaannem ile birlikte yaşamaya devam etti.

Gittiği her yere uyum sağlayabiliyor, yabancı biriyle hemen tanışıp kaynaşabiliyordu. Onun gibi olmamı istiyordu, lakabı Gaddar Rıza’ydı. Çalışırken tüm zorluklara göğüs germiş esnaf kültürü almıştı. Kemeraltı Çarşısının insanı kabuğundan çıkmasını sağlayan delici bir yanının olduğunu söylerdi. O yüzden benim de esnafın içinde yoğrulmam için çaba gösteriyordu. Fakat ben böyle bir iş istediğimden emin değildim. Ne iş yapmak istediğimi de bilmiyordum. Belki AVM’lerdeki kafelerden birinde çalışabilirdim.

Depoya vardığımızda Veysel kapıda bekliyordu. Onu görünce aklıma Ayhan ile Kaya’nın konuşmaları geldi. Nedense canım Veysel’le konuşmak istemedi, başımla selam vermekle yetindim. Amcam aracı deponun önüne park edip sürgü kapıyı açtı. Koltukların arka tarafı elbise askıları için özel raf şeklinde tasarlanmıştı. Vakit kaybetmeden yükleme işine giriştik. Açıkçası onlar iki paket taşırken ben anca bir paket yüklüyordum. Kaytarmak için aheste hareket ediyordum.

Bir yandan soğuk havaya rağmen alnı boncuk gibi terleyen Veysel’i izliyordum. Boyu çok kısaydı, İpek’le onu yan yana hayal ettim. Komik geldi, Cüce ile Prensesin aşkı… Bu düşüncemi Kaya duysaydı eminim bana kızardı. Hatta kavga bile ederdik. Kaya’yı andığım an çıkageldi, hemen yardıma koyuldu.

Nazım amcanın sesiyle kendime geldim. Veysel karşımda durmuş bana garip garip bakıyordu. Kaya ortalıklarda yoktu. Nedenini bilmiyorum ama Nazım amca bir hayli sinirli görünüyordu, onları yalnız bırakmamı söyleyince ben de amcamın yanına gittim. Amcam ürünlerin faturalarını kesiyordu, işi bitmek üzereydi geç kaldığımız için kahvaltı faslını yolculuk sırasında yapacağımızı söyledi. Suratıma bakıp ne olduğunu sordu. Nazım amcanın beni gönderdiğini söyledim.

Arabada beklememi istedi ve içeri gitti, kısa süre sonra geri döndü. Kafası karışık gibiydi. Soru sormak çok âdetim değildi ama merak ettim.

“Ne oldu?” 

“Anlamadım, sanki Veysel’in bir sıkıntısı var gibi. Nazım abi, ‘Geç kalmayın, bir an önce yola çıkın’ diyerek beni de başından savdı resmen. Karın ağrıları ne dönünce anlarız.”

Başımı çevirip yolu izlemeye başladım. Sıkılana kadar beş dakika boyunca yolda gördüğüm siyah arabaları saydım, beş dakikalık süre bittikten sonra bir beş dakika da beyaz araçları sayarak renkleri yarıştırdım kendimce. Karanlığın ve bilinmezliğin simgesi olan siyah renk kazandı. Nedense ben de siyah rengin kazanmasını diliyordum içimden. Bu işi her yolculuk esnasında tekrarlardım, hep de siyah ile beyazı yarıştırırdım.

***

Banu başka bir cinayet dosyası yanında telefonla konuşurken kapıyı çalan Orkun içeri girdi. Komiser siyah saçlarını her zaman yaptığı gibi toplayıp kalemi toka gibi saçının arasına sokmuştu. Masanın üzerinde olay yeri raporları ve fotoğraflar vardı. Katilin kim olduğu belliydi. Park kavgasında Erol Kahya adlı zanlı Seyit Aşkın’ı kalbinden bıçaklayarak öldürmüş ve kayıplara karışmıştı. Üç gündür Erol’un nerede saklandığını arıyorlardı.

Komiserinin görüşmesi bitince Orkun, “Yeri tespit edildi mi Amirim?”

“Bulduk, ekipler yolda. Kardeşinin Ayvalık’taki yazlığında saklanıyormuş. Erol’u da ona yardımcı olan kardeşini de alıp şubeye getirecekler. Bu dosya kapandı Orkun, umarım sen de sağlam bilgiler buldum dersin ve bu davayı da sonuçlandırırız.”

“Çok elle tutulur bilgiler değil.” Banu’nun karşısındaki sandalyeye oturdu. “E amirim insan bir çay ısmarlar yorulduk.”

“Ya Orkun, hayır kurumu muyuz? Aç telefon söyle. Ben de sade Türk kahvesi istiyorum,” dedi. Orkun itiraz edecek olduğunda, “Ben senin üstünüm ve bu bir emirdir,” diyerek telefonun ahizesini uzattı.

Çay ocağını arayıp çay ve kahve istediğini söyledikten sonra anlatmaya başladı. “İpek ile görüştüm. Kızın dünyası yıkılmış durumda. Babasına bunu yapabilecek tek kişinin Şaban olabileceğini söyledi. Nazım Demir ile Şaban’ın arasında yaşananları kızı da aynen anlattı. Babası kendine yapılanı hazmedememiş, evde onu sürekli bu iş yüzünden kendi kendine söylenirken yakalamış.”

“Sen o kısmı geç, Şaban’ı İzmir’de bulup paketlediler, buraya getiriyorlar. Neler yaşandığını bir de onun ağzından dinleriz. Benim merak ettiğim diğer husus; iş ortamındaki birbirleri ile olan ilişkileri. Veysel’in cüce olduğunu öğrendik aynı zamanda Rıza onun sessiz ve sakin biri olduğunu söyledi ama ben asıl şu Rıza denen adamın geçmişini merak ediyorum. Peki, İpek, Veysel ve Rıza için neler dedi?”

“İpek’in kendisinden başlayayım. Onunla görüşmeye gitmeden önce çevresindekilerden kız hakkında bilgi aldım. Deli dolu, hızlı yaşayan bir tipmiş. Herkes çok akıllı olduğunu söylüyor ama birkaç kişi içten pazarlıklıdır dedi. Birileri ile husumet olmuş mu diye araştırdım bir şey çıkmadı. Arkadaş çevresinde erkeklerin sayısı çoğunlukta, zaten ona da Erkek Fatma diyorlarmış.”

Tepsiyle gelen görevli çay ve kahve servisini yaparken kısa bir bekleyiş oldu.

Devam eden Banu, “Benim gibi yani,” yardımcısına gözlerini patlatarak baktı.

Orkun kendisine sataşmak için amirinin taş attığının farkındaydı, cevap vermedi, “Diğerlerine gelince, Rıza’nın söylediği gibi Veysel sessiz utangaç biri olduğundan bahsetti. Hepsi bir arada büyümüşler Rıza da onlara abilik yapmış. Ayrıca Rıza’nın GBT kaydı tertemiz. Adamın trafik cezalarının dışında adli sicili bulunmuyor.”

“İpek ve Veysel ne kadar yakınlarmış? Bir şey dedi mi?”

“Hayır. Ama onun hakkında konuşurken aralarındaki bağın arkadaşça olduğunu insan hissediyor. Benle sizin aranızdaki ilişki gibi.”

“Veysel kıza yürüyor yani,” diyen Banu kahkaha patlattı.

“Yani Amirim, zorla size yürümem için ısrar edip duruyorsunuz ama arada Vedat Amirim var, ona ayıp olur,” diyerek taşı gediğine koydu.

“Bi siktir git Orkun, konuyu nasıl Vedat’a bağladın?”

Gülme sırası Orkun’daydı. Laubaliliği uzatmadan anlatamaya kaldığı yerden devam etti. “Veysel çok küçük yaşta İzmir’e gelmiş, ailesinin maddi durumu çok kötüymüş. Nazım Demir’in de yakınlarından biri bu çocuğa yardımcı olmasını rica etmiş, o da yanında işe başlatmış. Veysel ve İpek aynı yaştalar, on senedir hep bir arada yaşamışlar. İşin Veysel tarafını bilmiyorum ama kız onu sadece aileden biri gibi gördüğünü söyledi. Rıza için de abim gibidir dedi. Rıza’nın yeğeni Selim’in tuhaf biri olduğunu söyledi.”

“Ne gibi tuhaf?”

“Dükkânda karşılaştıklarında kalabalık ortam varsa Selim hiç konuşmazmış. Sadece selam verip sessizce köşede otururmuş. Fakat Selim’le yalnız kaldıklarında farklı bir kimliğe bürünerek kadınların ilgisini çekecek konulardan konuştuğunu, kadın gibi hareket ettiğini anlattı. Giyim, makyaj, saç bakımı gibi erkeklerin uzak olduğu şeyler.”

“Selim denen adamı araştırın, amcası da daha önce yaşanan bir olaydan bahsetti. Ne olduğunu öğren ve onu da buraya getirip bir sorguya alalım. Bu arada Veysel’i de bulmalıyız. Rıza onun memleketine gittiğini söylemişti değil mi?”

