Gece Gelen | 2

Yayın Tarihi:

spot_img

Cumartesi gecesi saat dokuzda iki arkadaş buz gibi depodaydılar. Behçet ağzına kadar alkol şişesi ve yiyecek bulunan poşetleri arka taraftaki küçük odaya bırakıp geri döndü. “Birazdan elinde ıvır zıvır poşetleriyle damlarlar bizimkiler. Oyunlar en az beş altı saat sürer. Aralarda tıkınırız. Genelde sabah ışıkları ile bitiririz ama erken gitmek isteyen de çıkar gider. Kimse kimseye bir el daha oynaması için baskı yapmaz.”

Dedektif kendine özgü kurallarla örülü oyunu düşünmek yerine, deponun örümcek ağı bağlamış tavanını seyrediyordu. Biraz ötede bir farenin, ince bir çatlağa sızdığını diğerinin de paslanmış demir boruları kemirdiğini fark etmişti. “Gel depoyu iyice bir göstereyim” dedi Behçet. “Görülmeye değer pek bir şey yok gerçi.”

Eski fabrika deposu yeni kumarhane, dört bölmeye ayrılmış, en büyük bölme ortasında bir buçuğa bir metre boyutunda dikdörtgen masa, sekiz plastik sandalye ve tepesinde loş ışık yayan üç ampul ile oyun için hazırlanmıştı. “Depoya iki yerden girilebilir” dedi Behçet. “Biri bizim de giriş yaptığımız kapı. İkincisi arka taraftaki tuvaletin havalandırma penceresi. Pencereyi bu havada kimse açmaz. Hem etrafta serseriler filan oluyor. Yine de uyarırız arkadaşları.”

“Tuvalet kullanılıyor değil mi?”

“Tabi. Alafranga taktırdık.”

“Bi’ girsem iyi olacak.” Bir tuvalet için kocaman sayılacak odaya girince gözleri ışık düğmesini aradı bir süre. Daha sonra tuvaletin kapısını kilitlemek istedi ama kapının göbeği üzerinde anahtar yoktu. Bunun yerine göbeğin hemen üst kısmına takılan demir sürgü ile mahremiyet sağlanıyordu. İnce bir çubuğu andıran demir sürgüyü diğer uçtaki halkaya geçirdi. Kapının tam karşısına denk düşen alafranga tuvalete oturunca tüm vücudu buza kesti. Bu sırada dikkatini etraftaki, her köşede birikmiş gazete yığınlarına, yumak haline gelmiş iplere, boş boya kovalarına ve çeşitli tesisat malzemelerine vermiş, buranın eskiden ne fabrikası olduğunu tahmine çalışıyordu. İşini bitirdikten sonra çaprazına düşen havalandırma penceresinin mandalını çekti ve kafasını uzattı. Sokağın sonunda uzun boylu bir adam elinde çantası ile hızlı adımlarla bir yere yetişmeye çalışıyordu. Pencereyi kapatarak oyunun oynanacağı odaya geçti.

Depo ters T biçiminde inşa edilmişti. Kumar masası, tuvalet ve mutfak kısa çubuğun sol tarafında, giriş kapısı ise uzun çubuğun ucunda yer alıyordu. “Arada bir masayı izliyor gibi yap ki arkadaşlar kıllanmasınlar” dedi Behçet oyuncuların sandalyelerini düzenlerken. Daha sonra iskambil destesini masaya bıraktı. “Senin yerin burası olacak” diyerek köşeye bir sandalye koydu. “Bak şurada koyduğum aynadan kapıyı kesebilirsin. Ben kontrol ettim, görüş açın gayet iyi. Bir de sen bak bakalım.”

Dedektif sandalyesine kuruldu. Bu küçük hile nedense katile karşı büyük bir avantajmış gibi göründü gözüne. “Gayet iyi” dedi birdenbire gelen özgüvenle. “Eğer kapıda en ufak bir kıpırdama olursa ıslık çalacağım. Sen de oyun sırasında Celal’e dikkat et bakalım. Belki bir şey yakalayabilirsin.”

