Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Cellat

Diğer Yazılar

KAMBUR

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

Hüzünlü bir ayrılığın darmadağın eden sızısını kalbinde hissettiren  vedalara benzemeyen onlarca veda yaşayıp  tonlarca veda cümlesi duymuş adamın adım sesleri koridorda yankılanıyordu. Birazdan yeniden vedalaşacak olsa da bu kez durum farklıydı. Bu kez beklemenin en güzelini yaşıyordu da kendini  o ana ait hissetmiyordu. Ne o anda ne o mekânda ne de o bekleyişte onun payına düşecek gerçek bir mutluluk vardı.  Hem her veda cümlesinin sonu ayrılığa bağlanmazdı ki! Bazılarının sonu aydınlık olmaz mıydı? Sonsuz bir aydınlık…

Filmlerde beyaz bir ışığa doğru yürürdü insanlar, oysa gerçek hayatta  karanlık onlara doğru yürürdü. Kimse göremese de ölmekte olana yaklaşan, onu bir çarşaf gibi kaplayacak olan karanlığı o görebiliyordu. Son nefesini bırakırken ciğerler, kapanan gözlerde sönen ışığı onlarca kez izlemişti. O son anda, son bir kuvvetle dudakların arasından bir veda cümlesi dökülürdü bazılarının. Kimi kavuşacağına inandığı yaratıcısına yakarır, af diler, kimisi bedbaht geçirdiğine inandığı hayatına söver, kimisi de celladına; yani ona yalvarırdı. Bir umut işte affedilmeyi dilerlerdi. Ancak yüreği buz gibi olmuş adam, sesi tüm kulaklar için mahrem kılınmışçasına susar, ağzını bile açmazdı. Affedilmeyi isteyenler için verdiği cevap her zaman aynıydı: Benim ne haddime affetmek, Tanrı affetsin. Lakin bu cevap beyninde başıboş bir at gibi dört nala koşturarak dudaklarına doğru yola çıksa da dudaklarındaki mühür kırılmazdı. O son nefes de verildiğinde ciğerlere hapsolmuş hava dışarıya çıkar ve o havanın yerini yenisiyle dolduramayan bedende göğüs, havası alınmış bir balon gibi iner giderdi. O anı onlarca kez izlemenin verdiği ezberle birlikte tüm insanların bir tek ölüm anında eşitlendiğini düşünürdü. Ta ki yaşadığı şu ana kadar. İnsanlar ölümle eşitlense bile ölürken eşit olamıyorlardı. İnsanın bu âlemde eşit olabildiği tek an varsa o da son nefeste değil, ilk nefeste olmalıydı. Çarpan kapı sesini duyunca durdu adam, arkasındaki kapıdan çıkan kuvözün içindeki, avuç içine sığacak büyüklükte bir baş, başın kalanını tamamlayan el kadar  bir bedenin sahibi sanki ona gülümsüyordu. Adam kuvöze yanaşıp vaktinden çok önce gelen bebeği selamladı, incecik kemikli eline dokundu ve aynı anda gözleriyle veda etti, yine tek kelime etmeden ayrıldı hastaneden.

Türk asıllı anne babanın evladı olarak yabancı bir ülkede doğan birçokları gibi, kendini hiçbir yere ait hissedemeden büyümüştü adam. Ne yaşadığı yeri, ne tatillerde ziyaret ettiği toprakları vatanı sayamamıştı. Üç ay öncesinde ani bir kararla ülkesine dönmesinin ardında yatan temel sebep;  Amerika’da artık can güvenliği olmadığını düşünmesiydi. Kurbanlarının aileleri değişen yasadan güç almış, kimliğini ifşa etmişlerdi. Ömrünün büyük kısmını ölüm anını izleyerek geçiren adam, ölüm meleğinin bu kez kendisi için gelmesinden korkmuştu.

 

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım”  dedi “Bu ne zor bilmece:

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe…

 

Dudaklarının arasından dökülen bu dizeleri babasından duymuştu ilk kez, sonra odasının duvarına yazmıştı, unutmamak için. Yattığı yerde, duvardaki bu yazıyı okumadan uykuya teslim olmamıştı hiç.  İstedikleri kadar memur diyerek yumuşatmaya çalışsalar da o, cellatlığını kabullenmişti. Yasa değişmiş, yaşadığı eyalet idamı kaldırmıştı. Ellilerine merdiven dayamış, ömrünün neredeyse yarısını ölüm anını izleyerek geçirmiş bu adam, lanetli işini özleyecek kadar işine alışmıştı. Tüm birikimini alıp, memlekete döndüğünde artık amacı kalmamış bir adamdı. Aylardır kocaman bir boşlukta oradan oraya savrulmaktaydı. Belki bir köşede ölüp gidecek ve isimsiz bir mezar taşı konacaktı başucuna. Bir yerlerde okumuştu: Osmanlı’da cellatların mezarına isim yazılmazdı. Ömürlerinde pek dua almamış cellat, ölümünden sonra beddua da almasın istenirdi. Başına dikdörtgen bir mezar taşı konurdu, o kadar.