“Evet, ama memleketinde değilmiş. İzmir’e dönmüş. Zamanında anne ve babası para kazanma ümidiyle yerleşmişler buraya. Ama Veysel’in babası Hakkı beyin umduğu gibi işler yürümemiş ve büyük şehirde yaşayamadıkları için yıllar önce memlekete dönmüşler. Sadece Nazım Demir’in yanında çalışan Veysel kalmış burada. Birkaç eşyasını almak için döndüğünü öğrendim, ekip yolladım. İfadesini almamız için getirecekler.”

“Vaaaay. Bak sen. Benden puanı kaptın. Bunun için sana bira ısmarlardım ama Vedat’ı işe karıştırdığın için sen bana ısmarlamak zorundasın.”

“Var ya amirim iyi ki muhasebeci falan değilsiniz.”

“O ne demek lan?”

“Maaş vermek yerine elemanlarınızı çalıştığı firmaya borçlu çıkarırdınız yemin ederim.”

“Yürü git. İki bira ısmarlayacaksın!”

“Sustum.”

“Bence de, iyi edersin.”

***

CİNAYETTEN BİR GÜN ÖNCE

Kaya’yı gördüğümde oldukça sinirliydi. Veysel’in başına neler geldiğini sordu. Bilmiyordum, nereden bilecektim? 

İşten atıldığını söylediğinde ben de “Senin yüzünden!” diyerek çıkıştım. Üstüne basa basa söyleyerek suçladım onu. Kalbimin derinliklerinde Kaya’nın kötü bir olaya sebebiyet vermesi bende mutluluk yarattı. Sebebini bilmiyordum. Veysel’i sevmiyordum aslında ama son zamanlarda Kaya’nın yaptıkları bana batıyordu, o yüzden onu üzmek istiyordum. Veysel’in gitmiş olması çok da önemli değildi benim için.

“Neden benim yüzümden?” diye çıkıştı. İçine kök salan öfke yüzünden bir sigara ateşledi.

“Sen ve senin hep o bilmişliğin yüzünden.” 

Yabancılara karşı her zaman tutuk ve kapalı bir kutu gibi görünsem de samimi arkadaşlarımın yanında oldukça rahattım aslında. Özellikle Kaya ve Ayhan’ın yanında… Bu sefer Kaya karşısında haddimi aştığımın da farkındaydım açıkçası ama onun canını yakmak istediğimden konuşmaya devam ettim. Can sıkıcı nutuklarından bıkıp usanmıştım.

“Veysel’e gidip İpek’e duygularını açması gerektiğini söylüyordum, Nazım amca bizi duydu. Kızından uzak durması için onu işten attı. Yıllarca koynunda yılan beslediğini söyleyerek kovalamış üstelik.”

“Çeneni tutmuş olsaydın böyle bir olay yaşanmayacaktı.” Kaya’nın içinde yanan yangını körüklemek istercesine, “Veysel bu yüzden mi apar topar ortalardan kayboldu?”

“Evet.”

“Sen nasıl öğrendin?”

“Selim anlattı. Gidip durumu Nazım amcayla konuşacağım. Veli’nin hatası olmadığını her şeyin benim suçum olduğunu söyleyeceğim. O çocuğa bunu yapamaz!”

***

Banu odaya girince Şaban ona aşağılayıcı bir bakış attı. Adam gerginliğini gizlemeye çalışıyordu. Kısa boylu, sivri kocaman burnu neredeyse yüzünün büyük kısmını kaplıyordu. Cildindeki girinti ve çıkıntılar yanardağ üzerindeki kraterlere benziyordu. Bakımsız dişleri sapsarı ve kıyafetleri leş gibi sigara kokuyordu.

Doğrudan konuya girip Nazım Demir ile aralarında yaşananları sordu. Adamın insanı iğreti eden konuşma tarzı vardı. Daha önceki dinlediklerinden farklı olarak kendisini haklı gösterme çabasında anlattı olayı. Borcunu ödemediğinden ve Nazım Demir’in kadınlarla meyhanede eğlenirken gördüğüne değinmedi. Banu konuşmasını bölmedi ama onun yalan ve eksik anlattığını biliyordu. Yüzüne baktığında kolaylıkla yalan söyleyebilecek bir tip olduğunu ilk görüşte anlamıştı Komiser.

“Millete borç takmışsın, sonra insanların parasını ödemediğin gibi meyhanede karı kızla yerken görmüşler seni.”

“Amirim yalan.”

“Kes lan laga lugayı. Yalanmış! Hakkında kaç tane şikayet var biliyor musun?”

Şaban bakışlarını yere çevirdi, Banu yaptığı blöfle onu yakaladığını anladı. “Söyle bakalım Pazartesi sabah saat yedi sularında neredeydin?”

“Evdeydim, uyuyordum,” dedi şaşkın bir ifadeyle, “Neden?”

