Bıraksaydım da Ölseydi! 🔊🎧

Diğer Yazılar

ŞAHİT

AYNUR’UN HİKÂYESİ

UĞURSUZ

Emel Aslan
Emel Aslanhttp://www.onkajans.com/emel-aslan/
1975 yılında Antalya’da doğdu. ODTÜ’de Çevre Mühendisliği okudu. Yıllarca Ankara’da özel sektörde farklı disiplinlerde çalıştıktan sonra 2008 yılında istifa ederek daha keyfî işlere yöneldi; serbest çevirmenlik yapmaya başladı, yazı-çizi işlerine bulaştı. Ankara’da birkaç sene yayınlanan Mahalle Baskısı adındaki kültür, sanat, edebiyat ve eğlence dergisinin kurucusu, editörü ve yazarlarından biriydi. ODTÜ Yayıncılık için çeşitli kitaplar çevirdi. Halen ONK Ajans’a bağlı olarak Devlet Tiyatroları ve özel tiyatrolar için tiyatro oyunları çeviriyor, zaman zaman öyküler, denemeler yazıyor. Polisiye-gerilim ise hep ilgisini çekti. Fırsat buldukça izliyor, okuyor.

Ne kadar harika bir gün! Çay mı demlesem, kendimi mi assam karar veremiyorum.

– Anton Çehov –

 

Ondan nefret ediyorum.

Üstten bakışından, sahte gülüşünden, dedikoduculuğundan, bencilliğinden, küçük dağları kendi yaratmış havalarından, emrivakilerinden, ikiyüzlülüğünden, kırışmış suratı ve pörsümüş bedenine rağmen hâlâ genç kız gibi giyinmeye, davranmaya çalışmasından, herkesle flört etmesinden…

Beni aşağılamasından, beni küçümsemesinden, beni ötelemesinden, beni kışkırtmasından, beni herkesin içinde azarlamasından, bana iş buyurmasından, bana uşağıymışım gibi davranmasından, korkularım ve zaaflarımla dalga geçmesinden, beni asla sevmeyip idare etmesinden…

Her şeyinden nefret ediyorum.

Boşanmaya, kaçıp gitmeye, kurtulmaya çalıştım, kaç defa bilmiyorum. Ne yaptı, ne etti, göndermedi, geri getirdi beni. Hep elinin altında olayım istedi. Aileler girdi devreye, yeminler verildi, tehditler edildi. Kurulu sistemi çökmesin, dikkatler üzerine çevrilmesin istedi. Gidemedim. Kendimi öldürmek istedim, kurtardılar, beceremedim. İyice rezil oldum, yerin dibine girdim.

Çocuklar büyüdüler, uçup gittiler evden. Giderek annelerine benzemişlerdi, hiçbirinin bana saygısı kalmamıştı zaten.  İyice içime kapandım, depresyonlara girdim. Aynı evde, iki farklı evrende yaşıyorduk adeta, o ‘Sahip’ti ve ben onun kölesiydim. Bunu karşılıklı olarak kabullenmiştik artık.

Ta ki geçen aya kadar.

Yine telefonda biriyle konuşuyordu gizli gizli. Benim evde olduğumun farkında değildi. “Evet aşkım,” dedi ona, “biliyorum, ben de seni çok özledim. Bir çözüm bulacağım elbet. Keşke o zaman bıraksaydım da ölseydi…”

Bıraksaydım da ölseydi. Bıraksaydı da ölseydim yani ben… Bir çözüm bulacakmış elbet.

İşte o zaman karar verdim.

Deliler gibi kriminal diziler, filmler izlemeye, polisiye kitaplar, dergiler okumaya başladım, en temiz yöntemi bulmak için. Evin her yerine gizli kameralar yerleştirdim. Benim için çocuk oyuncağıydı, zira emekli olmadan önce de bir güvenlik şirketinde çalışır, binalara kamera sistemleri kurardım. Kendi odamda, bilgisayar başında olduğum her an onu izleyip notlar almaya başladım. Tüm hallerinden, görüşmelerinden ve konuşmalarından haberdarım.

