Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

KOLOKAS

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Reha Avkıran
Reha Avkıran
Reha Avkıran, GIRGIR dergisinde mizah öyküleri yazdı. Yine aynı dergide karikatürleri yayınlandı. Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunu olan yazar, bir kamu kuruluşunda 25 yıl çalıştıktan sonra kendi deyimiyle özgürlüğüne kavuştu. Reha Avkıran 1962 doğumludur. Reha Avkıran'ın polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Kaldırımda kanlar içinde yatıyordu güvenlik görevlisi.

“Pompalıyla vurmuşlar,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser.

“Soyguncular kaçarken arkalarından mı gitmiş?” diye sordu Amirim.

“Evet, anlaşıldığı kadarıyla da birini vurmayı başarmış.”

“Silahı nereden bulmuş?” diye sordu Amirim. “Adamlar içeri girdiklerinde silahını almamışlar mı?”

“Almışlar, uzak bir köşeye atmışlar. Biri tüfeğin dipçiğiyle kafasına vurunca kendinden geçmiş. Herifler işlerini bitirip beyaz bir minibüse binmek üzereymişler ki, bizimki kendine gelmiş, silahını kapıp peşlerinden koşmuş.”

“İyi yapmamış,” dedi Amirim üzüntüyle.

Banka personeliyle konuştuk. Öğle tatiline girmelerine birkaç dakika kala yüzleri kar maskeli iki kişinin ellerinde tüfeklerle bankaya girdiğini söylediler. Adamlar kasaya ulaşmaya çalışmamış, dört veznedeki paraları aldıktan sonra hızlıca bankadan çıkmışlar.

“O sırada kendine gelen güvenlik görevlimiz de silahını attıkları yerden alarak peşlerine düştü,” dedi Müdire Hanım. “Silah sesleri kesilince dışarıya çıktık ki…”

“Bu adamlardan size tanıdık gelen oldu mu?” diye sordu Amirim hâlâ olayın heyecanını üzerinden atamamış kadına. “Sesi ya da ne bileyim, yürüyüşü… Daha önce şubenize gelmiş olabilirler.”

“Bilemiyorum,” diyerek başını salladı kadın, “yüzlerinde maske vardı, bağırıp çağırarak emirler yağdırdılar paraların uzattıkları çantaya konulması için…”

Tanıkların beyaz minibüsün park ettiğini söyledikleri yerde kan izleri vardı. “Damara denk gelmiş anlaşılan,” dedi Amirim yerdeki kana bakarken. “Hemen hastaneye yetiştirmezlerse yaşamaz bu kadar kan kaybeden biri.”

Merkezle irtibata geçip hastane polislerine anons geçmelerini, ateşli silahla vurulma nedeniyle getirilen yaralılar konusunda dikkatli olmalarını istemelerini söyledim.

“Elimizde olan tek kanıt bu kan izleri,” dedi Oktay Komiser. “Bankanın içinde parmak izi filan yok, herifler zaten eldiven takıyorlarmış. Kullandıkları silahlar saçma attığı için balistiğe gönderecek kurşun da yok elimizde. Güvenlik kameralarına kaldı işiniz.”

“Herifler kar maskesi takıyorlarmış,” dedi Amirim. “Kameralardan da bir şey çıkacağını sanmam. Minibüsten yürümeye çalışacağız artık… O da ya çalıntıdır ya da plakası sahtedir… Birkaç saate kalmaz buluruz bir yerlerde terk edilmiş ya da yakılmış olarak.”

Olay yerinde incelemesini yapan Savcı, “İşin içine cinayet girdi, dosya sizin,” dedi. Adli Tabip’i, Olay Yeri İnceleme’yi ve güvenlik görevlisinin cesedini gönderdikten sonra bankanın iç ve dış güvenlik kameralarının görüntülerini aldık. Amirim çevredekilerle konuşurken ben de sokaktaki iş yerlerini dolaştım, bankanın önünü ve minibüsün kaçış yolunu gören kamerası olanlardan olay anındaki görüntülerin kopyalarını aldım.

