Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Köle ya da Efendi

Diğer Yazılar

Ercan Akbay
Ercan Akbay
Psikolojik gerilim romanlarıyla tanınan yazar 12 Şubat 1959’da İstanbul’da doğdu. Kadıköy Maarif Koleji ve İ.Ü. İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerinin akabinde bir caz kulübü kurdu, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. 1996’da ilk kitabı Kuraldışı Öyküler’i ve 1997’de ilk romanı Erkekler Ağlamaz’ı yazdı. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığı Tilki Tilki Saat Kaç 2006’da, Değirmenlere Karşı 2010’da, Ten Kokusu 2012’de, Fotoğrafçılar Kulübü 2015’te, Akılçelen 2016’da, Yağmurdan Önce 2019’da yayımlandı. Romanları dışında, öykü, makale ve senaryolar da yazan Ercan Akbay’ın gerçek suç hikâyeleri ve seri katiller üzerine araştırma ve incelemeleri çeşitli mecralardan okunabilir. Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin kurucu üyelerinden biridir.

Freud ekolüne ilham veren nöropsikiyatr Dr. Kraft-Ebbing’in kült eseri ‘Cinselliğin Psikopatolojisi’nde acı çekmekten zevk almaya alıştırılan mazoşist kişilerin, bir süre sonra, başkalarına işkence etme arzusu duyan sadist kişilere dönüşebileceğinden bahseder. Sadizm ve mazoşizm birbiriyle iç içedir, zira işkence edilme zevkinin kaynağı olan aşağılık kompleksine karşılık gelen zorbalıkla hükmetme kibri aslında aynı duygu durumunun öteki kutbudur.

Seri katillerin önemli bölümünün sadist psikopatlardan oluştuğunu biliyoruz. Bu kişilerdeki hastalıklı kösnüllük yalnızca saldırgan dürtüler uyandırmaz, kimi zaman bunun tersi de olur; acımasız düşünce ve eylemler cinsel heyecan yaratır. Bir fetiş nesnesi, hatta kazaen kan görmek dahi önceden biçimlenmiş düzeneği harekete geçirir ve kişinin hasta zihnindeki vahşî çekirdeği uyarır.

 

Köle ya da Efendi 1

İnsanlardaki sadistik eğilimlerin nasıl oluştuğuna dair pek çok teori vardır. Doğuştan suçlu kavramını ortaya atmış olan ünlü İtalyan suçbilimci ve hekim Dr Cesare Lombroso şehvet hissiyle öldürme arzusu arasındaki ilişkiyi enine boyuna araştırmış, özgün —kalıtımsal— ve sonradan edinilmiş —öğrenilmiş— sadizm ve mazoşizm olgularını birbirinden ayırt etmenin çok güç olduğu sonucuna varmıştır.

Psikopatik davranış bozukluğu olan kişiler, sapık içgüdülerine egemen olmak için yoğun çaba gösterseler de, ahlâkî ve estetik engeller aşılıp da yinelenen deneyimler doğal cinsel eylemin yetersiz kaldığını kanıtladığında, anormal içgüdüler öne çıkar.

On beşten fazla kurbanını işkenceyle öldüren ABD’li seri katil Albert Fish oğlan çocuklarını hadım edip acılar içinde ölmelerini izlemeyi severdi. Fish, çocukları işkence ederek öldürmekle kalmamış, kendini de —kasıklarına dikiş iğneleri batırmak ve dikenli gül saplarını idrar yolundan içeri sokmak gibi— bir dizi işkenceye tabi tutmuştur. Fish hem bir sadist hem de mazoşistti.

Köle ya da Efendi 2

1870’te Washington’da doğan Albert Fish, henüz beş yaşındayken, annesinden kırk üç yaş büyük olan babasını kaybetmişti. Hasta kardeşlerine güçlükle bakan annesi, büyük oğlunu dokuz yaşına gelinceye kadar yetimhaneye bırakmak zorunda kalmış, küçük Albert iğneli fırçayla dövülmek ve kırbaçlanmak dâhil her türlü kötü muameleyi ilk olarak burada görüp öğrenmişti.