En yakın arkadaşı Tülay’la konuşuyor şu anda odasında gizlice. “Geri zekâlı (bu ben oluyorum), tutturmuş kamp yapalım diye! Ne işimiz varsa o dağ başlarında? Bir sürü de kamp malzemesi almış keline sıçtığım (yine ben), ısrar kıyamet, mecbur kaldım gitmeye…”

Tüm hazırlığımı eksiksiz yaptım. Bu iş bu hafta sonu bitecek. Yıllar önce gittiğim, harika bir çadır kamp alanı var. Şu anda sezon dışı bir zaman. Kimseler yok. Issız ve sessiz. Planlarımı gerçekleştirmek için ideal koşullar.

“Alii! Aliiiii!! Neredesin be adam?!”

Bana sesleniyor.

“Geldim hayatım. Ne istedin canım?”

Tek kaşı havada, dik dik bakıyor suratıma. Bir arıza çıkarıp hafta sonunu sabote etmeye çalışacak, adım gibi biliyorum. Ama yemezler…

“Çayı demlemedin mi hâlâ?”

“Çoktan demledim bir tanem… Sıcak simit de aldım sana, kahvaltın hazır kraliçem!”

Elini alıp zarifçe dudaklarıma götürüyorum. Belinden tutup mutfağa yönlendiriyorum. Aval aval suratıma bakakalıyor yine. Bir aydır böyle. Tüm ezberini bozdum.

“Sen beni aldatıyor falan mısın yoksa be? Tövbe estağfurullah, hareketlere bak, çekil şuradan!”

“Ne münasebet kelebeğim? Ben senin üzerine gül koklayabilir miyim? Ölünceye kadar hizmetindeyim,” diyerek sırıtıyorum geniş geniş.

“Pişmiş kelle gibi sırıtma suratıma, çekil!” diye beni iterek mutfağa giriyor ve kahvaltı sofrasına kuruluyor.

Bu laflar bana vız gelir, tırıs gider. Yıllar içinde bu kulaklar neler neler duydu bir bilseniz… Hiç istifimi bozmadan çayları dolduruyorum, geçip karşısına oturuyorum ve sıcak simidime krem peynir sürerek keyifle kahvaltımı ediyorum. Aslında onunla aynı sofraya oturmayalı yıllar oldu. İnanın onu yemek yerken görmek istemezsiniz. Afrika’daki açlar ağlar, timsahlar başını öte yana çevirir. Öyle bir vahşileşir.

“Nereden çıkardın bu kamp işini başıma yahu! Hiç zamanım yok benim tatile matile! Hem ne işimiz var o dağ başlarında bu mevsimde?” diye çemkiriyor, ağzından susamlar saçarak.

“Sen hiç merak etme güzeller güzelim. Ben her şeyi ayarladım. Çantalarımız bile hazır. Sen sadece keyfine bakacaksın, doğanın tadını çıkaracaksın. Eski günlerimize döneceğiz. İkinci bahar gibi düşün.”

Pis pis suratıma bakıyor. Baksın. İçimden kahkahalar atıyorum.

“İlaçlarımı unutma bak!” diyor, şiş gözlerini belerterek.

“Hepsi hazır, sen hiç kafanı yorma kraliçem!” diyorum neşeyle. Evet, hepsi hazır.

***

Cuma günü sabahın köründe çıktık yola. Her ihtimale karşı geceden tüm eşyaları arabaya yüklemiştim. Karım yola çıkana kadar yapılabilecek her huysuzluğu yaptı. Bir tek, yere oturup tepinmediği kaldı, ama bir şekilde hepsini göğüsledim. O yola çıkılacaktı, kaçarı yoktu. Arabaya bindiğimiz gibi kemerini taktı, başının altına seyahat yastığını koydu ve götünü bana dönüp horul horul uykuya yattı. Klasik seyahat pozisyonumuz. Olsun, keyfim gıcır. En sevdiğim yol müziklerini bile özel olarak listeleyip hazırladım, sırf bu yolculuk için. Bu benim kurtuluş savaşım, bu benim mücadelem, bu benim özgürlüğüm! Dönüşüm hür bir kuş gibi, zafer marşları eşliğinde olacak!

