Hikaye: Balkon

Yayın Tarihi:

spot_img

Alper salondaki yeşil kadife koltuğa oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, geniş pencereden evin balkonunu izliyordu. Kedi, simsiyah tüylerini güneşin altında ışıldatarak incecik balkon korkulukları üzerinde dans eder gibi alışkın hareketlerle geziniyordu. Birden durdu ve komşu binanın balkonuna gözlerini dikip izlemeye başladı. Komşu balkondaki onlarca serçenin biri uçup biri konuyor, cıvıl cıvıl ötüşlerle adeta kediyi baştan çıkarmaya çalışıyorlardı. Alper’in yüreği ağzına geldi. Yoksa korktuğu başına mı gelecekti?  Evet, galiba öyle olacaktı. Kedi gerildi, gerildi ve bir anda ok gibi karşı balkona doğru sıçradı! Balkona henüz ulaşamadan da aşağı doğru uzun bir düşüşe geçti.  Alper panik halinde balkona koşup aşağı baktığında, metrelerce derinlik onu girdap gibi içine çekti. Başı dönerek korkuluklara tutundu ve güçlükle dengesini buldu. Evet, işte oradaydı! Yukarıdan siyah bedenini küçücük bir leke gibi görebiliyordu, hayattaydı; hâlâ sürünerek de olsa hareket ediyordu! Acilen aşağı inmesi gerekiyordu. Balkon demirlerine tutuna tutuna aşağı inecekti. Derin bir nefes aldı, demirlere tutundu, önce bir bacağını dışarı attı, sonra diğerini. Elleriyle demirleri sıkı sıkı tutarak bedenini aşağı sallandırdı. Alt katın balkon demirlerine baktı. Kendini buradan aşağı bıraksa, filmlerdeki gibi alt katın demirlerini yakalayabilir miydi? Son anda vazgeçti. Çekti kendini yukarı, balkona geri çıktı. İçeri koştu. Sokak kapısını açtı. Karanlık ve kasvetli apartmanda kimseler görünmüyordu. Merdivenlere atıldı ve basamakları üçer beşer, uçarak inmeye başladı. Yedinci kattaydı, çok hızlı hareket etmesi lâzımdı! Dördüncü kattayken birden aklına asansör geldi. Eski ve pis asansörün yer yer boyaları dökülmüş gri, metal kapısını açtı, telaşla bindi ve zemin düğmesine bastı. Asansör sarsılarak hareket etti ve aşağı ineceği yerde yukarı çıkmaya başladı! DUR düğmesine üst üste bastı, bastı, ama bir etkisi olmadı. Asansör yedinci katı geçti, sonra sekizi de; katlar bitmesine rağmen yukarı çıkmaya devam ediyordu! Haykırmaya çalıştı, ama bir avuç kum yutmuştu sanki, sesi çıkmadı. Kapıyı yumruklamaya başladı. Şimdi ise asansörün kapısı yok olmuş, sadece aşağı doğru kayan duvar kalmıştı kabinin önünde. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi çarparken, hâlâ haykırmaya çalışıyordu. Bazı sesler gelmeye başladı uzaktan, “Uyan!” diyordu biri ona. “Uyan!”

Minik zilin devam eden şıngırtısıyla gözlerini nefes nefese açtığında nerede olduğunu hatırlayamadı önce. Sonra yoğun bir sisin içinden süzülür gibi çıkarken, yavaş yavaş ortam berraklaştı.  Psikiyatrın ferah ve aydınlık ofisindeydi. Son derece sade ve zarif döşenmiş bir odaydı. Krem rengi perdeler tatlı bir bahar tazeliğinin içeri dolduğu pencerenin önünde tiril tiril uçuşuyordu.  Dışarıdan kuş cıvıltıları çalınıyordu kulağına. Birkaç çeşit irili ufaklı aloe vera saksısı odanın köşesine yerleştirilmişti. İçinde dosyaların bulunduğunu tahmin ettiği şık konsolun üzerine turuncu renkli, irice bir tuz lambası konmuş ve yanına boy boy mumlar sıralanmıştı. Duvarda demir ve metal karışımı, özel tasarım bir tablo dikkati çekiyordu.  Alper televizyon koltuğuna benzer geniş, rahat bir koltuğa uzanmış yatıyordu. Başucunda ise Dr. Nermin kestane rengi, kâküllü saçlarının ve keskin hatlı kaşlarının çevrelediği parlak bakışlarını yüzüne dikmiş, dikkatle onu izlemekteydi.

“Alper Bey, iyi misiniz?” diye sordu Dr. Nermin.

Soluğunu düzenlemeye çalışarak, “Evet, iyiyim şu anda” diye yanıtladı Alper. Dr. Nermin’in uzattığı sudan küçük iki yudum aldı.

“Sizi kaybettim. Bağlantımız koptu. Hipnozdan çıktınız. Sanırım uyku evresine geçiş yaptınız.”

“Evet, öyle oldu galiba. Yine malûm rüyanın içindeydim.”

“Buyurun, masama geçelim isterseniz” diyerek çalışma masasına yönlendirdi Dr. Nermin Alper’i. Kendisi sandalyesine yerleşirken Alper’i karşısındaki koltuğa buyur etti:

“Bu üçüncü denememiz. Yine bir sonuca ulaşamadık. Sanki bilinciniz kendini kapatıyor, korumaya alıyor, daha ileri gitmemize izin vermiyor.”

“Bilemiyorum neden böyle oluyor,” dedi Alper sıkıntıyla. Kendini öğretmeninin karşısında mahcup olmuş bir ilkokul öğrencisi gibi hissediyordu.

“Karamsarlığa kapılmayın, canınızı sıkmayın. Başka yöntemler deneyeceğiz. Şimdi bazı konuların tekrar üzerinden geçelim istiyorum, atladığımız, dikkatimizden kaçan bir nokta olmaması adına.”

Alper’in başıyla onay vermesiyle, Dr. Nermin devam etti:

“Bu rüyayı ne zamandır görüyorsunuz?”

“Nevşehir’den, aile evinden ayrıldığımdan beri. Üniversite okumak için buraya, Ankara’ya geldim on beş sene önce. Okuldan sonra da işe girdim, evlendim, kaldım burada.”

“On beş senedir bire bir aynı rüyayı mı görüyorsunuz? Hep doğup büyüdüğünüz, Nevşehir’deki evinizde mi geçiyor bahsi geçen rüya? Ne sıklıkta görüyorsunuz?”

“Evet, bire bir aynı. Her seferinde rüyanın aynı yerinde tıkanıp kalıyorum, ileri gidemiyorum. Bir türlü aşağı inip kedimi kurtaramıyorum. İşin enteresan yanı, benim kedim yok. Hiç olmadı. Ama rüyamdaki kediyi tanıdığımdan, çok sevdiğimden eminim, derinden hissediyorum bunu. Aynı rüyayı ayda üç, dört defa görüyorum. Stresli dönemlerimde daha da sık.”

“Aileniz hayatta mı? Halen aynı evde mi oturuyorlar? Görüşüyor musunuz?”

“Evet, hayattalar ve aynı evdeler. Senede iki defa ziyaret ediyorum onları.”

“Ziyaretleriniz sırasında bu rüyayı hiç gördünüz mü?”

“Hayır. Sadece oradan uzaktayken görüyorum.”

Dr. Nermin elindeki kalemi hafif hafif sallayarak ve önündeki not defterine belli belirsiz vurarak bir müddet Alper’i izledi.

“Alper Bey, çocukluğunuzu nasıl tanımlarsınız? Mutlu bir çocukluk muydu? Yalnız mıydınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız var mıydı? Ebeveynlerinizle ilişkileriniz nasıldı?”

“Mutluydum sanırım. Yani… Geri dönüp baktığımda mutsuz olacak bir neden göremiyorum. Annem, babam beni severdi, tek çocuğum zaten, tüm ilgi üzerimdeydi. Bol bol sokakta oynayabildiğimiz zamanlardı, şimdiki gibi eve kapalı çocuklar değildik. Aynı apartmanda, aynı mahallede birlikte büyüdüğüm bir sürü arkadaşım vardı. Çocukluğuma dair hatırladığım en hüzünlü şey, tüm arkadaşlarımın bir zaman sonra teker teker mahalleden taşınmasıydı. Ah, o ne üzücü bir andır! Her şey birdenbire değişir. Her gün birlikte oynadığın en yakın arkadaşın bir gün gelir ve ‘Biz yarın taşınıyoruz!’ der. Ertesi gün kamyon gelir, eşyalar yüklenir ve arkadaşın o kamyonun kasasından üzgün üzgün sana bakarken sonsuza dek hayatından çıkar, kaybolur gider. Terk edilirsin.”

