Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

GECE GELEN

Diğer Yazılar

SPONSOR

SUÇÜSTÜ

GECE GELEN-2

Süleyman Baş
Süleyman Baş
1988 yılında İstanbul’da doğdu. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon mezunu. Uzun yıllar İstanbul’da çeşitli internet haber sitelerinde, gazete ve televizyonlarda editörlük yaptı. 2014 yılından itibaren öykü, roman ve eleştiri yazımına ağırlık verdi. 221B dergisi için eleştiri; Dedektifdergi internet sitesi için ise öyküler kaleme aldı. 2019 yılında ilk romanı Ölülere Güvenme, Paradigma Akademi Yayınları tarafından yayımlandı. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) üyesi de olan yazar, 2022 yılında ikinci romanı Kan Rüyayı Bozar’ı Herdem Kitap yayınevi aracılığıyla okurlarıyla buluşturdu. Polisiye/Gizem/Gerilim türünde eserler kaleme alan Süleyman Baş, Türkiye’nin önde gelen polisiye yazarlarının Karmakarışık adlı kolektif öykü seçkisinde “Hayalet” isimli eseriyle yer aldı.


Krimonolog Hakan Haznedar’ın sıra dışı vakalarının bugün ağızdan ağıza büyüyerek efsane halini aldığı, her efsaneleşen karakter gibi asla dâhil olmadığı vakalar üzerinden hikâyeleştirildiği, birbirleriyle ilintisi bulunmayan birtakım vakaların kendisine atfedildiği, olmadık karakteristik özelliklerin üzerine yapıştırıldığı bilinen bir gerçektir.

Bu kitap onun bilinen değil bilinmeyen gerçeklerine yoğunlaştığından; memuriyetinin daha ilk yıllarında, üstlerinin dikkatini çeken o ilginç yeteneğinden bahsetmeden geçmeyelim: Suçluyu ve suçlu adayını daha cürmü işleme aşamasına geçmeden tespit etmek…

Haznedar’ın, daha sonra Kriminal Daire Başkanlığı adını alacak olan, o günkü adıyla Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığı’nda çalışması için amirleri tarafından teşvik edilmesinin sebebi buydu. O günlerde yürüttüğü kritik görevler sırasında kendini geliştirme fırsatı bulan Haznedar bir süre sonra yalnız yürüdüğü bu alanda o denli ustalaşmıştı ki, kimlerin suç işlemeye yatkın olduğunu kişilerin geçmiş yaşamlarının izlerini sürerek, karakterleri hakkında bilgiler toplayarak, varsa delillerden yararlanarak ve biraz da tecrübeyle pişen güçlü sezgileri ışığında büyük oranda kestirebilmeyi başarıyor, böylece pek çok insanın hayatını kendi eliyle karartmasının önüne geçiyordu.

Özellikle hapis cezasını tamamlayan ya da şartlı salıverilen eski suçluların izlerini sürüyor, hasımlarına karşı intikam için harekete geçeceğine dair bir iz bulduklarının peşine düşüyor; kimi zaman da kanunun pençesinden kurtulan insanların aynı yöntemle yeni bir suç işleyerek paçayı kurtaracağını zannettiği anda, enselerinde bitiyordu. O kadar ki bazı suçlular gece yatağında bir o yana bir bu yana dönüp ertesi gün işleyeceği cinayetin detaylarını kafasında tartarken, kapılarının zilini çalan polisin daha işlemediği bu suçtan vazgeçmesi için kendilerine tavsiyeler vermesiyle şoka uğruyor, pek çoğu daha sonra Haznedar’ın yanına gelip hayatının hatasını yapmaktan son anda vazgeçirdiği için kendisine teşekkür ediyordu.

Haznedar’ın gençliği Emniyet tarafından kendisine verilen plaketler, amirlerinin taltifleri ve meslektaşlarının gıpta dolu bakışlarıyla geçti. Fakat meslekte on beşinci yılını doldurduğunda, birkaç ay içinde tüm hayatı tepetaklak oldu. Önce içeriğinin sır gibi saklandığı bir sebep yüzünden, görevine son verildi. Ardından yıllar önce boşandığı eşinin şehir dışına taşınmasıyla altı ve sekiz yaşındaki kızlarının hasretini çekmeye başladı. Hiç alışamadığı zorunlu emekli hayatı ve yalnızlık bunalımları, tüm birikimini şuursuzca tüketmesine neden oldu.

İşte o günlerde, birkaç arkadaşının tavsiyesiyle, Kadıköy’ün insanın sokakta aylak aylak dolanırken bile HIV kapacağı paranoyasına kapıldığı bira-sidik kokulu arka mahallelerinden birinde bir ofis kiraladı. Burada tıpkı kendisi gibi anılarla hayata tutunan eski dostları ile günlerini nostalji havasında geçirmeye başladı.

Önceleri başından geçen ilginç hadiseleri duymak için ofisine uğrayan arkadaşlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmezken ismi kulaktan kulağa yayıldı ve ‘sohbet halkasına’ her geçen gün birilerinin eklenmesiyle bir süre sonra kendisini kriminal dertleri olan insanların sorunlarına çare olurken buldu.

Birkaç ay sonra ismi bazı büyük gazetelerde ve popüler internet sitelerinde Dedektif olarak geçmeye başlayınca, bugün kamuoyunda Hakan Haznedar isminin zihinlerde uyandırdığı çağrışımın temelleri atılmış oldu. Haznedar artık ‘ikinci kariyerine’ kavuşmuştu. Gerçi yaptığı iş devletin gözünde gündüzleri emlakçı, geceleri bahisçi olan yan komşusununkinden daha yasal değildi. Üstelik kendisi bir ‘Dedektif’ değil ‘Kriminolog’du ve profesyonel mesleğiyle anılmayı tercih ederdi. Yine de fazladan birkaç müşteri daha getirecekse, çarpıtılmış unvanlara da hayır demezdi. 

Hakan Haznedar’ın gençliği, hepsi yasal çerçeveler içinde olmak üzere, başından geçen ilginç hadiselerle doluydu. Emekliliği ise yeni kariyerinin başına sardığı yeni vakalarla geçecekti. Ancak bu kez Emniyet bünyesinde çalışan bir polisten farklı olarak, biraz daha pis kokulu işler…

Bu yeni dünya karşısına, adını ‘profil uzmanı’na çıkaran gözlem yeteneklerini kullanarak şıp diye fark edebileceği tarzda adi suçlular değil, kötülüğü profesyonel anlamda işleyen şeytanlar çıkacaktı. 

Haznedar’ın dâhil olduğu vakalar arasında çok azı, bizzat olay yerinde kendisi bulunurken yaşanmıştır. Birazdan okuyacağınız da böyle bir hadisedir ve bundan uzun yıllar önce vuku bulmuştur. Vakayı kaleme alan kişi adını vermek istemediğinden, biz de bu sırrı muhafaza edeceğiz.

1

Kriminolog Hakan Haznedar, yeni mesleğinde ikinci yılını doldurduğunda başlangıçtaki geçici şöhretinin getirdiği kısa süreli müşteri sirkülasyonu yerini uzun vadeli bir geçim sıkıntısına bıraktı. Haznedar’ın dava seçimi konusunda oldukça titiz olması, pis işlere bulaşmamak için pek çok yağlı müşteriyi geri çevirmesi ve sıradan suçlara olan ilgisizliği onu düşük standartlı bir hayata mahkûm etmişti. Durumu o kadar ümitsizdi ki lüks semtlerde tuttuğu ofislerin kiralarını ödemekte zorluk çektiği için sık sık yer değiştirmek zorunda kalıyor, bu sebeple adresini zor-şer bulan az sayıdaki müşterilerini de kaybediyordu. Eşe dosta taktığı borçlar da cabasıydı.

Kriminoloji uzmanı, üzerine birkaç dava almış ve bunlarda belirli ölçüde başarı kaydetmişse de arkasına devlet kurumlarının gücünü almadan, filanca kişi ya da olay hakkında istediği bilgiye anında ulaşabilecek istihbarat ağı olmadan hareket etmek, onu kendi potansiyeliyle yüzleştirmişti. O artık süper güçlerinden arınmış bir Yalnız Kurt’tu.

Kasım ayının o fırtınalı gecesi, Sarıyer’deki ofisine taşınalı daha birkaç ay olmuşken, içeri damlayan adama birkaç saniye baktığında Yalnız Kurt’un o çok güvendiği iç sesi ‘bela geliyor’ diye bağırmıştı. Yine de uzun boylu, ince yapılı misafirini samimi biçimde karşılamaya özen göstermişti. “Oo hoş geldin Behçet” demişti, ayaklanarak. “Senin yolun buraya düşer miydi?”

Purosunu ince dudakları arasında yuvarlayan misafiri geniş geniş gülümsedi. “Vay, görür görmez beni tanıdın ha? Helal. Kaç yıl oldu görüşmeyeli?” 

Kriminolog, mahalleden ve okuldan arkadaşı olan Behçet Karaman’ın gözlerinin içine baktı. Sadece birkaç saniye süren bu bakışma bile, ofise uğursuz bir havanın taşındığını anlamasına yetti. “Bilmem,” dedi eliyle arkadaşının oturmasını işaret ederek “Sayılarla aram iyi değil.”

Misafiri koltuğa kurulur kurulmaz, yorgun yüzlü eski arkadaşının barakadan bozma ofisine göz gezdirdi. Sonra eli ceketinin cebine uzandı. “Puro içer misin?”

“Bilmem. Galiba.” Behçet’in uzattığı biçimsiz kalın çubuğu, beceriksizce ağzına yerleştirdi. Bir süre yakmaya çalıştıktan sonra, garip şekiller alan dudakları arasında evirip çevirdi. Birkaç nefes sonra öksürük nöbetine tutuldu.

“İyi misin Hakan? Ağır mı geldi?”

Kriminolog, ayaklanan arkadaşının oturmasını işaret etti. Gözleri sulanmış, yüzü kırmızının yalnızca kadınlar tarafından ismi anılmaya değer görülen bir tonuna bürünmüştü. Yüzlerce dolar değerinde olduğunu tahmin ettiği koyu kahverengi çubuğu kül tablasına bıraktı. “Bilmem lazımdı,” dedi ısrarla dağılmayan duman bulutu içinden. “Zenginlik, ona alışık olmayanı çarpar. Neyse, buraya nasıl geldin Behçet? Beni nereden buldun? Ya da neden buldun?”

“Bilirsin oğlum, başım belaya girdi mi, hemen yanında biterim. Okul günlerini hatırlıyor musun? Öğretmenlerin ve müdürlerin gazabından beni nasıl kurtardığını, en zor zamanlarında verdiğin tavsiyelerle nasıl beni doğruya sevk ettiğini unutmam.”

“Bırak şimdi. Tavsiyeymiş… Sanki uyardın da… Zaten tavsiyelerle ilgili en büyük problem nedir biliyor musun? Verenle verilen hemen hemen her zaman yer değiştirmelidir. Dünya o zaman çok daha iyi bir yer olabilirdi. En azından benim için.”

 “Bence kendine haksızlık ediyorsun. Sayende başım kaç kere beladan kurtuldu. Tabii şimdiki ile kıyaslanamaz. İnsan büyüyünce şeytanı da büyüyor galiba. Neyse, adını gazetede görmüştüm. Kriminolog Dedektif Hakan Haznedar… Vay vay! Bu havalı unvanı da sen icat etmişsindir kesin. Bir vakayı nasıl çözdüğünü yazıyordu gazete. Röportajını okudum. ‘Helal olsun şu bizim Hakan’a’ dedim. Zaten senin kafası çalışan biri olacağın ta o zamandan belliydi. Sonra sordum soruşturdum. Birkaç arkadaş senin önceden Kriminal Daire’de çalıştığını ama görevine son verildiğini söyledi. Ondan sonra girmişsin bu alengirli işlere. ‘Ulan ne güzel denk geldi’ dedim içimden. Hey, beni dinliyor musun? Daldın gittin lan.”

Kriminolog o sırada ‘ta o zamanlar’ı düşünüyordu. Üç yıl boyunca lisede aynı sırayı paylaşmışlardı. O zamanlar hırslı, azimli bir çocuktu Behçet. Ama eğitim-öğretim konusunda değil. Bir an önce ticaret hayatına atılmak istiyordu. Atıldı da… Kendisi üniversiteden henüz mezun olmuşken, Behçet müteahhit olan babasının da yardımıyla üçüncü apartmanını dikiyordu, şimdilerde İstanbul’un göbeği diye reklamları yapılan semtlere.

“Arkadaşların seni yanlış bilgilendirmiş Behçet. Görevime son verilmedi, kovuldum. Ayrıca dedektif filan da değilim. Bu ismi benimle röportaj yapan o ahmak kız taktı.”

“Boş ver oğlum. Dalgana bak sen. İşlerin nasıl?”

“İlk başlarda biraz iyiydi ama şimdi eh, görüyorsun. Meteliğe kurşun vaziyetleri… Bu mezbeleyi ofis diye tuttum. İki senedir bi’ kıçı kırık araba bile alamadım kendime. Her gün üç vesait geliyorum. Neyse… Sen beni boş ver de neden geldin, onu söyle. Neymiş o denk gelen şey?”

“Sorma, başımda bir bela var. Ama biraz sıkıntılı bir mesele, şimdiden söyleyeyim.”

“Ne kadar sıkıntılı?”

“Resmi bir görevin olsaydı, semtine bile uğramazdım, o kadar.”

“Anlat bakalım.”

“Anlatacağım ama önce bana şunu söyle.” Tereddütle baktı eski arkadaşına. Sonra da sır verecekmiş gibi öne eğildi. “Kumarla aran nasıl?”

Kriminoloğu sorudan çok, soruluş biçimi şaşırtmıştı. “Oynamamam gerektiğini bilecek kadar iyi. Öğrenciyken birkaç kere kumarhaneye gitmiştim gerçi.”

Hakan Haznedar üniversite yıllarını anımsadı. Kumarhanelerde birkaç gün takılınca, orada garip tiplerle karşılaşmıştı: Masa başlarında sürekli teoriler geliştiren, istatistikler, ihtimaller ve formüller üzerine atıp tutan bir dolu insan… Parasını kaybedenler, başkalarına akıl vermek üzere masalarda dolaşıp duruyor, hangi rakamın üzerine oynanırsa kazanma ihtimalinin yüzde kaç artacağı üzerine dair bir dolu matematiksel izaha kalkışıyorlardı. O kadar ki ilk kez oralara giden biri oyuncuların tamamının istatistik ve ekonomi profesörlerinden oluştuğunu, alanında uzmanların bir sempozyumda olasılık üzerine verdiği konferanstan sonra iki el barbut atmak için mekâna uğradıklarını zannederdi. Birçoğu şans faktörünü alaşağı edip daimî kazanmanın yolunu bulduklarını iddia etse de günün sonunda küçük bir azınlık dışındakiler, estetize edilmiş bir kaybetme duygusuyla mekândan ayrılıyordu.

“Ben maalesef kumar bağımlısıyım Hakan. Evet, niye yalan söyleyeyim ki sana. Kumarbazım işte. Eski arkadaşını bir kumarbaz olarak düşünebiliyor musun?”

“Genellikle eski arkadaşlarımı düşünmüyorum.”

“Eh, ben de senden vefalı sayılmam. Yine de ara ara eski günler geliyor aklıma. Hatırlar mısın mahallede maç yaptıktan sonra size gider… Neyse… İkimize de yararı yok bunların. Zaten eski arkadaşlarımın çoğunu unuttum. Yenilerinden de bir hayır gördüğüm yok. Beni kumar belasına onlar alıştırdı.”

“Senin ağzının bela dediğini benim kulağım para diye algılıyor.”

“Orası öyle. Bir gecede masada bıraktığım parayı sen belki yirmi yılda kazanamazsın. Yani… Özür dilerim. Gücenmiyorsun değil mi?”

“Bok gibi para kazandığın için mi? Yok canım. Güceniyorum da sana değil. Hâlâ konuya girmedin?”

Behçet öne doğru iyice eğildi. Neredeyse iki büklüm olmuştu. “Tamam, ama önce söz ver. Bilmiyorum sizin meslekte de böyle Hipokrat yemini ya da papazların, psikologların sessizlik yemini gibi bir şey filan var mı?”

“Öt bakalım öt. Bende on kilisenin papazına bedel sır saklı.”

“Peki, madem. Anlattıklarımın buradan çıkmayacağına eminim.” Gözleriyle teyit istedi. İstediğini aldıktan sonra derin bir nefes çekti içine. “Dediğim gibi bir kumar illetine tutuldum. Birkaç arkadaşla başladık. Ufak ufak oynuyorduk. Eğlencesine… Sonra nasıl oldu bilmem, iş çığırından çıktı. Eee para zebil olunca… Neyse işte, önceleri masum bir şekilde başlayan oyunlar bir süre sonra tehlikeli bir havaya büründü. Sadece iki yıl önce masada bir gecede dönen para üç milyon dolardan fazlaydı. Hatta bazen para yerine çek kullanıyorduk daha pratik, taşınabilir olması için.”

Kriminolog ister istemez bahsedilen paranın hacimsel karşılığını düşünürken, “Benim kafada dört beş arkadaşım daha var,” diye devam etti eski arkadaşı. “İki tanesi Kıbrıs tayfasından… Bir şekilde birbirimizi bulduk işte. Denetimler sıkılaştığı için yıllardır kalabalık oynamayı bırakmıştık. Beş yıl önce kendimize bir yer kiraladık. Beykoz tarafında. Metruk bir bölge… Eskiden bir fabrikanın deposu olarak kullanılan büyükçe bir mekân… Neyse, bu bahsettiğim grupla senede birkaç kez toplanıp oyun çeviriyoruz. Bataktı, pokerdi filan… Bayağı yüklü. Sadece dolar üzerinden… Bazı zamanlar fiş, çip, çek kullandıysak da canlı para hep daha cazip gelmiştir bana. Eski kafalıyım ne de olsa. Ekip sağlam. Dışarıdan adam almıyoruz. Biri benim gibi müteahhit. Diğeri desen Ege tarafında özel hastaneleri var. Öbür ikisinin yine o taraflarda beş yıldızlı otelleri var.”

“Şimdiye kadar pek sorun varmış gibi gelmedi bana.”

“Geçen seneye kadar öyleydi. Ama geçtiğimiz yıl üzücü bir hadise yaşandı. İşler ondan sonra sapa sardı zaten. Yine bir cumartesi gecesiydi. Saat gece üçü geçiyordu sanırım. Oyunda bahisler o kadar artmıştı ki, gözümüz korkmuş, meydanı iki arkadaşa bırakmıştık: Naim ile Celal. İkisinin de önünde banknot desteleri dağ olmuştu. Neredeyse birbirlerinin yüzlerini görebilmeleri için ayağa kalkmaları gerekiyordu, öyle söyleyeyim. Bu ikilinin arası biraz kötüydü bir süredir. Bu yüzden oyunlar bir noktadan sonra restleşmeleri şeklinde ilerliyordu. Birbirlerine takmışlardı yani. Uzatmayayım, toplamda birkaç saat süren oyun sonunda tüm parsayı Celal toplamış; Naim ise sadece yedi yüz bin dolardan değil, bankadaki hisselerinin bir kısmından da olmuştu. Normalde masaya nakit dışında bir şey koymak âdetimiz yoktu. Ama dedim ya isteyen istediği gibi oynayabilirdi. Naim hırs yapmış, parasını geri almak için yaptığı her hamlede biraz daha batmıştı. Gecenin sonunda mosmor bir suratla arkadaşına çek yazmakla meşguldü. Celal ise yarı gurur yarı utanç mı desem, bir acayip yüz ifadesiyle bizi süzüyor, ‘Ben ne yapayım’ dercesine ellerini kaldırıyordu. Naim oyuna devam etmek istediğini söyledi. Celal ise sadece nakdi varsa oyuna devam edeceğini, çek kabul etmediğini, gayrimenkullerin ortaya konulmasını istemediğini söyledi. Naim’in elindeki eve, arabaya neden göz dikmedi, vicdana mı gelmişti Allah bilir. Naim bizden borç istedi. Hiçbirimiz yanaşmadık. Geri ödemeyeceğinden değil, o hırsla oynadığı her oyunu kaybedeceğini biliyorduk. Kimse sinirleri laçka, psikolojisi alt üst olmuş bir haldeyken Celal gibi usta bir oyuncu karşısında tutunamazdı. Fakat gel de anlat! Küfredip duruyordu. Bizim gibi arkadaş olmaz olsundu. Kendisi bizim pozisyonumuzda olsa çıkarır bütün parasını verirdi, vesaire vesaire… Sonunda elli bin dolarlık çek vermeye razı oldum. Fakat ne oldu tahmin et? Yarım saat içinde hepsini kaybetti. Sonra yine borç istedi. Tabii kabul etmedim. ‘Hırsını bir sonraki sefere sakla,’ dedim. ‘Artık bu geceden sana hayır gelmez.’ Benden istediğini alamayacağını anlayınca Ali’ye döndü. Yüz bin dolar kadarı var mıydı? Hemen geri ödeyecekti. Suadiye’deki evini yakında satışa çıkaracaktı. İkna etmek için bir sürü dil döktü. Fakat Ali de diğer arkadaşlar da ona para vermeyi kabul etmedi. Daha da dibe batmasını istemiyorduk. ‘Senin gibi birine yakışmıyor bu tavırlar’ gibisinden nasihatler verdik. Tam artık geceyi noktalamaya karar vermiştik ki Naim birden hiç umulmadık bir hareket yaptı: Cebinden altıpatını çıkardı ve başına dayadı.”

Kriminoloğun yüz ifadesi ekşidi.

“Ne yaşadıysak aynen anlatıyorum sana,” dedi Behçet. “Ama o gecenin atmosferini ne kadar anlatsam da mümkünü yok, anlayamazsın. Celal’in o tavırlarını, Naim’in çıldırma raddesine gelmesini, Ali’nin, Volkan’ın ve Haldun’un saatlerdir oyun oynamaktan ve birkaç elde bir yüzbinlerce dolar kazanıp kaybetmekten dağılan psikolojisini, benim gece bir an önce bitsin de şu kâbustan uyanalım diye iç çekişimi… O yüzden beni yargılama, sadece dinle. Naim kafayı yemişti. Evet. Bir cinnet, delilik haliydi onunkisi. Tetiğe basar korkusundan, silahı almak için hiçbir hamle yapamıyorduk. ‘Dur, saçmalama’ gibisinden geçiştirme cümlelerimize aldırmıyor, gözlerimizin içine bakarak sanki kendi başına dayadığı silahla bizi tehdit ediyordu. Bu sırada da öfkeyle ‘Siz ne biçim adamsınız be! Bu ne biçim arkadaşlık… Bana yüz bin borç verin de şu korkağın işini bitirip size iki mislini ödeyeyim,’ filan diyordu. Ben az önce borç vererek sanki sıramı savmışım gibi ‘Beyler biriniz şu parayı versin’ dedim bizimkilere. Kimse yanaşmadı. Naim’in yüzü öfkeden kararmıştı. Sonra hiç ummadığımız birinden geldi yardım. Bir süredir Naim’i sakin sakin izleyen Celal, ağır hareketlerle önündeki para yığınından bir kısmını masanın ortasına sürdü. Yanlış saymadıysam iki yüz bin dolar kadar…

“Naim’in kendi başına silah dayaması bizi ne kadar şaşırttıysa bu da aynı şekilde afallattı. ‘Al, burada istediğinden fazlası var’ dedi Celal. Naim önce şaşırmıştı. Sonra Celal’in ciddi olduğunu görünce derin bir nefes alarak silahını masaya bıraktı. ‘Sağ ol’ dedi kuru bir sesle. ‘Karşılığında ben de Suadiye’deki evimi koyuyorum.’ Sandalyesine kuruldu, kâğıtları karmaya başladı. Celal sinirlendi. ‘Başlatma Suadiye’deki evine. Bu gece başka bir oyun oynayacağız. Hadi şu meşhur tabancanı ver bakayım bana.’ Naim önce denileni anlamamış gibi Celal’e baktı. Sonra da bize… Biz de önce Celal’e sonra birbirimize baktık. Bu aptal bakışmalar sürerken Celal silahı almıştı bile. Naim o silahıyla çok övünürdü. Hatta ara ara biz de kurcalardık. Söylediğine göre babası Kıbrıs Harekâtı sırasında evini bastığı bir Rum’dan almış. Ne kadar doğru bilmiyorum. Her neyse. Celal altıpatı aldı, ağır hareketlerle silindiri açtı ve içindeki fişekleri tek tek masaya döktü. Sonra bunlardan bir tanesini deliklerden birine yerleştirdi. Ardından parmak ucuyla tokat atar gibi birkaç kez vurdu silindire. Tabancanın topu fırıldak gibi döndü. Naim de bizim gibi olan biteni anlamaya çalışıyordu. Yüzü gözü ter içindeydi. ‘Ne o, korktun mu?’ dedi Celal. ‘Az önce bana ettiğin hakareti unuttum sanma. Hadi al şimdi şu silahı. Hani ben korkağım sen cesursun ya. Görelim bakalım cesaretini.’ Bu esnada dönen silindiri yuvasına yerleştirmiş, tabancayı sahibine uzatmıştı. Araya girdim. ‘Naim’e ne teklif ediyorsun Celal? Manyak mısın sen!’ Elini kaldırdı. ‘Siz karışmayın. Çok düşünüyorsanız, borç verseydiniz adama. Bana bak Naim. Sen kumarbaz adamsın. Yüzde seksenin üzerinde şansın olduğunu hatırlatmayacağım. Koyduğum para işte burada. İhtimaller de ortada. Gerisini sana bırakıyorum.’ Naim sanki halen neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Seğiren gözlerle hasmına baktı. ‘Kumar oynayacağımızı zannediyordum,’ dedi kekeleyerek. Celal sinsi sinsi güldü. ‘Oynuyoruz ya!’ Celal’in ciddi yüz ifadesi olmasa, bunun bir eşek şakası olduğunu düşünürdüm. Ama ne kadar gerçekdışı görünürse görünsün, insanın içini daraltan, ruhunu sıkan bir gerçeklik vardı sahnede. Naim önce bize baktı sonra da silahına. Ondan sonra tabancayı dayadı başına. Sanki bir rüyadaydık. Birinin gelip dürtmesini ile bitecekti bu işkence. Ama rüya değildi. Gözümüzün önünde bir tür Rus ruleti oynanıyordu. Ama tek taraflı.”

“Siz de maç seyreder gibi izliyordunuz?”

“İster dejenere olmuş ahlakımız ister olayın şaşkınlığı ve birkaç saniye içinde olup bitmesi, istersen de birisinin hayatını ortaya koyarak meydan okumasının üzerimizde yarattığı o tuhaf haz de… Ben de bu olayı başkasının ağzından duysam tepki gösterirdim ama bizzat yaşadığım için biliyorum, o an hiçbirimiz hiçbir şey yapamazdık. Sen de olsan yapamazdın. Nasıl anlatayım… Sanki elimiz kolumuz bağlanmıştı. Kader bizi sadece kendisinin bildiği bir yola sürüklüyordu adeta. İşin tek rahatlatıcı ve kabul edilebilecek yönü, Naim’in kaybettiği parasının bir kısmını kurtarabileceği düşüncesiydi. Hatta ne yalan söyleyeyim, Şu Celal ne acayip adam, ben olsam paramı asla böyle riske atmazdım diye geçirdim içimden. Neticede en kötü senaryo bile Celal’e bir şey kazandırmayacaktı. Geri kalan bütün ihtimallerde de iki yüz bin dolarından olacaktı.”

“Ben de bunu soracaktım,” dedi Kriminolog “Celal neden karşılığında bir şey kazanmayacağı bir kumara girdi?”

“Bence Naim’i bizim önümüzde küçük düşürmek istiyordu. Sırf para için ne hallere düştüğünü göstermek…”

“Arkadaşının hayatını riske atarak?”

“Dedim ya, husumetlilerdi. Meğer zannettiğimizden daha da kötüymüş araları. Zaten anlatacağım birazdan.”

“Ya Naim? Neden iki yüz bin dolar için hayatını ortaya koydu? Bu nasıl zenginlik?”

“Aslında kaybettiği ve borç aldığı paralarla birlikte bir milyon dolara yakın zarardaydı o gece. Ama mesele bizim zannettiğimiz gibi de değilmiş zaten. Sonradan öğrendik. Naim’in işleri uzun süredir kötü gidiyormuş. Ne kötü gitmesi, resmen batmış. Zırt pırt Suadiye’deki evini ortaya koyması da boşuna değil. Meğer elinde sadece o kalmış gayrimenkul olarak. Geri kalanları ya satmış ya da ipotekliymiş.”

“Ne iş yapıyordu?”

“İzmir ve Aydın’da iki özel hastanesi vardı. Ama ikisinin de hissesinin büyük kısmını ortağına satmış birkaç ay önce. Bizden başka oyun çevirdiği yerler de vardı. Kumarı oyun olarak değil de kazanç kapısı olarak görmeye başlarsan, yuvarlanırsın. İstediğin kadar usta ol. Pek çok zenginin böyle battığına şahit oldum. Tabii sadece kumarda kaybetme değil. Yatırımlarını da çok kötü değerlendirmiş. Bize iflasını hiç çaktırmamıştı. Yanımızda kuyruğu dik tutuyordu.”

“Celal’in mal varlığı nedir?”

“İzmir’de üç oteli var. Durumu oldukça iyi.”

“Anlıyorum. Daha sonra neler yaşandı?”

“Naim altıpatı şakağına dayayınca göbeği şambrel gibi şişip söndü. Elleri öyle titriyordu ki silahı sabit tutamıyordu. Odadaki herkes birbirinin nefes alış verişini duyuyordu desem abartı olmaz. Haldun’dan cılız bir ses yükseldi. ‘Hayır hayır, doğru değil bu’ gibisinden. Ama bu yasak savma kabilinden bir tepkiydi. Volkan da sanki yanındaki adama uzanmak ister gibi elini kaldırdı, sonra vazgeçti. Ali, ‘Tamam şakayı bırakın artık, çocukluk bu,’ dedi ama onun da sesi ne kadar korkmuş olduğunu ele vermek dışında kimseyi durduracak gibi değildi. Celal ile Naim gözlerini birbirlerinden ayırmadılar. Naim birkaç kez tetiğe basmak istedi ama parmağında güç kalmamıştı. Celal ‘Sen korkağın tekisin, yapamayacaksın bu işi,’ diyerek parasına uzandı. Bu sırada gözlerini kapayan Naim, işaret parmağıyla tetiği ezdi. Sonra… Sonrasını anlatmak kolay değil. Sadece… O gece şans Naim’in yanında değildi.”

“Yani herif öylece gözlerinizin önünde öldü mü?”

Behçet kaşlarını kaldırdı. “Maalesef. Hiçbirimiz altıda biri hesaba katmamıştık. Bize milyonda bir gibi geliyordu. Silah öyle bir patladı ki, kumar masası ayaklandı yürüdü sanki. Naim’in kafasından sıçrayan oluk oluk kırmızılık, tek eli halen havada asılı Volkan’ın yüzünü boyadı. Oyun masası baştan aşağı kana bulanmıştı. Paralar, kâğıtlar… Birkaç saniye içinde gözümün görebildiği her şey kırmızıydı… Naim yere kapaklanınca önce aptal aptal cesede bakakaldık. Hiç kimseden çıt çıkmadı. Uzun süre böyle kaldık ya da bana süre çok uzun gibi geldi. Sonra o sessizliğin içinde, Ali çok tuhaf bir şey söyledi: ‘Şaka değil miydi bu? Celal, sen o mermiyi silaha gerçekten koymuş muydun?’ Çocuğun yüzü o kadar ebleh bir hal almıştı ki bizimle mi konuşuyordu yoksa kendi kendine mi söyleniyordu anlayamadım. Ama söyledikleri beni çok düşündürdü. Zaten o günden sonra sık sık o kumar gecesini düşündüm. Arkadaşımızın hayatını pervasızca ortaya koymasına nasıl sessiz kalmıştık böyle? Nasıl müsaade etmiştik? Sonra kendimce bir sebep buldum. Galiba biz de Ali gibi olan bitenin gerçek olmadığını düşünmüştük.”

“Nasıl yani? Celal’in Naim’i korkutmak için şaka yaptığını, mermiyi el çabukluğuyla silaha koyar gibi yapıp koymadığını mı düşündünüz?”

“Hayır hayır, onu kast etmiyorum. Mermiyi silaha koyduğunu bizzat gözlerimizle gördük. Ama bunu sana nasıl anlatayım, bilmiyorum. Her şey bana bir oyun gibi geliyordu. Bir şaka… Tehlikeyi düşünmediğim müddetçe onun var olmadığı gibi bir yanılsamaya kapılmıştım. Galiba diğer arkadaşlar da… Bu, insanın çevresinde onlarca kötü şey olup biterken bunların asla kendi başına gelmeyeceğine dair taşıdığı safça inanca benziyor biraz. Olay anını düşünmek yerine sonrasındaki mutlu tabloya kaptırmıştık kendimizi. Sanki Naim tetiğe basacak, silahtan cılız bir tık sesi çıkacak, sonra Naim önüne sürülen iki yüz bin doları alarak ‘Enayi parası,’ diyerek sırıtacak, Celal de durumu biraz kızgın biraz da anlayışlı bir gülümsemeyle karşılayacaktı. Evet, sahneyi kafamızda böyle kurmuştuk. Bir insanın böylesine basit ve göz göre göre hayatını kaybetmesi imkânsız gibi geliyordu bize. Bu olan biten ancak ve ancak şaka olabilirdi. Ama yerde boylu boyunca uzanan kanlı ceset, tüm düşüncelerimizi paramparça etti tabii. Aptallıktı bizimkisi. Çocukça bir saflık. ‘Allah belanı versin Celal!’ diye bağırdı Haldun, olayın ilk şaşkınlığını üzerinden atarak. Volkan da dişlerinin arasından ‘Katil herif!’ diye söylendi. Celal ise kafatası parçalanmış cesedin gözlerinin içine bakıyor, herhalde bu sırada eyleminin gerçekten cinayet sayılıp sayılmayacağını düşünüyordu. Ben ‘Talihsizlik bu, talihsizlik, böyle olmamalıydı,’ diye sayıklıyordum. İçimizde en panik olan Ali’ydi. ‘Şimdi ne yapacağız, işimiz bitti, mahvolduk, hepimiz hapse gireceğiz!’ diye bağırıp duruyordu. Galiba en insanlığa yaraşır tepki verenimiz Volkan’dı. Naim’in cesedine sarıldı. Gözleri nemlenmişti çocuğun. Zaten içimizde en çok Naim’i o severdi. Yutkunmaya çalışıyor, bu sırada tuhaf sesler çıkıyordu boğazından. Tabii bütün bunları daha sonradan hatırladım. Yoksa o anda parmağımı bile kaldıracak takati bulamamıştım kendimde. Volkan, Naim’in başını kaldırarak dizine dayadı. Yapış yapış olmuş saçlarını çekince, cesedin şakağındaki dipsiz kuyuya benzeyen kara delik ortaya çıktı. Önce cesedin bileğine gitti eli, daha sonra kalbine eğildi. ‘Yapılacak bir şey kalmadı,’ dedi boğuk boğuk. ‘Polisi çağırsak iyi olacak.’ Aslında bizim durumumuzdaki kimseler için dünyanın en normal cümlesini kurmuştu. Yine de polis lafını duyunca hepimiz bir tuhaf olduk. Korkuya kapıldık. Bu esnada Celal hepimizi iğrendiren bir şey yapmakla meşguldü: Ceketinin yaka cebinden çıkardığı mendiliyle masa üstündeki beş kovanı tek tek sildi. Ardından silindirin içindeki boş kovanı çıkarıp bunu da temizledi. Daha sonra tüm kovanları birer birer Naim’in kaskatı kesilen parmaklarına tutuşturdu. ‘Ne yapıyorsun?’ diye çıkıştı Haldun. ‘Ne demek ne yapıyorum?’ diye cevap verdi. ‘Polise Naim’in intihar ettiğini söylemeyecek miyiz? Herhalde olan biteni olduğu gibi anlatmayacağız onlara. Yoksa hepimizin işi biter. Kovanlardaki parmak izlerimi sildim ama hiç iz olmaması da polisi şüphelendirir. Naim’in parmak izleri olmalı.’ Bunu derken tabancanın silindirini yerine yerleştirmiş, mendiliyle silahı temizlemiş, Naim’in kaskatı kesilen parmaklarını zorla açarak tutuşturmuştu. Silahın her bir köşesini Naim’in parmaklarına değdirdi. Tuhaf tuhaf baktığımızı görünce ders verir gibi konuştu: ‘Eğer Naim’in parmak izi sadece tetikte bulunursa polisler şüphelenir. İnsan kendi silahının sadece tetiğinde iz bırakmaz ki! Ne bakıyorsunuz öyle pis pis? Olay üstüme mi kalsın? Adamı ben mi öldürdüm?’ Düşünülecek olursa Celal’in aldığı tedbirler gayet normaldi. Yine de o anda bütün bunları düşünebildiği için arkadaşımızdan iğrenmiştik. Profesyonel bir katil gibi davranması canımızı sıkmıştı.”

Behçet bunları anlatırken, Hakan Haznedar’ın zihninde, okuduğu bir gazetenin sarı sayfası kıpraşıyordu. İstanbul’da kanlı oyun. Ünlü iş adamı Naim Cilagöz kumar masasında intihar etti.

“Naim Cilagöz,” diye tekrarladı Kriminolog, gözleri uzaklara dalmış vaziyette.

“Evet. Soyadını nereden biliyorsun?”

“Haberi gazetede görmüştüm. Ama detaylar senin anlattığından farklıydı. Ünlü iş adamı kumar masasında intihar etti gibi bir şey yazıyordu.”

“Polise öyle söylemiştik çünkü. Bir nevi intihardı zaten. Neticede Naim’i o silahı tetiklemeye kimse zorlamamıştı. İfademizde arkadaşımızın o gece çok büyük para kaybedince silahını başına dayadığını ve onu önlemeye çalıştığımızı ama başaramadığımızı söyledik. Evet, hepimiz Celal’i ağır kusurlu görüyorduk ama davranışının suç olup olmadığı konusunda mutabık kalamamıştık. Belki Celal’in o meydan okuması olmasa da Naim yine ölümü seçecekti. Dediğim gibi… Bize çaktırmamıştı ama son zamanlarda psikolojisi allak bullaktı. Celal’in teklifi öncesi kendiliğinden silahı çıkarıp başına dayaması ruh dünyasının ne halde olduğunu göstermiyor mu?”

“Hayır, Behçet. Korktunuz. Olayı sesinizi çıkarmadan izlediğiniz için sizin de suçlu bulunacağınızı, gazetelere haber olacağınızı, o lüks, şatafatlı hayatınızın içine edileceğini düşündünüz.”

Behçet yerinde dikleşti. “Olabilir. Ne de olsa hepimizin koruması gereken itibarı vardı.”

“Sana ahlak dersi vermiyorum, yanlış anlama. Sadece olayları zihnimde yerli yerine koyabilmem için gerçeği bilmem şart.”

“Her şeyi açıkça anlatıyorum işte. Nerede kalmıştım?”

“İtibarınızda. Korumanız gerekiyordu.”

“Evet öyle,” diye çıkıştı Behçet Karaman. “Hadise de tıpkı anlattığım gibi oldu. Soruşturma sonucu para cezasına çarptırıldık. Mesele böylece kapandı. O günden sonra da bir daha toplanmadık. Arada yeniden bir araya gelme konusu gündeme geldiyse de arkadaşlar istekli değillerdi. Açıkçası ben de istemiyordum. Olayın üzerinden biraz daha zaman geçmesi iyi olur diye düşünüyordum.”

Arkadaşı susunca Kriminolog gözlerini dikti. “Eee?”

Behçet Karaman’ın eli cebine gitti. “Bak Hakan, bu mektup geçen hafta geldi. Gençten bir çocuk masama bırakıp gitmiş. Kamera kayıtlarına baktık ama kim olduğunu saptayamadık. Herhalde eline para tutuşturulan bir serseriydi. Polisi işin içine sokmak istemediğim için mecbur sana geldim.”

Kriminolog, arkadaşının uzattığı küçük kâğıt parçasını okumak için eğildi.

“Sayın Behçet Karaman’a,” diye başlıyordu “Geçtiğimiz günlere kadar, Naim Cilagöz’ün kendi isteğiyle ölümü seçtiğini zannediyordum. Herkes gibi. Bugün artık ona oynanan oyunun farkındayım. O eski deponun kumar oynamak için tarafınızdan kiralandığını öğrendim. Şimdi sizden ricam, Kasım ayının ikinci Cumartesi gecesi, Naim Cilagöz’ün hayatını kaybettiği gün masada bulunan tüm arkadaşlarınız da dâhil olmak üzere, hadisenin gerçekleştiği yerde toplanmanız. O gece orada kimlerin bulunduğunu biliyorum. Bu yüzden bana oyun oynamaya kalkışmayın. Bu mektuptan arkadaşlarınızı haberdar etmemeniz lehinize, aksi takdirde gelmek istemeyeceklerdir. Sakın bana bir mazeret sunmayın. Hepinizi o gece depoya bekliyorum. Ben de misafiriniz olacağım. Kim bilir, belki bir iki el de ben atarım! Size tam bir saat veremiyorum. Bu yüzden gece boyunca deponun kapısının açık bırakılmasını istiyorum. Eğer dediklerimi yaparsanız, sadece hesap vermesi gerenler hesap verir. Yapmazsanız… Hayır hayır, yapacaksınız! Sizin makul bir insan olduğunuzu biliyorum.

İmza: Gece gelen

“Gece gelen,” diye tekrarladı Kriminolog, dudağını büzerek. “Vay vay vay! Acaba neden mektup yazmak yerine e-mail atmadı? Herhalde IP adresinden bulunma riskini göze alamadığından. Bu iş hakikaten boka sarmış oğlum. Herif meseleyi nereden öğrenmiş acaba? Sizin ekipten biri sızdırmış olabilir mi?”

“Bilmiyorum. Ağızdan ağıza dolaşır böyle şeyler. Kimse çenesini tutamaz ki!”

“Mektubu yazan Naim’in yakın akrabalarından ya da dostlarından birisidir belki?”

“Naim’in yurtdışında yaşayan iki çocuğu var. Cenaze için İstanbul’a gelmişlerdi. Ama onlardan biri olacağını sanmıyorum. Nur adında eşi var bir de. Dostlarını bilemem. O kadar yakından tanımıyorum. Zaten artık araştıracak vakit de yok.”

“Depoyu kiraladığın doğru mu?”

“Evet. Kullanmıyoruz ama iki yıllık kontrat yapmıştım. Herif bunu da mı biliyor yoksa kullanılmadığı için depoyu halen kiralayabileceğimi mi varsaydı, bilmiyorum.” 

“Eee, şimdi ne yapmayı planlıyorsun?”

“Yaptım bile. Mektup elime ulaşınca, birkaç saat boyunca nasıl hareket edeceğimi düşündüm. Sonunda ekiptekileri tek tek aramaya karar verdim. ‘Son bir oyun çevirelim,’ dedim bizimkilere. Son bir oyun! Bu ifade kulağıma ne kadar korkunç geliyor şimdi.”

“Kabul ettiler mi?”

“Volkan ile Haldun mırın kırın ettiler ama sonunda ikna edebildim. Ali dünden razı. Celal de öyle… Kumar işte! Ne kadar kaçmaya çalışsan o kadar sürüklenirsin bu batağa. Öyle bakma Hakan. Ne yapabilirdim başka? Polise gidemem. Hem kaçmak bir çözüm mü? Nereye kadar?”

“Mektuptan bahsettin mi arkadaşlarına?”

“Hayır. Adam haklı, bahsetsem kimse gelmezdi. Zaten bu yüzden sana geldim.”

“Ben ne yapabilirim oğlum?”

“Şşşeyy… Aslında benim bir planım var.”

“Behçet sana hayat kurtaran bir tavsiye vereyim: Başı belada insanların kurdukları tüm planlar boktandır.”

“Tehlikeli bir şey değil ki. Hem her şeyi düşündüm ben.”

“Her şeyi düşünemezsin. Kimse her şeyi düşünemez.” Kriminolog mektuba bir kez daha göz gezdirdi. “Bana bak. Adam Naim’e oynanan oyundan bahsediyor. Kumarda hile mi vardı? Doğru söyle.” Behçet’in yüzü asıldı. “Evet evet,” diye ısrar etti Hakan Haznedar. “Bir pislik var bu işin içinde. Bak yalanlarla, sırlarla bu iş olmaz. Davayı üzerime almamı istiyorsan her şeyi açıkça anlatmalısın.”

“Valla yok hile filan. Yapan varsa da şimdiye kadar yakalanmadı. Duraksamamın sebebi, o mektubu okuyunca benim de dikkatimi çekmişti bu cümle. Acaba herif bunu mu kast ediyor diye.  Sonra biraz düşündüm. Poker oynaya oynaya insanların karakteri hakkında pek çok şey öğreniyorsun. Celal mesela… Normalde çok temkinli bir adamdır. Eli iyiyken bile garantiye giderdi. Riskli hamleler yapmazdı. Ama son iki senedir blöflü oynuyor. Sürekli bahis yükseltiyor. Açmaz ellerde bile çekilmiyor. Yani bunlar tek başına hile yaptığına işaret etmez tabii. Taktik değiştirmiş olabilir. Ama aklıma takıldı işte.”

“Kazancı nasıl?”

“Aramızda en çok kazanan o. Ondan sonra da ben geliyorum. Naim sonuncu. Tabii Celal’in son yıllarda üzerine oynaması yüzünden… Celal hakikaten iyi bir oyuncudur. Haldun’da bir liste olması lazım. Kim ne kazanmış ne kaybetmiş yazıyordu. İstersen getiririm.”

“Olur, getirirsin. Mektupta ‘Hesap vermesi gerekenler’ demiş. Diyelim ki Celal’i kast ediyor. Ya da Celal’in bir suç ortağı vardı belki?”

“Dediğim gibi hile yaparken yakalanan yok. Zaten öyle bir şey olsa, aramızda barınamaz. İlla bir suç ortağı varsa, bu ben değilim. Yemin edebilirim. Merhum Naim de olamayacağına göre geriye Volkan, Ali ve Haldun kalıyor. Ali’nin kaybı aşağı yukarı kazancına denk. Haldun desen o da öyle sayılır. Volkan kazanan tarafta. Ama ne kadar kârda bilmiyorum. Yani biri hile yaptıysa bile, pek kazançlı çıkmadı.”

“Nereden biliyorsun? Belki biri Celal’le anlaştı. Masada kaybediyordu ama daha sonra parsayı toplayan Celal ile kazancı bölüşüyorlardı.”

“Olabilir. Yine de ihtimal vermiyorum. O kadar oyun oynadık, bir kez bile şüphe çekici hadise yaşanmadı.”

“Bir de işin şu yönü var: Mektubu yazan şahsın Naim’e oynanan oyundan kastı, Celal’in Naim’e yaptığı ölümcül teklif ise, seyirci kaldığınız için onun gözünde hepiniz suçlusunuz.”

“Beni de korkutan bu zaten. Bu manyak Naim’in kendi isteğiyle kafasına sıkmadığını, Celal’in teklifiyle bunu yaptığını öğrenmiş olabilir. Hesap vermesi gerekenler diyerek amacını gizliyor bence. Celal’i bir köşede yakalayıp temizlese bana göre hava hoş. Ama hepimizi öldürebilir. O gece orada bulunanların tamamını depoya toplamak istemesi beni huylandırıyor.”

“Bana değil, polise gitmen lazım.”

“Yapamam. Bu işi kendi aramızda halletmeliyiz.”

“Nasıl?”

“Ekibe silahınızla gelin dedim. Zaten normalde de silah taşırız. Bilirsin bizim işler biraz sıkıntılıdır. Celal ile Haldun korumasız gezmezler. Celal’e iş yerinde ulaşmak için üç kişinin kontrolünden geçiyorsun, o kadar diyeyim. Birkaç kez saldırıya uğramıştı.”

“Ben yokum bu işte. Böyle davaları üzerime almam.”

“Ne demek yokum. Sen değil misin suçluları daha suç işleme aşamasına geçmeden yakalamakla övünen. O muhabir kıza ballandıra ballandıra anlatmışsın gazetede. Bir arkadaşın olarak sana suç işlenmeden önce suçluyu yakalaman için bir dava getiriyorum işte.”

“Aynı şey değil,” diye sözünü kesti Kriminolog. “Senin niyetin o adamı öldürmek. Beni de bu işe alet etmek istiyorsun.”

“Öldürmemiz gerekmeyebilir. Bak ben her şeyi ayarladım diyorum.” Krimonoloğun isteksiz bakışlarıyla karşılaşınca Behçet Karaman, elini cebine attı. Çıkardığında, masanın üzeri bir anda yüz dolarlık banknotlarla dolmuştu. Üzerlerine lastik geçirilen desteler kemerini son deliğine kadar sıkmış bir obezi andırıyordu. “Bak, senin tek yapman gereken, o gece benimle birlikte depoya gelmen. O kadar.”

Kriminolog, destelere göz ucuyla baktı. “Ne kadar var burada?”

“On bin.”

“Hayatıma karşılık on bin dolar… Sen Celal’den de cimri çıktın be Behçet. Demek benim hayatımın değeri Naim’in yirmide biri anca ediyor.”

“Hemen dramatize etme. Bu, davayı üzerine alman için vereceğim para değil. Aramıza benim bir arkadaşım olarak gireceksin. Bu parayı da orada harcaman için veriyorum. Başka türlü seni depoya sokamam. Kıllanırlar. Dedim ya aramıza adam almıyoruz.”

“Bu para az değil mi?”

“Misafirimizsin. Kumarbaz değilsin neticede. Öyle iki el oynamaya geldin. Zevkine. Oyun bilir misin?”

“Bataktan anlarım biraz.”

“Tamam. Biriyle Rus batağı atarsın. Biliyorsun değil mi? İki kişilik ihale… Güzel. Bizimkiler oyun öncesi ısınmayı sever zaten. Biri mutlaka zıplar.”

“Kaybederim. Şanssız adamımdır ben.”

“Zaten kaybetmen gerekiyor. Hem de en kısa sürede. Senin görevin biz oyun çevirirken gece boyunca çaktırmadan aralık bıraktığım dış kapıyı dikizlemek olacak. Evet, mektuptaki o talimata uyacağım. Başka türlü adam içeri nasıl girsin?”

“Vaay be, katilini bu kadar düşünen kurban da…”

“Hayır, her şey bizim kontrolümüzde olacak. Herife ‘Gel bizi öldür,’ diyecek halim yok. Senin kapıyı kontrol ettiğin yer, depoya giren biri için kör nokta olacak. Sen ise reflektör görevi gören bir ayna sayesinde oturduğun yerden girişi rahatlıkla görebileceksin. Dış kapıyla bizim kumar oynayacağımız yer arasında bir koridor var. O yanımıza gelene kadar ondan çok daha hızlı hareket edebilirim. Merak etme, her şeyi ayarladım. Sen kapıda en ufak bir kıpırdanma gördüğünde bana seslen yeter, sonrası bende. Merak etme, etkisiz hale getirebilirsek adama zarar vermemize gerek kalmaz. Zaten benim asıl amacım herifin kim olduğunu öğrenmek.”

“Bence sen adamı canlı ele geçirmek istemiyorsun. Çünkü herif her şeyi biliyorsa polise öter o gece yaşananları.”

“Bana ne. Benlik bir şey yok ki. Celal düşünsün. Bak, yemin ederim herifi illa öldürmek gibi bir niyetim yok. Nefsi müdafaa olursa o başka. Öyle bir şey olursa, mektubu polise veririz, herifin cinayet işlemeye geldiğini, bizim de kendimizi koruduğumuzu anlarlar.”

“Peki polise adamın mektupta kast ettiği şeyi, yani bana biraz önce anlattıklarını söyleyecek misin?”

“Bilmiyorum. Ben söylemesem bile ekiptekiler öter zaten. Celal’in başı ağrır biraz. Onun dışında bir şey olacağını sanmam.”

“Mektubun izini sürsek daha iyi olmaz mı?”

“Artık çok geç. İki günümüz var. Daha depoya gidip bazı hazırlıklar yapacağım.”

“Ya adam gelmezse?”

“Senin için daha iyi değil mi? Hem hiçbir tehlikeye bulaşmamış olacaksın hem de elli bin doları cebe indireceksin. Hatta bak şöyle yapalım. Adam gelmezse elli bin, gelirse seksen bin… Tamam mı?”

Kriminolog, iman tahtasına yakın bir yerden birkaç küt sesi gelince, oralarda bir yerde bir kalbe sahip olduğunu hatırladı. Beyni ise o sırada Dolar ile Türk Lirası arasındaki kur farkını hesaplamak ve kumarbazların tüm oyunlarda masaya dolar koyma adedinde olmasına sevinmekle meşguldü.

“En kötü ihtimali düşünelim,” diye devam etti Behçet. “Adamı öldürdük ve mesele gazetelere aksetti. Bu bile senin işine gelir. Adın daha da duyulur. Bundan büyük reklam mı olur?”

“Oğlum bu sürekli pis işler çeviren adamların buraya dadanmasına neden olur.”

“Olsun, sen parana bak.”

“Hem en kötü ihtimal adamın ölmesi değil ki.”

“Ne?”

“Ya herif başarılı olursa. Ya tek başına değil bir orduyla gelip sen daha elini beline atmadan bizi süzgece çevirirse?”

“Abartıyorsun. Tereyağından kıl çeker gibi olacak.”

“Bilmiyorum Behçet,” dedi Hakan Haznedar düşüncelere dalarak. “Kararımı vermedim henüz. İnsan bazen tereyağından kıl çekeyim derken elini batırır.”

“Bak, bu iş bitsin, şu masaya deste deste dolar yığacağım. Sonra araba mı alıyorsun, ofisini mi yeniliyorsun ne bok istersen yap. Sadece birkaç saat yanımda bulunacaksın o kadar.”

Kriminolog, eski arkadaşının beklentilerle dolu yüzüne baktı. Sonra da masanın üzerindeki yeşilliklere. “Peki,” dedi pes etmiş bir sesle.

“İşte bu be!” dedi arkadaşı omzuna yumuşak bir yumruk atarak. “Senin cesur biri olduğunu biliyordum zaten.”

“Bırak gazı. Neden kabul ettim, biliyor musun? Hayır, para için değil. Galiba ben de senin gibi bağımlıyım. Adrenalin bağımlısı! Muhtemelen bu hayatım boyunca üzerime aldığım en tehlikeli dava olacak.”

***

Cumartesi akşamı Kriminolog, kendisini evinden alan Behçet’in arabasındaydı. Arkadaşı araç konsolunun düğmeleriyle oynayınca, otomobil bir anda iklim değiştirmiş, montunu çıkaran Kriminolog sırtına masaj yapan deri koltukta iyice gevşemişti.

Şöyle bir geçmişini düşündü. Kriminal Daire’de çalıştığı günlerini… Amirleri tarafından takdir görür, zekâsı ve çalışkanlığı nedeniyle övülürdü. Arada bir başarılarından dolayı ikramiye aldığı da olurdu. Fakat yine de hayatı boyunca para problemi yaşamıştı. Kapitalizmin kuralları başka türlü işliyordu çünkü: Zekâ eşittir para demek değildi. Şu anda yolcu koltuğunu işgal ettiği bu uzay aracı, söz gelimi… Böyle bir otomobile sahip olmayı hayal dahi edemezdi. 

“Geldik sayılır, şurası.”

Arkadaşının sesi düşüncelerinden uyandırdı Haznedar’ı. Biraz sonra ikili, buz gibi depoya daldılar. Behçet ağzına kadar alkol şişesi ve yiyecek bulunan poşetleri arka taraftaki odaya bırakıp döndü. “Birazdan elinde ıvır zıvırlarla damlarlar bizimkiler. Oyunlar en az beş altı saat sürer. Aralarda tıkınırız. Genelde sabah ışıklarıyla bitiririz ama erken gitmek isteyen de çıkar gider. Kimse kimseye bir el daha oynaması için baskı yapmaz.”

Kriminolog kendine özgü kurallarla örülü oyunu düşünmek yerine, deponun örümcek ağı bağlamış tavanını seyrediyordu. Biraz ötede bir farenin, ince bir çatlağa sızdığını diğerinin de paslanmış demir boruları kemirmeye çalıştığını fark etti.

“Gel depoyu gezdireyim,” dedi Behçet. “Görülmeye değer pek bir şey yok gerçi.”

Eski fabrika deposu, yeni kumarhane T biçiminde inşa edilmişti. Ancak T’nin uzun çubuğunu oluşturan koridor biraz eğriydi. Ana kapı, dikey çubuğun alt ucunda, kumarın oynanacağı oda ise üst ucunda yer alıyordu. T’nin kollarını oluşturan iki yanın sol tarafında tuvalet sağ tarafında ise mutfak bulunuyordu.

Kumarhane olarak kullanılan bölmenin ortasına devasa bir oval masa kurulmuş, sekiz plastik sandalye ve tepesinde loş ışık yayan üç ampul oyun için hazırlanmıştı. “Gizemli misafirimiz depoya iki yerden girebilir,” dedi Behçet, koridorda arkadaşıyla ilerlerken. “Biri legal yollardan… Yani giriş yaptığımız kapı. İkincisi de bu tuvaletin havalandırma penceresi. Havalandırma penceresi dediğime bakma. Kocaman. Biraz zorlasa, iki adam aynı anda içinden girer. Geçen sene gece yarısı bir serseri girmişti zaten. O günden beri kapalı tutmaya dikkat ediyoruz. Diğer odaların pencereleri demir korumalı. Burası da tuvalet. Depoyu kiraladığımızda burası ardiye gibi bir şeydi. Bir alafranga taktırdık tuvalet olarak kullanıyoruz.”

“Girebilir miyim, biraz sıkıştım?”

“Tabii oğlum,” diyerek yüzeyi aşınmış tahta kapıyı itti Behçet. Kriminolog içeri girdi. Oda, bir tuvalet için gereksiz derecede büyüktü. Gözleri ışık düğmesini aradı. Etrafı aydınlattıktan sonra kapıyı kilitlemeye çalıştı ama göbeğin üzerinde anahtar yoktu. Bunun yerine kilidin üst kısmında bulunan ince demir çubukla mahremiyet sağlanıyordu.

Üzerindeki ceketi çıkararak, yan tarafta duvara gömülü çiviye astı. Kapının tam karşısına denk gelen alafranga tuvalete oturunca tüm vücudu buz kesti. Oturduğu yerde sağına soluna bakındı. Behçet’in bahsettiği havalandırma penceresi sağ tarafına düşüyor olmalıydı. Arada set gibi duran duvar yüzünden oturduğu yerden görülmüyordu.

Dikkatini etraftaki gazete yığınları, yumak yumak haline gelmiş ipler, boş boya kovaları ve çeşitli tesisat malzemeleri çekti. Buranın eskiden ne fabrikası olduğunu tahmine çalıştı, sonra bunu Behçet’e sormanın daha zahmetsiz olacağına karar verdi.

İşini bitirdikten sonra sağında kalan duvarı geçerek, havalandırma penceresinin bulunduğu bölmeye ilerledi. Halka biçimindeki mandala asılarak, dikdörtgen pencereyi açtı. Buz gibi hava içeri dolunca, buzlu camlı pencereyi eliyle iterek kapattı. Montunu giydi ve tuvaletten çıkarak kumar masasının başındaki arkadaşına katıldı.

 “Arada bir oyunu izliyor gibi yap ki arkadaşlar kıllanmasınlar,” dedi Behçet sandalyeleri düzenlerken. Daha sonra cebinden çıkardığı mührü açılmamış iskambil kutusunu masaya bıraktı. “Senin yerin burası olacak” diyerek kumar masasının çaprazındaki sandalyeyi işaret etti. “Bak sana bahsettiğim yansıtıcı şu. Aynadan dış kapıyı kontrol edebilirsin. Ben baktım, görüş açısı gayet iyi. Yine de sen de bir bak.”

Kriminolog, sandalyeye oturarak aralık bırakılan kapıyı gözledi. Koridorun eğri olması dolayısıyla kapının girişi, normal şartlar altında kumar oynanan salondan görünmüyordu. Ancak tıpkı trafikte kullanılan aynalara benzer yansıtıcı sayesinde girişi net biçimde görüyordu şimdi. Görüş açısına girmeden herhangi birinin bu kapıdan içeri sızması imkânsızdı. Nedense Gece Gelen’e karşı bu küçük oyun büyük bir avantajmış gibi göründü gözüne. İçi özgüvenle doldu.

Behçet, yuvarlak masada oturacağı yeri seçti. “Yüzüm sana dönük olsun ki, bir şey olduğunda bana kaş göz yapabilesin.”

Kriminolog başını salladı. “Bir durum olursa ıslık mı çalayım?”

“Hayır hayır. İster istemez bir süre sonra oyuna dalıyorum, ıslığı kaçırırım. Adamı gördüğün an ‘İçeri silahlı bir adam girdi’ diye seslen. Adam silahlı olsun olmasın önemli değil. Maksat bizimkiler de tetikte olsun. Ben zaten hemen silahıma davranacağım.”

Kriminolog sahneyi kafasında kurmaya çalıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde kapının arasından bir adam süzülüyor. Arkadaşına seslenmesiyle, kumarbazlar ellerinde silah, koridorda ilerleyen adamın içeri girmesini bekliyorlar. Ve birkaç saniye sonra patlama sesleri…

Hakan Haznedar biraz sonra işlenecek muhtemel bir cinayete yardım ve yataklık etmek üzere olduğunu ilk kez tüm ağırlığıyla hissetti. İçinde bir pişmanlık duygusu oluştuysa da kısa sürede yok etmeyi başardı.

Sonra aklına gelen sorunu halletmek için arkadaşına seslendi. “Bana bak Behçet. Celal’i şu sandalyelerden birine oturtabilir misin? Arkasının bana dönük olmasını istiyorum.”

Behçet içini çekti. “Yine mi şu hile meselesi?” 

“Aynen. O mektubu okuduğumdan beri Celal’in yıllardır sizi söğüşlediği düşüncesini atamıyorum kafamdan. Çünkü eğer Celal dürüst biçimde oynuyor olsaydı, Gece Gelen o gece yaşananları bilse dahi, Naim’in ölümünden Celal’i sorumlu tutmazdı bence. Evet, Celal silah teklifini yaparak adamı ölüme göndermiş ama bu yalnızca bir teklifti. Kimse Naim’i intihara zorlamamıştı, senin dediğin gibi. Üst üste kaybede kaybede psikolojik olarak yıkılmıştı Naim. Kumarın doğasında var bu. Birileri kaybeder, birileri kazanır. Fakat Celal oyunları hileyle kazanıyorsa… İşte o zaman her şey değişir, değil mi? Naim bu durumda adamın mektupta da belirttiği gibi kendi isteğiyle ölümü seçmemiş, ölüme mecbur bırakılmış oldu. Çünkü kendisine kazanma şansı sunulmamıştı.”

“Peki, dediğin gibi olsun. Ana oyun öncesi eşli oyun teklif ederim bizimkilere. Ben buraya otururum, Celal’i de eş olarak seçip karşıma alırım. Kabul eder herhalde. Ama daha sonra yerini değiştirmek isterse bir şey yapamam.”

“Ben burada oturuyorum diye arkası bana dönük olanlar rahatsız olmaz değil mi?”

“Hayır. Bu mesafeden ellerindeki kartları görmen imkânsız. Yine de sorun ederlerse tamamen arkanı dönersin bize.”

“Peki diyelim ki Celal hile yapıyor ve ben bu gece durumu anladım. Böyle bir durumda n’olur?”

“Valla bilmiyorum. Büyük ceza keseriz. Şimdiye kadar kazandıklarını hesaplayıp bu parayı ondan alıp aramızda üleşiriz.”

“Hmm. Bu durumda hepiniz bana borçlu olursunuz. Komisyonumu alırım.”

Behçet gülümsemekle yetindi.

“Biriniz bir manyaklık yapıp Celal’i vurmaz değil mi?”

“Yok, be oğlum. Sen bizi seri katil filan mı sanıyorsun? Ama sen hilesini yakalayacağım diye asıl işini unutma.”

“Merak etme. O iş bende.”

Kriminolog biraz önce ortaya attığı teorinin detaylarını düşündü. Bir kimse bunalıma girip kumar masasında kendi kafasına sıksa ve daha sonra kumarda yıllardır hileli biçimde kaybettiği anlaşılsa, hileci cinayetten yargılanabilir mi? Muhtemelen. Celal’in her halükârda azmettirici olduğu kesindi. Bir insanı kendi canını almaya azmettirmişti! Fakat mahkemede avukatının yapacağı savunma da belliydi: Tetiğe basan el maktulün eliydi ve ortaya konan paranın çekiciliğine kapılması bir yana, gerçek anlamda zorlayıcı bir unsur yoktu. Celal’in davası ne ilginç olurdu diye geçirdi içinden.

Arkadaşı silahını masanın üstüne koyunca Hakan Haznedar içinde bir boşluk hissetti.

Acaba ben de yanımda silah getirse miydim? Neyse birazdan depo Gece Gelen’i kevgire çevirmeye yetecek kadar silahlı adamla dolacak. 

***

Kırk dakika sonra tüm oyuncular odaya doluşmuştu. Kriminolog her biriyle ayrı ayrı tanıştı. Ali içlerinde en genç olanıydı. Yüzü çillerle kaplı, turuncu kafalı, kendi halinde, sessiz sedasız bir tipti. Yeni giriştiği bir turizm emlak şirketi işiyle ilgili konuşuyordu. Ellili yaşlarının ortalarındaki otelci Volkan ise orta boylu, yuvarlak yüzlü, uzun burunlu, kurbağa gözlü bir adamdı. Meslektaşı Celal, içlerinde Hakan’a en soğuk davrananıydı. Kalın kara kaşlı adam, tokalaşma esnasında Kriminolog’un yüzüne bile bakmadı. Orta yaşlardaydı ama oldukça sağlıklı ve dinç görünüyordu.

Oyun arkadaşlarının huzursuzlandığını fark eden Behçet, onları bir kenara çekti. “Hakan eski arkadaşımdır, ısrar etti, kıramadım. Bir iki el oyun oynadıktan sonra bizi rahat bırakır, merak etmeyin.”

Kriminolog masaya davet edildi. Cebinden çıkardığı on bin doları, kayıtsızca bıraktı masaya. Oyun teklifi Volkan tarafından kabul edildi. Behçet iskambil destesini arkadaşlarının gözü önünde kutusundan çıkardı.

Kriminolog ile Volkan’ın birkaç dakika sürmesi planlanan oyunu uzadıkça uzadı. Masadaki yeşilliklerin etkisi altına giren Hakan Haznedar düşüncelere dalmaktan alıkoyamadı kendini: Biraz kazanır sonra çekilirim. Anaparayı Behçet’e veririm üstü de benim olur. Neden illa kaybedeyim ki?

Ancak başlarda iyi giden oyun, terse döndü. Yirmi dakika sonra tüm parasını kaybetmişti.  Sessizce kendisine ayrılan köşeye geçti. Küçük masanın üzerine üst üste yığılı dergilerden birini alarak okuyormuş gibi yaptı. Bu sırada oyundan çekilmeyip işi uzattığı için Behçet’in öfkeli bakışlarıyla karşılaştı.

Beş arkadaş, kumar masasında yerlerini aldılar. Hepsi gayet ciddiydi. Geldiğinden beri neşeli anekdotlarıyla arkadaşlarını güldüren Haldun bile somurtuyordu. Müteahhit olanı içlerinde en varlıklılarıydı. “İki yıldır vergi rekortmenleri listesine giriyor,” demişti Behçet bu kat kat gerdanlı, tıknaz ihtiyar için.

Behçet, Kriminolog’un isteğini yerine getirebilmişti. Celal tam da Hakan Haznedar’ın istediği noktada oturuyordu. Aradaki mesafe kâğıtları görebilmesini imkânsız kılıyordu ama Kriminolog’un derdi kâğıtları görmek değil, Celal’in pervane gibi dönen ellerinin hileye işaret eden bir olağan dışılık sergilemesine tanıklık etmekti. Arada bir aynadan süzdüğü dış kapının önündeki hareketsizlikten sıkıldıkça başını çevirip Celal’in ustaca kıvrılan parmaklarını takip ediyordu.

Oyun başlayalı iki saatten fazla zaman geçmiş, Celal’in hiçbir anormal hareketine şahit olmamıştı. Üstelik tam kapatılmamış kapı da aralanmamıştı. Haznedar arada bir sigara içme bahanesiyle kapı önüne çıktığı zaman etrafı kolaçan ediyor, fakat sokakta bir Allah’ın kulunu göremiyordu. O kadar umutsuzluğa kapıldı ki, saat üç buçuk sularında, uyku bastırdı. Saat dört buçuk olduğunda artık Behçet de ümidini kesmiş, oyun aralarında arkadaşının yanına gelip yakınıyordu. “Nerede kaldı bu herif? Sabrımızı mı sınıyor?”

“Belki de topluca dışarı çıkacağınız anı bekliyordur. İstersen arkadaşlarına sokakta şüpheli bir adamın dolaştığını söyle. Çıkışta tetikte olsunlar.”

“Dur huylandırmayalım kimseyi. Sonra bir şey çıkmazsa oyunu kazanmak için dikkatlerini dağıttığımı iddia ederler. Kumarbazların kafası böyle çalışır.” 

Kumar masasında partiler bir başlayıp bir sona eriyor, oyundan çekilenler arka taraftan ellerinde yiyecek ve içeceklerle gelip masadakilerin restleşmelerini izliyor, bazısı Kriminolog ile sohbet etmeye çalışıyordu.

Behçet’in bir arkadaşı olduğunu söylüyordu Hakan Haznedar. Ticaret ile uğraşıyordu. Kumar merakı yoktu ama arada öylesine oynuyordu. Hayır, alkolle arası yoktu. Zaten arabayı kendisi kullanacaktı. Behçet’le birlikte döneceğinden gecenin bitmesini bekliyordu.

Saat beşe doğru Kriminolog sol tarafından yükselen rest, pas, gördüm, gibi kelimeler duymaktan bıkmış, artık bir an önce bu çilenin bitmesini diliyor, kafasını her çevirdiğinde masada oyuncuların sayısı bir azalıp bir çoğalmış oluyordu.

Saatler beş kırkı gösterirken, kıyasıya süren bir oyun sonunda yalnızca Behçet ile Ali kalmıştı masada. Bira şişesini kafasına diken Haldun sırtını duvara dayamış oyuna göz atıyor, Volkan da masaya abanmış arkadaşlarının mimiklerinden kimin elinde hangi kâğıt olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.

“Celal nerede?” diye sordu Haldun, çakırkeyif. “Bu oyun birazdan biter. Gelsin de bir el daha atalım.”

“Tuvalette,” dedi Volkan. “Kapıya vurdum az önce. Midesini bozmuş. Siz oynayın, ben kötüyüm diyor.”

Haldun sandalyesine çöktü. “Üşütmüştür. Kaç kere dedim şu adama soğuk havalarda dikkatli ol diye. Neyse, oyun bitsin de dördümüz bir el daha atarız.”

“Beni de pas geçin,” dedi Volkan ayaklanarak. Üzerinde mahmur bir hava vardı. “Siz üçünüz oynarsınız.”

“Nereye gidiyorsun? Bir iki el daha oynayalım, beraber kalkarız.”

“Ben sizin gibi evde bütün gün uyumayacağım oğlum. Saat altıyı geçiyor. Bizimkini annesine götürmem lazım birazdan.”

Ceketini iliklerken Kriminolog önüne geçti. “Ben de sizinle kapı önüne kadar geleyim Volkan Bey. Bir sigara yakayım da uykum açılsın.” Amacı, kapının açık olduğunun Volkan tarafından anlaşılmasını engellemekti.

Dışarıda buz gibi bir hava karşıladı ikiliyi. Gökyüzü aydınlanmamıştı. Kriminolog içini çekti. “Kar yağsaydı hava biraz yumuşardı.”

Volkan “Evet,” dedi dalgın dalgın. Sonra da “İyi geceler,” dileyerek sıra sıra lüks arabaların dizili olduğu araçların arasından geçti ve cipine bindi. Arkasından bir süre bakakalan Kriminolog izmariti ayağının altında ezdi. Etrafı şöyle bir süzdü ve kapıyı yine aralık bırakarak içeri girdi.

Kumar masasında restleşmeleri süren Ali ile Behçet, ortaya hatırı sayılır miktara para sürmüşlerdi. Oyunun kızışması Kriminolog’un da ilgisini çekti. Kartları avuç içlerinde yelpaze gibi dizen eller, masaya vurulan yumruklar, kenardan iki oyuncuyu gaza getiren adamların coşkusu uykusunu açtı. Bir yandan oyunu seyreden öte yandan arada bir sağına soluna bakınan Haldun sonunda sabırsızlandı. “Dur şu Celal’e bir de ben bakayım, kubura mı düştü pezevenk.” Paytak adımlarla yürüdü ve tuvaletin kapısına sertçe vurdu. “Hadi oğlum yeni partiye başlayacağız. Seni bekliyoruz.”

Kapının arkasından Celal’in sesi duyuldu. “Haldun hiç sorma, midem fena. Siz oynayın.”

“Yediğin bir şey mi dokundu?”

“Bilmiyorum. Üşüttüm herhalde.”

“Allah Allah. İyi, biz başlıyoruz o halde.” Yeniden arkadaşlarının yanına döndü. “Beyler Celal motoru fena bozmuş.” Sonra köşede, gazeteleri kurcalayan adama döndü. “Siz katılmak ister misiniz Hakan Bey?”

“Aa, hayır. Ben sizin yanınızda amatör kalırım.”

“Tamam, öyle olsun.”

Behçet ile Ali’nin oyununda bahisler yükselmiş, masanın üzerinde küçük, yeşil bir tepe oluşmuştu. Artık tüm dikkat bütün parsayı kimin toplayacağı üzerineydi. Kriminolog, arkadaşı Behçet’in kendisini oyuna nasıl kaptırdığını görünce, aynı hataya düşmek üzere olduğunu fark ederek asıl işine odaklandı.

Birkaç dakika sonra nihayet kırmızı ve siyah renkli, sıralı kâğıtları masaya döken Behçet “Şansına küs Ali,” diyerek banknotları önüne doğru çekti. “Bugün benim günümmüş. Bunun üstüne bir keyif sigarası yakılır artık.”

Turuncu kafalı adam, yarı öfkeli masadan kalktı. İçeri gitti ve elinde birayla geri döndü. Üç kumarbaz oyunun analizini yapmaya başladılar bu sıra. Haldun, Ali’nin oyun tarzını eleştirerek, ne zaman çekilmesi gerektiğini bilmediğini, elini çok belli ettiğini, hamlelerinin zamansız olduğunu söyledi. “Senin daha çok fırın ekmek yemen lazım oğlum,” diye bitirdi konferansını.

Behçet ise bu esnada ikiliden sıyrılarak Kriminolog’a yanaştı. “Ee ne var ne yok?”

“Valla hiçbir şey yok. Adam vaz mı geçti acaba?”

“Bilmiyorum ama sayesinde iki yüz elli bin papel kazandım. Bakma bugün millet havasında değil. Kimse çaktırmıyor ama akıllarında halen Naim olayı var.”

“Keyifsiz olduklarını fark ettim.”

“Bizim elemanın geleceği yok anlaşılan. Maçası yemedi herhalde. Seni de yordum bir blöf uğruna. Neyse otuz bin dolar daha az vereceğim sana” dedi gülerek. “Her türlü kârdayım.”

“Ne olur ne olmaz boşlamayalım yine de. Herif kapı önünde pusuya yatmış olabilir.”

“Tamam. Zaten çıkacağız birazdan.” Arkadaşlarına döndü. “Hadi beyler son el.”

Kâğıtlar karıldı, dağıtıldı, paralar ortaya kondu. Aynı sözcükler, aynı sesler, aynı döngü… Kriminolog ilk izlediğinde bile hoşlanmadığı filmi beşinci kez seyrediyormuş hissiyatıyla sigarasına abandı.

Biraz sonra tuvaletten çıkan Celal ceketine gömülmüş vaziyette, buruşuk bir suratla geldi yanlarına. Yüzü çizgi çizgiydi. “Beyler kusura bakmayın, ben bayağı kötüyüm. Midem fena ağrıyor.”

“Hayırdır lan n’oldu?”

Celal başına fötr şapkasını geçirdi. “Hiç sorma Behçet. Soğuk yedim herhalde. İlacımı da yanıma almadım aksi gibi.” Sonra masadaki eksikliği fark etti. “Volkan nerede?”

“Eve gitti. Dur dedik dinlemedi. Karısını bir yere mi bırakacakmış ne.”

“Hadi benden de pas. Fenayım.”

“Bir el daha oynasaydın.”

“Bayağı kötüyüm yoksa oynardım valla.”

“İyi, geçmiş olsun.” Haldun önündeki kâğıda eğildi. Kısa bir hesap kitap yaptıktan sonra, “Sana elli beş bin girmiş bu gece” dedi. “Yine iyi yırttın. Ali çok fena içerde.”

“Bir sonrakinde acısını çıkarırım artık,” diyen Celal ağır ağır kapıya yöneldi.

Kriminolog adeta görev bellemişçesine onun da önüne geçti. “Celal Bey, biraz rahatsızsınız. Aracı kullanabilecek misiniz? Taksi çağırsaydınız. Aracınızı sonra da aldırabilirsiniz.”

Bir yabancının sağlığı ile arkadaşlarından daha fazla ilgilenmesi adamı yumuşattı. “İyiyim iyi. İsminiz neydi? Hah, Hakan Bey. Merak etmeyin. Sizinle de bugün fazla ilgilenemedik, kusurumuza bakmayın. Kumar geceleri biraz gergin geçer ama normalde böyle değilizdir. Behçet daha önce tanıştırsaydı keşke.”

Kriminolog, adamı kapıya kadar geçirdi. Celal Mercedes’ine binip lüks aracın motorunu şahlandırınca, Haznedar’ın içinde kıskanç bir ses varlığını hissettirdi.  

Araba gözden kaybolana kadar izledi adamı. Sonra odaya geri döndü. Üç arkadaşın oyununu seyretmek için en ufak bir istek duymuyordu içinde. Artık tehlikeyi o eski ağırlığıyla hissetmiyordu bile. Belki de bu beladan sıyrıldığı için sevinmesi gerekiyordu ama içinde yarım kalan bir işin, bir beklentinin boşa çıkmasının buruk tadı vardı.

 Gazetenin bulmaca sayfasını doldurmaya başladı. Yine de maksat yerini bulsun diye arada bir kapıya göz atmayı ihmal etmiyordu. Yirmi dakika böyle geçti. Masadan zafer çığlıkları yükselince ilgisi yeniden kumarbazlara kaydı. Ali ellerini ovuşturuyordu. “Neyse, en azından zararımızı biraz kapattık.”

“İyi oynadığından değil oğlum,” dedi Haldun. “Pilimiz bitti de ondan.”

Behçet kartları masaya fırlattı. “Hadi beyler… Kimsede oynayacak hal kalmadı. Bu gece burada biter.”

Ali parayı küçük siyah çantasına doldurdu. Neredeyse sarhoşluk sınırına yaklaşan Haldun “Bekleyin tuvalete gireyim,” diyerek arka tarafa geçti. Biraz sonra geri döndüğünde, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. “Tuvalete giremiyorum. Kapı kilitli.”

“Nasıl kilitli?” dedi Behçet.

“Bildiğin kilitli işte, yani sürgüsü çekili.”

“İçeride kimse yok ki. Sen hakikaten fazla kaçırmışsın bu gece. Oğlum tuvalet diye başka yere girmeye mi çalıştın yoksa?”

“Saçmalama. Sürgülü diyorum işte. Gel sen dene o zaman.”

Odada bulunan diğerlerinin de ilgisini çekmişti bu durum. Dört adam hızlı adımlarla tuvaletin kapısı önünde bittiler. Kriminolog sanki sihirli bir dokunuş yeterli olacakmış gibi parmak ucuyla itti kapıyı. Fakat netice alamadı. Sonra her biri sırayla kapıyı ittirdiler.

“Şöyle çubuk gibi bir şey var mı? Belki sürgüyü attırabilirsek?”

“İmkânsız” dedi Behçet. “Kapı aralığı çok dar. Çubuk filan girmez oradan. Girse de demiri ittiremeyiz. Normalde bile zor açılıyor o çubuk. Kesin serserinin biri işemek için pencereden girdi, kapının sürgüsünü çekip sızıp kaldı.” Tahta kapıyı yumruğu ile dövmeye başladı. “Hey içerdeki. Sana diyorum. Aç kapıyı ayyaş herif! Yoksa polis çağıracağım.” Bir süre tuvaletten gelecek sese kulak kesildiler. Çıt çıkmadı. Behçet bu kez arkadaşlarına çıkıştı. “Kaç kere dedim şu pencereyi açık bırakmayın diye.”

“Tuvaleti en son Celal kullandı,” diye hatırlattı Ali. “Kesin o açık bırakmıştır.”

“Gelin dışarıdan kontrol edelim” dedi Behçet. “Ama birimiz burada kalmalı. Belki herif çıkmaya çalışır. Ali sen dur.”

“Tek başıma mı?”

“Tamam ulan ben de kalayım seninle” diye kükredi Haldun. “Tabansız herif. Sen arkadaşla git kontrol et Behçet.”

Behçet, Kriminolog’u koluna takarak dışarı çıktı. Yolda telaşlı telaşlı sordu. “Hakan neler dönüyor oğlum?”

“Ne bileyim ben. Hiçbir şey anlamadım. Belki de dediğin gibi serserinin biridir.”

“Şu gece gelen mi ne zıkkımsa, o olmasın içerideki?”

“Yok artık. Herif kendini niye tuvalete kilitlesin? Manyak mı bu adam?”

Binanın yan tarafını dolandılar. Ayak hizasındaki havalandırma penceresi önüne gelince Behçet önce camı tekmeledi sonra eğilerek eliyle bir kez daha kontrol etti. “Kapalı bu.”

“Kıralım mı?”

“Bayağı kalın. Kırılmaz ki. Hem çok gürültü çıkar. Kapıdan girmemiz daha kolay olacak.”

Yeniden binaya girip kapı önünde merakla bekleyen ikiliye durumu anlattılar. “Omuz atalım,” diye fikrini sundu Ali. “Behçet seninle birlikte yüklensek kırarız.”

İkili var güçleriyle abandılar. Kapı titredi, sallandı, adeta yerinden oynadı ama bir türlü sürgüsü kırılmadı. Bir kez daha ve bir kez daha… Sonunda demir sürgü gürültüyle koptu ve ikili kendilerini odanın ortasında yuvarlanırken buldular. Kendisini ilk toparlayan Ali oldu. Sonra da Behçet sinkaflı küfürler ederek üstünü başını silkeledi.

Dört adam şimdi tuhaf manzaraya bakıyorlardı: Alafranga tuvaletin kenarında, yüzükoyun uzanmış bir adam…

Ali bir iki adım çekildi. Diğerleri de harekete geçmeyince, adama doğru yanaşan Behçet oldu. Cesedin yanına yanaştı. Gözü kendi ayakkabılarına kaydı. “Beyler yaklaşmayın, yerde kan birikintisi var.” Ardından cesaretini toplayarak cesedin üstüne eğildi. “Beyler bu herif başından vurulmuş. Kurşun kafasını delmiş.” Elinin kana bulanmasına aldırmadan, cesedin başını yan çevirdi. “Aman Allah’ım!”

“N’oldu? Ölmüş mü?”

“Allah’ım” diye sayıkladı yeniden. “Volkan bu. Volkan!”

“Ne? Ne diyorsun oğlum. Saçmalama. Volkan az önce evine gitti ya!”

Behçet’in parmakları hareketsiz yatan adamın boğazına uzandı. “Ölmüş. Volkan’ı öldürmüşler!”

Kanlı başı, bir hayvan kellesi sergiler gibi arkadaşlarına gösterdi. Volkan’ın kurbağayı andıran şişkin gözleri açık kalmış, dudakları morarmıştı. Kriminolog, Ali ve Haldun adamın beyaza çalan çehresine ürpertiyle baktılar.

“Ama nasıl olur?” dedi Haldun. “Volkan evine gitmişti. Hatta kapıya kadar siz uğurlamadınız mı Hakan Bey?”

 “Evet, gözümün önünde arabasına binip gitti.” Herkes şaşkın şaşkın bakınırken Kriminolog “Bir dakika,” diyerek yanlarından ayrıldı. Binanın ön kapısına yürüdü. Sokakta arka arkaya park etmiş araçlara baktı. Sonra geri döndü. “Volkan Bey’in aracı kapı önünde yok.”

“Allah Allah” dedi Haldun. Diğerleri de şaşkınlıkla birbirlerini süzüyorlardı.

Dört adam tuvaletin her yerini kurcaladılar, üst üste yığılı malzemeleri alt üst ettiler. Ancak odada ikinci bir kimse olmadığı açıktı.

“Bak bakalım Behçet,” dedi Haldun. “Volkan’ın silahı üzerinde mi?”

Behçet cesedi güçlükle alafranga tuvalete oturttu. Ceplerini kurcaladı. “Yok.”

“Getirmişti değil mi?”

“Evet,” dedi Ali. “Susturuculusu yanındaydı. Oyun sırasında görmüştüm.”

“Katil almıştır kesin.”

“Hangi katil? Kapı içeriden sürgülüydü.”

Herkesin aklında olan ancak hiç kimsenin dillendirmediği bariz gerçeği söylemişti Ali. “Şu pencereye de bakalım” dedi genç adam. Yan duvarı geçerek pencereyi kontrol ettiler. Önce Ali denedi. Sonra Behçet ve Haldun… Sanki her biri diğerinin tecrübesiyle ikna olmuyor, kendileri de deneyimlemek istiyorlardı. Ancak pencere hiçbir surette açılmıyordu.

“E bu da kapalı? Ama Volkan nasıl öldürüldü?”

“Polis çağıralım da detayları konuşuruz. Yine başımıza bir sürü iş açılacak. Bakalım bu sefer ne diyeceğiz? Allah kahretsin böyle işi. Bu gece buraya hiç gelmemeliydik.”

Haldun’un kendi kendine söylenmesi, hepsinin aklına bir yıl önceki o talihsiz geceyi getirdi. Behçet bu sırada cesedin ceplerinden boşalttıklarını kontrol ediyordu. Gümüş bir zincirin ucundaki halkaya bağlı beş anahtar, siyah deri cüzdan, cep telefonu, ipek mendil ve bir de küçük bir kâğıt parçası çıktı cesedin üzerinden. Cep telefonunun kilidini açmaya çalıştı. “Allah kahretsin!” diye bağırdı başaramayınca. Sonra deminden beri elinde tuttuğu kâğıdı okumak geldi aklına. “Allah belasını versin böyle işin!” diye bağırdı bu kez. Herkes şaşkınlıkla adamın yüzüne bakıyordu. Haldun, kâğıdı meraklı kalabalığa uzattı. “Bakın, burada ne yazıyor.”

Kriminolog, Ali’nin titreyen ellerine tutuşturulan kâğıdı, adamın omzu üzerinden okudu. Sararmış yaprağın üzerinde bozuk bir el yazısı ile ‘Naim’in hesabı görüldü’ yazıyordu.

Ali korku dolu gözlerle baktı arkadaşlarına. “Bu ne demek oluyor?”

“Bu ne demek oluyor biliyor musun?” dedi Behçet kâğıdı eline alarak. “Bu, tasarlanmış bir cinayet! Bir serserinin işi filan değil.”

“Ama neyin hesabı?” dedi Haldun, ayakta zor durarak. Sarhoşluğun sınırına yaklaşmıştı.

“Hem sonra Volkan’ı niye öldürdü ki? Onun suçu ne? Bizim suçumuz ne? Naim olayı…” Kendisine dik dik bakan arkadaşlarını görünce, aralarında yabancı birinin varlığını hatırladı.

 “Bilmiyorum Ali,” dedi Behçet. “Sadece dikkatli olmamız gerekiyor onu biliyorum. Katil yakınımızda olabilir. Bize de saldırabilir. Silahlarınız yanınızda değil mi?” Arkadaşları başını salladı.

“Belki de o notu polise vermemeliyiz,” dedi Haldun. “Durduk yere hiç suçumuz olmayan bir olay yüzünden niye başımız belaya girsin.”

“Bir dakika” diye bağırdı Behçet. “Katil Volkan’ı öldürdüyse, o zaman Celal…” Daha sözünü bitirmeden telefonunu eline almış, Celal Çimen’in numarasını aramıştı bile. “Cevap vermiyor,” dedi sabırsızca.

“Allah Allah. N’oluyor bu gece?” Ali iyice telaş yapmış, yüzü gözü ter içinde kalmıştı. “Polisi aramayacak mıyız?”

“Arayacağız. Sen ara hatta. Benim kafa kıyak.”

Ali polisle konuşurken Haldun da arkadaşının cesedine daha fazla bakamayarak, koridora çıktı. Cesedin yanı başında iki arkadaş kalmıştı şimdi. “Anlayamıyorum. Bu nasıl oldu Hakan?” dedi Behçet, ayakkabısına bulaşan kan damlalarına bakarak. “Hani depoya ana kapıdan giren biri tuvalete gitmek için kumar oynadığımız salondan geçmek zorunda olmasa, adam dalgınlığına geldiği bir anda gözünün önünden geçip tuvalete girdi diyeceğim. Ama sen görmesen biz görürdük mutlaka. Beş adamın gözü önünde tuvalete girecek değildi ya.”

“İhaleyi bana yıkmaya kalkma Behçet. O kapıdan kimse girmedi.”

“E ama tuvaletin penceresinden de giremez? Pencere kapalı, tuvalet sürgülü… Eee?”

Kriminolog, dakikalar geçtikte renk paletinin tüm tonlarına bürünen cesedin çehresine baktı. “Valla anladıysam ne olayım!”

Ardından bakışları birbirini buldu. İkisinin de gözleri aynı şeyi söylüyordu şimdi: Gece Gelen, sözünü tutmuştu!





En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