“Cinayeti sen işlemedin yani?”

Cinayet işlendiğini duyan Şaban’ın gözleri açıldı.

“Ne cinayeti? Ben bir şey yapmadım. Beni ne ile suçluyorsunuz? Kim öldürülmüş?”

“Nazım Demir öldürüldü. Baş şüphelimiz de sensin Şaban.”

“İyi de adamı neden öldürmek isteyeyim?”

“İş yaptırdın parasına kondun. Sadece onun değil, çarşıda borç takmadığın kişi kalmamış. Ama içlerinde bir tek Nazım Demir ile ciddi şekilde tartıştın. Hatta tartışmanın boyutu öyle büyüdü ki birbirinize hakaretlere vardı. Adam tutup dövdürdüklerini kendin anlattın. Sen de yediğin dayağı sindiremedin ve Nazım Demir’in ölmesini istedin. Belli ki bu işi yapması için birilerini tuttun.”

Şaban hışımla ayağa fırladığında altındaki sandalye devrildi. “Sen ne saçmalıyorsun!”

Polis memurlarından biri hamle yapmak üzere bir adım attığında Banu onu durdurdu. “Görüldüğü üzere saldırgan bir tavrın var. Sana neden inanayım? Polis olmasam bana da saldırır mıydın?”

Şaban yutkundu. Ne diyeceğini düşündü. Fısıltıyla, “Borç takıp kaçtım kabul ediyorum ama ben kimseyi öldürmedim, öldürülmesi için de kimseye gitmedim.”

Sorgu bitiminde Şaban’ı yirmi dört saat gözetim altında tutmaya karar veren Banu kafasındaki tüm şüpheleri gidermek için dikkatini bu davaya yönlendirdi. Masasında oturmuş olay yerine ait fotoğraflara ve raporlara tekrar göz atarken kapı çaldı. Gelenin Vedat olduğunu görünce afalladı, şaşkınlığını üzerinden atınca mırıldandı, “Ah Orkun ah! Bunun hesabını sorarım sana, adamı andın çıktı geldi işte.”

Gülümseyen Vedat boynundan atkıyı çıkartırken, “Ne dedin?”

“Bir şey demedim sadece Orkun’a yaptığı iş yüzünden söyleniyordum. Gelsene. Elindekiler raporlar mı yoksa?”

“Evet, dikkatimi çeken küçük bir detay var. Hem seni görmek hem de bizzat ben söylemek istedim.”

Banu dikkat kesildi, “Nedir?”

“Aracın yolcu kısmında bulduğumuz çamur iziyle ilgili. Ayakkabı numarası ortalama kırk iki, kırk beş. Otopsi sonucunda zanlının, sürücünün yanında oturduğunu ve saldırıya geçtiğini düşünürsek kurbanımızdan beş ya da on santim uzun olduğunu söyleyebilirim. Maktulün yüzüne inen darbeler oldukça kuvvetli.”

Banu düşünmeye başladı, Vedat’ın çizdiği resme ne Şaban ne de Veysel uyuyordu. Pazarlamacılık yapan Rıza ise bu eşkâle uyan tek isimdi. Düşüncelerini Orkun’un bodoslama açtığı kapı dağıttı.

Banu tepki olarak, “Çüşşş!” diye bağırdı.

Amirini Vedat’la karşılıklı otururken gören Orkun, Banu’ya şaşkınlık içinde baktı. “Pardon. Sizi yalnız sanıyordum. Veysel’i getirdik, haber vereyim dedim.”

Banu ile sorgu odasına doğru yürürken Orkun, “Vedat Komiserim neden gelmiş?”

“Evlilik teklif etmeye gelmiş ama kabul etmedim. Gönlüm Orkun’da dedim.”

Orkun gür bir kahkaha attı, “Ya Amirim artık gerçeği söylemem gerek. Bırakın peşimi, ben sarışın kadınlardan hoşlanıyorum.”

“Şuna bak, anında kıçı havalandı. Senin için saçımı boyatamam. Şansını kaybettin ama dur sen, şunların ifadesini alayım gerçeği ben sana göstereceğim.” Sorgu odası kapısının önünde durdu. Ciddileşerek, “Vedat’ın analizlerine göre katilin Veysel olması imkansız. Çünkü maktul ile aynı boydalarmış yani bir yetmiş, bir yetmiş beş civarı. Ayak numarası kırk iki, kırk beş santim civarı. Cinayet silahı ile adamın suratını o hale getirebilmesi için de hayli güçlü olması gerektiğini belirtti. Bu verilerle Veysel’in fiziksel özelliklerini düşünürsek cinayeti onun işlemesi imkânsız.

Fakat işten ayrılmasının başka bir sebebi olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Nazım Demir’i öldüren kişi belki de Veysel’e yardım eden biridir.”

Sözünü tamamladıktan sonra kapıyı açıp içeri girerken arkasından Orkun takip etti.

Veysel sandalyede oturuyordu yere değmeyen ayakları boşta kalmış bacaklarını huzursuzca sallarken polisleri karşısında görünce kaskatı kesildi. Bakışlarını Aşağıda bağlı tuttuğu ellerine çevirdi.

Banu sorularını sormaya başladığında sesindeki tınıya yerleşen soğukluk karşısındaki adamın tüylerinin ürpermesine neden oldu. Veysel kekeleyerek soruları cevaplarken bakışlarını sürekli kendisinden kaçırıyordu. “Nazım Bey’in yanında uzun zaman çalışmışsın, ne oldu da pat diye ayrıldın? Bana gerçeği anlatmanı istiyorum.”

Alt dudağını ısıran Veysel’in söylemekte zorlandığı bir şeyler olduğunu anladı. “Bak Veysel, her ne olduysa bize anlatmanı istiyorum. Senin de ismin şüpheliler listesinde. Eğer bildiğin bir şey varsa saklamak yerine bizimle paylaşman sana fayda sağlayacaktır.”

Başını kaldırıp Banu’ya baktığında gözleri buğuluydu. “Ben uzun zamandır İpek’i seviyorum. Bunu yıllarca sakladım. Rıza abinin yeğeni Selim, neden bilmiyorum ama içimi ona döktüm. Aslında Selim değişik biridir, çoğunlukla insanlardan uzak durur konuşmaz. Bazen de çok cana yakın, bana karşı korumacı olur. İşe başladığım günden beri tanıyorum onu. Dükkâna çok sık gelip gider. Rıza abi seyahate giderken onu da yanında götürür.  Kalabalık olduğu zaman kimseyle doğru dürüst muhatap olmazken yalnız kaldığımızda hal ve hareketleri değişir. Kendinden emin davranışları, konuşurken net ifadeler kullanması ve etkileyici ses tonu beni şaşırtır. Onun değişik hareketlerinden Rıza abiye bahsetmedim çünkü beni anlayan ve dinleyen bir tek Selim var. Zaten amcası Selim’e de adam gibi çalışması gerektiğini söyleyip ona fazlasıyla yükleniyor. Selim, yalnız kaldığımda her zaman olduğu gibi o dominant karaktere bürünüyordu, ikimiz baş başa olduğumuzda ona ‘Kardeşim’ diye hitap etmemi istiyordu. Ben de dediğini yapıyordum.

Yine bir gün depoda ben, Selim ve amcası kıyafetleri askılara geçiriyorduk. Rıza abinin acil işi çıktı, bir saate döneceğini söyledi ve gitti. Selim’le iş yaparken şakalaşmaya, sohbet etmeye başladık, İpek’le gidip neden konuşmadığımı sordu. Ona karşı hislerimin olduğunu nasıl fark ettiğini sordum. Aşık olduğumu bakışlarımdan çözmüş. Ondan sonra sırrımı ilk defa o gün Selim’le paylaştım.

Başkalarına söyler diye de tedirgindim ama ağzının sıkı olduğunu görünce rahatladım, kimseye anlatmadı. Ne zaman yalnız kalsak İpek’le ilgili konuşuyorduk, sevdiğim kız hakkında da konuşmak hoşuma gidiyordu. Bir gün Rıza abi yeğeni ile seyahate çıkmadan malları yüklemek için erken saatte depoda buluştuk.

Selim, Rıza abi yanımızdayken yabancı gibi hareket ediyordu. O gidince de alıştığım, dostum olan Selim’e dönüşüyordu. Yanıma sokulup artık gidip İpek’le konuşup ona sevdiğimi dile getirmem gerektiğini söyledi. Eğer konuşamayacaksam bu işi kendisinin de yapabileceğini belirtti. Böyle bir şey yapmamasını istedim. ‘İpek’i seviyorsun, uzun zamandır da birbirinizi tanıyorsunuz, neden çekiniyorsun? Belki de ona karşı beslediğin duygular karşılıklıdır,’ dedi.

Bu konuşmanın ardından Nazım amca arkamızda belirdi. Bana öyle sinirli bakıyordu ki, konuşmalarımızı duyduğunu anladım. Selim’e bizi yalnız bırakmasını söyledi.”

Duraksayan Veli yutkununca Banu Orkun’dan bir bardak su getirmesini isteyerek kendisini toplaması için de biraz zaman tanıdı. Orkun bir bardak su ile dönene kadar Komiser sessizce bekledi.