 

****

 

Kırk dakika sonra tüm oyuncular odaya doluşmuştu. Her biri ile ayrı ayrı tanışan Dedektif kimisinden hiç hoşlanmamış, tabiri caizse gözü kesmemişti. Ali içlerinde en genç olanıydı. Yüzü çillerle kaplı, turuncu kafalı, kendi halinde, sessiz sedasız bir tipti. Turizm emlak şirketi vardı. Otelci Volkan ise orta boylu, ellili yaşlarının sonlarında, minyon yapılıydı. Yuvarlak yüz hatlarına sahip, uzun burunlu, kurbağa gözlü ve tam bir poker oyuncusuna yaraşır ifadesiz bir yüzü vardı. Doksan kilonun üzerindeki meslektaşı Celal, içlerinde Mehmet’e en soğuk davrananıydı. Tokalaşma esnasında Dedektif’in yüzüne bile bakmadı. Kara kaşlı, uzun burunlu sıska biriydi.

Oyun arkadaşlarının huzursuzlandığını fark eden Behçet, onları bir kenara çekti. “Mehmet gelmekte ısrar etti, kıramadım. Bir iki el zar attıktan sonra bizi rahat bırakır, merak etmeyin.”

Daha sonra arkadaşını masaya davet etti. Dedektif cebinden çıkardığı on bin doları, fırıncıya ekmek parası uzatır gibi rahat bir tavırla masaya bıraktı. Para kendisine ait olmamasına rağmen içi içini yiyordu. Zar teklifini Volkan kabul etti. Üç el oynadığı elin ikisini kazandı Mehmet Yarar. Yirmi bin dolardan fazla parası vardı şimdi. Behçet’le göz göze geldiler. Neredeyse üzüntülü biçimde kaş göz yaptı arkadaşına. Sonra tüm parasını yeniden ortaya koydu ve bu kez Ali ile oynadı. Oyun bir o tarafa bir bu tarafa gidiyordu. Birkaç dakikada bitirmeye çalıştığı zar faslı on beş dakikadır sürünce “benden bu kadar” diyerek ana parasını kurtarmış biçimde oturdu koltuğuna.

Kumar masasında ani bir sessizlik yaşandı. Behçet kağıtları karmaya başlayınca, geldiğinden beri neşeli anekdotları ile arkadaşlarını güldüren Haldun bile bir anda ciddileşmişti. Behçet’in söylediğine göre müteahhit olan adam, içlerinde en varlıklılarıydı. “İki yıldır vergi rekortmenleri listesine giriyor” demişti arkadaşı, bu gözlüklü, kat kat gerdanlı, tıknaz ihtiyar için.

Dedektif sigarasını yaktı ve göz ucuyla açık bırakılan kapıyı kesen aynayı süzdü. Kendisine bile itiraf edemese de zihin dünyası o anda kapının ardında elinde silahı, yüzünde siyah maskesi ve üzerinde kara pelerini ile bekleyen ve hepsini birden yok etmek için ant içmiş psikopat katil imgeleriyle doluydu. Ne var ki dakikalar geçiyor, ‘gece gelen’den ses seda çıkmıyordu. Oyun başlayalı iki saatten fazla zaman geçmiş, hiçbir tehlike emaresi yaşanmamıştı. O kadar ki saat üç buçuk sularında, Dedektif’i uyku bastırdı. Arada bir kapı önüne çıkıp sigara içiyor, bu sırada etrafı kolaçan ediyordu. Deponun yüz metre ilerisinde itişip kakışan iki serseri grubu ve arada bir geçen arabalar olmasa, tamamen tenhaydı bu sokak.

Saat dört buçuk olduğunda artık Behçet de ümidini kesmişti. Oyun aralarında Dedektif’e yakınıyordu. “Nerede kaldı bu herif? Sabrımızı mı sınıyor ne?”

“Belki de topluca çıkacağınız anı bekliyordur. İstersen çıkışta arkadaşlarına sokakta şüpheli bir adamın dolaştığını gördüğünü, tetikte olmalarını söyle.”

“Olur, söylerim.”

Kumar masasında partiler bir başlayıp bir sona eriyor, oyundan çekilenler arka taraftan ellerinde yiyecek ve içeceklerle gelip masadakilerin restleşmelerini izliyor, bazısı Dedektif ile sohbet etmeye çalışıyordu. Behçet’in bir arkadaşı olduğunu söylüyordu Dedektif, onlara. Ticaret ile uğraşıyordu. Bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. Kumar merakı yoktu ama arada öylesine oynuyordu. Hayır, alkolle arası yoktu. Zaten arabayı kendisi kullanacaktı. Behçet’le birlikte döneceğinden oyunun bitmesini bekliyordu.

Saat beşe doğru Dedektif sol tarafından yükselen rest, pas, gördüm, kart gibi kelimeler duymaktan bıkmış, artık bir an önce bu çilenin bitmesini diliyor, kafasını her çevirdiğinde masada oyuncuların sayısı bir azalıp bir çoğalmış oluyordu.

Saatler beş kırkı gösterirken, kıyasıya süren bir oyun sonunda yalnızca Behçet ile Ali kalmıştı masada. Bira şişesini kafasına diken Haldun sırtını duvara dayamış oyuna göz atıyor, Volkan da masaya abanmış arkadaşlarının mimiklerinden kimin elinde hangi kâğıt olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.

“Celal nerede?” diye sordu Haldun, çakırkeyif. “Bu oyun birazdan bitiyor. Gelsin de bir el daha atalım.”

“Tuvalete gitti” dedi Volkan. “Kapıya vurdum az önce. Midesini bozmuş. Siz oynayın, ben kötüyüm diyor.”

Haldun sandalyesine çöktü “Kaç kere dedim şu adama öküz gibi içme diye. Gerçi bu gece ben de ondan aşağı kalmadım. Neyse, oyun bitsin de dördümüz bir el daha atarız.”

“Siz üçünüz atın, ben kaçıyorum” diyen Volkan ayaklandı.

“Bekleseydin, bir iki el sonra biz de kalkarız.”

“Ben sizin gibi bütün gün uyumayacağım oğlum. Saat altıyı geçiyor. Bizimkini annesine götürmem lazım.”

Volkan ceketini iliklerken, Dedektif de adamın önüne geçti. “Ben de dışarıda bir sigara yakayım. Uykumu açar.” Gerçek amacı, kapının açık bırakıldığının adam tarafından anlaşılmasını engellemekti.

Dışarıya çıkınca, buz gibi bir hava karşıladı ikiliyi. Hava halen aydınlanmamıştı. Volkan Dedektif’e iyi geceler dileyerek lüks jipine bindi ve hareket etti. Arkasından bakakalan Dedektif, izmariti ayağının altında ezerek etrafa şöyle bir baktı ve kapıyı aralık bırakarak içeri girdi. Kumar masasında restleşmeleri süren Ali ile Behçet, ortaya hatırı sayılır miktara para sürmüşlerdi. Kağıtlardan anlamasa da, oyunun kızışması ilgisini çekmişti. Kağıtları yelpaze gibi dizen elleri, masaya vurulan yumrukları, kenardan iki oyuncuyu gaza getiren adamların coşkun tavırlarını seyretti bir süre. Sonra ağır ağır çöktü sandalyesine.

Haldun sabırsızlandı. “Dur şu Celal’e bir de ben bakayım.” Paytak adımlarla yürüdü ve tuvaletin kapısına sertçe vurdu. “Celal, hadi oğlum yeni partiye başlayacağız. Seni bekliyoruz. N’oldu kubura mu düştün?”

“Hiç sorma, midem fena. Siz oynayın.” Zorlukla konuşuyordu.

“Yediğin bir şey mi dokundu?”

“Üşüttüm herhalde.”

“İyi, biz başlıyoruz.”

“Tamam.”

Haldun odaya döndü. “Beyler Celal motoru fena bozmuş.” Sonra köşesinde gazeteleri kurcalayan adama döndü. “Siz oynamak ister misiniz Mehmet Bey?”

“Aa, hayır. Ben pek anlamam.”

“Peki madem. Mecbur üçümüz oynayacağız beyler.”

Behçet ile Ali’nin oyununda bahisler yükselmiş, masa üzerinde küçük yeşil bir tepe oluşmuştu. Dedektif bir masa tenisi izler gibi bir yandan kapıyı öte yandan oyunu seyrediyordu. Birkaç dakika sonra nihayet kırmızı ve siyah renkli sıralı kağıtları masaya döken Behçet “şansına küs Ali” diyerek banknotları gururla önüne çekti. “Bugün benim günüm. Bunun üstüne bir keyif sigarası yakılır artık.”