Annesi bir iş bulur bulmaz, küçük Albert’i tekrar yanına aldı, ancak en hassas olduğu döneminde aile ortamından uzakta sahipsiz bırakılan oğlu zihnen hastalanmıştı. İlk cinselliğini yetimhaneye gelip giden telgrafçı bir çocukla yaşamış olan Albert Fish, boş zamanlarında semtteki yüzme havuzlarını ziyaret ederek, soyunan erkek çocuklarını izliyor, yetimhanede edindiği idrar içmek ve dışkı yemek gibi çeşitli sapkınlıklardan hoşlanıyordu.

Elektrikli sandalyede idama mahkûm edildiği 1935 yılındaki duruşmasında, kendisini muayene etmesi için mahkemeye çağrılan psikiyatr Dr Frederic Wertham, sanığın suç tarihinde kimsenin duymadığı türden bir psikopat olduğunu belirtmiş, Albert Fish’in hapishanede çekilen pelvis bölgesi röntgeninde, mesanesinin çevresine saplanmış yirmi dokuz adet dikiş iğnesi tespit edilmişti.

Albert Fish kategorisindeki seri katillerin pek çoğu kurbanlarına işkence etmekten büyük haz duyar, çünkü aslında kendisi de ıstırap içerisindedir. Erotik doğalarını alt üst eden yetiştirilme süreçlerinden geçen bu insanlar, cinselliklerini sevgi ve şefkatle değil, saldırganlık ve hükmetme duygusuyla birleştirirler.

Popüler kültür içerisindeki sadomazoşizm, acı çekme ve güce maruz kalma isteği olarak sunulsa da, bir dönem sonra saldırganlık uyandıran satiriyazis durumu fetişlerle dolu fikir ve duygularla renklenmiş aşk oyunlarından ibaret kalmaz. Sadomazoşist cilveleşmelerden cinsel doyum alınmaz olunur ve şehvet duyarsızlığı —ya da körelmesi—cinsel şiddete doğru evrilebilir.

Psikanalizin babası Sigmund Freud’a göre, tüm sadomazoşist eğilimlerin kaynağı libidodur. İçsel enerji tetiklendiğinde normal yollarla söndürülmediği takdirde, kısa sürede abartılı şehvete dönüşür. Sadomazoşist fikirlerin öznesi olanlar için tüm dış dünya saldırgan eylemlere esin kaynağı olur. Öğretmenin öğrencisinin yüzüne attığı bir şamar, bir jokeyin atını kırbaçlaması, birileri tarafından azarlanma-aşağılanma gibi hayatın akışı içinde sıkça rastlanılan normal izlenimler, abartılı libidonun yönünü çarpıtarak kişiyi psikopatolojik eylemlere yönlendirebilir.

Suç dünyasının en zalim seri katilleri; Henry Lee Lucas, John Wayne Gacy, Edmund Kemper ve Jeffrey Dahmer çocukluklarında işkence görerek ve acı çekerek büyümüşlerdir. Yine benzer şekilde, 70’li yılların ortalarında bir dizi oğlan çocuğunu —aralarında kendi oğlu da vardı— işkenceyle öldüren Joseph Kallinger, kendisini sürekli olarak kırbaçla döven ve hadım etmekle tehdit eden ebeveynler tarafından yetiştirilmiştir.

Köle ya da Efendi 3

Philadelphia doğumlu Joseph Kallinger henüz iki yaşındayken babası evi terk edince, annesi tarafından bir yetimhaneye bırakılmıştı. 1939 yılında Stephen ve Anna Kallinger tarafından evlât edinilen küçük Joseph her iki ebeveyni tarafından da o kadar ciddî şekilde istismara maruz kaldı ki, daha altı yaşındayken —üvey babasının dayaklarıyla— yarı kötürüm hale geldi.

Küçük Joseph’in baba Kallinger’ın ona sıkça uyguladığı —sivri taşların üzerinde dizlerinin üzerinde durdurulmak, tuvalete hapsedilmek, sıcak ütüyle yakılmak, kemerle dövülmek ve aç bırakılmak gibi— sadistik cezalandırma yöntemleriyle iç içe yaşamaktan başka çaresi yoktu.

Üstüne üstlük, dokuz yaşına geldiğinde bir grup komşu çocuğu tarafından cinsel tacize uğradı. Bu dönemde öğretmenlerine ve üvey anne-babasına karşı gelmeye başladı. Oyun yazarı olmayı hayal ediyordu ve dokuzuncu sınıfta okuldaki bir yılbaşı piyesini sahneye koydu. On beş yaşındayken, okul arkadaşı Hilda Bergman ile cinsellik yaşamaya başladı. Ailesi görüşmelerini yasaklamasına rağmen evlendiler ve iki çocukları oldu. Bir süre sonra, uğradığı şiddet nedeniyle karısı onu terk etti.