Issız sokakta kendi ayak seslerini dinleyerek yürümeye başladı. Kısa bir süre sonra tanıdık gelen ikinci ayak seslerini de duydu. Hastaneden çıktığında yeniden peşine düşeceğinden emin olduğu için dönüp bakmadı bile. Korkmuyor, sadece hedefine ulaşana kadar beklemesini diliyordu. Peşindeki adam günlerdir yapamadığı şeyi eğer bugün yapmaya cesaret edebilirse, doğru yerde yapsın istiyordu. Bebeğin yüzü gözlerinin önüne geldiğinde gülümsediğini fark etti. Gülümsemek eylemine alışkın olmayan yüz kasları kısa sürede eski formunu aldı. Adımları onu birkaç saat önce  geçtiği sokağa getirdiğinde, ağarmakta olan gökyüzünün  yıldızlı gecesini  düşündü. Geceki adamla aynı kişi değildi artık, biliyordu. Bebeğin minicik eline dokunduğunda cesaretin onu kuşattığı bir büyünün etkisinde kalmış gibi hissetmişti. Evet, kesinlikle artık korkmuyordu peşindekinden.

Kolundaki saatin akrep ve yelkovanı gece yarısını gösteriyorken, adımları başka adım seslerinden hızla uzaklaşıyorken karşılaşmıştı hastaneye yetiştirdiği kadınla. İnsan çığlığındaki her türlü duyguyu adından bile iyi bilen  adam, daha kadının çığlıklarını duyduğu ilk anda, köşe başını döner dönmez acı çeken bir kadın ile karşılaşacağını da biliyordu. Bu çığlık öfke, hüzün, korku barındırmıyordu. Düpedüz acı kuşanmıştı. Doğum sancıları başlayan kadın, bileğinden tutup yardımı için yalvardığında, tüm sükûnetini yitirmiş, eli ayağına dolaşmıştı. İnsanların son anlarının şahitliği ile geçen hayatında ilk defa bir hayatın ilk anına şahit olacak olmanın acemiliğini hissetmişti. Peşindekinin ne yapacağını umursamadan kadını kucaklamış ve hastaneye doğru yola koyulmuştu. Kadın bedeni ile bebeği için korunaklı bir yuvayken, peşindekinden de adamı korumuştu bilmeden. Karnı burnunda bu kadın kimdi, neyin nesiydi, o saatte sokakta ne işi vardı bilmiyordu, öğrenmek ihtiyacı hissetmemişti bile. Soru sorsa o mucizeyi bozacakmış gibi hissetmişti. Zaten soru sormayı da sevmezdi.

Hastanenin kendine has kokusu kıyafetlerine sinmiş, gün doğumu kokusuna karışmamakta direniyor gibiydi. İnfaz odasının da kendine has kokusu olurdu. Acı, feryat ve idrar karışımı… Düşünceleri eliyle savuşturmak ister gibi salladı elini havada.  Şehrin sokakları günün ilk ışıkları ile siyah cüppesinden sıyrılırken adımlarını sıklaştırdı. Gece başlayan yürüyüşü, peşindekini atlatma telaşına dönüşmüştü ama artık başka bir amacı vardı. Kadının karşısına çıkışı ilahi bir işaret olmalıydı. Bu işareti kabullenerek de hedefini belirlemişti. Peşindeki ona ulaşmadan  – ki ulaşmak gibi bir amacı var gibi görünmüyordu-  doğru yere varmalıydı.