Öğleden sonra vardık Fethiye’ye. Kampta ihtiyaç duyacağımız market alışverişini de yaptım hızlıca, karımı uyandırmamaya gayret ederek.

Asfalttan uzak, tali yollarda geçen haldır huldur bir yolculuktan sonra, güç bela vardık Kabak Koyu’na. Yol boyunca yediğim lafları, işittiğim sözleri söylemeye gerek bile yok. Göze almıştım, mühim değil. Vardığımızda güneş daha kaçmamıştı. Karımı sahilde taş iskelenin üzerine, güzel bir konuma yerleştirdim, portatif sandalyesini, masasını kurdum, önüne sevdiği çerezleri ve doğru oranlarda hazırlanmış cin toniğini koydum. O, güzelim doğayla asla ilgilenmeden, kafasını telefonuna gömmüş, mutsuzluğuna teselli ararken ben bu seyahat için özel olarak aldığım eşek kadar çadırı tek başıma, kan ter içinde kurdum, içini güzelce yerleştirdim. Her işim bittikten sonra biramı açıp karımın yanına oturdum. Sohbet etmeye çalıştım. Elbette çok rahatsız oldu ve erkenden yatmaya karar verdi. Belli ki bu hafta sonu tatilini bir an önce uyku tarihinin derinliklerine gömmek istiyordu. Tam da benim istediğim şekilde. O yatmaya gitti, ben de planımın kalan detaylarını halletmeye. Sabaha karşı çadıra döndüğümde yorgunluktan ayakta duracak halim kalmamıştı. Kafamı yastığa değdiremeden uyumuşum.

Ertesi sabah uyandığımda karım birbiri ardına yuvarladığı dünkü cin toniklerin etkisiyle horlamaya devam ediyordu. Henüz yatalı birkaç saat olmasına rağmen kendimi son derece enerjik ve heyecanlı hissediyordum. Evet, gün bugündü. A planım, B planım, hatta C planım bile hazırdı. Bu seyahatten yalnız dönecektim, kararlıydım.

Karım son kahvaltısını keyifle etsin, son saatlerini güzel geçirsin diye mükellef bir sofra kurdum kendisine. Mayonezli salamlı sandviçler hazırladım, minik kamp ocağında tavşankanı çay demledim, rokaları, maydanozları tertemiz deniz suyunda güzelce yıkadım, üzerine limon sıktım, sucuklu yumurta bile pişirdim. Yanına yaklaşınca bayılacak gibi olduğum kesif alkol kokusuna rağmen öpücüklerle uyandırmaya çalıştım. Beni iterek kalktı, tüm çadırı alt üst ederek bulduğu mayosunu kıçına geçirdiği gibi kendini denize attı. Bir müddet boğuluyormuş gibi debelendi. Yanlış anlamayın, ben bir şey yapmadım, onun yüzme stili böyle. Denizden çıkarken havlusunu koşturdum, sarıp sarmaladım onu. Sonra üşümesin diye kuru bornozunu giydirip kahvaltı sofrasına buyur ettim. Aç kurtlar gibi salyalar saçarak yemek yemesini izlerken, ben hafif atıştırmalıklar eşliğinde bir sonraki adımı kurguluyordum.

Kahvaltıdan sonra ona şezlongunu kurdum, kitabını ve tabletini verdim. Güneşlenmeye uzandı. Ben de kendisine şahane bir sürahi kokteyl hazırlamaya koyuldum. İçine cin ve tonikle birlikte bolca antifriz koymayı ihmal etmedim tabii. En beğendiğim dizilerden biri olan The Closer’ın bir bölümünde görmüştüm. Antifriz merkezi sinir sistemini felç ediyor ve hızlı bir metil alkol zehirlenmesiyle adamı şıp diye götürüyordu. Hem kanında metil alkol çıksa bile suçu galon galon içtiği cine atabilirdim. Kaçak içki kurbanı olmuş olurdu en fazla. Daha ne isterdim?

Buzlu kokteyl sürahisini ve süslü bardağını yanındaki sehpaya özenle yerleştirdim. Yanağına bir buse kondurdum. O elinin tersiyle yanağını silerken, ben ormanda biraz yürüyüş yapacağımı söyleyerek yanından ayrıldım. Böylece onun beni göremediği uzak bir noktadan kendisini gözetleyebilecek ve keyifle biramı içerken son dakikalarına şahitlik edebilecektim.

Ormanın içinde sahili gören, yüksekçe bir pozisyonda oturdum. Sırtımı bir kayaya yaslayıp biramı açtım ve minik dürbünümle karımı izlemeye koyuldum. Maşallah, kokteylleri birbiri ardına, lıkır lıkır götürüyordu. Keyifle gülümsedim. Aslında kendisine yeteri miktarda alkol verirseniz, antifrize bile gerek kalmadan kendini öldürebilecek potansiyele sahiptir.

Oturalı iki saati geçmişti. Üçüncü biramı da bitirmiştim ve başka biram kalmamıştı. Karımda hâlâ herhangi bir rahatsızlık emaresi görünmüyordu. Sürahi bitmişti neredeyse. Antifrizin son kullanma tarihi mi geçmişti acaba? Yoksa farklı bir marka falan mı denemeliydim? Canım sıkılmıştı. Son bardağı da doldurup kafasına diktiğini görünce, yanına gitmeye karar verdim.

“Nerede kaldın be?!” diye çemkirdi beni uzaktan görür görmez. “Çok güzel olmuş bu, biraz daha hazırla bana!” Boş sürahinin dibine bakakaldım. İşe yaramamıştı. B planına geçme zamanı gelmişti demek. “Emrin olur kraliçem. Yalnız biraz yavaş git, zira günbatımında şahane bir manzaraya karşı şarap içeceğiz birlikte!” diyerek çapkın çapkın gülümsedim. Yüzünü ekşiterek ofladı, oturduğu yerden kalktı ve koca götünü sallaya sallaya kıyıya gidip kendini denizin serin sularına bıraktı.

***

B planı hepsinin içinde en meşakkatlisi, en fazla mühendislik isteyeni ve en kanlısıydı. Beni tüm gece uğraştıran plan da buydu. Bu planı kurgularken bir gazete haberinden esinlenmiştim.

Karımı bin bir dil dökerek şarap eşliğinde romantik bir günbatımı izlemeye razı ettim. Tüm vadiyi gören, fazla insanın bilmediği, uçurum kenarındaki o özel noktaya ulaşabilmek için bozuk ve taşlı yolları arabayla geri çıktık. Ulaşınca arabayı park ettim. Karıma, “Kraliçem, sen arabada bekle iki dakika, ben masamızı yerleştireyim,” dedim. Suratıma bile bakmaya tenezzül etmeden boş gözlerle dışarıyı izlemeye devam etti. Ben bagajdan portatif masamızı ve sandalyeleri çıkardım. Önce masayı götürdüm. En kenarda duran, önceden ayarladığım (ayarladığım derken, altını iyice kazarak zayıflatmaktan bahsediyorum) düz kayanın üzerine büyük bir hassasiyetle yerleştirdim, elbette kendim basmamaya dikkat ederek. Sonra gidip iki sandalyeyi getirdim. Masanın iki yanına onları da özenle koydum. Dengeyi öyle hassas kurmuştum ki, karım gelip koca gövdesiyle sandalyelerden herhangi birine kendini bıraktığı anda kaya kütlesi yerinden ayrılacak ve sevgili karım uçurumdan aşağı nefis bir serbest uçuş gerçekleştirecekti. Olay da kayıtlara talihsiz bir kaza ve belediyenin ihmali olarak geçecekti.

Arabaya geri döndüm, karımın kapısını açtım ve “Haydi bebeğim, sen masaya geç, ben şarabımızı ve yemeklerimizi getiriyorum,” dedim, heyecandan sesim titreyerek. Yüzüme tiksintiyle karışık acıyan bir ifadeyle baktı ve arabadan indi. O, sert adımlarla masaya doğru ilerlerken ben açık bagajın arkasına geçtim ve oyalanmak için şarapla yiyeceklerin olduğu sepeti kurcalamaya başladım. Gerçekçi olması için çiçek bile toplamış, bir kavanoza yerleştirmiştim. Çıt çıkarmadan bekledim. Kulağım kopacak gümbürtüdeydi. Fazla beklemem gerekmedi. Devasa kaya kütlesinin karadan ayrılma sesi beklediğimden de yüksekti. Büyük bir çatırdama eşliğinde karımın tiz çığlığı yeri göğü inletti. Ağzımın kulaklarıma gelmesine engel olamıyordum. Ama her ihtimale karşı inandırıcılığımı yitirmemem gerekiyordu. Ağzımı hemen toparladım ve “Hayatım, iyi misin?! Ne oldu?!” diye haykırarak bagajın arkasından çıktım. Çıkmamla birlikte de bana doğru hırsla yürüyen karımla burun buruna geldim. “Hay ben senin yapacağın işe sıçayım! Masayla birlikte aşağı uçuyordum neredeyse, mal herif!” diye suratıma tükürükler saçarak çemkirdi. Bagajdan bir bira alıp açtı ve arabanın kapısını çarpıp yerine oturdu. Şok olmuştum! Hemen uçurumun kenarına koşturdum. Koca kaya kütlesinin, masanın ve sandalyelerin yerinde yeller esiyordu. Ama karıma hiçbir şey olmamıştı! Sapasağlam arabada oturuyordu işte! Bu nasıl olmuştu böyle?

Arabaya geri koşup, “Bebeğim! Allah seni bana bağışlamış olmalı, kurtulman bir mucize!” diye hayretler içinde haykırdım. “Haftanın üç günü spora gidiyorum ya geri zekâlı, sen reflekslerime dua et! Daha tek ayağımı atmıştım ki, kayanın çatırdamasıyla birlikte geri zıpladım,” dedi ruhsuz bir sesle. İşte bunu hiç beklemiyordum. Karımın hep laf olsun diye spora gittiğini sanmıştım. Meğer gerçekten işe yarıyormuş…

Dönüş yolu boyunca hiç konuşmadık. Yarın sabah eve dönmek üzere yola çıkacaktık ve elimde sadece C planım kalmıştı. Onun bu gece işe yaraması şarttı!

***

Kamp yerimize döner dönmez karım çadıra yatmaya gitti. Ben sahilde biramı içerek onun derin uykuya daldığından emin olana kadar bekledim.

Horultularının desibelinden emin olunca sahildeki bir kayanın arkasına sakladığım kavanozu çıkardım. İçindeki kocaman kara akrep dün geceden beri tırmanarak kavanozdan çıkmaya çalışıyor, ama elbette başaramıyordu. “Senden özür dilerim, çektiğin eziyetler birazdan son bulacak güzel hayvan,” dedim, çadıra doğru kararlı adımlarla yürürken. Normal şartlar altında akrep sokması çok ağrı verici olsa da çoğunlukla kimseyi öldürmez, biliyorum. Fakaat, yüksek düzeydeki alerjik bünyelerde durum tamamen değişir. Eğer kişinin alerji ilaçlarına erişimi hızlı şekilde sağlanamazsa anafilaksi, yani ani tansiyon düşüşü, nefes yollarının tıkanması ve ölüm çok hızlı gerçekleşebilir. Yani tam da karımda görülebilecek bir tablo. Eh, işi garantiye almak için elbette ben de hazırlıklarımı yaptım. Yanından hiç ayırmadığı o alerji iğnelerinin içinde ilaç yerine serum fizyolojik olduğunu bilse ne yapardı acaba? Sanırım bunu hiç bilemeyeceğim, çünkü o anlarda yanında olmak niyetinde değilim.

Çadırın fermuarını açarken karım fermuarla aynı sesi çıkararak osurdu. Kahkaha atmamak için elimle ağzımı kapatmak zorunda kaldım. Siyah ve güzel akrebi yatağın üzerine nazikçe saldım ve fermuarı yavaşça kapattım.  Hayvancağız dün geceden beri hayli strese girmiş olmalıydı. Umarım işini çabuk hallederdi.

Ben uyku tulumumu ve biramı alıp orman içine, çadırdan uzaklara doğru hızlıca seğirttim. Yarın sabah karımın ölüsüyle karşılaştığımda Jandarma’ya vereceğim ifadeye göre karımla kavga etmiş, ondan ayrı uyumak için ormanın derinliklerine gitmiş ve onun yardım çığlıklarını duymamış olmam gerekiyordu. Otopside de alerjik reaksiyondan farklı bir şey çıkma ihtimali yoktu. Tertemiz iş. Keşke gelir gelmez ilk bunu deneseydim.

Pırıl pırıl samanyolunu izleyip biramı içerek bu müthiş gecenin keyfini olabildiğince uzattım. Yarın evime yalnız ve özgür bir adam olarak dönecektim. Yepyeni bir hayat beni bekliyordu. Cenazesini bile hayal ettim. Son yılların popüler deyimiyle, “Işıklar içinde yatsın,” diyecektim gözyaşlarımı silerken, “yıldızlar yoldaşı olsun.” Kendimi bildim bileli karanlıktan korkarım ben, azıcık da olsa ışık olmazsa, uyuyamam. Saçma çocukluk travmalarından biri işte. Karım da bunu bilir ve hep dalga geçerdi benimle, korkuturdu beni. Ama bugün farklı. Bugün gökyüzü bir başka parlak, hayat bir başka güzel. Bundan sonra hep ışıklar içinde olacağım, karanlık günlerimi unutacağım.

Biramı bile bitiremeden tatlı rüyalarla dolu bir uykuya dalmışım.

***

Sabah uyandığımda güneş bir hayli yükselmişti. Nasıl bu kadar deliksiz uyuduğuma şaşarak yerimden fırladım. Uyku tulumumu apar topar kolumun altına sokuşturup çadıra doğru koşturdum. Çadıra yaklaştıkça adımlarımı yavaşlattım. Sessizce, ortalığı kolaçan ederek yaklaştım. Ne bir ses vardı, ne bir nefes. Tanrı’m, sanırım bu sefer olmuştu!

Çadırın fermuarını yavaşça çektim. Karım, yatağın tam da akrebi bıraktığım tarafına doğru yuvarlanmış, nefessiz yatıyordu. Yüzü gözü şişmişti. Olduğum yere, dizlerimin üzerine çöküverdim. Gözlerim mutluluk yaşlarıyla doldu. İki elimi göğsümün önünde birleştirdim ve bakışlarımı gökyüzüne çevirerek “Şükürler olsun, şükürler olsun…” diye mırıldandım. İçimden bir şeyler ılık ılık akıyordu. Saadet böyle bir şey olmalıydı…

Jandarma’yı aramadan önce her ihtimale karşı nabzını kontrol etmek için elimi boynuna uzattım. Üç parmağımı şah damarına bastırdığım anda, “Ay, n’oluyor be!!” diye haykırarak uyandı ve elime vurdu. Yok artık canım! Evren benimle dalga mı geçiyordu acaba?

“Hayatım, iyi misin?” dedim umutsuzlukla titreyen bir sesle.

“E, iyiyim, ne var! Öfff… Dün ne kadar içirdiysen bana, her tarafım şişmiş, şuna bak!” dedi, öfkeyle yerinden kalkarken. “Ben biraz suya girip kendime geleyim, sen de topla ortalığı da siktir olup gidelim artık şuradan!” diye nazikçe ekledi.

Arkasından bakakaldım.

Bu nasıl olabilirdi? Çadırın içine dalıp elime geçen ne varsa dışarı fırlatarak akrebi aramaya başladım. Zavallının naaşına ulaşmam zor olmadı. Ezilmiş, yamyassı olmuştu. Ne şekilde, nasıl bir açıyla üzerine yuvarlandıysa, hayvancağız karımı sokamadan can vermiş olmalıydı. Hem onun için, hem kendim için çok üzgündüm. Özür dileyerek cesedini ormana doğru fırlattım.