***

Akşama kadar bilgisayarın başında bu kayıtları izledik. En net görüntüler bankadan aldıklarımızdı. Soyguncuların içeri girer girmez ilk işleri güvenlik görevlisini etkisiz hale getirmek olmuştu. Daha sonra biri bankanın ortasında durup içerideki birkaç müşteri ve çalışanları kontrol ederken, diğeri bankonun ardında yan yana çalışan dört memuru tehdit ederek kasalarındaki paraları almıştı. Sonrası görgü tanıklarının anlattıkları gibiydi… Soyguncuların bankayı terk etmesinden sonra kendine gelen güvenlik görevlisi silahını kaparak peşlerinden kapıya koşuyordu. Atletik yapılı birinci soyguncu minibüsün arka kapısından içeri atlayarak gözden kayboluyor, aşk tutamaçları kemerinin üzerine düşecek kadar etli butlu olan ikinci ise adımını attığı anda sarsılıyor ve arkadaşının yardımıyla içeri girebiliyordu. “Geri zekalı,” diye homurdandı Amirim, “götüne bakmamış, Hasan Dağı’na oduna gitmiş.” Arkadaşını minibüse çeken, kapıyı kapatmadan önce elindeki pompalıyla iki el ateş ediyordu.

“Minibüs çalışır vaziyette bekliyormuş,” dedim. “Üç kişiymişler demek ki.”

Bankadan aldığımız görüntülerde soyguncuların kimliğini tespit etmemize yarayacak hiçbir şey yoktu, aracın plakası da görünmüyordu. Az ilerideki halı mağazasından aldığımız görüntülerde plakayı okumayı başardık. Üzeri çamur sıvanarak kapatılmaya çalışılmıştı fakat yine de okunuyordu. “Niye kapatmak için zahmete girmişler ki?” dedi Amirim. “Kendi araçlarıyla soyguna çıkacak halleri yok ya!”

Araç mağazanın tam önünden geçerken durdurdum görüntüyü. Minibüsün yan tarafında leke gibi bir şey dikkatimi çekmişti. Kareyi büyüttüm. “O ne?” dedi Amirim. “Sanki daha önceden burada bir logo varmış da sökülmüş gibi,” diye cevap verdim. Videonun renk ve ışık ayarlarıyla oynayarak lekeyi daha belirgin hale getirdim. Stilize edilmiş Ö ve M harfleri çıktı karşımıza. Logonun altında da “Özönder Matbaacılık” yazıyordu.

Motorlu Taşıtlar Bürosu’dan plakanın sahibini tespit ettik. Demetevler’de inşaat malzemeleri satan Şahap Ülgen, “Evet, benim minibüsün plakası bu,” dedi şaşkınlıkla, “hayırdır?”

“Nerede şimdi?” diye sordu Amirim, “görebilir miyiz?”

“Müşteriye malzeme gönderdim elemanla,” dedi adam, “az önce aradı, teslimatı yapmış, yoldaymış.”

“Ne zaman gönderdiniz malzemeyi?”

“Sabah dükkanı açar açmaz… Dün akşam sipariş vermişti müşteri…”

“Teslimat yeri neresiydi?”

“Kazan… Yani Kahramankazan…”

Şahap Bey’den yardımcısının adını öğrenip merkeze telefon ettim, adamın GBT’sine baktırdım, temizdi. Kamera kayıtlarından plakayı tespit ettiğimizde zaten Şahap Ülgen adını araştırmıştık, onda da sorun çıkmamıştı. Israrlı soruları karşısında durumu açıkladık kendisine. “Yo,” dedi ellerini iki yana açarak, “Alperen dürüst çocuktur, daha yeni evlendi, böyle işlere bulaşmaz… Hah, işte geldi.”

Şahap Bey kaldırım kenarına dizili trafik hunilerini kaldırınca Alperen minibüsü dükkanın önüne park etti.

Plaka soyguna karışan aracın plakasıydı fakat minibüsün rengi ve modeli farklıydı. Aracın içini kontrol ettik, kan izi yoktu, temizlenmişe de benzemiyordu.

***

Özönder Matbaası Yenimahalle’de bir ara sokakta, dökülen, ha yıkıldı ha yıkılacak iki katlı bir binadaydı. İçeride baskı yapan iki eski püskü matbaa makinesi, yerlerde kırpık kağıtlar vardı. Duvar kenarlarına ciltlenmiş ve ciltlenmeyi bekleyen basılı sayfalar yığılmıştı.

Matbaanın sahibi Tayyar Özönder’in ikinci katta bulanan odasına çıktık. Altmış yaşlarında, beyaz gür saçlı, beyaz bıyıklarının burnunun altına gelen kısımları sigara dumanından sararmış bir adamdı.

“Söylediğiniz gibi bir minibüsüm vardı, geçen sene sattım,” dedi. Yerinden kalkıp pencere kenarındaki, üzerinde klasörler olan rafa doğru yürüdü. “Alan adam yeni emekli olduğunu söylemişti. Noter belgesi buralarda bir yerde olacak.”

Satış belgesinde ismi olan şahsı aradık. Telefonda sesi çok neşeli geliyordu. “Evet, ben aldım minibüsü,” dedi, “baştan aşağı değiştirdim içini, iki aydır memleketi geziyorum. Şu anda Muğla’ya girmek üzereyim, birkaç gün Milas’ta kaldıktan sonra ver elini Bodrum.”

Merkeze dönünce aracın HGS kayıtlarına baktırdık. Doğru söylüyordu, iki aydır Ankara’da değildi.

***

Sabah daha önce benzer bir banka soygunu olmuş mu diye kayıtlara baktık. Bir ay kadar önce gerçekleşen bir başka olayda biri hafif toplu iki soyguncu bankayı soyduktan sonra yine bir minibüsle kaçmayı başarmışlardı. Fakat görüntüleri izlediğimizde bu minibüsün renginin mavi olduğunu gördük.

“Renk farklı fakat marka ve model aynı,” dedim, “bu sefer plakayı iyice kapatmışlar, adamların da bizimkiler olduğuna bahse girerim.”

Görüntüleri dikkatle incelediğimizde boyanın gayet düzgün olduğunu gördük. Aracın hiçbir yerinde dalgalanma, renk farklılığı yoktu. “Eğer adamların işleri bu değilse, kendileri boyamış olamazlar,” dedi Amirim. “Amatör işi boya için fazla düzgün.” Amirimin bu söylediğinin ne anlama geldiğini bilecek kadar kendisiyle birlikte çalışıyordum.

Birkaç polis memuru ve komiser yardımcısından oluşan ekibimiz Ankara’nın oto sanayi sitelerine dağıldı. Şaşmaz’dan Büyük Sanayi’ye, Büyük Sanayi’den İvedik’e kadar gezmediğimiz oto boyacısı kalmadı. Akşam ayaklarımıza kara sular inmiş vaziyette Büro’da toplandık. Fotoğrafını gösterdiğimiz minibüsü boyayan ya da tanıyan çıkmamıştı.

***

Elimizden başka bir şey gelmediğinden ertesi sabah yine kamera görüntülerinin karşısındaydık. Daha önce gözümüzden kaçan bir ayrıntıyı fark edebilir miyiz umuduyla aynı kareleri pür dikkat bilmem kaçıncı kez inceliyorduk. Cinayet ihbarı o sırada geldi.

***

“Sizdeki ne şans arkadaş?” dedi bizi yanmış cesedin başında karşılayan Oktay Komiser. “Adamın, gerçi erkek mi kadın mı, o da belli değil henüz…” Cesedi inceleyen Adli Tabip sözünü kesti Oktay Komiser’in. “Erkek,” dedi, “kadınlarda bu kadar dar kalça kemiği olmaz.”

“Ölüm nedeni belli mi hocam?” diye sordu Amirim.

“Otopside belli olur ancak,” dedi çantasını toplayan Adli Tabip. “Yarın sabaha kadar bekleyeceksiniz.”

“Ölüm zamanı?”

“O da yarın sabah.”

Savcı da incelemesini bitirdi, dosyayı bize kitleyip gitti.

“Kimliği belli mi Oktay?” diye sordu Amirim.

“Erkek olduğundan başka hiçbir şeyi belli değil,” diye cevap verdi Oktay Komiser.

Çevresine göz atan Amirim, “Etrafta kamera da yok,” dedi. “Çevreye soralım bakalım, bir şey gören ya da duyan olmuş mu?”

Olmamıştı.

***

Ertesi sabah Amirim, “Adamın gözü kaşı da belli değil ki kayıp kişiler bültenine bakalım,” diye homurdandığı sırada otopsi raporu elimize ulaştı.

Adamın sırtından aldığı iki kurşunla hayatını kaybettiği, daha sonra yakıldığı belirlenmişti. Parmak izi almak mümkün olmamıştı. Mide içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla iki ya da üç gün önce hayatını kaybetmişti. Öldürülmeden bir saat kadar önce yemek yediği için tam olarak sindirilmeyen mide içeriği de incelenmiş, midesinde kolokas kalıntıları bulunmuştu.

Raporu masasına bırakın Amirim, “Kolokas da neymiş?” diyerek soran gözlerle bana baktı.