1958 yılında akıl hastanesine giren Joseph Kallinger, oradan çıktıktan sonra tekrar evlendi ve yeni karısından beş çocuk daha yaptı. Karısına ve çocuklarına karşı aşırı kötü ve tacizci bir insan oldu. Daha sonraki yıllarda, intihar girişimleri ve kundakçılık nedenleriyle çeşitli akıl hastanelerine girip çıktı ve üç kez kendi evini yaktı.

1972 yılında kendi çocuklarından üçünün şikâyeti üzerine yakalandı ve çocuk istismarı suçu ile mahkûm edildi. Hapisteyken kendisine paranoid şizofreni teşhisi kondu. Psikiyatrlar, onun ailesi tarafından gözetim altında tutulmasını önerdiler. Çocuklar babalarına karşı iddialarından vazgeçtiler ve iki yıl sonra da Kallinger öz oğlunu boğarak öldürdü.

1974 Temmuzunda Joseph Kallinger, on üç yaşındaki diğer oğlu Michael ile birlikte Philadelphia, Baltimore, Maryland ve New Jersey’i kapsayan bir suç turuna çıktı. Altı hafta boyunca, dört aileyi soydular, cinsel saldırıda bulundular, üç kişiyi öldürdüler. Bıraktıkları kanıtları inceleyip görgü tanıklarıyla konuşan polis, bir süre sonra korkunç baba-oğula ulaştı. Kallinger ve oğlu, New Jersey’de çocuk kaçırma ve tecavüz etme suçlarından tutuklandı.

Joseph Kallinger, 1976 yılında yapılan mahkemede delilik kisvesine bürünerek, öldürme emrinin kendisine tanrı tarafından verildiğini iddia etmiş olsa da, mahkeme bu savunmayı ciddîye almayıp onu suçlu buldu. Ömür boyu hapse mahkûm oldu. Babasının etki alanından çıkacak gücü bulamadığına kanaat getirilen oğlu Michael ise ıslahevine yollandı.

Kalinger hapishanedeyken —biri kendini yakmaya kalkışmak olmak üzere— pek çok intihar girişiminde bulundu. Kendine zarar verme eğiliminden ötürü akıl hastanesine gönderildi. Son on bir yılını burada intihar gözetiminde geçiren Joseph Kallinger, 26 Mart 1996’da geçirdiği bir epilepsi krizi sonrasında hayatını kaybetmiştir.

Seri katilin itkilerinden en başta geleninin sadistçe şehvet olduğu varsayılsa da, bu genel motifin dışında kalan saiklarla işlenen seri cinayetler önemli oransal büyüklük oluştururlar. Sadizmin dozu da sınıflamada fark yaratır. İçinde merhamet barındırmayan bir şehvet düşkünü, sırf şekilsel nedenlerle bir sadist olarak kabul edilemez.

Sadomazoşist psikopat caniler, aynı zamanda başka kategorilerde yer alan seri katiller sınıfında yer alabilirler.  Hollanda doğumlu ABD’li suç makinesi Herman Drenth (1889–1932) bilinmeyen sayıda kurbanını evindeki kendi imalâtı olan gaz odasında öldürmüş, 1932’de beş cinayetten suçlu bulunup asılarak idam edilmişti.

Köle ya da Efendi 4

Drenth iflâh olmaz bir sadist olmanın yanı sıra miraslarına ya da paralarına konmak için kadınları öldüren türden bir seri katildi. Cinayetlerinden yalnızca maddî kazanç sağlamakla kalmamış, aynı zamanda —kendi itirafına göre— cinsel hazların zirvesine ulaşmıştır. Kurbanlarının can çekişerek ölmelerini izlerken, “Gittiğim tüm genelevlerden aldığım zevkten daha güçlü bir haz sarhoşluğu yaşadım” demiştir. Drenth kendi idamını büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılamıştır.

Sadizmin zirvesindeki Fish, Kallinger ve Drenth’e ek olarak dikkat çeken bir diğer örnek, bizden biri, iki çocuk babası Orhan Aksoy (D: 1971)’dur. Aksoy, 2001’de başladığı sadistik eylemlerine, toplam beş kişiyi içkiyle uyutup iple boğarak devam etmiştir. Kurbanlarının vücut boşluklarına silikon doldurmuş ve cesetlerini kolilere yerleştirip, her birini İstanbul’un başka bir semtine bırakmıştır.

17 Ocak 2001 günü akşam saat 21.00 sularında, Gaziosmanpaşa’da bir park bekçisi, parkın Mevlâna Caddesi’ne bakan kapısında, sahipsiz kolilerin içerisinde iki çıplak erkek cesedi bulmuştur. Kafalarına naylon poşet geçirilmiş olan cesetler, elleri ve ayakları bağlandıktan sonra kolilerin içine cenin pozisyonunda yerleştirilmişlerdi.

Penisleri koli bandıyla defalarca sarılmış, ağız ve kulak delikleriyle anüsleri tutkal kıvamında bir maddeyle doldurulmuş olan yarı çürümüş cesetler, Adlî Tıp Kurumu’na götürülüp otopsi yapıldı. Bir hafta önce Fatih’te işlenen cinayetle kurulan benzerlik, polis detektiflerine karşılarında bir seri katil bulunduğunu işaret etmekteydi.

Kimlikler tespit edildi ve her üç maktulün ortak otopsi bulgularının üzerine gidilerek soruşturma derinleştirildi. Maktullerin telefonu kayıtları incelendi, kayıp telefonlar takibe alındı ve seri katil Orhan Aksoy Bursa’da bir kafede yemek yerken yakalandı.

Köle ya da Efendi 5

Tutuklandığında öldürdüğü şahısların özel eşyalarını üzerinde taşımakta olan Aksoy’un itirafları sonunda iki benzer cinayet daha işlediği anlaşıldı ve evinde yapılan incelemede pek çok yeni kanıt bulundu.

Gayet mazbut ve sakin bir adam olarak tanındığı halde, ruhunda şiddetle iç içe bir hayat süren Orhan Aksoy, kurbanlarını önce içine sedatif bir kimyasal kattığı içkiyle sarhoş ediyor ve sonra boğazlarını iple sıkarak yavaş yavaş öldürüyordu. Cinayet nedeni önem arz etmese de kurbanlarının kimini hırsız olduğu, kimini dolandırıcı, kiminiyse karısına kötü imada bulunduğu için katletmişti ve yaptıklarından pişman değildi, çünkü işkenceyle öldürmekten büyük bir zevk duyuyordu.

Kendisi çelimsiz, zayıf yapıda biri olduğu halde, kurbanlarını —babasına benzeyen— iriyarı adamlar arasından seçen Kolici lâkaplı Orhan Aksoy küçüklüğünde öz babasının sistemli fiziksel şiddetine maruz kalmıştı. Ablası Rüveyde Aksoy’un ifadesine göre, babasının küçük Orhan’a uyguladığı şiddetin boyutu çok büyüktü. İnşaat işçisi Ahmet Aksoy oğlunu sudan sebeplerle, kimi zaman kemeriyle, kimi zaman da kazma sapıyla dövüyordu.

Küçük Orhan sakin bir çocuktu, ama akşamları babasının motorunun sesini duyduğu anda altını ıslatıyor, yatağın altına saklanıyordu. Bazı geceler uykusundan kan ter içinde, bağırarak uyanıyor, babası yanına yaklaştığında feryat ediyor, annesi onu kucağında sakinleştirene kadar susmuyordu.

Dayak ve işkenceyle hasar gören zihni, büyüdüğünde psikopatik bir kişilik yaratmış, biriktirdiği intikam hırsı patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. Eh, rüzgâr ekilirse fırtına biçilir; çevrenizdeki ebeveynlerin çocuklarına şiddet uygulamasına göz yumarsanız, bilin ki o çocuk ileride bir başkasının —belki de sizlerin— canını yakacaktır.

Şiddete maruz kalan çocuk sonunda şiddetin kendisi olur, zira dayak cennetten değil, cehennemden çıkmadır. Gelişmekte olan kişiliğe dayakla verilen ayarın, çocuğun ruhunda bıraktığı hasarın tamiri yoktur. Dayak arsızı olup da acı çekmeye kayıtsız kalmaya başlayan ergen, psikolojik bozulmaya iyice yakınlaşmış demektir.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