Turuncu kafalı adam, yarı öfkeli biçimde masadan kalktı. Biraz sonra elinde bira ile döndü. Üç kumarbaz oyunun analizini yapmaya başladılar. Haldun, Ali’nin oyun tarzını eleştirerek, ne zaman çekilmesi gerektiğini bilmediğini, elini çok belli ettiğini, hamlelerinin zamansız olduğunu söyledi. “Senin daha çok fırın ekmek yemen lazım oğlum” diye bitirdi konferansını. Behçet yanlarından sıvışarak Dedektif’e yanaştı. “Ee sende ne var ne yok Mehmet?”

“Valla hiçbir şey yok. Adam korktu mu acaba?”

“Bilmiyorum ama sayesinde yüz elli bin papel kazandım. Bakma bugün millet havasında değil. Kimse çaktırmıyor ama akıllarında halen Naim olayı var. Normalde böyle mendebur suratlı değillerdir.”

“Keyifsiz olduklarını ben de fark ettim.”

“Şu bizim elemanın geleceği yok anlaşılan. Maçası yemedi herhalde.”

“Yine de ne olur ne olmaz boşlamayalım. Herif kapı önünde pusuya yatmış olabilir.”

“Merak etme, zaten son el. Sonra gideriz. Seni de yordum boşuna.” Arkasını döndü. “Hadi beyler son el.”

Kağıtlar karıldı, dağıtıldı, paralar ortaya kondu. Aynı sözcükler, aynı sesler, aynı döngü… Dedektif ilk izlediğinde bile hoşlanmadığı filmi beşinci kez seyrediyormuş hissiyatı ile sigarasına abandı. İçini çekerek sandalyesinde kaykıldı.

Birkaç dakika sonra Celal kasıntı bir yüzle geldi yanlarına. “Beyler ben bayağı kötüyüm.”

“Hayırdır lan n’oldu” dedi Behçet kartı masaya savururken.

“Soğuk yedik herhalde. Önceki eli kim aldı?”

“Ben aldım.”

Başına fötr şapkasını geçirerek sigarasını yaktı. “Ali sen ne zaman öğreneceksin oğlum şu oyunu. Volkan nerede?”

“Eve gitti az önce. Karısını bir yere bırakacakmış.”

“İyi. Benden de pas. Midem ağrıyor. İlacımı da getirmedim.”

“İyi hadi git dinlen” dedi Haldun. Sonra önündeki kâğıda eğildi. “Elli beş bin girmiş sana bu gece.”

“Bir sonrakinde acısını çıkarırım. Ha bu arada artık oynamaya devam ediyoruz değil mi?”

“Oynarız oynarız” dedi Haldun. “Geçmişi unutalım.”

“Öyle ya. Mazi mazide kaldı.” Kapıya doğru yöneldi Celal. Dedektif adama yanaştı. “Biraz fazla içtiniz galiba. Aracı kullanabilecek misiniz?”

“İki üç duble koymaz bana.”

Dedektif yanında istemediğini her halinden belli etse de Celal’i de kapıya kadar geçirdi ve adamın aracına binmesini seyretti. Sonra odaya geri döndü. Üç arkadaşın oyununu seyretmek için en ufak bir istek duymuyordu içinde. Artık tehlikeyi de o eski ağırlığıyla hissetmiyordu içinde. Gazetinin bulmaca sayfasını doldurmaya başladı. Arada bir kapıya da göz atıyordu maksat yerini bulsun diye. Yirmi dakika böyle geçti. Masadan zafer çığlıkları yükseldi. “Neyse, en azından zararımızı biraz kapattık” dedi Ali sevinçle.

“İyi oynadığından değil oğlum” dedi Haldun. “Pilimiz bitti ondan.”

Behçet kartları masaya fırlattı. “Aynen. Hadi beyler kalkalım. Kimsede oynayacak hal kalmadı.”

Ali parayı küçük siyah çantasına doldurdu. Neredeyse sarhoşluk sınırına yaklaşan Haldun “tuvalete gireyim beraber çıkarız” diyerek paytak adımlarla arka tarafa geçti. Dedektif Behçet’i yanına çağırdı. “Yerimde dur da ben de bi’ tuvalete gideyim. Çok sıkıştım.”

“Tamam.”