Bir müddet sessiz kaldılar. Nermin önündeki deftere bir şeyler yazdı.

“Rüyanızda kedinin atlamaya çalıştığı komşu balkonda kim oturuyordu, hatırlıyor musunuz? Özel biri miydi sizin için?”

“Yoo, hiç de değildi aslında. Rahmi Amca oturuyordu. Suratsız, huysuz bir ihtiyardı. Karısı yıllar önce ölmüş, çocukları uzaktaydı. Tek başına yaşayan bir adamdı işte. Sonra o da öldü, gitti zaten. Ben ilkokuldaydım. Mevlût falan okutmuştu mahalleli, oradan hatırlıyorum. Çocukları da yurtdışından gelip o evi sattılar mı, ne yaptılar, başka birileri taşındı. Genç, bebekli bir çiftti. Hâlâ da onlar oturuyor galiba. Dikkat etmedim yıllardır.”

Dr. Nermin not defterinden kafasını kaldırdı.

“Nevşehir’i, evinizi özlüyor musunuz? Orayı seviyor musunuz? Ne hissediyorsunuz oraya dair?”

Bir müddet cevap veremedi Alper. Arkasına yaslandı, gözlerini tavana dikti, başka dünyalara gitti. Neden sonra derin bir nefes alıp geri döndü:

“Bilmiyorum. Oraya dair ne hissettiğimi bilmiyorum. Doğup büyüdüğüm eve karşı ne hissettiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim, bir an önce oradan kaçmak istediğim. Üniversite sınavını kazanıp, bir an önce oradan uzaklaşmak istediğim. Bunu kimseye itiraf edemesem de, ailemi ziyaret etme mecburiyetim olmasa oraya adım atmam sanırım. Ama neden, inanın bilmiyorum.”

Defteri, kalemi bırakıp arkasına yaslandı Dr. Nermin: “Bence rüyanızdaki kedi, sizi sembolize ediyor. O kedi, sizsiniz. Evden kaçıp kurtulmak istemiş, atlamış, hayatın tam ortasına bodoslama düşmüşsünüz, ama hayatta kalmayı başarmışsınız. O kediyi bu yüzden bu kadar seviyor, sahipleniyor ve kurtarmak istiyorsunuz.”

“Olabilir, haklı olabilirsiniz,” diye yanıtladı Alper. “Ama ben artık bu rüyaya bir son vermek istiyorum, sonunu görmek istiyorum. O bahçeye inmeli ve o kediyi kurtarmalıyım. Ancak bu şekilde içimdeki kilidin açılacağını düşünüyorum. Ancak o zaman huzurlu bir uyku uyuyabileceğime inanıyorum.”

***

Klinikten çıkar çıkmaz sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti Alper. Buraya gele gide alışkanlık edindiği az ötedeki parka yürüdü hemen. Boşta gördüğü bir banka yerleşti. Parkta oyunun tadını çıkaran çocukların cıvıltıları arasında, doktorun önerisiyle aldığı notlara baktı. “Lucid Dreaming” demişti Dr. Nermin ya da Türkçe adıyla “Berrak Rüya”. Rüya görürken rüyada olduğunu fark edersen, rüyalarını kontrol etmeyi ve yönlendirmeyi öğrenebilirmişsin. Kimileri bunu doğuştan bir yetenekle yaparmış, kimileri sonradan öğrenirmiş. Kadim zamanlardan beri psikoterapilerde rüyalardan faydalanılırmış aslında. Hatta bazı ilkel kabilelerde, çocuklara çok küçük yaşta rüyalarını kontrol etmeyi öğretirlermiş ki kâbuslarından kaçmasınlar, korkularıyla yüzleşebilsinler diye. Cep telefonundan şöyle bir karıştırdığı kadarıyla internette derya kadar bilgi vardı bu konuyla ilgili. Ama en iyisi doktorun önerdiği kitapları incelemekti elbette.

Birkaç gün içinde epeyce bilgi sahibi olmuştu Alper, Lucid Dreaming hakkına. İlk kazanması gereken alışkanlık şuydu: Gündelik hayat içinde ne kadar çok “Gerçek mi, rüya mı?” sorgulaması yaparsan, rüya görürken de aynı sorgulamayı yapma ihtimalin artıyordu. Ama bu o kadar basit bir sorgulama değildi; zihin insanı kandırmak için fırsat kolluyordu. Sadece soru sorarsan, zihnin rüyada olmadığına seni ikna edebilirdi. Yaşadığın şeyin gerçekten rüya mı, yoksa gerçek mi olduğunu anlamak için uygulayabileceğin birkaç yöntem vardı. Elektrik düğmesini açıp kapamak (rüyadaysan bir işe yaramazdı), dijital saate bakmak (rüyadaysan rakamları net göremezdin) veya bir kitabın satırlarını üstü üste iki defa okumak (rüyadaysan ilk ve ikinci sefer okuduğun muhakkak birbirinden farklı olurdu) gibi. Ama Alper’in en sevdiği şu olmuştu: “Zıpla! Gün içinde sık sık ‘Gerçek mi, rüya mı?’ diye sorgula ve zıpla! Bu alışkanlığı edin. Çünkü olması gerekenden bir saniye bile fazla havada kalırsan, rüyadasın demektir.”

Böylece Alper günler boyunca sokakta, serviste, işyerinde, evde, barda, tuvalette, her aklına geldiğinde “Gerçek mi, rüya mı?” diye sorgulayarak zıplamaya başladı. Başlarda çevresine çaktırmadan ve yalnız kaldığı zamanlarda zıplamaya özen gösterdiyse de, sonraları “Amaaan” dedi, “Ne olacaksa olsun!”

***

Yine bir gün salonda, yeşil kadife koltukta oturmuş, balkon korkulukları üzerinde gezinen siyah kediyi seyrediyordu. Sonra kedi yine karşı balkonda uçuşan kuşlara dikkat kesildi ve pırıltılar saçarak atladı. Alper korku ve panikle balkona koştu, aşağı baktı. Komşu bahçede sürünerek ilerlemeye çalışan kediyi gördü. Balkon demirlerinden aşağı inmeye çalıştı, vazgeçti ve sokak kapısına koştu. Tam merdivenleri koşarak inmeye hazırlanıyordu ki, “Gerçek mi, rüya mı? “diye sordu kendi kendine. Bir an duraksadı ve merdivenlerden aşağı doğru geniş bir adım atarak zıpladı. Öyle bir zıpladı ki havada balerin gibi süzüldü, süzüldü, merdivenin ta en alt basamağına konuverdi! Ayağının yere değmesiyle birlikte de “Rüyadayım, rüyadayım!” diye haykırdı sevinç içinde. Ama şimdi sakin olmalı, kontrolü kaybetmemeliydi. Uyanmamalıydı. Evet, asansör. Asansör bu katta olsundu şimdi. Asansöre baktı, KATTA ışığı yanıyordu. Rahatça kapıyı açıp içeri girdi. Zemin kat düğmesine bastı. Asansör sarsıldı, yukarı doğru hareketlendi. Alper “Aşağı iniyoruz!” dedi yüksek sesle. Asansör durdu ve aşağı doğru sakince hareket etti. Zemin kata gelince, “Dur!” dedi Alper ve durdu asansör. Kapıyı açıp çıktı dışarı. Apartmanın dış kapısına yöneldi ve dışarı baktı. Hava akşamüzeri gibiydi, saat dört falan olmalıydı. Üstüne başına baktı. Okul önlüğü vardı üzerinde. Okuldan yeni gelmişti demek. Binadan çıkıp yan apartmana geçti, kedisinin düştüğü arka bahçeye doğru ilerledi. Genelde okul çıkışı arkadaşları olurdu bahçede oynayan, ama kimse yoktu bugün, hayret. Sol kolunda ince bir sızı hissetti. Eliyle önlüğün üstünden yoklayınca hafif bir şişlik geldi eline. Ah evet, okulda aşı olmuşlardı! O yüzden normalden erken gelmişti bugün eve. Arka bahçeye ulaştı, yukarıdan kedisinin düştüğünü gördüğü zakkum ağacının önüne kadar geldi, sağa sola bakındı. Kediden bir iz yoktu. Başını yukarı, Rahmi Amca’nın evine doğru kaldırdı ve onu gördü…

***

“O anda her şeyi hatırladım” dedi Alper, şaşkınlıkla kendisine bakan Dr. Nermin’e. “O günü, aşı olduğumuz için okuldan erken gelişimi, anahtarımı evde unutmamı, annemin henüz eve gelmemiş oluşunu, arkadaşlarımın henüz okuldan dönmemiş olduklarını, bahçede tek başıma oynayışımı, bahçe duvarının üzerine oturmuş bana bakan kara kediyi…  Sonra… Sonra da… Rahmi Amca’nın yedinci kattan kendini aşağı atmaya karar verişini ve tam önüme bir et çuvalı gibi düşüşünü…”

Dr. Nermin serinkanlılığını koruyor, sesini çıkarmadan, bölmeden Alper’i dinliyordu.

“Bir süre, kısa bir süre, donup kaldığımı hatırlıyorum. Sonra kaçtım, gittim oradan. Bir yerlere gizlenip annemin eve dönmesini bekledim. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam ettim hayatıma.”

“Anneniz bir şey fark etmedi mi?”

“Hayır, etmedi. Ben de zihnimden tamamen silmişim, yok etmişim demek ki bu korkunç anıyı. Her şeyi hatırladıktan sonra emin olmak için anneme de telefon açıp sordum, ‘Evet, Rahmi Bey intihar etmişti, ama sen küçüktün, etkilenmeyesin diye bir şey söylememiştik sana’ dedi.”

Hafif aralık kalan ağzını kapattı Dr. Nermin, başını hayretle iki yana salladı, “Alper Bey” dedi,  “İzin verirseniz vakanızı makalemde kullanmak isterim. Çarpıcı bir emsal oldu. İşe yarayacağından emin değildim açıkçası, ama ne mutlu ki işe yaradı. Tabii burada en büyük tebriki siz hak ediyorsunuz. Sizin değişime yönelik isteğiniz ve azminizle çözüme ulaştık.”

“Ne demek, elbette kullanabilirsiniz… Ayrıca böyle bir fırsat sunduğunuz ve beni hayat boyu süregelen kâbuslarımdan kurtardığınız için asıl ben size minnet borçluyum. Her fırsatta size ve yenilikçi terapi yöntemlerinize olan inancımı ifade edeceğimden kuşkunuz olmasın.”

Dostlukla el sıkışarak vedalaştılar.

***

“…Zemin kata gelince, “Dur!” dedi Alper ve durdu asansör. Kapıyı açıp çıktı dışarı. Apartmanın dış kapısına yöneldi ve dışarı baktı. Hava akşamüzeri gibiydi, saat dört falan olmalıydı. Üstüne başına baktı. Okul önlüğü vardı üzerinde. Okuldan yeni gelmişti demek. Binadan çıkıp yan apartmana geçti, kedisinin düştüğü arka bahçeye doğru ilerledi. Genelde okul çıkışı arkadaşları olurdu bahçede oynayan, ama kimse yoktu bugün, hayret. Sol kolunda ince bir sızı hissetti. Eliyle önlüğün üstünden yoklayınca hafif bir şişlik geldi eline. Ah evet, okulda aşı olmuşlardı! O yüzden normalden erken gelmişti bugün eve. Arka bahçeye ulaştı, yukarıdan kedisinin düştüğünü gördüğü zakkum ağacının önüne kadar geldi, sağa sola bakındı. Kediden bir iz yoktu. Başını yukarı, Rahmi Amca’nın evine doğru kaldırdı ve onu gördü.

Rahmi Amca yukarıdan kendisini izliyordu. Umursamadı. Yere üst üste kiremit parçalarını dizdi ve uzaktan irice bir çakıl taşıyla onları vurmaya çalışarak oyalandı. Bir süre sonra yanına kadar gelmiş Rahmi Amca’yı fark etti. “Ne yapıyon, annen gelmedi mi? “dedi Rahmi Amca. “Yok,” dedi, “gelmedi daha.” “Gel, sokakta bekleme, evde beklersin, limonata var hem,” dedi Rahmi Amca. “Yok, gerek yok,” dedi Alper. “Yahu gel, utanma, sokakta kalmışsın, annen gelince gidersin,” dedi Rahmi Amca. ”Hem benim evde atari var,  torunlarımın, sen biliyon mu atari?” diye de ekledi. Atari mi? Rahmi Amca’yla birlikte eve doğru giderken duvarın üzerine oturmuş kendisini izleyen kara kediyle göz göze geldi.

Binanın girişi ve asansörü aynı kendi apartmanlarına benziyordu; aynı müteahhidin elinden çıkmaydı. Asansörle yedinci kata çıktılar. Eve girdiler. Salona girince sağa sola bakındı Alper, atariye benzer bir şey göremedi. Eski püskü, tam bir yaşlı eviydi, yaşlı evi gibi kokuyordu. Tozlu bir TV dolabı, eski kitap ve gazeteler, eski bir radyolu kasetçalar, rengi kaçmış bir halı, yuvarlak bir orta sehpa, iki tane kumaşı eprimiş çekyat, duvarda geyikli halılar… O esnada elinde limonata bardağıyla içeri girdi Rahmi Amca. “Al bakem, içiver şunu,” dedi. Limonata bardağını almak için uzandığı sırada, Rahmi Amca kolundan tutup çekiverdi Alper’i kendisine doğru, “Gel bakem amcana, accık sevem seni,” dedi. Kucağına oturtmaya, sıkıca sarılmaya çalıştı. Birden çevikçe elinden sıyrılıverdi Alper, beyninin içinde alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Rahmi Amca’nın, “Yahu ne oldu, gel bakem, kızdırma amcanı!” demesine kalmadan, Alper odadan dışarı koştu. Ne tarafa kaçacağını bilemedi bir an. Karanlık holde üzerine yalpalayarak gelen Rahmi Amca’ya bir omuz atıp, balkona attı kendini. Serçelerin cıvıl cıvıl seslerini dün gibi hatırlıyordu. Akşam hava kararmaya yaklaşırken, yuvaya dönme saatlerinde böyle hep bir ağızdan ötüşürlerdi. Balkon korkuluklarına sırtını verdi. Şöyle bir aşağı baktı. “Tutunarak inebilir miyim acaba buradan aşağı?” diye bir an düşündü. Sonra hemen vazgeçti bu saçma fikirden. Rahmi Amca balkon kapısından, “Gel ulan, gel buraya, rezil edecen beni!” diye kısık sesle sesleniyor, içeri çekmeye çalışıyordu Alper’i. Alper milim kımıldamıyordu. En kötü ihtimalle annesi eve gelir, balkona çıkar ve oğlunun yan balkonda ne durumda olduğunu görürdü. Rahmi Amca biraz daha uğraştı uzaktan Alper’i ikna etmek için, edemeyince yanına vardı, kolundan tutup içeri çekmeye yeltendi. Alper can havliyle kuvvetlice itti yaşlı adamı; Rahmi Amca sendeleyerek geri geri gitti, dengesini kaybetti ve ancak bel hizasına gelen demir korkuluklardan aşağı tepetaklak gidiverdi. Giderken tutunmaya çalıştı, ama nafile. Öyle şeyler ancak filmlerde olurdu. Alper yedinci kattan aşağı bir et çuvalı gibi düşüp yere çakılan Rahmi Amca’nın arkasından bakakaldı, sonra hiçbir şey olmamış gibi sakince sokak kapısına gitti. Kapıyı açtı, kimseler yoktu. Koşarak merdivenleri inmeye başladı. Dördüncü katta aklına asansör geldi, baktı KATTA ışığı yanıyor, atladı hemen. Zemine indi. Binadan çıktı. Sakince yandaki kendi binalarına geçti. Asansörle yedinci kata çıktı ve annesi gelene kadar kapının önünde sessizce oturdu.”

***

Dr. Nermin ile vedalaşıp klinikten çıkar çıkmaz bir sigara yaktı Alper. Ayakları onu doğruca çocuk parkına götürdü yine. Banka oturup derin bir nefes çekti sigarasından. Parkta neşe içinde oynayan çocukları izlerken gözünün önüne mahalleden apar topar taşınan arkadaşlarının üzgün suratları geldi yine. Sonra da balkondan aşağı ittiği ihtiyar sapık. “Odunun bol olsun, bok çuvalı!” dedi kendi kendine gülümseyerek. Güneş sırtını tatlı tatlı ısıtırken, sigarasından derin bir nefes daha çekti.

 

Emel Aslan

Kasım-Aralık 2019

Kabak Koyu

Yorum Bırakın:

yorum

EN SON YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...

2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması Sonuçları

2021 yılında düzenlenen 2. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı. Necati Göksel, Dr. Saniye...

BENZER YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...