“Hiçbir fikrim yok,” dedim, “internetten bakayım.”

Google’a isteğimizi belirttikten birkaç saniye sonra ekranda yumru, yerelmasına benzer bir bitkinin görseli belirdi.

“Kıbrıs’ta çok iyi bilinen ve tüketilen bitkidir Kolokas,” diye okumaya başladım. “Ülkemizde bilinen diğer adı ‘gölevez’dir. Hindistan ve Güney Asya yerli bitkisi olup diğer ülkelere uzun yıllar önce yayılmıştır. Güneşli yerlerde yetişen, suyu seven bir bitki olan kolokas, ülkemizde Mersin’in Anamur, Bozyazı, Silifke ilçelerinde yetişen ve yerli halk tarafından yoğun tüketilen bir bitkidir.”

“Ben de otoburumdur fakat şimdiye kadar hiç duymadım bu kolokası,” dedi Amirim. “Ankara’da da pek fazla yerde satıldığını sanmam.”

***

Banka soygununda işlenen cinayet konusunda henüz hiçbir gelişme kaydedememişken başımıza bir de bu kimliği belirsiz ceset çıkmıştı. Bulduğumuz en ufak bir ipucuna bile saldırıyorduk fakat hiç biri bizi bir sonuca ulaştırmıyordu.

Sonunda kriminalden beklediğimiz rapor geldi. Yanmış cesetten çıkarılan kurşunların, soyulan bankanın güvenlik görevlisinin silahından çıktığı belirlenmişti.

“Enselenmekten korktukları için arkadaşlarını hastaneye götürmemişler,” dedi Amirim. “Kimliğini tespit edemeyelim diye de yakmışlar.”

Adamı neyin öldürdüğünü ve hangi amaçla yakıldığını bilmemiz iyiydi hoştu ama bizi bir sonuca götürmüyordu.

“İnternetten ‘Mersin Mutfağı’ diye aratsana,” dedi Amirim. “Bu herifin son yemeğini yediği yeri bulabilirsek kim olduğunu da bulabiliriz belki.”

Ankara’da böyle bir restoran yoktu. Bu sefer ‘Silifke Mutfağı’ diye arattım, yine bir şey çıkmadı.

“Mersin’in yöresel yemekleri diye aratınca tantuni ve ciğerciler çıkıyor,” dedim.

Tanınmış birkaç tantunici ve ciğerciyi aradık, mönülerinde sebze yemeği olmadığını söylediler. Kolokas yapan bir yer de bilmiyorlardı.

“Ankara’daki Mersin lobisi kuvvetli değilmiş demek ki,” dedi Amirim. Espri yapıp yapmadığını anlayamadığımdan gülmeye cesaret edemedim.

Telefonum çaldı, tanımadığım bir numara arıyordu. Karşıdaki adam, “Komiser bey merhaba, ben Şahap,” dedi, “Şahap Ülgen… Dün dükkanıma gelmiştiniz, minibüsümle ilgili…”

“Evet Şahap Bey, bir şey mi hatırladınız?” diye sordum umutla.

“Yok,” diye karşılık verdi Şahap Bey. “Benim minibüse beş gün önce park cezası yazılmış.”

O kadar muhabbet ettik o gün sizinle, çayımı içtiniz, şu cezayı sildiriverin mi diyecek bu adam şimdi diye geçirdim içimden.

“Trafik cezalarının bizimle bir ilgisi yok ne yazık ki Şahap Bey,” dedim adamı incitmemeye çalışarak.

“Yok,” dedi adam, “siz beni yanlış anladınız. Minibüsüme ceza kesilen yerden birkaç aydır geçmedim bile ben.”

Şahap Beyin minibüsünün plakasına Tunalı Hilmi Caddesi’nde ceza kesilmişti. Adamın ceza makbuzundan okuduğu yeri bulup aracımızı park ettik. Elindeki makbuz koçanını göstererek efe efe yanımıza gelen polis memuruna aracımıza göz kulak olmasını tembih ettikten sonra soygunda kullanılan minibüsün fotoğrafını gösterdik. “Ben kesmişim cezayı ama hatırlamıyorum,” dedi.

Çevreyi kolaçan etmeye başladık. Bu adamlar burada ne için park etmiş olabilirlerdi? Yakın çevrede birkaç tane kuyumcu ve bir banka şubesi vardı ama böyle işlek ve trafiği arapsaçı bir caddedeki kuyumcu ya da bankayı soymak göt isterdi. Etrafı keserek Kuğulu Park istikametine doğru yürümeye başladık. Yıllardır Ankaralılara hizmet veren, adını ülkemizin doğu illerinden birinden alan bir marketin önünden geçiyorduk. “İşte,” dedi Amirim. Gösterdiği yere baktım. Marketin ön cephesini boydan boya kaplayan camda, ürün adı ve fiyatlarının yazılı olduğu onlarca kağıt vardı. ‘Şu 10 TL’, ‘Bu 20 TL’… Amirim parmağını gözüme sokar gibi işaret etti. “İşte adamımızın buraya gelme nedeni.” Gösterdiği kağıtta yazanları okudum: ‘Kolokas 19 TL’

Marketin yetkilisiyle konuştuk, beş gün önceki kamera kayıtlarına bakmak istediğimizi söyledik. Allahtan kayıtlar bir hafta korunuyormuş. Arka tarafta küçük bir odaya götürdü adam bizi.

Kasa önünde sırasını bekleyen, bel hizasındaki etleri kemerinin yan tarafından taşan adam dikkatimizi çekti. Birkaç ıvır zıvırla birlikte, elindeki şeffaf poşetteki kolokasları kasiyere verdiğini görünce aradığımızı bulduğumuzu anladık. “Kredi kartını kullan,” dedi Amirim ekrana bakarken, “sakın nakit ödeme.”

***

Etimesgut İstasyon Caddesi’nde, tabelasında ‘Poyraz Oto Giydirme – Aksesuar’ yazan dükkanın önüne park ettik aracımızı.

“Haybeye boyacı aradık,” dedi Amirim tabelayı göstererek, “giydirmeciymiş arkadaşlar.”

Az ötede bu kez kırmızı olarak duruyordu günlerdir peşinde olduğumuz minibüs. Plakası değişmişti.

Arka kapısını açmak için kapı kolunu yokladım, kilitliydi. Minibüsle ilgilendiğimizi gören iki adam dükkandan çıkarak bir hışım yanımıza geldiler. “Hayırdır birader?”

“Aa, açık mıydınız? Kusura bakmayın, cenaze nedeniyle kapalısınızdır diye düşünmüştük,” dedi Amirim.

***

Minibüsün içini çamaşır suyuyla temizlemiş, bal dök yala kıvamına getirmişlerdi. Olay Yeri İnceleme luminol uygulayınca kan izleri ortaya çıktı. Dükkanın içindeki bir bölmede de soyguna giderken minibüse taktıkları sahte plakayı ve pompalı tüfekleri bulduk.

***

“Oto giydirmede gelecek var diye girdik bu işe… Sonra dolar yükseldi de yükseldi… Kullandığımız malzeme ithal olduğu için boyamadan daha pahalı hale geldi giydirme… Müşteri gelmez oldu… İflas etmek üzereydik…”

“Siz de banka soyalım dediniz.”

“Güvenlik görevlisinin işgüzarlık yapacağını nereden bilebilirdik,” dedi Abdullah Övünç. “Böyle olmasını istemezdik.”

“Selami’yi neden hastaneye götürmediniz?” diye sordu Amirim.

“Fırsatımız olmadı ki, vurulduktan birkaç dakika sonra öldü.”

“Kimliği belli olmasın diye de yaktınız arkadaşınızı,” dedi Amirim. “Benim anlamadığım, minibüse neden matbaacının logosunu koyduğunuz.”

“Şerefsizin tekidir o herif, çocukluğumda yanında çalışmıştım bir süre, hiç sevmem kendisini,” dedi Abdullah.

“Hem hedef saptıralım hem de herifin başı ağrısın dedin yani.”

Acı bir gülümseme belirdi Abdullah’ın dudaklarında. “Pek başarılı olamamışız demek ki.”

“Yo,” dedi Amirim, “kendine haksızlık etme, gayet de başarılıydınız. Boşuna uğraştırdınız durdunuz bizi.”

“O zaman bize nasıl ulaştınız?”

Kolokas meselesini anlattı kısaca Amirim.

“Rahmetli iyiydi hoştu ama boğazına çok düşkündü,” dedi Abdullah. “Çoğunlukla yemeği dükkanda kendimiz yapardık. O gün de ‘Size bugün memleketimin yemeğini yapacağım, parmaklarınızı yiyeceksiniz,’ demişti… Nereden bilebilirdik o yemeğin başımızı yiyeceğini…”

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