Dedektif, tuvalete doğru yönelen Haldun’un arkasından yürüyerek, tam karşısına denk gelen ve mutfak olarak kullanılan odaya daldı. Siyah poşetin içinde açılmamış tek şişe olan gazozu kafaya dikti. Bu sırada Haldun “Allah Allah” dedi tuvalet kapısını itmeye uğraşırken. Birkaç kez sertçe vurdu tahta kapıya. “Millet. Baksanıza. Bu kapı kilitli.”

Dedektif adamın söylediklerinin Türkçe’de bir karşılığı yokmuş gibi cümleyi parçalara bölerek kafasında yeniden kurmaya çalıştı. Haldun’un kapıya omzuyla yüklenmesi ve sonuç alamayınca okkalı bir küfür savurması sonrası yanında bitti. “Nasıl açılmıyor Haldun Bey? İçeride kimse yok ki?”

“Ne bileyim. Açılmıyor işte. Gel sen bak.”

Dedektif adeta sihirli bir dokunuşla açacakmışçasına, kapıya parmak ucuyla dokundu. Sonra daha sert bir deneme yaptı ve en sonunda, Haldun’u taklit ederek omzuyla abandı. “Evet, sürgüsü çekili” dedi dudağını büzerek.

Kapının aralığı o denli dardı ki, ince çubuk benzeri bir şeyi sokarak sürgüyü ittirmek bir yana, sürgünün kendisi bile görünmüyordu. Biraz sonra Behçet ve Ali de yanlarına geldi. Behçet tahta kapıyı yumrukladı. “Hey içerdeki. Sana diyorum. Çık dışarı ayyaş herif! Yoksa polis çağıracağım.”

Bir süre içeriden gelecek sesi beklediler. “Galiba kimse yok” dedi Ali. “Çıt çıkmıyor.”

“Serserinin teki işemek için pencereden girmiştir kesin. Sızıp kalmıştır.”

“Pencere açık mıydı ki?” dedi Haldun.

“Bilmiyorum. En son Celal kullanmıştı. Belki açmış, öyle bırakmıştır.”

“Dışarıdan kontrol edelim. Ali sen burada kal.”

“Tek başıma mı? Ya siz binayı dolanırken içerdeki herif kapıdan çıkarsa?”

“Tamam ulan ben de kalayım” diye kükredi Haldun. “Tabansız herif.”

“Hayır korktuğumdan değil de ne olur ne olmaz.”

“Mehmet sen benimle gel o zaman” diyen Behçet, Dedektif’i koluna takarak dışarı çıktı. Yolda telaşlı hali Dedektif’in gözünden kaçmadı. “Neler dönüyor oğlum?”

“Ne bileyim. Hiçbir şey anlamadım. Ama tuzak olabilir dikkatli ol.”

Havalandırma penceresi önüne gelince Behçet ayağıyla vurdu önce. Sonra eğilerek bir kez de eliyle kontrol etti. “Kapalı. Kıralım diyeceğim ama pencere bayağı kalın. Çok gürültü çıkar. Kapıdan girmek daha kolay olacak.”

Yeniden içeri girdiler ve kapı önünde bekleyenlere durumu anlattılar. “Omuz atalım” diye fikrini sundu Ali. “Ama kapı dar. İki kişi anca sığar. Behçet seninle birlikte yüklensek kırarız gibi.”

İkili var güçleriyle abandılar. Kapı titredi, sallandı, adeta yerinden oynadı ama bir türlü sürgüsü kırılmadı. Bir kez daha ve bir kez daha… Sonunda demir gürültüyle koptu ve ikili kendilerini odanın ortasında buldular. İlk kendine gelen Ali oldu. “Beyler burada biri var hakikaten” dedi üstüne çeki düzen vererek. Alafranga tuvalet ile duvar arasında iki büklüm uzanmış adama yanaştı.

“Dikkat et” diye bir ses yükseldi arkasından. Konuşan Behçet’ti.

Ali botlarının tabanının kana bulandığını fark etti. “Burası kan gölü” dedi birkaç adım geri çekilerek. Sonra cesaretini toplayarak ilerledi ve adamın üzerine eğildi. “Bu herif vurulmuş beyler. Başında kurşun yarası var.”

“Ölmüş mü?”

“Bakacağız.” Ali omzundan tutarak kendisinden tarafa çevirdi bedeni. “Aman Allah’ım” diye inledi.

“N’oldu lan? Ölmüş mü?”

“Allah’ım. Allah’ım” diye sayıkladı yeniden. “Volkan bu.”

“Ne?”

Elini boynuna uzattı. “Volkan’ı öldürmüşler!”

“Ne diyorsun oğlum. Saçmalama! Volkan az önce evine gitti.”

Dehşetten donakalan Ali, bir hayvan kellesi sergiler gibi cesedin kanlı başını arkadaşlarına gösterdi. Volkan’ın kurbağayı andıran şişkin gözleri açık kalmış, dudakları morarmıştı. Dedektif, Behçet ve Haldun yüzü gözü kan içinde kalmış adamın beyaza çalan çehresine korku ve tiksintiyle bakıyordu.

“Ama nasıl olur?” dedi Haldun. “Volkan evine gitmişti. Hatta kapıya kadar siz uğurlamadınız mı Mehmet Bey?”

“Evet, gözlerimin önünde arabasına binip gitti.” Dedektif yutkundu. Behçet ile birbirlerine korku dolu gözlerle baktılar. İkisinin de bakışları aynı şeyi söylüyordu şimdi: ‘Gece Gelen’ gece gelmişti!

Dört adam odanın her yerini kurcaladılar. Üst üste yığılı malzemeleri alt üst ettiler. Odada ikinci bir kimse yoktu. “Bak bakalım Ali” dedi Behçet. “Volkan’ın silahı üzerinde mi?”

Ali cesedi alafranga tuvalete oturttu. Ceplerini kurcaladı. “Yok.”

“Getirmişti değil mi?”

“Susturuculu yanındaydı, oyun sırasında görmüştüm.”

“Katil almış olmalı.”

“Hangi katil? Kapı sürgülüydü. Pencere de kapalı?”

“Bilmiyorum. Polis çağıralım da konuşuruz detayları.”

Ali bu sırada cesedin ceplerini yokluyordu. Volkan’ın üzerinden anahtarlık, cüzdan ve mendil ile birlikte bir de küçük bir kâğıt parçası çıktı. Ali okuduktan sonra “bakın, ne yazıyor” diyerek arkadaşlarına uzattı bunu. Dedektif, Behçet’in titreyen ellerine tutuşturulan kâğıdı arkadaşının omzu üzerinden okudu. Sararmış yaprağın üzerinde bozuk bir el yazısı ile ‘Hesap görüldü’ yazılıydı.

“Bu bir cinayet” diye bağırdı Behçet. “Artık buna eminiz. Dikkatli olun beyler. Katil bize de saldırabilir. Silahlarınızı yanınızda mı?” İki arkadaşı da başını salladı. “Telefon bulmamız gerek” dedi Behçet.

“Yakınlarda telefon kulübesi yok ama bir evden arayabiliriz.”

“Tamam. Sen arabanı al fırla Ali.”

“Tek başıma mı? Ya katil dışarıda pusudaysa.”

“Tamam lan gel” dedi Haldun dişlerinin arasından. Ali’yi peşine takarak koridora çıktı.

Cesedin yanı başında iki arkadaş kalmıştı şimdi. “Anlayamıyorum. Bu nasıl oldu Mehmet?” dedi Behçet, ayağının dibine kadar uzanan kan damlalarından kaçınarak. “Kapı sürgülüydü. Pencere de kapalı.”

Dedektif, dakikalar geçtikte renk paletinin tüm tonlarına bürünen cesedin çehresine baktı. “Anladıysam ne olayım!”

 

***

 

Biraz sonra polis depoda ilk ifadeleri alıyordu. Söylenmesi gereken her şey söylendi. Kapının ve pencerenin kilitli olduğunu duyan memurlar, ifadeleri kuşkuyla karşıladı. “Hepiniz bu kadar mısınız? Dördünüz ve bir de maktul?”

“Hayır. Celal vardı. Celal Çimen. O da Volkan gibi evine gitmişti. Beş dakika sonra filan.”

“Evini biliyor musunuz?”

“Tabi.”

Güneşin ilk ışıkları, asfalt zemini parlatıyordu. Dedektif on iki saat uyumasına rağmen uykusunu alamamış insanlar misali gözlerini zorlukla açıyor, ağrıyan eklemleri ve zonklayan başı biraz önce yaşananları etraflıca düşünmesine engel oluyordu. Aracın içindeki altı kişiden de tek ses çıkmıyordu. Esmer memur gaza bastı. Depodan iki yüz elli metre kadar uzaklaşmışlardı ki, sokağın ucunda kaldırıma çıkmış lüks bir araç gördüler. Aracın yanında kılıksız bir genç, burnunu şoför mahallindeki yan pencereye dayamış, içeriyi seyrediyordu. “Bu Celal’in arabası” diye bağırdı Ali plakayı okuyunca.

“Celal? Bize bahsettiğiniz arkadaşınız mı?”

“Evet, memur bey, o.”

Araçtakilerin gözü, ağaca bindirmiş beyaz jipe kaydı. Yaklaştıkça tamponun içe göçtüğünü ve arabanın burnunu hafifçe kalktığını fark etmişlerdi. “Çok içmiş miydi?” dedi şoförün yan koltuğunda oturan diğer memur.

“Eh.”

Sarışın memur şoför koltuğundakine kaş göz yaptı. “Biz ona gidecekken herif önümüze düştü iyi mi? Ercan in bak bakalım.”

Kısa boylu şoför ekip otosundan atlayarak, lüks araca yanaştı. Şoför penceresine burnunu dayayan yirmili yaşlarındaki çocuk, üniformalı memuru görünce “valla şimdi geldim” diyerek bir iki adım geri çekildi. “Sızmış galiba. Seslendim ama tınmadı.”

“Çekil bakayım şuradan.” Genci ittiren polis parmaklarını kapı koluna geçirdi. “Açılmıyor bu.”

Serseri arkasından sırıttı. “Biliyorum. Bak mandalı kaldırmış. İçerden kilitlemiş.”

Polis başka zaman olsa serserinin eline kelepçeyi takmıştı. Şimdi daha önemli soruna odaklanmalıydı. Ekip aracındaki meslektaşına bağırdı. “Araba kilitli. Pencereyi kırıyorum?”

Daha kıdemli olduğu her halinden belli olan diğeri başı ile onay verdi. Copunu çıkaran memur arka camı tek vuruşta indirdi. Sonra elini içeri soktu ve kapıyı açtı. “Sen gel şu ön kapıyı aç bakalım” dedi serseriye. Arabaya binen çocuk elini şoför mahallindeki kapıya uzattı. Kapının açılmasıyla Celal’in yere yığılması bir oldu. “Vurulmuş bu herif” dedi polis memuru üzerine yığılan adamın kanlı gömleğini fark edince.

Ekip otosunda kımıldanmalar oldu. “Celal de vurulmuş” dedi Haldun, Behçet’i omzundan sarsarak. “Celal’i de öldürmüşler!”

“Allah’ın belası herif” dedi dişlerini gıcırtan Ali. “Onu bir ele geçirirsem.”

“Sakin olun beyler.” Polis arka koltukta birbirlerini dürtenleri uyardı. “Kimse araçtan çıkmasın.” Sonra arkadaşına seslendi. “Araçta kimse yok değil mi?”

“Her tarafa baktım. Araba boş. Yalnız adamı acil hastaneye götürmemiz lazım. Yaşıyor. Ama kan kaybı var.”

Arka koltuktakiler bu kez “yaşıyor, yaşıyor, oh be ölmemiş” nidalarıyla birbirlerini kutluyorlardı.

“Beyler sessiz olun. Şu serseriyi de al Ercan. Belki anlatacak bir şeyleri vardır. Sonra da gazlayalım. İnşallah yetişiriz.”

 

*** Devam Edecek ***

Yorum Bırakın:

yorum

EN SON YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...

2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması Sonuçları

2021 yılında düzenlenen 2. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı. Necati Göksel, Dr. Saniye...

BENZER YAZILAR

2021 yılının en iyi polisiye dergisi Dedektif Dergi

Türkiye Dergiler Birliği’nin her yıl verdiği yılın dergileri ödüllerinden yılın polisiye dergisi ödülünü Dedektif...

Heyecanla İzleyeceğiniz On Polisiye Dizi Film Önerisi

Pandemi nedeniyle evde daha uzun vakitler geçirdik. Özellikle ilk zamanlarda kendimizi eve tamamen kapattığımız...

2021’in En İyi Polisiye Kitapları Listesi

Dedektif Dergi yazarlarına, 2021 yılında okudukları ve en beğendikleri polisiye kitapları sorduk, işte karşınızda...