Kilit taşlı dar yokuşun iki yanında birbirine yaslanmış evleri; zarafetini kaybetmemiş ancak sırtı bükülmüş kadınlara benzetti. Saymayı, yarısına gelmeden bıraktığı merdivenleri ağır ağır çıkarken başka bir şiiri anımsadı. Eteklerinde bir yığın yaprak var mıydı? Ne biriktirebilmişti bu hayatta  kederden başka? Ne aile kurabilmişti ne dostluklar. Atadan yadigâr üç göz eve kaçarcasına sığınmış, üç ay içinde bir kere bile tek gözden çıkıp diğer ikisinin kapısını aralamamıştı. Tek odalı bir yalnızlıktı onunki. Varlığının  farkına varmayan insanlar yokluğunun sızısını hissederler miydi? Şiirler bu hayatın hüzünlü günceleri gibiydi. İçinde kendini bulabildiği her şiir onun konuşma biçimiydi. Her an için bir şiir bulabilirdi.

Zeminde değişen taşlar hedefe geldiklerini söylüyordu. Tarihi mezarlık,  katledilmiş şehrin en bakir tepelerinden birindeydi. Haliç ayaklarının altına serilmiş, sararan ve biçimsizce uzayan otların arasından günü kucaklamaya başlamıştı. Cellatlar mezarlığının artık yerinde olmadığını bilse de taşları incelemeye koyuldu.  Zamanın en kudretli paşalarını, güzelliği dillere destan olmuş sultanlarını ve nice ulemayı kucaklamış olan toprak acaba dünyaya tek bir iz bırakamamış, aldığı her canla ruhundan  bir parçayı da öldürmüş bu zavallıyı bağrına basar mıydı? Böylesine ruhsuz yaşamanın bir anlamı var mıydı? Lanet olası dünyaya gelmesine yardım ettiği ama ismini bile öğrenemediği  aceleci canı düşündü. Acaba adı ne olacaktı bebeğin? Canını aldığı her ismi ezbere sayabilen adam,  bazılarının  iki elinin diğer tarafta yakasında olacağından emindi. Peşindeki Azrail’in elinden değil de onlarla yüzleşmekten kaçmıyor muydu aslında? Bugün  artık bu kaçışa son verecek cesareti vardı. Yaptığı iyiliğin de heybesine konulacağına inanarak dolaştı eski ve kısmen daha yeni mezar taşlarının arasında, aradığını bulana kadar her taşa dikkatle baktı. İşte oradaydı. Dikdörtgen ve isimsiz iki dikit… Cebindeki kimliği çıkardı, ayakkabısının burnu ile açtığı ufak çukura gömerek, yok olmadan önce adını yok etti, sonra taşlardan birine verip sırtını oturdu.  Kıvrılarak ilerleyen Haliç’e çevirdi yüzünü. Bir ağaca sırtını dayamış onu izleyen celladının yüzüne, gözlerinin içine ilk defa dikkatle baktı. Bilinci hiç olmadığı kadar açıktı ve celladının yüzünü daha önce nerede gördüğünü o anda hatırladı. Kardeşinin infazını seyrederken bayılan adamın kendisine yaklaşmasına, cebindeki silahı çıkarışına tepki vermeden sırtı mezar taşına yaslı oturmaya devam etti.

Zavallı mahkûmun sedyeye yatırılırken ağladığını, suçsuz olduğunu haykırdığını, bilekleri bağlanırken celladının elini sıkıca tutup yalvardığını dünmüş gibi hatırlıyordu. Zehirli iğnenin vücuduna tesiri her zamankinden uzun sürmüş, tıpkı Oklahoma’daki Clayton Lockett adlı idam mahkûmunun kırk üç dakika çırpınarak ölmesi gibi, bu adam da dakikalarca can çekişmişti. Bu konuda kabahatli olmadığına inanıyordu, can veren mahkûmun masum olduğuna inandığı kadar… Yapabileceği bir şey yoktu. Karar merci değildi, hiç olmamıştı. O sadece bir cellattı ve emri uyguluyordu, düşünmek ve sorgulamak ona haramdı. Karşısında dikilen ve intikam ateşi ile tutuşan adama bunları anlatsa belki kendini kurtarırdı ama açıklamayı düşünmedi bile, çünkü artık ölmeyi arzuluyordu. Bir bebek dünyaya gelmişken, kendisi çekilebilir ve yeni hayatlara yer açabilirdi.

“I’m ready! Do it!” diye bağırdı. Cellatlar mezarlığında bir cellat, kendi celladına teslim olmuştu. Namludan çıkan kurşunun sesiyle havalanan kuşlardan başka kimseyi etkilemedi gidişi. O hiç öğrenemeyecekti ama “Lara”* konmuştu bebeğin ismi.

*Lara: Latin mitolojisinde, Ölüm ve sessizlik perisi

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar