Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

GECE YOLCUSU

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Turgut Şişman
Turgut Şişman
Aslında bir çizgi roman tutkunudur Turgut Şişman ama polisiyeye de gönül vermişliği vardır. Dedektif ve Polisiye Durumlar'ın her işine yetişmeye çalışır ve zaman zaman keşke daha çok vakti olsaydı diye düşünür.

Ed Frank, siparişini getiren garson kıza gülümseyerek teşekkür etti. Tepsideki hamburger pek iştah açıcı görünmese de gecenin bu saatinde ve bu berbat yerde bundan daha iyisini bulamayacağını biliyordu.

  Stockwell’den sonra yol iyice tenhalaşmış, o küçük şehirde bir kafeye girip akşam yemeğini yemediği için bin kere pişman olmuştu. Boğazına düşkün biri değildi ama açlığa karşı eskiden beri garip bir tahammülsüzlüğü vardı. İki saat boyunca tek bir konaklama yerine rastlamamak sinirlerini bozmak üzereydi ki kırmızı neon ışıklarının aydınlattığı Mickey’in Restoranı karşısına çıkıvermişti.  Keyifle direksiyonu kırmış, arabasını restoranın önünde duran külüstür bir kamyonetin yanına park etmişti.

İçerisi loştu, müşteri de yok gibiydi. Sadece şişman bir adam önündeki peynir tatlısını tıkınmakla meşguldü. Herhalde dışardaki külüstürün sahibi oydu. Ed’i görünce dik dik bakmış, sonra tatlısını yemeye devam etmişti.

Bardaki kıza siparişini verdikten sonra uzak bir masaya oturmuştu. Saatine bakmış, vaktin bir hayli ilerlediğini görünce ‘Allah kahretsin,’ diye söylenmişti içinden. Geç kalmaktan nefret ederdi. Gecikmek demek, bütün planların altüst olması demekti.

Neyse ki burada -en azından bu gece- servis bayağı hızlıydı.

Kız tepsiyi bıraktıktan sonra “Salon biraz karanlık, kusura bakmayın,” demişti. “Fazla müşteri olmuyor, biz de enerji tasarrufu yapıyoruz. Ama isterseniz birkaç lambayı yakabilirim.”

“Hiç gerek yok,” diye cevap verdi Ed. “Böylesi daha güzel.”

Gerçekten de durumdan memnundu.

On dakika sonra, karnı doymuş bir halde arkasına yaslanırken cebinden telefonunu çıkardı.

Onu gören garson kız uzaktan seslendi. “Maalesef burada çekmiyor. Bir yere telefon edecekseniz barın arkasındakini kullanabilirsiniz. Parasıyla tabii.”

Ed başını salladı. “Hayır, bir yere telefon edecek değilim. Bu saatte herkes uyumuştur. Saat gece yarısını çoktan geçti. Sadece haritaya bakacaktım.”

Kız masaya yaklaştı. “Trenton’a mı gidiyorsunuz?”

“Evet. Sanırım daha dört saatlik yolum var.”

“En az beş saat. Ama sizin yerinizde olsaydım sabahı beklerdim.”

“İşte bu imkânsız. Sabah sekiz, en geç dokuzda orada olmam lazım.”

“İş meselesi mi?”

“Evet, bilirsin işte.”

Garson kız bir an durdu. Sonra, ciddi bir sesle, “Bakın,” dedi, “O yol bu saatlerde biraz tehlikelidir.”

Ed, arkasına yaslandı. “Biliyorum, yol dağların arasından geçiyor. Bazı tehlikeli dönemeçler varmış.”

Garson, “Onlar önemli değil,” dedi elini havada sallayarak. “Daha kötü şeyler var.”

Ed, oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.

“Ya… Ne demek istediğinizi daha açık anlatır mısınız?”

Garson kız, önemli bir konudan söz etmeye hazırlanan birinin tavırlarıyla, “Bayım,” dedi. “Belli ki ülkenin çok uzak bir köşesinden geliyorsunuz. Buralarda olup bitenlerden haberiniz yok. Aklı başında hiç kimse, gece yarısından sonra, sabah güneş doğana kadar o yoldan Trenton’a gitmez burada. Öyle değil mi Fred?”

Fred, birkaç masa ötedeki şişman adam olmalıydı. Tatlısını bitirmiş, şimdi gazetedeki bulmacayı çözmekle meşguldü. Kafasını ağır ağır kaldırıp “Kesinlikle,” dedi. Sanki büyük bir iyilik yapar gibi konuşmuştu. “Bu saatte Trenton’a gidenin aklından şüphe ederim.”

Garson kız, Ed’in önündeki boş tabak ve bardağı alıp mutfağa gitti. Az sonra, dumanı üzerinde iki fincan kahveyle geri döndü. Kahvelerden birini Ed’in ününe koydu, kendisi de geçip karşısına oturdu.

“Fred de Trenton yönüne gidiyor. O taraftaki küçük bir kasabaya.”

Külüstür kamyonetin sahibi onlara bakarak, “Grantham!” dedi yüksek bir sesle.

Belli ki bir kulağı Ed’le garson kız arasında geçen konuşmadaydı. Bu kez nazlanmadan devam etti. “Çuval fabrikası var orada. Her ay en az iki defa giderim. Eskiden olsa bütün gece yolda olurdum. Ama şimdi, sabaha kadar burada bekliyorum. Güneş doğmadan yola devam etmem.”

Garson kız, Ed’in gözlerinin içine bakarak, “Siz de aynısını yapmalısınız,” dedi. “Güneş doğmadan yola devam etmemelisiniz.”

Ed, “Hiç sanmıyorum,” dedi. “Yola devam etmek zorundayım. Aksi halde işimi kaybederim.”

Kız, “Ama,” dedi. “Hayatınızı riske atmak olur bu.”

Ed, “Ne demek oluyor bu şimdi?” diye sorduğunda sesinde meraktan çok bir gerginlik vardı.

“O yolda son üç ayda üç cinayet işlendi,” dedi garson kız, derin bir iç çekerek. “Üç kişi vahşice öldürüldü. Hepsi de arabalarının içindeydi. Teğmen Brigley akrabamdır, o anlattı. Arabalar yolun kenarında sabah saatlerinde bulunmuş. Katil, zavallıları adeta doğramış. Tam bir kan banyosu yani. Brigley, bu işi yapanın bir manyak olduğunu söyledi. Gazeteler seri katil diye yazdı. Cinayetlerin   hepsi Trenton dağ yolunda, gece yarısından sonra iki ile beş arasında işlenmiş. Manyağın arabaları nasıl durdurduğu, içerisine nasıl girdiği hâlâ bir sır. Üstelik kapılar kilitliymiş. Arabaların anahtarı da içerdeymiş. Son cinayet iki hafta önce işlendi. Oklahoma’lı bir kadın doktor öldürüldü. Stockwell’e gidiyormuş. Oradaki hastanede çalışmaya başlayacakmış. Zavallıyı kimse uyarmamış gece yola çıkmaması için. O yoldan az da olsa gelip giden vardı ama son cinayetten sonra geceleri kimse geçmez oldu. Size tavsiyem, beşe kadar buradan bir yere ayrılmamanız. Güneş beşi on geçe doğuyor. O saatte siz de yola yeniden koyulabilirsiniz.”

Ed’in ağzı kurumuştu. Fincanda kalan kahvenin hepsini bir dikişte içti.

Garson kız ayağa kalktı, boş fincanı alıp barın arkasına gitti, bir gazete tomarıyla geri döndü. Elindekileri Ed’in oturduğu masaya bıraktı. Bunlar yerel gazetelerdi. Trenton Post, Stockwell Star ve StockNews. Hepsinde de az önce dinlediği cinayetlerle ilgili fotoğraflar ve haberler vardı. Kızın anlattıkları doğruydu. Gerçekten korkunç cinayetler işlenmişti burada. Yerel polis alarma geçirilmiş, birkaç ekip görevlendirilmişti. Ama şu ana kadar bir sonuç alınamamıştı.

Ed, içini bir tedirginliğin kapladığını hissetti.

Şişman adam pis pis sırıttı. “Ürkütücü değil mi? Üç dört saat burada pineklemekle bir şey kaybetmezsin dostum. Kahveni içer, peynir tatlını yer, biraz da uyursun. Gwenda iyi kızdır. Vardiyası sabah sekizde bitiyor. Sen de zaten o zamana kadar çoktan gitmiş olursun.”