Hayır, bu kabul edilebilir değildi! Çok öfkeliydim. Çadırdaki tüm eşyaları palas pandıras arabaya taşımaya, rastgele bagaja tıkmaya başladım. Yo, bu şekilde eve geri dönemezdim! Hayatımın geri kalanını bu şekilde geçiremezdim! Ya o ölecekti ya da ben kendimi öldürecektim. Başka yolu yoktu.

Üçüncü tur eşyaları arabaya götürürken, beynimde bir ışık çaktı. Vavien!

Ne şahane filmdi!

***

Tüm eşyaları arabaya tıktıktan sonra karımı denizden çıkardım, hazırlanmasına yardım ettim ve koltuğuna yerleştirdim. Kendim de yerime yerleşip kemerimi taktım ve müzik açtım.

“E, bu kemer niye olmuyor?!” diye söylendi karım.

“Dur bakayım hayatım?” dedim sahte bir ilgiyle. Epeyce, sanki kendim bozmamış da tamir etmeye çalışıyormuş gibi yaptıktan sonra, “Hay Allah, bozulmuş galiba? Neyse, boş ver, dönünce yaptırırız, ben zaten yavaş giderim, biliyorsun,” dedim. “Öff, iyi be!” dedi ve götünü dönerek klasik uyku pozisyonunu aldı.

Biliyorum, iyi bir plan değil, ama doğaçlamaya başvurmak zorunda kaldım, ne yapayım? Bu benim son şansım. Köprüden önce son çıkışım.

Bir saat kadar gittik. Karımın derin uyuduğundan emin olduktan sonra çarpışma için en uygun noktayı aramaya başladım. Bulduğum yerde yüksek hızda yapıştıracağım arabayı, onun yattığı taraftan çakacağım kayalıklara. Benim kemerim var, onun yok. Benim hava yastığım var, onun yok. Ya o, ya ben. Başka şansım yok…

Evet, bu iniş rampasının sonunda bitiriyorum bu işi. Benim için dua edin…

Rampanın sonuna vardığımda hızım 120’ydi. Direksiyonu sertçe sağa kırdım. Karımın tarafından kayalıklara çarptık. Sonra havalandığımızı hatırlıyorum. Sonrası karanlık…

***

Gözlerimi bembeyaz bir hastane odasında açtım. Bakışlarımla takip edebildiğim ve sinyal seslerinden anladığım kadarıyla bir takım cihazlara bağlıyım. Elimi, kolumu oynatmaya çalıştım, olmadı. Konuşmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Boğazımdan içeri giren kocaman bir hortum var. Acı hissetmiyorum. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum.

Karımın sesini duyuyorum sanki uzaktan. Yok canım, olamaz! Ben bu haldeysem, onun ayakta olmasına imkân yok! Ama duyuyorum, yaklaşıyor sesi. Doktorla beraber odaya girip başucumda konuşuyorlar. Karımın sağ kolunda, omzundan başlayıp eline uzanan bir alçı var, suratında da birkaç çizik ve morluk. Boynuna boyunluk takmış. Ama makyaj yapmış, üzerine güzel kıyafetler giymiş ve gayet iyi görünüyor. Bu nasıl olur?

“Hiç ayağa kalkma umudu yok mu Doktor Bey?”

“Maalesef. Omuriliği ciddi hasar görmüş. Boyundan aşağısı tutmuyor. Hayati fonksiyonlarını artık sadece cihazlara bağlı sürdürebilecek.”

Doktor odadan çıkıyor.

Karım kin dolu bakışlarını bana çeviriyor. Bir an göz göze geliyoruz.

“Aaaa, nihayet uyandın mı sen, minnoş?” diyor bana, yılan gözlerinden kıvılcımlar çakarak ve yanağıma şap şap vurup bir makas alıyor.

“Lütfen öldür beni, lütfen öldür beni!” diye yalvarıyorum ona bakışlarımla.

Anlamış gibi kıkırdıyor.

“Hiç merak etme, seni yaşatmak için elimden geleni yapacağım!”

Odadan çıkarken ışığı da kapatıyor.

– SON –

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar