Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

KÖRDÜĞÜM

Diğer Yazılar

SUÇÜSTÜ

GECE YOLCUSU

ENSE

Sabri Saydam
Sabri Saydam
SABRİ SAYDAM (1961-İSTANBUL) Türkiye’nin önde gelen Yönetmen ve Senaryo Yazarlarından Nejat Saydam’ın oğludur. 1986’da girdiği sektörde Yönetmen Asistanı olarak yaklaşık 1000, Yönetmen ve Metin Yazarı olarak 3000’e yakın reklam filmi, tanıtım filmi ve belgeselde çalışmıştır. 2000 yılından itibaren sinema, televizyon ve dizi sektörüne yönelmiş, çok sayıda televizyon ve sinema filmi, dizi film ve belgesele Yönetmen ve Senarist olarak imza atmış ve atmaya devam etmektedir. Öte yandan gençleri sinemaya yönlendirmek ve yetişmelerine katkı sağlamak amacıyla Kısa Film, Oyunculuk ve Senaryo dersleri veren Sabri Saydam’ın DÖRT adlı yayımlanmış ve ŞEYTANIN GÖZLERİ adlı yayımlanmak üzere olan iki kitabı, çeşitli dergi ve basın organlarında yer alan Polisiye Hikaye ve Makaleleri bulunmaktadır. Sabri Saydam evli ve bir çocuk babasıdır.

.1.

Kapana yakalanan fareyi öldüren

nefessizlik değil umutsuzluktur.

Anonim.

Sabaha karşı 04:37’de, nedense zınk diye uyanıverdi. Beyniyle boynu arasındaki alanda yüzlerce başıboş at, sanki bir şeylerden ürkmüş gibi çılgınca sağa sola koşturuyorlardı. Gece, hep gittiği Sahir’in meyhanesinde, yolluktan sonraki o son dubleyi içmemek için çok direnmiş ama her zamanki gibi başaramamıştı. “Alkoliksin oğlum sen,” demişti Baba Ruşen, haklıydı. Kanının her damlası “Alkol, alkol!” diye inledikçe elleri titremeye başlıyor, gözleri kan çanağına dönüyordu. İşte o zaman “Bir yudum, sırf rahatlamak için,” diye başlayan macera gecenin sabahla birleşmeye yüz tuttuğu saatlerde en az bir buçuk litreye dayanıyor, sonrasınıysa hiç hatırlamıyordu. Genellikle çocuklar arabaya yükler, eve getirir, yatağa yatırıp sessizce çıkarlardı. Kim kaldırır, kim üzerini örter hiç bilmezdi. Allahları var, ertesi gün hiçbiri bundan bahsetmez, utandırmak şöyle dursun unutmuş gibi davranırlardı. Vehbi amirin ses çıkartmama nedeniyse, elindeki en iyi cinayet komiseri olmasındandı. Zaman zaman, “Nerenle içiyorsun oğlum bu zıkkımı?” diye serzenişte bulunur, beyninin çoktan iflas etmiş olması gerekirken, bürodakilere taş çıkartan zekasına hayranlığını gizleyemezdi.

Belki biraz daha uykusu kalmıştır ümidiyle yastık, yorganla yaptığı savaşı beş dakikada kaybedip yataktan kalktı; buz gibi suyun altına girdi. Yine havlu almayı unutmuştu. Altı ay öncesine kadar havlu düşünmesi hiç gerekmemişti tabii. O zaman Nurten vardı. Duş kabininden çıktığında mis gibi yumuşatıcı kokan banyo havlusunu çamaşır makinasının üzerinde bulmaya alışmıştı. Ne ara girer ne ara bırakıp çıkar anlamazdı ama hep o lanet alışkanlığın devamıydı bu unutkanlık. Şimdi temiz havlu kalıp kalmadığını bile bilmiyordu. Üzerinden süzülen sulara aldırmadan dolabı açtı, gelişigüzel tıkılmış gibi duran havluların arasından birini çekti, önce iyice uzamış siyah saçlarını ve hafif kırçıllı sakalını kuruladı, havluyu beline sardı. Yatağın kenarına, komidinin üzerinde duran Nurten ve çocukların mutlu göründüğü son fotoğrafı görecek şekilde oturdu. Ne vardı şimdi sabahın kör karanlığında uyanacak? Nazlı ile Emrah’ı bu kadar aklına düşürecek ne vardı? Nedendi bu saatte perişanlığını yüzüne vurması yukarıdakinin? O mu gidin demişti sanki? Bir gece, hatta sabaha karşı, yine darmadağın geldiğinde onları, onlara ait irili ufaklı izleri bulamamıştı. Sadece bu fotoğrafı inadına bırakmıştı Nurten, biliyordu. Bayılırdı acıtmaya. “Yıllardır beni sevdiğini söylemedin…” demişti bir keresinde, “…sanırım kotanı işin için kullanıyorsun, anlaşılan ben küme düştüm.” “Gereksiz kuruntu,” diye cevap verse de acımıştı içi, bir şeyler kopar gibi olmuştu. Hatırlıyordu. İlk kontrolsüz içkisini o gece içmiş, hep dozunda içen bir akşamcıyken meyhane gecelerini birdenbire cehenneme çevirmişti. Sonra… Sonrası gelmişti işte. Bugün burada, bu evde yalnızdı. Şu fotoğraf dışında esamesi okunmuyordu evliliğinin. Ne Nurten, ne de Nazlı’yla Emrah. Hiçbiri yoktu. Sadece yalnızlığı ve hücrelerini gitgide eriten alkol vardı.

Çay yapıp camın kenarındaki berjere oturduğunda hava daha aydınlanmamıştı. Hoş, berjer de berjerliğini kaybetmek üzereydi zaten. Son altı ayda üzerindeki sigara yanıkları kat be kat artmıştı. İş nedeniyle Sahir’e gidemediği geceler genellikle bunun üzerinde uyuyakalırdı. Üzerine rakısını koyduğu sehpada bu kez çayı ve Nazlı’nın eskisi dizüstü bilgisayarı duruyordu. Kafasına vura vura kullanmayı öğretmiş hatta mail adresi bile aldırmıştı babasına. “Ben kim teknoloji kim?” dedikçe “Bu teknoloji değil hayatın gereği baba, mektup yahu, bildiğin mektup,” deyip kabul ettirmişti. Nurten’in düzeni, intizamı, disiplini değil de çocuklarının bilmişliği, her gün biraz daha büyümeleriydi özlediği.

“Yemin ederim beş dakikada bırakırım,” demişti Baba Ruşen’e, “Yeter ki dönsünler”.

Market promosyonları, banka dekontları ve mağaza duyuruları dışında ilk kez bir mektubu vardı e-posta kutusunda. Şaşkındı.  [email protected] adresinden gönderilmişti. Komiser Sedat Konuk diye başladığına göre, gönderen adını da e-posta adresini de biliyordu. Uzunca bir süre “sahracolu”nun ne olduğunu çözmeye çalıştı. Nokta ve çengellerin kullanılmadığı bir dünyaya alışması gerçekten zordu. Değerli Komiserle yapılan girişi takip eden satırlarsa  ilginçti ve belki de onun için yeni bir olayın başlangıcıydı.

“Değerli Komiser,

Size bu mektubu, vicdanımın artık beni dayanılmaz bir noktaya getirmesi sebebiyle yazıyorum. Sakın yanlış anlamayın lütfen bu bir itiraf değil, tanık olduğum bir durumun izahıdır. Kimliğimi de o sebeple saklı tutmak gereği duydum, lakin okuyunca da anlayacağınız gibi mühim olan mektubu yazan değil mektupta yazılan mevzudur.

Geçen ay vefat eden ünlü deterjan kralı Mahmut Çevik Ersoy’u hatırlıyorsunuzdur. Bir iş merkezinin asansöründe geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiş olduğunu zaten bütün gazete ve televizyonlar haber yaptı. İşte mevzu tam da bu noktada başlamaktadır. Şöyle ki, meşhur Ersoy deterjanlarının sahibi, ünlü iş adamı Mahmut Çevik Ersoy’un vefat sebebi kalp krizi değil cinayettir.