Orkun getirdiği bardağı Veysel’in önüne koyup tek seferde nefes almadan suyu içişini izledi. Selim bardağı bırakıp gözyaşlarını silerken teşekkür edercesine baktı Orkun’a.

Banu, “Devam edelim,” diyerek gözlerini Veysel’e dikti.

“Nazım amcanın söylediği çok ağırıma gitti. ‘Yıllarca koynumda yılan beslemişim,’ dedi. Hâlbuki İpek’i asla rahatsız edecek şekilde davranmadım, yanlış anlamaması için yüzüne bile bakmamaya özen gösteriyordum. Ben onu kendi içimde seviyordum öyle mutluydum. Açılmayı da düşünmüyordum, Selim’in zorlamalarıyla olay bu noktaya geldi.

Nazım amca, durumun Selim’in dışında kimlerin bildiğini sordu. Sadece onun bildiğini söyleyince başkaları tarafından duyulmasını istemediğini altını çizerek belirtti. Annemin hastalandığı yalanıyla işten ayrıldığımı bildirecekti herkese. Hemen o gün pılımı pırtımı toplayıp memleketime dönmemi söyledi. Bu yalana uymam konusunda beni uyarırken sert bir şekilde baktı gözlerimin içine. Onun bakışlarından korktuğum için kabul etmedim söylediğini, İpek kadar Nazım amcayı da seviyordum. Bana karşı olan güveninin sarsıldığını görmek beni derinden yaraladı, o yüzden tamam dedim. Dediği gibi yaptım.

Ertesi gün tazminatımı cebime koyup sessiz sedasız İpek başta olmak üzere hiç kimseye haber vermeden ayrıldım. Selim dışında gerçekte nelerin yaşandığını bilen yoktu, onun da anlatmayacağından emindim.”

Banu araya girip susturdu, Orkun’a bakıp kendisiyle dışarı çıkmasını istedi. “Rıza’nın yeğeni Selim hakkında bilgi edin aynı zamanda onu da buraya getir.”

Orkun şaşırdı. Nedenini sormak için zaman yoktu, sorsaydı zaten sağlam fırça yiyecekti. Başını sallayıp ayrılınca Banu tekrar sorgu odasına girdi.

Veysel içini dökmenin etkisiyle rahatlamış görünüyordu. Yaşadıkları zordu, çevresindekiler onun çekingen olduğunu söylüyorlardı fakat kendini çok iyi ifade edebiliyordu. İnsanların önyargılı tavırlarına alışmış olacak ki küçümseyici tavırlardan kaçınmak için kendisini iletişime kapatmıştı. Değer verildiğini hissettiğinde ise özündeki gerçek kişiliği yansıtmaktan çekinmiyordu.

“Selim’in boyunu biliyor musun?”

Veysel’in beklemediği bir soruydu. Kafasını evet anlamında salladı. Sizden bir on santim kadar uzun. Banu kendi boyunun ölçüsünü hatırlamaya çalıştı. Neredeyse hiç ihtiyaç duymadığı bu bilgiyi beyin kıvrımlarının en ücra köşesinde depoluyordu. Bir altmış beş boyundayım dedi içinden. Selim’in boyu Vedat’ın verdiği ölçülerle uyuşuyordu.

Dinlenmesi için Veysel’i odada yalnız bırakıp kapıya yöneldi. Çıkmak için kapıyı açtığı anda Orkun’la burun buruna geldi. Yardımcısının gözbebekleri büyümüş halde, Banu’yu birden karşısında görünce ışığa yakalanan tavşan gibi kalakaldı.

“Ne oldu?” diye soran Banu Orkun’u kendine getirdi.

“Amirim gelseniz iyi olur.”

Orkun açıklama yapmadan ofise doğru adımlarını hızlandırdı. Banu’nun da kendisini takip ettiğini topuk seslerinden anladı. Kapıyı açıp kenara çekildi, Amirinin girmesi için izin verdi. Kendi de odaya geçip kapıyı kapattı.

Sinirlenen Banu çıkıştı, “Oğlum ne söyleyeceksen söylesene! Davetiye mi bekliyorsun?”

Orkun oralı olmadı. “Selim’in GBT kaydına baktım. Bir kıza taciz suçundan dava açılmış ama sonra kız şikâyetini geri çekmiş. Ben de bunu fırsat bilip Selim’in annesini aradım. Eski iş yerinde neler yaşandığını sordum. Ağlayarak anlatmaya başladı.

İki yıl önce bir mağazada işe başlamış, yaklaşık üç ay kadar çalışmış. Mağazada çalışan bir kızla yalnız kaldıkça ona yakınlaşmaya çalışmış. Onun hareketlerinden rahatsızlık duyduğu için kız bunu polise şikâyet etmiş. Araya giren mağaza müdürü, Rıza’nın yakın arkadaşı olduğundan kız ile konuşup şikâyeti geri çekmesini sağlamış fakat Selim’i işten çıkarmak zorunda kalmış.

Selim’in annesi Lütfiye hanım maden kazasında kocasını kaybettikten sonra oğlundaki garip davranışlarından dolayı doktora götürmek istemiş. Selim razı olmamış ama Rıza’nın da zoruyla bir psikoloğa gitmiş. Doktor ilaç reçete edip tedavinin belirli aralıklarla sürdürülmesi gerektiğini söylemiş. Psikoloğun numarası burada, Lütfiye hanım doktoru arayıp kendisinden bilgi alabileceğimizi söyledi. Doktorla siz konuşmak istersiniz diye düşündüm.”

“İyi yapmışsın. Ben doktoru ararken sen de Selim al getir.”

“Emredersiniz amirim.”

Banu kâğıtta yazılı olan cep telefonun numarasını tuşladı, üçüncü çalıştan sonra karşı taraf cevap verdi. Hızlıca kendini tanıtan Banu sadede geldi. Filmlerde olduğu gibi, doktor –  hasta mahremiyeti saçmalığını duymak istemiyordu. İşin ucunda cinayet vardı, hiç kimsenin hastalığı ile ilgilenmiyordu, tek istediği cinayeti aydınlatmaktı.

Doktor beklediği gibi mazeret sunmadı. Hastanın çok özeline girmeden yardımcı olabileceğini söyledi.

“Selim, Eskiden ‘Çoklu kişilik bozukluğu’ olarak bilinen ‘Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu’ dediğimiz bir hastalığa sahip. Biz kısaca DKB diyoruz. Bu hastalar kendi kişilikleri dışında farkında olmadan bir ya da birden fazla alternatif kişilikler geliştirir.

DKB, hafıza, kimlik ve bilinç bozuklukları, algının parçalanması durumudur. Zihinsel işlevler aynı şekilde çalışmaya devam eder. Hastalık kişinin durumuna göre farklılık gösterebilir. Selim için konuşacak olursam onun hastalığı ne yazık ki ileri seviyede. Tedavisine devam ediyoruz ama bana karşı tam olarak açılmış değil.

Bu tip hastalarda çekirdek karakterlerinin haricinde ‘alter’ olarak adlandırdığımız farklı kişiliklere sahiptirler. Her bir karakterin duygu ve düşünceleri, davranışları farklı olabilir. Örnek verecek olursam bir karakterin süte karşı alerjisi varken çekirdek karakterinde bu hassasiyet olmayabilir.

Hastayı bu duruma iten etkenler başta taciz, aşırı stres fiziksel ya da cinsel istismar, travmatik bir kaza olabilir. DKB’li kişiler diğer alter kişiliklerine bürünerek yapamayacağı işleri yapabilirler. Bu sırada ise çekirdek karakter o an yaşadıklarını hatırlamayabilir. Zaman zaman çekirdek karakterin kendi alterleri ile aralarında sohbet ettikleri bile görülür. Yabancılara karşı kendilerini koruma yolları da geliştirirler.

Selim bana geleli yaklaşık bir yıl olacak. İlk görüşmemizde hiç konuşmaya yanaşmamıştı. Sorularıma devam ettikçe alterlerinden biri ile tanışma fırsatı buldum. Benimle konuşanın Kaya olduğunu söyledi fakat kendisine ‘Kardeşim’dememi istedi. Bu alter onun en baskın karakteri. Normalde Selim’in üstesinden gelemeyeceği işlerde Kaya ortaya çıkıyor. Daha sonraki seanslarda Kaya ile görüşmeye devam ettim ve yakın bir arkadaşının daha olduğunu fakat benimle tanışmak istemediğini söyledi. Bu da ikinci bir alter daha olduğunu açıklıyor.

Selim’in hastalığını annesi ile paylaştığımda çok ağladı, kadın kocasını da maden kazasında kaybetmesinden dolayı zor günler geçiriyordu. Selim’in hastalığını tetikleyen unsurun yaşanan kaza olduğunu düşündüm. Oğlunun hastalığının gizli kalmasını rica etti. Bu zamana kadar annesi ile kontrollü hareket ettik.”

Doktor kısa bir duraksamanın ardından sorusunu dile getirdi, “Mağazada yaşanan olayı biliyor musunuz?”

“Evet, Lütfiye hanım anlattı.”

“Mağazada yaşanan o talihsiz durumdan sonra tehlike arz edecek bir hareketi ile karşılaşmadık. Söyleyeceklerim bu kadar. Umarım yardımı olmuştur?”

“Teşekkür ederim, gerçekten fazlasıyla katkı sağladınız.”

“İnşallah aradığınız katil Selim değildir, o iyi bir çocuk,” doktorun sesindeki burukluk onun üzüldüğünü ele veriyordu, veda edip telefonu kapattı.

***

Selim ellerini masanın üzerine koymuş cansız manken gibi sandalyesinde oturuyordu. Banu içeri girdiği halde başını çevirip ona bakmadı.

Komiser oturduğu yerde baştan aşağı onu süzdü, haki rengi botları bakımsız çamurluydu. Yanında duran Orkun’a, “Selim’in botlarını laboratuvarda, izlerle uyuşup uyuşmadığını anlamaları için incelemeye gönder,” dedi.

Selim sessizce ayağındaki botları çıkarırken kuruyan çamuru Orkun da fark etti.

“Sigara içer misin?”

“Ben sigara kullanmıyorum,”  mırıldanarak cevapladı Selim.

“Sağ kolunda morluk var mı?”

“Evet…”

“Nasıl olduğunu söyler misin?”

“Hatırlamıyorum.”

Banu ellerini masaya dayayıp Selim’e doğru eğildi, “Anlat bakalım kardeşim!” özellikle ‘Kardeşim’ sözünü vurguladı, amacı onun dikkatini çekip konuşturmaktı. “Nazım Demir’i nasıl öldürdün?”

Selim’in bakışları birden keskinleşti, yüzüne sinsi bir gülümseme yerleşti. “Demek beni tanıyorsun komiser. Ama sen bana kardeşim deme. Lütfen Kaya de.” Ardından kollarını dolayıp arkasına yaslandı.

“Sigara içmek ister misin Kaya?”

“Yasak değil mi?”

“Sana ayrıcalık tanıyabilirim, burası benim çöplüğüm.”

Dudaklarında hafif tebessüm beliren Kaya cebinden sigara paketini çıkarıp yaktıktan sonra anlatmaya başladı. “Nazım amcayı ben öldürmedim fakat onu Nuri’den öldürmesini istedim. Nuri, Selim ve Ayhan gibi yakın dostumdur. Nedense arkadaşlarım Nuri’nin karanlık tarafının ağır olduğunu bildiklerinden onunla görüşmek istemezler. Aslında Nuri oldukça yalnız birisi, onu bulduğumda kaderine terk edilmiş ve içki yüzünden ölmek üzereydi. İnsanlar önemlidir komiser, Nuri’de öyle biri. Artık içtiği tek şey gazoz, biliyor musun?

“Veysel de benim oldukça değer verdiğim bir kardeşimdi. Herkes onunla alay ederken ben ona yardım ettim. Üzerinde çok fazla iş yükü vardı, elimden geldiğinde destek olamaya çalıştım. Bir kıza âşıktı İpek. İpek de düzgün, iyi biridir. Veysel onu çok seviyordu, açılmalıydı. Veysel’in de diğer insanlar gibi aşkını yaşamaya hakkı vardı. Ama Nazım amca biz konuşurken Veysel’in kızını sevdiğini öğrendiğinde herkes gibi ön yargılı yaklaştı. Prenses kızını bir cüceye layık görmedi. Vebalı bir hastaymış gibi uzaklaştırdı onu. Nazım amcanın kardeşimi aşağılamasına dayanamadım ve Nuri’ye icabına bakmasını söyledim.

“Nuri bana yaptıklarını anlattı. Yürürken yolu kısaltmak için çamurlu tarlalardan geçip Nazım amcanın evine gitmiş. Beklerken de marketten bir şişe gazoz alıp içmeye başlamış. Nazım amca işe gitmek üzere arabasına bindiği anda o da aracın kapısını açıp yanına oturmuş. Nazım amca karanlıkta onu ilk Selim sanmış ama Nuri bozuntuya vermemiş.

“Veysel’i niye kovduğunu sorunca ‘Hesap sormak senin ne haddine mi düştü’ diyerek bağırmış. Nazım amcanın sözlerine sinirlenen Nuri şişeyle yüzüne vurmuş. Boğuşmaya başlamışlar, Nazım amca tırnaklarını ensesine geçirince Nuri’nin öfkesi iki kat daha artmış. Aslında amacı öldürmek değilmiş. O sinirle neler yaptığını tam olarak hatırlamıyor, şişenin kırıldığının bile farkında değilmiş. Hırsına yenik düşüp vurmaya devam ederken şişenin kırık ucunu boğazına saplamış. Yanıma geldiğinde üstü başı kan içindeydi. Kolunu bir yere vurduğu için acıyordu, morarmıştı. Siyah giyindiğinden eve gelene dek üzerindeki kanı kimse fark etmemiş.”

 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