Garson kız barın arkasından “Haklı,” dedi. “Zaten bir hayli yorgun görünüyorsunuz. Sanki biraz dinlenmeye ihtiyacınız var gibi.”

Ed omzunu silkti. “Baltimore’dan beri dört saattir araba kullanıyorum. Dinlenmeyi hayal etmek bile güzel. Ama müdürümün verdiği talimatı hatırlayınca kafamdaki hayal tuzla buz oluyor.”

Şişman adam, “Sen de mi teslimatçısın dostum?” diye sordu.

Ed başını salladı. “Arabamın bagajındaki paketleri saat tam zamanında Bay Mulligan’a teslim etmek zorundayım. Greenwood şirketinin prensipleri böyle. Bay Mulligan gibi bir müşteriyi kaybetmeyi kimse istemez.”

Şişman adam garson kıza döndü. “Bunun işi zor.”

Ed, yüzünü ekşitti. “Rakiplerin müşteri kapmak için fırsat kolladıkları bir piyasada mal teslimatını zamanında yapmamak benim sonum olur. Yeni evimin taksitlerini ödemeye başladığım şu günlerde işsiz kalmayı göze alamam. O yüzden yola devam etmek zorundayım.”

Hesabı öderken, garson kız endişeli bir sesle, “Dikkatli olun,” dedi. “Yolda sakın durmayın ve kimseyi arabanıza almayın.”

Ed, başını sallayarak kıza göz kırptı. “Merak etme. Zaten oyalanacak zamanım yok.”

Arabasını çalıştırıp park yerinden ayrıldı. Anayola girmeden önce, garson kızla şişman adamın restoranın dışına çıktıklarını gördü. Onu izliyorlardı. Sanki bir sirk cambazına bakar gibi arkasından bakıyorlardı.

Ed, “Lanet olsun!” dedi ve gaza bastı. Farların beyaz ve güçlü ışığının aydınlattığı ıssız yolda onunkinden başka tek bir araç yoktu. Radyonun düğmesini çevirdi. Bir müzik istasyonu buluncaya kadar kurcaladı. Sonunda, Chris Rea’nın sesi hoparlörden duyuldu. Cehenneme Giden Yol çalıyordu. Ed, “Ortama bundan daha uygun bir şarkı olamazdı,” diye düşündü.

Otoyolda durmuşken, yol kenarında bir kadın gördüm

Yüzü, camımda yansıyan kendi yüzüm gibi tanıdık bir yüzle

Neyse, arabama doğru yürüdü ve yavaşça eğildi

Korkunç bir baskı, gölgelerimde beni felç etti

Dedi ki: Evlat, burada ne yapıyorsun?

Senin için duyduğum korku, beni mezara soktu

Dedim ki: Anne, zenginler vadisine geldim, kendimi satmaya

Dedi ki: Evlat, bu cehenneme giden yol.

Göl kıyısından geçerken saate baktı. Üç buçuktu. İki saattir direksiyon başındaydı.  Zaman ilerliyor, fakat yol bitmek bilmiyordu. Aksi gibi, bir de yağmur yağmaya başlamış, görüş mesafesi kısaldığından hızını düşürmek zorunda kalmıştı.

İşte tam bu sırada biri çıktı karşısına. Bir adam yolun tam ortasında duruyordu. Onu farların ışığında elleri havadayken sadece bir an için görebildi. Sonra ani bir refleksle direksiyonu sola kırdı, yolun kenarındaki çamura saplanarak durdurabildi arabayı. Her şey çok hızlı olup bitmiş, ne olduğunu anlayamamıştı. Birinin cama vurduğunu duyuncaya kadar yerinden kıpırdamadı. Kapıyı usulca açtığında karşısında sırılsıklam olmuş, temiz yüzlü, genç birini gördü.

Adam nefes nefeseydi, kesik kesik konuşuyordu. “Kusura bakmayın, benim yüzümden oldu. Öyle durmamalıydım orada. Ama ne yapayım? Başka çarem yoktu.”

Ed yavaş yavaş kendine geldi. Olup bitenleri hatırladı. “Deli misiniz siz? Yolun ortasında ne işiniz var? Az kalsın size çarpıyordum. Canınıza mı susadınız?”

Adam, yüzündeki yağmur damlalarını kolunun tersiyle silerek, “Haklısınız,” dedi. “Ama başka çarem yoktu. Sizi başka türlü durduramazdım.”

Ed, birden kendisini toparladı. Garson kızın anlattıklarını anımsamıştı. Ve tabii gazetelerde okuduklarını.

Adamın gözlerine baktı. Masmaviydi. Bir kedininki gibi parlıyorlardı.

Adam, Ed’in aklından geçenleri anlamışçasına, “Endişelenmeyin,” dedi. “Size bir kötülük yapacak değilim.”

“Ne istiyorsunuz? Para mı?”

“Saçmalamayın. Sadece bana yardım etmenizi istiyorum.”

Ed, kapıyı kapatıp oradan derhal uzaklaşmayı düşündüyse de arabayı saplandığı çamurdan tek başına kurtaramayacağını hatırlayarak bundan vaz geçti.

“Tamam,” dedi. “Size yardım ederim ama önce arabayı şuradan çıkartalım. Arkaya geçip biraz iter misiniz?”

Genç yabancı, mavi gözleriyle Ed’e dik dik baktı. “Sakın bana oyun oynamayın,” dedi. “Arabayı iteceğim ama arkadan değil, yandan. Kapı da açık olacak. Beni burada bırakıp gitmenize göz yumamam.”

Dediği gibi yaptı. İş bitince arabaya bindi, arka koltuğa oturdu, kapıyı kapattı ve “Hadi artık gaza basın,” dedi telaşlı bir tavırla. “Çok geciktik.”

Arabayı asfalta çıkartan Ed, yabancıyı dikiz aynasından süzerken “Sorun nedir? Neden beni durdurdunuz?” diye sordu.

“Arabam yolda kaldı,” dedi genç adam. “Nerdeyse bir saattir yürüyorum. Ne bir araba geçti ne de yolun kenarında bir ışık gördüm.”

“Peki, benim ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Stockwell’e gitmemizi sağlayacak en yakın yerleşim yerine bizi götürmenizi.”

“Biz mi?”

“Evet. Beni ve karımı.”

“Karınız nerede?”

“Arabada.”

“Karınızı arabada mı bıraktınız?”

“Ya ne yapsaydım? Benimle birlikte yürüse miydi?”

“Şey…  Yani, gece yol ıssızdır. Tehlikeli olabilir.”

“Başka çaremiz yoktu. Hem arabanın kapıları kilitli. Karım, benden başka kimseye açmaz kapıyı.”

“Yoksa siz de mi Stockwell’deki hastaneye gidiyorsunuz?”

“Evet. Nereden anladınız?”

Ed, cevap vermedi. Bu genç adam onunla oyun mu oynuyordu yoksa aptalın biri miydi? Stockwell’e gidiyormuş, arabası bozulmuş, karısını arabada bırakıp bir saat yardım bulmak için yürümüş… şimdi bunlara inanmalı mıydı? İnsan karısını, hem de böyle ıssız ve tehlikeli bir yolda, üstelik gecenin bu saatinde nasıl yalnız bırakır? Neden arabada birlikte kalmadılar? Pekâlâ sabahı bekleyebilirdi. Nasıl olsa bir araç geçer, onlara yardım ederdi. Evet, evet, bu genç adamın anlattığı hikâye çok saçmaydı.

Yağmur devam ediyor, silecekler çalışıyor, araba hafif bir homurtuyla ilerliyordu. Ed, durumdan hoşnut değildi. Yabancının suskunluğu onu rahatsız ediyordu. Dikiz aynasından tam olarak seçemiyordu ama yine de yüzünün düzgün hatlarını fark edebiliyordu. Yakışıklı bir adamdı. Gazetelerin yazdığı bebek yüzlü denen tiplerdendi. Tıpkı katiller gibi. Bebek yüzlü katiller…

Bir şeyler yapmalıydı. Duruma hâkim olmalı, kontrolü ele geçirmeliydi. Adam doğru söylüyor da olabilirdi. Belki gerçekten arabası yolda kalmıştı ve karısı onu bekliyordu. Eğer böyleyse, kadının yerinde olmak istemezdi doğrusu. Belki de her şey yalandı ve bu masum suratlı herif ona bir tuzak kurmuştu. Allah kahretsin. Bu adamı arabasına almamalıydı. Restorandaki garson kız ona sıkı sıkı tembih etmişti oysa.

Neden hiç konuşmuyordu acaba? Belki de yorgundu. Gerçekten yağmurun altında bir saat yürümüşse bitkin olması normaldi.

Genç adam birden sordu. “Neden bana öyle dik dik bakıyorsunuz?”

Ed, dikiz aynasından gözlerini kaçırıp dikkatini yola çevirdi.

“Kim bilir hakkımda ne düşünüyorsunuz,” diye devam etti beriki. Gözleri hâlâ dikiz aynasındaydı.

Ed yutkundu. “Apansız ve olmadık bir yerde karşıma çıktınız. Hem de ıssız bir yolda. Ne düşünmemi isterdiniz?”

“Korkuyor musunuz?”

Ed cevap vermedi.

Yabancı adam güldü. “Belki de benim şu cinayetleri işleyen manyak katil olduğumu düşünüyorsunuz.”

Tekrar cevap beklermiş gibi sustu.

Ed, bakışlarını yoldan ayırmasa da arka koltuktaki yolcunun dikiz aynasından kendisini izlediğinin farkındaydı.

“Haksız sayılmazsınız,” dedi genç adam. “O korkunç katil olmamam için hiçbir sebep yok. O da kurbanlarının arabasına bir şekilde binmiş olmalı. Yolda kalmış birine yardım edecek merhametli bir insan mutlaka eninde sonunda çıkar, öyle değil mi? Çıkmasa bile benim yaptığım gibi zorla durmalarını sağlamış olması da mümkün.”

Ed, sinirlerine hâkim olması gerektiğini düşündü. Hemen bir plan yapmalıydı. Büyük tornavida torpido gözünde duruyordu. Ama onu oradan nasıl alacaktı?

“Kurulanmak için kâğıt peçete ister misiniz?”

Kâğıt peçeteler torpido gözündeydi. Eğer peçete bahanesiyle oraya uzanabilirse, tornavidayı da alabilirdi.

“Hayır.”

Ed’in duymak istemediği bir cevaptı bu. Normal biri olsa kurulanmak isterdi. Ancak aklında başka şeyler olan biri, sırılsıklam bir vaziyette arabanın arka koltuğunda oturmayı umursamazdı.

Ed, neredeyse panik atak geçirmek üzereyken arkadaki, “Birkaç tane alayım,” dedi.

 ‘Hata yaptığını fark etti herhalde’, diye geçirdi içinden. Kendisinden kuşkulanacağını anlamıştı. Zaman kazanmak istiyordu.

Uzanıp torpido gözünü açtı. Elini iyice soktu içine. Hay Allah, neredeydi şu tornavida?

Sonunda buldu. Usulca alıp ceketinin cebine yerleştirdi. Sonra peçete kutusunu arkaya uzattı.

Aradan beş dakika geçmemişti ki yabancı, “Tamam,” dedi. “Şu ilerdeki köprüyü geçtikten sonra sağ tarafa yanaşın.”

Ed, köprüyü görmüştü. Demek planın uygulanacağı yer burasıydı. Artık ne olacaksa olacak ve bu iş burada bitecekti. Sağ elini yavaşça ceketinin cebine doğru götürdü. Kendisini güvende hissediyordu. Üzerinde gizlediği bir silah yoksa, bu bebek yüzlüyle çok kolay başa çıkabilirdi. Bundan emindi.

Araba yavaşladı, köprünün sonuna gelince durdu. Ed’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Yolun diğer tarafında park etmiş bir araç vardı.

“İşte, karım orada,” dedi yabancı adam.

Aynı anda arabadan indiler. Yolun kenarındaki araca doğru koştular. Arabanın kapılarını açmaya çalıştılar ama kilitliydi.

Ed, arabanın içine baktı. Manzara tüyler ürperticiydi.

Genç adamın anlattıkları doğruydu. Karısını arabada bırakmış, kendilerine yardımcı olacak birini bulmak için dakikalarca yürümüştü. Şimdiyse, geride bıraktığı arabanın içi adeta bir kan banyosuna dönmüştü. Kadının cesedi arka koltuğa yığılıp kalmıştı.

Ed, nefesini tutarak baktı. Gerçeği o anda tüm çıplaklığıyla gördü.

Eli cebindeki tornavidaya uzanırken, yolda arabasına aldığı bebek yüzlü genç adam çıldırmışçasına çığlıklar atıyordu.

***

Teğmen Brigley küfrederek arabasından indi. İşini bitirmek üzere olan Doktor Robert March’ın yanına yürüdü.

“Ne diyorsun Bob? Hayalet’in işi mi yine?”

Doktor belini tutarak doğruldu. Kel kafasında biriken terleri mendiliyle sildi. “Öyle görünüyor ama kısmen.”

Teğmen Brigley yüzünü buruşturdu. “Nasıl yani? O mu, değil mi?”

Son üç aydaki dördüncü cinayetti bu. Hayalet adını verdikleri katil hâlâ yakalanamamıştı. Teğmen   kendisini diken üzerinde hissediyordu. Federallerin bu işe burunlarını sokması artık an meselesiydi.

İhbar sabah dokuz buçukta yapılmıştı. Grantham’a yük taşıyan Fred McMurray adında biri merkezi aramıştı. Leefold Köprüsü üzerindeki bir arabada cesetler gördüğünü söylemişti. O da hemen ekibini toplayıp yola koyulmuştu.

Olay yerine geldiklerinde Fred gitmişti. Teğmen sinirlendi ama adama hak da verdi. Issız bir yolda, içinde ölüler bulunan bir arabanın yanında polisi beklemeyi hayal etmek bile zordu. Bunu yapabilmek için insanın çelik gibi sinirlere sahip olması gerekirdi. Neyse ki adamın Grantham’daki adresi ve telefon numarası not defterinde yazılıydı. Burada işi bittikten sonra onunla temasa geçecekti.

 “Arabada üç ceset var,” dedi Doktor. “Adamın adı Arthur Croock. Cebinden çıkan kimliğinde öyle yazıyor. Tootbridge’de öğretmenmiş. Otuz iki yaşında. Kadının adı Stella. Yaşı yirmi sekiz. O da öğretmen. Aynı okulda. Dokuz aylık hamileymiş. Görünen o ki, karı-koca Stockwell hastanesine gidiyorlarmış. Doğum için.”

Teğmenin kaşı hafifçe seğirdi. “Üçüncü ceset kime ait?”

Doktor derin bir nefes aldı. “Bebeğe ait. Kadın arabada doğurmuş. Ardından kan kaybından ölmüş. Bebek de annesinin kanıyla boğulmuş.”

“Bebek annesini, annesi de bebeği öldürmüş ha?.. Peki adamı öldüren ne?”

“Büyük ihtimalle bir tornavida.”

Teğmen hoşnutsuz bir sesle mırıldandı. “Yani Hayalet…”

“Öyle anlaşılıyor. Croock’un vücudunun birçok yerinde yara izi var. Ama en çok kalbinde. Tornavidayı altı kez kalbine saplamış, Hayalet’in kurbanı olduğu kesin. Daha önceki cinayetlerle bir hayli benzerlik var. Yalnız bu kez cinayet dışarıda işlenmiş. Kapıdaki kan izlerinden anlaşılıyor. Katil, onu daha sonra arabaya sokmuş. Kapıyı da kilitlemiş.”

“Anahtar?”

“Kurbanın cebinde.”

Teğmen sinirli sinirli güldü. “Başka nerede olabilirdi ki zaten?”

Doktor gittikten sonra, arabanın yan tarafındaki ayak izlerini inceledi. Hepsinin kalıpları alınmıştı ama daha sonuçlar gelmeden burada iki farklı ayak izi olduğunu görebiliyordu. Biri kurbana aitti. Diğeriyse katile. Yolun karşısında tekerlek izleri vardı. Onun da fotoğrafları çekilmiş, kalıpları çıkarılmıştı. Küçük ama önemli ipuçlarıydı bunlar. Belki, federallere gerek kalmadan bu davayı çözmesine yardımcı olabilirdi.

Olay yerindeki işi bitince Grantham’a gidip Fred’le konuştu. Adam ona dişe dokunur hiçbir şey anlatmadı. O da zaten bunu beklemiyordu. Sadece dün gece kuzeni Gwenda’nın, çalıştığı Mickey’in yerinde karşılaştığı birinden söz etti. Adam bütün uyarılarına rağmen yola çıkmıştı. Bütün gece yolda olduğuna göre bir şeyler görmüş olabilirdi. Bu adamı bulmalıydı. Ancak, Fred onun hakkında bir şey bilmiyordu. Biraz konuşmuşlardı ama söyledikleri hatırından çıkmıştı.

Teğmen, bunun üzerine geri dönüp Gwenda’yla konuşmaya karar verdi. Stockwell’e vardığında saat altı olmuştu. Kuzenini Berstein Tiyatro Okulu’ndaki akşam dersine gitmek üzere evden çıktığı sırada kapıda yakaladı. Ona, arabaya binmesini, soracağı bazı sorular olduğunu söyledi. Okula birlikte gittiler. Gwenda, yol boyunca bütün bildiklerini Teğmen’e anlattı.  

Adamın adı Ed’di. Kırk yaşlarında sarı saçlıydı. Gwenda, patronunun enerji tasarrufu sevdası nedeniyle yüzünü iyi görememişti. Ama çenesinde iri siyah bir ben olduğunu hatırlıyordu. Hatırladıklarının hepsi bu kadar değildi. Kullandığı yeşil Ford steyşın arabanın plakası da aklındaydı. Adının ilk harfleri olan GW ile başladığı için dikkatini çekmiş ve unutmamıştı. Ed, Oklahoma’dan geliyordu. Çalıştığı şirketin adı Greenwood’du ve arabasında Trenton’da iş yeri olan Bay Mulligan’a teslim etmesi gereken bazı mallar vardı.

Teğmen Brigley, kuzeninin hafızasıyla gurur duyabilirdi.

O gece Stockwell polis merkezindekiler sabaha kadar uyumadılar. Telefonlar, fakslar, bilgisayarlar bütün gece vızır vızır çalıştı. Saatler ilerledikçe Teğmen’in umutları azaldı, giderek kabusa dönüştü.

Trenton’da Bay Mulligan diye biri yoktu. Hatta, bu soyadını taşıyan hiç kimse yoktu koca şehirde. Eyalet polisinin kayıtlarında üç gün önce yeşil bir Ford steyşının çalındığı görünüyordu. Baltimore’da Greenwood adında üç şirket vardı ama hiçbiri Trenton’a teslimatçı yollamamıştı. Üstelik hiçbirinde Ed adında biri çalışmıyordu.

Plakanın sahte olduğu da ortaya çıkınca Teğmen koltuğuna yığıldı kaldı. Pes etmişti.

***

Ed’in kaldığı motel, otobanın uzağında kaldığı için oldukça tenhaydı. Banyoda yüzünü kurularken, dün geceyi düşünüyordu. Kadını arabanın içinde gördüğü an, Tanrı’nın adaletine olan inancı daha da artmıştı. Tuzağa düşürüldüğünü zannetmiş, paniğe kapılmış, her şeyin bittiğini sanmış ama öyle olmamıştı. Kaderi ona devam etmesi gerektiğini söylemişti. O da devam edecekti. Çünkü dünya günahkarlarla doluydu.  

Aynadaki hayaline bakarak sırıttı. Saçlarındaki sarı boyadan ve çenesindeki iri benden nihayet kurtulmuştu. Artık Ed’e veda edebilirdi.

Eve dönme zamanıydı. Küçük kasabası onu bekliyordu. Önce biraz dinlenecek, ardından yeni bir av sahası bulmak için kolları sıvayacaktı. En kısa zamanda uygun bir yer bulacağından emindi. Zira bu ülke çok büyüktü ve bir sürü ahmak, beceriksiz polis vardı.

Tel çerçeveli gözlüğünü taktı. Kolalı, beyaz yakasını düzeltti. Rahip cübbesinin eteklerine bulaşan tozları silkeledi. Aynada son bir kez kendisine baktıktan sonra, Bates Motel’in iki numaralı odasının kapısını açtı. Çoktan Lasker gölünün dibini boylamış olan yeşil Ford’un yerine satın aldığı mavi Buick’ini getirmesi için resepsiyondaki delikanlıya seslendi.

“Norman!”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