Şimdi gelelim bunun nasıl gerçekleştiğine; Mahmut Çevik Ersoy’un sahibi olduğu ve oğlu Cem Ersoy ve kızı Nahide Ersoy’la birlikte yönettiği Ersoy Deterjan A.Ş, vakadan beş ay önce kolonya pazarına girmeye karar verdi. Bu konu, bizzat Mahmut Bey’in fikri olduğu için de her nevi üretim, çeşitlilik, tanıtım ve pazarlama mevzularını kendi üstlendi. Ersoy Kolonyaları’nın tanıtım ve reklam işleri için Par Reklam şirketiyle bir ön görüşme yaptı ve kendilerine bir ay müddet verdi. Reklam şirketi için Ersoy Kolonyaları işi bulunmaz bir nimetti zira peşinden deterjan reklamlarının gelmesi muhtemeldi. Bu sebeple şirket işi sıkı tuttu ve basın ilanlarından televizyonlara, internet mecrasına varana kadar detaylı bir kampanya hazırladı.

Geçen ay, yani 8 Mayıs’ta, yani Mahmut Bey’in vefat ettiği gün, Par Reklam’ın Maslak’daki iş merkezinin 12. katında bulunan yönetim ofisinde sunum yapıldı. Netice mi, netice vahimdi. Mahmut Çevik Ersoy kampanyayı beğenmedi. Ancak kibarlığını bozmadan bir hafta mühlet verdi reklam şirketine ve geldiği gibi çıkıp asansöre bindi. Sizin de bildiğiniz gibi o asansörün son durağı iş merkezinin zemin katı değil ahiretti.

Vaka nedense önce mahdum Cem Ersoy’a bildirildi. Gelen özel bir ambulans müteveffayı alıp derhal oturduğu İstanbul’un Çatalca ilçesi Adli Tabipliği’ne götürdü. Adli Tabibin verdiği kalp krizi raporuyla da ertesi gün öğle namazında gömülme işi tamamlandı ve vaka kapandı. Velhasıl kimse Mahmut Bey’in bel hizasındaki iğne izini sormamış, bu ize sebep olan iğnenin içinde ne olduğunu araştırmamıştı. Zaten apar topar defnedilişinin sebebi de buydu. Dağ gibi adam fevkalade bir komploya kurban gitmişti.

Niyetim kimseyi suçlamak değil elbette ancak ortada vahim bir suç ve bu vahim suçu işleyen bir suçlu olduğu gün gibi aşikâr. Yalnız benim vicdanımın değil, rahmetli Mahmut Çevik Ersoy’un ruhunun da rahata ermesi için bu vakayı aydınlatacağınıza itikadım namütenahidir.

Derin saygılarımla kolaylıklar dilerim.

“IP numarasından yerini tespit ettik komiserim,” diye bağırdı Orhan.

Yardımcısıydı Sedat Komiserin. Yardımcıdan öte sağ koluydu. Sadece polis olarak değil, arkasını toplayan bir kardeş olarak da önemliydi. Sedat’ın dizüstü bilgisayarını kapmış, on beş dakika sonra da araştırma sonucuyla yanında bitivermişti.

“Neredeymiş?”

“Mecidiyeköy.”

Burunlarının dibiydi. Eser’i de yanlarına alıp yola koyulmaları birkaç dakika sürdü. Genç, pırıl pırıl bir memurdu Eser. Sedat onu kendi gençliğine benzetirdi. Üçü de sivil aracın içinden hemen karşılarındaki “Cezve İnternet Cafe” yazılı dükkâna bakıyorlardı.

“Buradan mı yollamış?” diye sordu Sedat, “İçeride kamera yoksa bulamayacağız demektir.”

Yoktu da. “Yeniliyoruz,” demişti sahibi. E-postayı yollayan kişi, kimliği açığa çıkmasın diye özellikle mi burayı seçmişti yoksa tesadüf müydü bilinmez ama yoktu işte. Sedat’ın gözü iki dükkân ötedeki züccaciyenin girişindeki kameraya takıldı.

“Şunun dün 18.15-19.00 arası kayıtlarını kopyala bakalım,” dedi Eser’e, “E-postada kullandığı dile bakılırsa kerli ferli birini arıyoruz.”

Zıpkın gibi fırladı arabadan Eser. Ufak tefek de olsa kendisine iş verilmesine bayılıyordu. Sedat’ınsa önce gidip Vehbi Amir’e durumu anlatması, soruşturma izni alması gerekiyordu. Bu izin Vehbi Amir’in, e-postayı ciddiye alıp almamasına bağlıydı.

“Muhtemelen almayacak,” diye fikrini açıkladı Orhan.

Son zamanlarda cinayet bürosunun işi başından aşkındı. Her ekip üç dört vakaya bakıyordu.

“Bak güzel kardeşim…” diye parladı Vehbi Canlı, “İçip sıçıp bir köşede gebermek istiyorsan geber, şeyimde bile değil ama toplu intihar diyorsan orada duracaksın. Ekibini götürmek ne demek ulan, hele o tüyü bitmemiş gariban… neydi adı?”

“Eser.”

“Ne boksa, o çocuğu niye götürüyorsun anlamıyorum ki!”

“Anca beraber kanca…”

“Siktirme ulan ancanı da kancanı da. Bir daha duymayacağım Sedat. İçeceksen yalnız iç, gebereceksen yalnız geber, benim elemanlarımı rahat bırak. Zaten elimde adam yok. Derdin küfelik olduktan sonra kendini taşıtmaksa söyle o Sahir denen dallamaya sana iki adam ayarlasın. Çık git işine bak şimdi.”

“Amirim.”

“Ne var?”

Çok işitmişti bu azarları Sedat. Zaten son zamanlarda önce fırça yemeden konuya bir türlü gelemiyorlardı. Cebinden bir gün önce gelen e-postanın basılı halini çıkartıp uzattı.

“Ne bu?”

“Bu sabah geldi.”

Okudu Vehbi. Zaman zaman sakin, zaman zaman da şaşırarak okudu.

“Kim bunu yazan?”

“Kimliğini gizlemiş ama ciddiye alsak iyi olur gibime geliyor.”

       Durdu, kafasını pencereye çevirdi. Bu “düşünüyor” demekti. Arkasından genellikle olumsuz bir yanıt gelirdi. Bu sefer öyle olmadı.

“Önce doğrulatın bu ihbarı,” dedi Vehbi. “Ama sakın aileye falan bulaşmayın, sessiz sedasız anlaşıldı mı?”

“Anladım amirim.”

“Tosbağa Nizam işi ne oldu?”

“Aldık amirim, bu akşama kadar öttürürüz, elimde sadece Fikirtepe’de bulduğumuz ceset var.”

“Onu da boşlama. Bugünlerde milletin cinayet damarı kabardı. Hızlı olun biraz, hızlı!”

“Anlaşıldı amirim.”

Çıktı Sedat. İnceden bir baş ağrısı sol taraftan yoklamaya başlamıştı bile. Cebinden bir Majezik çıkartıp susuz yuttu ve Orhan’ın bakışlarındaki merakı giderdi.

“Tamam dedi.”

“Vallaha mı?”

“Eser geldi mi?”

“Görüntüleri flash-diske aktarmış, az sonra burada olur.”

1.70 boylarında, göbekli, fötr şapkalı, takım elbiseli bir adamdı Cezve İnternet Cafe’ye giren. Kameranın saati 18:17’yi gösteriyordu. 18:46’da da çıkış yapmıştı. Maalesef yüzü görünmüyordu. Şapka engellediği gibi kamera tarafına da hiç bakmamıştı. E-postanın gönderildiği saat 18:44 olduğuna göre muhtemelen oydu. Bir an Eser’le göz göze geldi Sedat. “Sen mi söyledin lan Sahir’in meyhanesine gittiğimizi?” diyecekti, vazgeçti.

“Bize başka görüntü lazım, dedi, git bak bakalım adamın yüzünün göründüğü bir kamera bulabilecek misin?”

İkiletmedi Eser. Bilgisayara takılı flash-diski alıp uzaklaştı.

“Sen Sodacı Celal’l bilir misin,” diye sordu Orhan’a, cevabı beklemeden masanın üzerindeki telefonunu aldı, kısa bir aramadan sonra tuşladı.

Telefonda karşısına çıkan Sodacı Celal eski mesai arkadaşıydı. Günde en az beş şişe soda içtiği için bu lakabı takmışlardı. O, Nurten, Celal ve karısı Ruhat, haftanın en az üç günü beraber olurlardı. Ruhat, Nurten’in aksine hiç susmaz, Celal’i, cinayet bürosundan ayrılmaya zorlardı. Emrah daha yeni doğmuş, Ruhat ise  üçüncü çocuğuna hamileydi. Cinayet bürosuyla mutluluğun aynı potada bulunmasının imkansızlığını hepsi biliyordu. Daha bebek doğmadan Ruhat ne yaptı etti Celal’i ikna etti. “Çatalca’da rahat ederiz, kayınço ev ayarlayacak,” demişti dilekçesini vermeden hemen önce. Telefondaki sesi yorgun gibi geldi Sedat’a. Oysa iyiydi Celal. Yasa çıkarsa ciddi ciddi emekli olmayı ve kayınçosunun satış müdürü olduğu tesiste güvenlik müdürü olarak çalışmayı düşünüyordu. Kısa bir özet geçti Sedat. Gelen e-postadan, Mahmut Çevik Ersoy’dan bahsetti. Ersoy ailesinin, Çatalca’nın üçte birinin sahibi olduğunu söyledi Celal. Cinayetle ilgili en ufak bir söylenti dahi olmamıştı oralarda. Cem ve Nahide Ersoy’u tanıyordu. Zaten onları tanımayan yoktu.

“Kısa bir araştırma isteyeceğim kardeşim senden,” dedi Sedat.

Merhum Mahmut Çevik Ersoy apar topar Çatalca Adli Tıp birimine götürüldüğüne göre otopsiyi yapan doktor da bu komplonun içinde olmalıydı.

“Otopsi raporu, doktorun kimliği ve halen çalışıp çalışmadığı önemli,” diye devam etti.

Kısa bir bekleyiş oldu hatta. Belli ki Celal duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.

“Bence saçma bir ihbar,” diye konuştu.

“Olabilir,” dedi Sedat, “Doktorla konuşursak anlarız zaten, hem belki birer tek atarız fena mı olur?”

“Bak ona hayır demem,” diye cevap verdi Celal, sesi ilk defa durulaşmış, belli ki keyfi yerine gelmişti.

Anlatacak, dertleşecek, belki de ağlayacak çok şey birikmişti aralarında. Hem Nurten’in Ruhat’la bağlantıyı kopartmadığına emindi Sedat. Sadece Nurten değil çocuklar da telefonlarına cevap vermiyorlardı. Zaten en çok koyan da bu iletişimsizlikti. Hayatında ne bir ses ne de nefes vardı. Bazen “mutsuzum ulan” diye ağlayacak bir dost olmalıydı insanın yanıbaşında.

Çatalca daha şimdiden sıcaktan kavruluyordu. İlçenin girişindeki tabelanın yanından geçerken, “Haziranda böyleyse Ağustosta ne olur kim bilir?” diye düşündü Sedat. Celal’le konuşalı üç gün olmuştu. Konuşmanın ertesi günü bir trafik kamerasında fötr şapkalı adamın yüzünü bulmuşlar, sonraki gün ise Celal tekrar aramıştı. Sesinde bu kez şaşkınlık vardı.

“Senin doktor otopsinin ertesi günü izne ayrılmış, izindeyken de istifasını vermiş ve ortadan kaybolmuş  ama kardeşinden kaçar mı, kaçmaz, Yalıköy diye bir köy var, buraya yakın, birlikte gider alırız ifadesini,” demişti.

Orhan ve Eser’i, fötr şapkalı adamı bulmaları için İstanbul’da bırakan Sedat, Çatalca Emniyet Müdürlüğünün girişinde Celal’le buluştu. Etrafta resmi, sivil bir sürü insan olmasa göz yaşlarını tutamayacaklarını ikisi de biliyordu. Asayiş Büro Amiri olmuştu Celal. Sade döşenmiş odasında kahve içiyorlardı.

“Bu dediğin doğruysa Çatalca alt üst olur.”

“Sence?” diye sordu Sedat.

“Doktor buralarda olsaydı sıkıntı yoktu da, baksana kaçmış herif, diye cevapladı Celal.

Bu kaçış suçluluktan mıydı değil miydi, bunu öğrenmek için 45-50 dakika bir yol yapmaları gerekmişti. Evet, Ruhat iyiydi. Celal cinayet bürosundan ayrılıp ailecek buraya gelince daha da iyi olmuştu. Bildiği kadarıyla karısı, Nurten’le görüşmüyordu. Saklıyor gibi geldi Sedat’a. “Haklı olabilirsin,” dedi Celal, “Nurten söyleme diye tembih ettiyse”.

Kendisi zaman zaman sıkılıyordu tabii. İstanbul’un keşmekeşine alıştıktan sonra Çatalca fazla sakin geliyordu. Emniyet Müdürü ve Sağlık Müdürü kafa adamlardı. Çıktığı zamanlarda genellikle onlarla takılıyordu. Gidecek mekan açısından çok zengin değildi ilçe. Yol boyunca çoğunlukla böylesi havadan sudan konuşmuşlardı. Yalıköy sahilde, tatlı bir tatil bölgesiydi. Küçücük köy yazları ana-baba günü oluyordu. Tatilciler şimdiden kampları, pansiyonları, yazlık evleri doldurmaya başlamışlardı.

“Hemen sahildeymiş,” dedi Celal doktorun evi için.

Sedat 18 numarayı ararken, sahildeki kalabalığı fark ettiler. Küçük teknelerin sıra sıra dizili olduğu bir çekek yeriydi yoğunluğun merkezi. Arabayı, köy meydanı gibi görünen yere park edip çıktılar. Kalabalığın hemen dışında bir jandarma aracı duruyordu. Celal, kimliğini çıkartıp arabanın yanında bekleyen jandarma erine yaklaştı.

“Kolay gelsin birader, hayırdır?”

“Birini öldürmüşler komiserim.”

İnsanların arasından geçtiklerinde ilk göze çarpan, “Jandarma Olay Yeri” şeridinin hemen kenarında, diz çökmüş ağlayan otuz yaşlarında bir erkekti. Şeridin dibinde duran jandarmaya da kimliklerini gösterip diğer tarafa geçtiler. Çekek yerine bağlı teknelerin arasındaki küçük sandalda, brandayla örtülmüş bir ceset ve başında üçüncü jandarma duruyordu.

“Kolay gelsin astsubayım,” dedi Celal, “Ne olmuş burada?

“Bıçaklamışlar Başkomiserim,” diye cevap verdi astsubay.

Sedat, mesleği gereği brandaya yaklaştı, kalabalığa sırtını dönerek hafifçe kaldırdı. Maktulün kalbi, göğsü ve karnı delik deşikti.

“Kimliği belli mi?” diye sordu Celal.

“Şuradaki gencin babasıymış,” diyerek şeridin hemen dışında diz çökmüş ağlayan delikanlıyı işaret etti astsubay, “Oğuz Kalan’mış adı.”

Suratı değişti Celal’in. “Hassiktir.”

Ne oldu?” diye doğruldu Sedat, “Tanıyor musun?”

“Bizim doktor,” dedi Celal, eski Çatalca Adli Tabibi, aradığımız adam.”

*   *   *

.2.

Hades, kurbanını hemen öldürmez. Üç hakkı

vardır ve bir kerede bıraktığı hiç görülmemiştir.

Zeus Öğretisi

Huzursuz huzursuz, odasında pencereyle kapı arasında, belki ellinci turuydu Vehbi Cansız’ın. Tayin olduğundan beri bu denli sessiz kaldığı hiç görülmemişti. İlla küfür edecek bir sebep bulur, cümlelerin arasında boşluk bırakmaktan nefret ederdi. Birazdan Cumhuriyet Savcısı Kemal Tekser gelecekti. Kısaca dosyaya bakacak ve büyük olasılıkla “Bu kadar mı?” diye soracaktı. Suya sabuna dokunmayan adamdı Savcı. Elde sürüyle delil dahi olsa hep bir fazlasını talep ederdi. Hele söz konusu Ersoy Deterjan ise üç, hatta beş fazlasını. Dönemin dokunulmazlarındandı Ersoy Şirketler Gurubu. Mahmut Bey’in cenazesinde kimler kimler yoktu ki? O kadronun onda biri bile sınır ilçelerinde sonsuza dek görev yapmaya yeterdi. Tenis maçı seyreder gibi takip ediyordu Sedat, Vehbi’yi. Ara sıra seyretmekten vazgeçse bile sonra tekrar yakalıyor seyre devam ediyordu. Birden tam karşısında duruverdi Vehbi. Gözünü Sedat’ın gözlerine dikti. Açık kahverengi, parıldayan göz bebeklerinin içinde tedirginliğin daniskası okunuyordu.

“Yok olmaz,” dedi, “Göreceksin reddedecek, niye senin gazına geldim bilmem ki? Bırakalım Çatalca katili bulsun, o zaman gireriz gerekirse.”

Birden doğruldu, kalktı Sedat. “Haklısınız,” deyip kapıya doğru yürüdü.

“Dur bakalım dur dur, nereye?”diye önüne geçti Vehbi. “Ne oldu şimdi, neden vazgeçtin, daha demin soruşturma açılması gerekir diye kıçını yırtan sen değil miydin?”

“Şimdilik his,” dedi sakince Sedat. “Bağlantı olduğuna eminim ama kanıtlayamam.”

“İyi bok yersin,” dedi Vehbi sinirle, “Ben de bu yüzden gaza geldim zaten, senin hislerin hep doğru çıkar. Ama bundan Savcı Kemal’in haberi yok işte, bütün sorun da burada.”

Kapı önce tıklatıldı. ‘Haydi bakalım’ der gibi baktı Vehbi Sedat’a. İki metreyi aşkın boyu ve iri cüssesiyle bir korumayı andıran Kemal Tekser, her zaman olduğu gibi yüzündeki aptal gülüşle odaya girdi,

“Cinayetin duayenleri,” diye kükredi, “Söylediniz mi benim az şekerliyi?”

Vehbi bir an savcının elini sıkmakla, telefona uzanıp kahve söylemek arasında tereddüt geçirse de önce el sıkmayı yeğledi.

“Hemen Savcım.”

Oturdu Kemal. Elinde, sabah bir memurla gönderdikleri dosya vardı. Havaya kaldırdı. “Bu doğru mu yahu?”

Sedat’a baktı Vehbi. ‘Sıra sende’ demekti bu bakışın anlamı.

“Doğru olmamasını ummakla beraber iş o tarafa doğru gidiyor savcım,” diye politik bir cevap verdi Sedat.

“Ha daha yoldayız yani,” deyip kendi esprisine kendi güldü Savcı.

Kapı tekrar tıklatıldı. Bir tepsideki üç fincanla Çaycı Mesut girdi, sessizce kahveleri dağıttı. Savcının olduğu odada felsefi cümleler kurmamayı öğrenmişti. Geldiği gibi sessizce çıktı. Önce küçük bardaktaki suyu tek dikişte içti Kemal Savcı. “Sana bu mektubu gönderen, kilit oymuş gibi duruyor, aldınız mı?” diye sordu.

O sırada çınladı Sedat’ın telefonu. Mail uygulamasının üzerindeki 1 rakamını gördü.

“Az kaldı Savcım,” dedi, “Belki de şimdi.”

Vehbi ve Savcının şaşkın bakışları arasında uygulamayı açtı, hızla ve sessizce okudu.

“Yanlış yaptınız Komiserim. Size, bulmanız gereken kişinin ben olmadığımı anlatmaya çalışmıştım ama inatla benim peşime düştünüz. Hayatım tehlikede… Sayenizde. Ümit Yazacaklı.”

“Adını yazmış,” dedi dehşetle, “İzninizle ben IP numarasından yerini öğreneyim, inşallah geç kalmamışızdır.”

Orhan, Eser ve arkalarındaki resmi araçla Cihangir’e vardıklarında, İstanbul’da iş çıkış trafiği kendini göstermeye başlamıştı. Ümit Yazacaklı’nın kullandığı bilgisayar, beş katlı eski bir Cihangir binasından sinyal veriyordu. Resmi polisler binanın girişinde önlem alırken Sedat ve diğerleri, zilin üzerinde yazan isim nedeniyle hızla yedi numaraya çıktılar. Kapı aralıktı. Sedat’ın, göğsündeki kılftan tabancasını çıkartmasıyla Orhan da beline davrandı. Zil sesine cevap gelmemişti. Kapıyı dikkatle açan Sedat içeri seslendi. “Polis!… Ümit Bey orada mısınız?”

Tahmin ettikleri manzarayla salon girişinde karşılaştılar. Güvenlik kameralarında yüzünü gördükleri Ümit Yazacaklı iki koltuğun arasında, sırtına aldığı çok sayıda bıçak darbeleriyle, kanlar içinde yüzükoyun yatıyordu. Orhan ve Eser evin iç kısımlarına doğru dikkatle ilerlerken Sedat, maktule yaklaştı, parmağını boynuna koydu. Ölmüştü. Salonun bir köşesinde bulunan çalışma masasına yürüdü, kapağı açık olan dizüstü bilgisayarı uyandırdı. Ekranda maktulün kendisine gönderdiği e-posta duruyordu. Suçluluk değildi duyduğu. Yetişemediği için kendine kızıyordu. Katil muhtemelen, o postayı gönderdikten hemen sonra gelmişti. Onlar yoldayken işini bitirmiş ve çıkmıştı.

‘İlk posta geldikten sonra daha fazla üzerinde durmalıydım’ diye düşündü. Bu olayın bir de iyi tarafı vardı. Ellerinde artık soruşturulacak bir cinayet ve her şeyden önemlisi belki de deterjan kralı Mahmut Çevik Ersoy’un ölüm nedenine ulaşmak için sağlam bir ipucu vardı.

“Bizden hep bir adım öndeler,” dedi Orhan koridordan salona girerken.

İçeride kimse yoktu. Eser, Emniyetin santralını ararken, Sedat masa üzerinde duran ahşap kutuda Ümit Yazacaklı’nın kartvizitlerini buldu. Ümit Yazacaklı-Par Reklam-Chef Art Director yazmaktaydı kartta. Aradıkları kapı ardına kadar açıktı artık.

“11 ve 12.kat,” dedi iş merkezinin resepsiyonundaki, adının Ela olduğu göğsündeki kartta yazan sarışın, genç kadın.

Hayır, 8 Mayısta görevli değildi ama olayı arkadaşlarından duymuştu.

“Öldüğünü ertesi gün gazetelerden öğrendik, üzüldük tabii,” dedi.

“Ziyaretçi defteri tutuyor musunuz?” diye sordu Sedat.

“Burası bir iş merkezi,” diye cevap verdi Ela. “Biz sadece misafirin geldiği şirkete bilgi veririz, onay gelirse de çıkacakları katı söyleriz.”

“Peki kamera?” diye sordu Sedat, “Kayıtlar ne kadar süreyle saklanır?”

“Sizi güvenlik amirimizle görüştüreyim,” dedi Ela, “Kameralar onun sorumluluğundadır.”

İçi sıkılmıştı Sedat’ın. Sık yaşıyordu bu duyguyu. İnsanlar onunla değil kimliğiyle konuşuyorlardı. Hatta sadece konuşurken değil önemserken, saygı ya da korku duyarken de kişiliğini değil kimliğini önemsiyorlardı. Görünmez oluyordu sanki. Tamam çok yakışıklı sayılmazdı, karizmatik de değildi -ne demekse?- ama vardı, oradaydı, sesiyle, kokusuyla ama her şeyden önemlisi kişiliği ve incinmeye müsait duygularıyla vardı işte. Yalnız Nurten görebilmişti onun içini. Kırk iki yıllık hayatında sadece Nurten, sadece bir kişi… Hoş şimdi o da yoktu. Şimdi sadece gümüş rengi, parlak bir rozetten ibaretti ve mutsuzdu, alabildiğine mutsuz…

“Abi girmeyecek misin?” diyen sesini duydu Orhan’ın.

Güvenlik Amiri yazılı kapının önündeydiler.

“O güne ait kayıtları özellikle sakladım,” dedi altmışlarındaki adam.

Önce binaya girişini gösterdi Mahmut Çevik Ersoy’un. Lobideki kameranın saati 09:53’ü gösteriyordu. Yalnızdı. Resepsiyonun hemen arkasında bulunan diğer kameradan sakin ve kararlı hâli belli oluyordu. 09:55’de asansöre biniyordu. Görüntü atlıyor ve 11:13’e geliyordu. Lobideki iki asansörden sağ taraftakinin kapısı açılır açılmaz gençten bir erkek telaşla asansörden çıkıp muhtemelen yardım istiyordu. Resepsiyondaki esmer kadın, hemen karşısındaki güvenlik elemanı ve lobide bulunan biri takım elbiseli iki erkek daha hızla asansöre doğru koşuyorlardı. Mahmut Çevik Ersoy’un yatar vaziyette asansörden çıkartılışı sırasında genç erkek dışında asansörde iki kişi daha olduğu görülüyordu. Resepsiyonist kadın telaşla resepsiyona doğru koşarken lobideki adamlardan biri onu durduruyor, cebinden telefonunu çıkartıyor ve muhtemelen 112’yi arıyordu. Sağlık ekibinin gelişi sırasında saat 11:28’i gösteriyordu. Ekibin çalışmasından, telaşından ve sedyedeki pozisyondan, deterjan kralının halen yaşadığı anlaşılıyordu. Sonrası sedyeyle çıkartılış ve ambulansa alma görüntüleriydi.

“Tamamını istiyorum,” dedi Sedat, “Hatta 9:30 le 11.40 arasındaki tüm görüntüleri, tüm kameraları, içerideki, dışarıdaki, kesintisiz.”

“Hay hay,” dedi güvenlik amiri, “On dakika içinde hepsi hazır Komiserim.”

Sıradan bir asansördü bindikleri. On ikinci kata çıkıyorlardı.

“İyi de,” dedi Orhan, “Bildiğim, çevrede üç-dört tane hastane varken neden Çatalca’ya götürdüler?”

“Ben de onu düşünüyordum,” diye cevap verdi Sedat. “Ambulanslar en yakındaki devlet hastanelerine götürmek üzere talimat almazlar mı?”

“Burnuma pis kokular geliyor,” diye fikir beyan etti Orhan.

“Dur bakalım,” dedi Sedat, “Anlayacağız nasıl olsa.”

Mine Par Taylan otuz-otuz beş yaşlarında düzgün fizikli, şık giyimli, çekici bir kadındı. Dev gibi odasını nefis bir parfüm kokusu kaplamıştı. Şef art direktörlerinin öldüğünü duyunca elindeki kahve fincanını dökecek gibi oldu, gözleri nemlendi.

“Allahım bu… bu… inanamıyorum, nasıl olmuş?”

“Öldürülmüş,” dedi Sedat.

Kadın şaşkındı. “Niye?  Kim, neden öldürsün Ümit ağabeyi? Dünyanın en iyi, en kibar insanıydı o, bu şirketin duayenlerindendi.”

“Bulacağız.  Siz yakın mıydınız? Yani size dertlerini, sıkıntılarını anlatır mıydı?”

“Anlamadım, ölümünün dertleriyle ne ilgisi var?”

İhbar mektuplarından söz etmenin ne zamanı ne de sırasıydı. Ancak Sedat, vicdanen sıkışan birinin, içindekileri üstü kapalı da olsa dökeceği bir sırdaşa ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

“Kendiniz söylediniz, iyi, kibar ve düşmanı olmayan biriymiş. Böyle bir adam oturduğu evde öldürülüyorsa, katil de bunu hırsızlık için yapmadıysa, illa Ümit Bey’in de bildiği bir nedeni vardır. Bu durumda kaygılı, sıkıntılı görünebilir, hatta bu kaygılarını biriyle de paylaşmış olabilr.

Durdu Mine. Hak vermişti belli ki. “Furkan Bey, metin yazarıdır, aşağı yukarı aynı yaştalar. Birlikte çalışırlardı, dışarı da birlikte çıkarlardı.”

“Peki başka? Ümit Bey evli miydi, evinden pek anlayamadık.”

“Hayır. Ümit ağabey, nasıl söyleyeyim, kadınlardan çok…”

Sustu. Anladı Sedat. Orhan’la gözgöze geldi.

“Furkan Bey ile mi?” diye sordu.

Mine başını sallamakla yetindi.

Furkan Çakır, metin yazarları içinde odası olan tek kişiydi. Odanın içindeki eşya ve aksesuarlar avaz avaz, ince ruhlu biri olduğunu bağırıyordu. Sabahki cinayetten onun da haberi yoktu. Duyunca Mine Hanım’ın en az beş katı acıyla karşıladı durumu. Onun çığlıklarına ajansın diğer elemanları da toplanmış, böylelikle herkes Ümit Yazacaklı’nın ölümünden haberdar olmuştu. Furkan Çakır birkaç kişinin yardımı, bileklerinin kolonyayla ovulması ve iç yakan teselli cümleleriyle ancak yarım saatte toparlanabildi.

“Kim yapmış,” diye sordu ağlayan bir sesle.

“Araştırıyoruz,” dedi Sedat, “Bunun için de yardımınız lazım.”

“Ben… ben nasıl yardım edebilirim ki?”

“Son zamanlardaki ruh halinden bahsederek. Bir sıkıntısı, bir tedirginliği var mıydı?”

Durdu Furkan Çakır. Gözlerini daha sık kırpmasından, söylemekle söylememek arasında tereddüt geçirdiği anlaşılıyordu.

“Gece,” dedi birden bire. “On bir gibi bana geldi. Suratı allak bullaktı. ‘Ne oluyor’ diye sordum, cevap vermedi. Ne kadar uğraştıysam da rahatlatamadım.”

“Bir şey anlatmadı mı?”

“Hayır, sadece giderken, yani bire geliyordu, sarıldı öptü, ‘kendine iyi bak’ dedi. Korktum, ‘ne demek bu’ dedim, ‘öyle’ dedi, gitti.” Ağlamaya başladı Furkan. “Meğer vedalaşıyormuş benimle,” dedi hıçkırarak.

“Peki daha öncesi? Tedirginlik, sıkıntı, tavırlarında değişiklik?..”

Derin nefes aldı Furkan Çakır. Belli ki bu konuda da anlatacakları vardı. Yine müdahale etmeden bekledi Sedat. Cevap geleceğinden emindi.

“23’ü doğum günümdü. Onun evinin yakınlarında bir bara gitmiştik. Epeyce içtik, garip konuşmaya başladı.”

“Nasıl garip, ne anlattı mesela?”

“Tedirgindi, ‘bir mevzuyu bilsen, bildiklerin seni rahatsız etse ne yapardın’ diye sordu bana. Şaşırdım. Benimle ilgili birileri bir şeyler yumurtladı diye düşündüm, şeyyy biz…

“Biliyorum Furkan Bey, lütfen devam edin,” diyerek adamı rahatlattı Sedat.

“Sordum tabii, ‘seninle ilgili değil’ dedi, yemin billah etti. ‘Bildiklerim bana çok ağır geliyordu’ dedi. ‘Hani birisiyle paylaşmazsan çatlayacak gibi olursun ya o derece’.

“Paylaştı mı sizinle?”

Maalesef. Sinir etti beni, bana söylemeyecekse kime söyleyecek diye kızdım. Söylerse beni de tehlikeye atarmış, hiç istemezmiş falan filan, saçma sapan konuşmalar. Doğum günümü zehir etti, zaten o geceden sonra küstüm ona, ‘anlatana kadar konuşmayacağım senle’ dedim.”

“Konuşmadınız mı?”

“Yok yahu, mümkün mü? Ama ben de sormadım açıkçası, isterse anlatır diye düşündüm. Zaten onun tedirginliği de zamanla kayboldu, üstelemedim bir daha.”

Sedat, kendisine yazdığı mektubun, Ümit Yazacaklı’yı biraz olsun rahatlattığını anlamıştı. Kalktı. O kalkınca Orhan da telaşla doğruldu gömüldüğü deri koltuktan.

“Sizinle bir daha konuşmak isterim,” dedi Sedat.

“Tabii,” dedi Furkan. “Ne zaman isterseniz.”

Odadan çıktıklarında ajansta, içeri girdikleri keyifli ortamdan eser kalmamıştı. Ortada, bir katilden öte bir komplo vardı ve bu komplo şu ana kadar üç kişinin ölümüne neden olmuştu. Aklına gelenden ötürü başı ağrımaya başladı Sedat’ın. Katil ya da katiller, komplo açığa çıkmasın diye acımasızca cinayet işleyebildiklerine göre polis molis dinlemez, soruşturmada ilerlemeleri halinde pekâlâ onları da öldürebilirlerdi. Maslak’ın deli trafiğine çıktıklarında aklında cevap bekleyen sorular vardı Sedat’ın. Kim, neden ve nereye kadar? Zira büyük resme bakınca bunun bir cinayetler silsilesi değil bir savaş olduğu çok açıktı, savaşların en vahşisi, iktidar savaşı.

*   *   *

.3.

Siyah, her renge dönüşür, beyaz hariç.

Ve beyaz her renge dönüşür, siyah dahil.

Erebus.

“Oğuz Kalan, Oğuz Kalan değilmiş,” dedi telefondaki ses.

Bir an kendine gelmekte zorlandı Sedat. Kaçta geldiğini ve nasıl yattığını hatırlamadığı gecelerden birinin sabahıydı yine. Akşamüzeri aklına aniden geliveren cümleyi bahane edip içmişti bu kez, ‘Katil ya da katiller, komplo açığa çıkmasın diye acımasızca cinayet işleyebildiklerine göre polis molis dinlemez, soruşturmada ilerlemeleri halinde pekâlâ bizi de öldürebilirler’ diye düşünmüş, hafiften başı sızlamaya, gözleri sulanmaya başlamış ve Orhan’la birlikte soluğu Sahir’in Meyhanesinde almışlardı. Bu kez Eser yoktu yanlarında. “Sen gelmeyeceksin,” demişti Sedat. Eser bozulmuş ama çaktırmamaya çalışmıştı. “İyi oldu,” demişti Orhan, “Belki akıllanır.”

“Kimsin?” diye söylendi kimliği belirsiz numaraya.

“Celal ben,” dedi ses, “Çatalca’dan.”

Zınk diye kendine geldi Sedat. “Celal.”

“Nihayet. Duydun mu sen benim dediğimi?”

“Bir daha de bakayım.”

“Oğlum, doktoru Yalıköy sahilde ölü bulduk ya, herif sahteymiş, doktor moktor değilmiş yani.”

“Şunu doğru dürüst anlatsana, ne demek doktor değilmiş, neymiş peki?”

“Anlattı Celal. Aslında iki haberi vardı. İlki el yapımı patlayıcı, ikincisi ise resmen atom bombasıydı. Yaklaşık beş aydır Çatalca Adli Tıp Kurumunda Adli Tabip olarak otopsilere katılan Doktor Oğuz Kalan sahteydi. Gerçek Oğuz Kalan on bir yıl önce Van’da ölmüştü. Onun kimliğiyle doktorculuk oynayan şahsın adı Hikmet Taşralı’ydı. Kim olduğunu, hangi bağlantılarla oraya geldiğini ve Mahmut Çevik Ersoy’un yakın ya da uzak çevresiyle ilişkili olup olmadığını araştırıyorlardı. Celal sırf bu tezgah için oraya yerleştirildiğini düşünürken Sedat, bu durumu kurgulayanların, adamın sahte olduğunu öğrenince bir taşla iki kuş vurduklarını düşünüyordu. Asıl ikinci haber gerçekten de atom bombasıydı. Sahte doktorun Çatalca’da hâlâ boşaltmadığı evinde yapılan detaylı aramalarda, bir kağıda yazılı adres ve şifrenin üzerine gitmişler, özel bir laboratuarda birtakım kan örnekleri bulmuşlardı. Örneklerden biri Mahmut Çevik Ersoy’a aitti ve üzerindeki tarihten, otopsi sırasında alındığı belli oluyordu.

“Bil bakalım maktul neden ölmüş?” diye keyifle sordu Celal.

“Zehirlenmiş mi?”

“Yüksek dozda insülin. Adamın şeker hastalığı falan yokmuş, buradaki bir doktor arkadaşla konuştum, bu denli yüksek doz, şeker hastalığı olmayan kişilerde bir saat içinde ölüme yol açarmış.”

“Yani asansörde insülin mi zerk etmişler adama?”

“Aynen kardeşim, sen haklıydın, bal gibi cinayet bu.”

“Harikasın sen, bulduklarını yollar mısın bana?”

“Kurye yola çıktı bile, sana mı getirsin Emniyete mi?”

***

Amir Vehbi, Cumhuriyet Savcısı Kemal Tekser, Sedat ve Orhan, Vehbi’nin yuvarlak masası etrafında oturmaktaydılar. Sedat’ın az önce yaptığı geniş sunumun yanısıra önlerindeki dosyalarda bulunan, Yalıköy, Maslak ve Cihangir’deki cinayetlere ait bilgi ve deliller hem savcıyı hem de amiri oldukça etkilemiş olmakla beraber her ikisinin de gözleri hâlâ Sedat’ın üzerindeydi.

“Görüşünü söylemeyecek misin?” diye sordu Vehbi.

“Açık değil mi amirim,” diye cevap verdi Sedat. “Ersoy Deterjan’da kanlı bir iktidar savaşı yaşanmış. Bizim de araya girmemizle cinayetlerin sayısı üçe çıkmış. Kaldı ki daha henüz Ersoy ailesine dokunmadık bile.”

“Dokunalım o zaman,” diye konuştu Savcı.

Yüzünde, emin olmanın keskin ifadesini arasa da bulamadı Sedat. Savcılık kariyeri boyunca suya sabuna dokunmadan mesleğini sürdüren Kemal Tekser için bu karar fazla ağırdı. O da çok iyi biliyordu ki Ersoy hanedanına bulaşmak, bakanlara, milletvekillerine hedef olmak demekti. Bu soruşturmanın sonunda ya hanedan ya da kendileri bitecekti. Söyleyemese de vücut dili bu tedirginliği yeterince anlatıyordu.

“Tek bir ricam var,” dedi aynı tedirginlikle, “Her şey belgelere ve delillere dayansın. Tahmin, içgüdü, önsezi gibi havada fikirler istemiyorum. Mümkündür ki Yalıköy ve Cihangir cinayetleri tetikçilere kalacak ama Mahmut Çevik Ersoy’un öldürülmesi bu zincirin anahtarı. Önceliği ona verin, ben ne gerekiyorsa yapacağım.”

Kararlılıkla korku aynı kefede iki dost olmuşlardı Savcı Kemal Tekser’in içinde. Sedat ve ekibinden yana kuşkusu yoktu ancak karşısındakiler ağır toplardı. Doğruyu yanlışa, hatayı gerekliliğe, siyahı beyaza çevirmekte uzmanlardı ve mutlaka bu komplonun açığa çıkması halinde bir “B” planları vardı.

***

Çatalca’daki Ersoy Çiftliği dev bir arazinin içindeydi. Çiftlik girişinden malikane tarzı yapıya yaklaşık beş kilometrelik, etrafı ağaçlarla kaplı, Arnavut kaldırımı taşla döşenmiş bir yoldan ulaşılıyordu. Yolun sağında ve solunda ekili araziler, atlar, büyük ve küçükbaş hayvanlar ve sayamadıkları kadar insan, disiplin içinde, arılar gibi çalışıyorlardı. Özellikle hafta sonunu seçmişti Sedat. Bir önceki akşam Celal’le konuşup verilen kararları anlatmış, sabah altıda yola çıkıp Çatalca Emniyetinde buluşmuşlardı. Emniyetin hemen karşısındaki büyük pastane tenhaydı.

“Sahte doktorun aileyle bağlantısını henüz bulamadık,” diye başlamıştı söze çayını içerken Celal. “Adam tam da atama beklenirken gelmiş. Adli Tabip kadrosu iki aydır boştaymış, otopsi için cesetler İstanbul’a gönderiliyormuş. Kimse de kurcalamamış sahte mi gerçek mi diye.”

Alaycı gülümsemişti Sedat. Son zamanlarda böyle vakalarla sık karşılaşılmaya başlanmıştı. Basına yansıyan komiklikler sistemin nasıl işlediği hakkında yeterince bilgi veriyordu.

“Zor olacak biliyorsun değil mi?” diye bitirmişti konuşmasını Celal.

“Biliyorum,” demişti Sedat. “Onun için burayı tercih ettim ya zaten.”

“Anlamamıştı Celal, kaşları çatık, konuşmanın devamını beklemişti.

“Bu keşif, neyi yıkacağımızı görmek için sevgili kardeşim,” diye devam etmişti Sedat.

Şimdi burada, dev çiftliğin Arnavut kaldırımı taşlı yolunda ilerlerken, soruşturmanın kariyerini nasıl etkileyeceğini düşünüyordu. Orhan ve Eser’in heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Yol boyunca onları sakinleştirmeye çalışmış ama becerememişti. Yaklaşık beş kilometrelik yol nihayet bitmiş, farklı bir kapıdan girilen özel bahçenin önüne gelmişlerdi. Sedat, kapıdaki güvenlik kulübesinden çıkan genç güvenlik elemanına kimliğini göstererek kendisini tanıttı. Bahçenin uzak bir köşesinde ikisi kız üç çocuk oyun oynuyorlar, iki kadın diğer taraftaki geniş kameriyenin altındaki masayı kuruyorlardı. Saray yavrusunun dev kapısının önündeki çakıllı bölmede ikisi jip, dört lüks araç  duruyordu.

Araçların arkasına park edip arabadan indiler. Yola da, bahçeye de, eve de hayran olmamak mümkün değildi. Elli yaşlarında  spor giyimli bir adam tarafından içeri alındılar ve doğruca çalışma odasına getirildiler. Adam kendini İbrahim Ersoy olarak tanıttı. Aile ağacında Mahmut Çevik Ersoy’un kardeşi olarak görülüyordu.

“Hoş geldiniz çocuklar,” diye lakayıt bir karşılama şekli, suratında sahte olduğu avaz avaz bağıran üzgün bir ifade vardı. ‘O güne kadar niye bu adama dikkat etmedik’ diye düşündü Sedat. Çalışma odası, buram buram Mahmut Çevik Ersoy kokuyordu. Ciddi, kültür dolu ve klasikti. Evin arkasındaki araziye bakan pencere önünde oldukça geniş ancak mükemmel bir işçilikle yapılmış çalışma masası konmuştu. Diğer üç duvar kitaplıktı. İlk ziyaretçileri, kahvelerinin yarısına geldiklerinde teşrif etti. Veliaht prens Cem Ersoy’u hem basında çıkan fotoğraflardan hem de güvenlik kamerasına takılan görüntülerinden tanıyorlardı. Eser, birkaç internet sitesinde bulduğu fotoğrafları getirdiğinde hemen hatırlamıştı Sedat. Maslak’ta, Par Reklam’ın bulunduğu iş merkezinin asansöründen baygın çıkartılan Mahmut Çevik Ersoy’un yanına ilk gelen takım elbiseli adam Cem Ersoy’du. Tam oturmak üzereydiler ki kapı tekrar açıldı. Nahide Ersoy bütün çekiciliğiyle odaya girdi. Cem’den iki yaş büyüktü. İbrahim ve Cem gibi sıcak davranmadı prenses. Buz gibi bir “Hoşgeldiniz,” dedi ve ellerini bile sıkmadan rahmetli babasının çalışma koltuğuna yerleşti. Belli ki çiftlikte ilk kez polis görüyorlardı. Rahat değildiler ama bu rahatsızlıklarını güçleriyle kapatacak kadar şımarık oldukları tavırlarından belliydi.

“Size nasıl yardımcı olabiliriz beyler?” diye lafa girdi Nahide.

“Başınız sağ olsun,” dedi Sedat. “Babanız bu ülke için önemli bir değerdi.”

“Geçti bitti,” diye acımasız bir cevap verdi Nahide Ersoy. “İçişleri Bakanımız taziyesiyle bizleri yeterince onurlandırdı.”

Bu bir göz gözdağı vermeydi. ‘İçişleri Bakanı bizden yana, siz kim oluyorsunuz’ demekti. Sedat ve Orhan için beklenen bir tavırdı.

“O, o zamandı,” diye aynı tavırla konuştu Sedat. Sesine belirgin bir umursamazlık hakimdi. “Hak verirsiniz ki şartlar hep aynı kalmıyor.”

Cem, ablasına minicik bir bakış attı. Prens zayıf halkaydı. İbrahim ise masanın hemen arkasındaki pencerenin kenarına dayanmış, lakayıt tavrını sürdürüyordu.

“Ne demek bu?” diyerek kaşlarını çattı Nahide.

“Babanızın bir cinayete kurban gittiğinden haberinizin olmadığı belli.”

Sedat adeta üzerlerine ateş etmişti. Film olsaydı mutlaka bu cümlenin üzerine sert bir ses efekti yakışırdı. İki kardeş yumruk yemiş gibi yerlerinde sarsıldılar. Sedat için bu tek raundluk bir maçtı. Yumruğun yeterince sert olup olmadığını anlamak için iyi bir gözlemci olmaya gerek yoktu.

“Dağıldılar, dedi Orhan.”

“Zafer kazanmış gibi girmişlerdi Gayrettepe Emniyetine. Konuşulanları dinleyen Vehbi Amir gaza gelmiş, kahve ısmarlamıştı. “Harika oynuyorlar,” demişti Sedat, kardeşler için. Nahide renk vermemeye çalışsa da Cem sinirlenmişti bir de. “Babamı öldüren orospu çocuklarını bul Başkomiser,” diye hiddet gösterisi bile yapmıştı. Tesadüfen değil babasının araması üzerine geldiğini söylemişti iş merkezine. “Toplantıdan şimdi çıktım, yakındaysan beni al da konuşalım,” demişti rahmetli.

“Şimdi sırada ne var?” diye sordu Vehbi.

“Yarın üçünü de buraya almak istiyorum izninizle,” dedi Sedat. “Kardeşlerden biri mutlaka çözülecektir.”

“Bana kalırsa ikisi de,” diye araya girdi Orhan.

“Desenize kıyamet kopacak,” dedi Vehbi. “Yine de temkinli olmaya devam, bu işten alnınızın akıyla çıkın, bir gece Sahir benden.”

“Küfenizle gelin ama,” diye güldü Sedat ve kalktı.

Kapının hemen önünde Eser bekliyordu. Elinde Sedat’ın içeri girerken almadığı cep telefonu vardı. “Celal Başkomiserim aradı.”

“Bana güzel bir çay al lan,” diye çıkıştı Sedat telefonu alırken. “Ağzımı leş gibi yaptı bu kahve, alışamadım şu boka.”

İkinci çalışta açtı Celal. Çiftliğin alışveriş işlerini yöneten adam, Çatalca Emniyetinden bir polisin arkadaşıydı. Dedikodu mahiyetinde bir görüşme yaptırmış ama işe yarar pek bir şey öğrenememişti. Mahmut Çevik Ersoy’un çocuklarıyla arası gayet iyiydi ona göre. Cem’i daha çok sevmekle beraber iş konusunda Nahide’ye daha çok güveniyordu.

“Bu durum Cem’i kızdırmış olabilir mi?” diye sordu Sedat.

“Cem, annesi Zuhal Ersoy ve Cem’in karısı Şule arasında son zamanlarda sert tartışmalar oluyormuş  ama mahiyeti konusunda bir bilgi yok.”

“Ya amca?”

Orada durumlar daha karışıktı. Amca yıllar sonra ilk kez ağabeyinin vefatının ardından ortaya çıkmıştı. “Beş yıldır orada çalışıyorum, daha önce bir kez bile görmedim,” demişti adam. İbrahim Ersoy’un ne iş yaptığı, bunca yıldır nerede olduğu bilinmiyordu. Anlaşılan amca hakkında daha derin bir araştırma yapılacaktı.

“Peki ya Nahide?” diye sordu Sedat.

“Adamın söylediğine göre tam bir despotmuş.  Mahmut Bey ölmeden önce de çiftliği o çekip çevirirmiş. Çalışanlar Mahmut Bey’den çok ondan korkarlarmış.”

“Bizim sahtekar doktorla ilgili bir gelişme var mı?”

“Aileyle hiç bir bağlantısına rastlayamadık. Galiba sen haklısın, muhtemelen durumunu öğrenip açığa çıkartmakla tehdit ettiler, o da ne istendiyse yaptı.”

Celal’den daha fazla yararlanamayacaklarını anlamıştı Sedat. Şimdi sıra bizde diye düşünürken Eser bir elinde çay bardağı, diğer elinde, üzerinde yazılar olan bir dosya kağıdıyla yanlarına geldi. Trafikten, kendisi gibi çaylak bir arkadaşı aramıştı.

“Bu plaka Komiserim,” dedi oturuken. “Cinayetten sonra iş merkezine gelen ambulansın plakası. Bakanlığın kayıtlarında ne 112’ye ne de özel bir kuruluşa ait bu plakada bir ambulans varmış.”

“Ha siktir, o da mı sahteymiş,” diye tepki gösterdi Orhan.

“Aferin lan,” dedi Sedat ve Orhan’a döndü. “Sen sormadın mı oğlum neden Çatalca’ya götürmüşler diye, al işte sahteymiş, gerçek ambulans Maslak’taki adamı Çatalca’ya götürmezmiş. Celal’in doktor arkadaşı, ‘Yüksek dozda insülin bir saatte öldürür.’ dememiş miydi, o bir saati yolda geçirip adamın ölüsünü sahte doktora teslim etmişer işte.”

“Oha,” dedi Orhan. “Tezgaha bak.”

“Şu asansördekiler,” dedi Sedat. “Kimlermiş, sonuç belli oldu mu?”

“Bir de o vardı değil mi?” diye yakındı Orhan. Hemen cep telefonuna sarıldı.

İyi polisti ama dağınıktı biraz. Defalarca, not tutmasını istemişti Sedat ondan ama Orhan nedense aklına fazla güveniyor, böyle çetrefilli vakalarda bazen ipin ucunu kaçırıyordu.

Vehbi Amir oda kapısından sinirle kafasını uzatıp “Sedat!” diye bağırdı.

Aynı anda Eser, Furkan Çakır’ın geldiğini haber verdi. Sedat maktul Ümit Yazacaklı’nın sevgilisini çağırtmış, Ersoy ailesini sorgulamadan önce bir kez daha görüşmek istemişti.

“Bakan aradı,” dedi Vehbi.

Belli ki aile, İçişleri Bakanını durumdan haberdar etmişti.

“Değil gazete, en ücra haber sitesinde dahi tek kelime okursa hepimizi yakarmış. Bu iş bitene kadar ağzımızı sıkı tutacakmışız”.

“Ya bizden değil de sırf ortalığı karıştırmak için aileden haber uçururlarsa,” diye kaygısını belirtti Sedat.

“O zaman sıçarız,” dedi Vehbi ve ekledi, “Gözünü seveyim çabuk bitir bu işi.”    

Furkan Çakır, şirketteki haline göre daha toparlanmış ama bu kadar kısa zamanda neredeyse beş yaş yaşlanmıştı. Onu sorgu odasının kasvetli ortamına sokmak doğru değildi belki ama konuşacak başka sakin bir yer de yoktu. “Beş dakika,” demişti Sedat, Eser’e. “Beş dakika sonra üç numaraya al.” Bu süre içinde iş merkezinde olayın gerçekleştiği gün, lobide ve asansörde bulunanların fotoğraflarını masaya yaymıştı.

“Ersoy Deterjan, Mahmut Çevik Ersoy… tanıyor musunuz?” diye sordu.

“Tanımaz mıyım?” diye cevap verdi Furkan. “Kampanyasını ben hazırlamıştım, zavallı adam, Allah rahmet eylesin.”

Gözü, önünde dizili fotoğraflardaydı Furkan Çakır’ın.

“Ümit Bey geçen hafta bana bir e-posta yolladı, kalp krizi teşhisiyle gömülen Mahmut Çevik beyin bir cinayet sonucu öldüğünü ihbar etti.”

“Anlamadım, Ümit size mail mi attı?”

Dosyasının içindeki e-postayı Furkan’ın önüne sürdü Sedat. Furkan merakla okumaya başladı. Bitirdiğinde yüzü allak bullaktı.

“Bana anlatmaya çalıştığı buydu işte. ‘Bildiklerim ağır geliyor’ demişti. Biliyordunuz… biliyordunuz ve yardım etmediniz ona.”

“Yetişemedik, haklısınız. İhbarın doğruluğunu öğrenmemiz gerekiyordu ama katilini bulacağız. Biliyorum acınızı hafifletmeyecek. Şimdi sizden daha detaylı düşünmenizi rica ediyorum. O gece, 23’ünde, doğum gününüzde, garip garip konuştu demiştiniz, unuttuğunuz bir şey var mı, hatırlamaya çalışın lütfen.”

Birden durdu Furkan. Gözleri bir fotoğrafa takılmıştı. Kilitlenmiş bir halde sordu. “Bunlar… Bunlar kim?”

“Mahmut Bey öldüğü sırada lobideki kişiler.”

Furkan, parmağını fotoğraftaki genç adamın üzerine koydu. Asansörden çıkarak yardım isteyen kişiydi işaret ettiği.

“Bu adam, o gece, gittiğimiz bardaydı. Oradaydı, bana bakıyor zannettim. Hatta Ümit öyle garip konuşunca ‘adamla bakıştığımı düşündü herhalde’ dedim kendi kendime.”

“Emin misiniz?”

“Evet eminim ama niye, anlamıyorum.”

“Ben anlıyorum. Belli ki Ümit Bey o gece size anlatamadıklarını başka birine anlatmış.

“Lütfen açık konuşun,” diye üsteledi Furkan.

Ama Sedat için konuşma bitmişti. Ümit Yazacaklı’nın cinayeti nereden bildiğini belki hiç öğrenemeyeceklerdi ama onun ve sahte doktorun bildikleri, ölümlerine sebep olmuştu. Hem de Mahmut Çevik Ersoy’u öldüren aynı tetikçi tarafından öldürülmüşlerdi. Ümit tarafını anlayabiliyordu Sedat. Zavallı adam tedirginliğini ajanstan biriyle paylaşmış, o biri de Ersoy’lara haber uçurmuştu. Buraya kadar garip olan bir durum yoktu ama ya sahte doktor? Furkan’ı yolcu ettikten sonra amiri tarafından arandığında onu da çözdü. Bir önceki arama kaydında Celal’in adı vardı. Ne demişti, “Çiftliğin alışveriş işlerini yöneten adam, Çatalca Emniyetinden bir polisin arkadaşı.” Dışarıda olduğu gibi Emniyette de söylentiler çabuk yayılırdı. Belli ki iki arkadaş, Celal tarafından organize edilen sohbetten önce de haberleşmişler, polis memuru, Adli Tabip olarak bilinen sahte doktorun arandığını çiftliğin alışveriş işlerine bakan arkadaşına söylemişti. Şimdi önemli olan, 3 cinayetin faili olarak düşündüğü adamı bulmak ve onu kimin azmettirdiğini öğrenmekti.

*   *   *

.4.

Güç sarhoşluğu alkol sarhoşluğundan daha tehlikelidir.

Olduğun yerle duracağın yeri bilmektir erdem.

Sophokles / Kral Oidipus

“Müvekkilimin burada ne işi var?” diye çıkıştı avukat.

“Bunun hesabını vereceksin Başkomiser,” diye parladı Nahide Ersoy.

Sedat sakindi. Yanındaki Orhan’la gözgöze geldiler. Amirin odasındaydılar. Ne Vehbi ne de Savcı Kemal Tekser, içeri girmeye cesaret edebilmişlerdi. Konuşmayı burada yapmak savcının fikriydi. “Misafir ettik,” diyebilmek ama öncelikle kendini kurtarabilmek için tercih etmişti bu mekanı.

“Farkındaysanız babanız öldürüldü,” dedi Sedat. “Sizi suçlamak için değil, bildiklerinizi öğrenmek için davet ettik. Bu bizim görevimiz. Babanızın katilini bulmayı en az bizim kadar sizin de istediğinizi düşünüyorum, haksız mıyım?”

Sahte kibarlık gösterisinden daha şimdiden başına ağrılar girmişti Sedat’ın ama talimat kesindi. “Lütfen iyi davran, bir sorun çıkmasın,” diye defalarca tembih etmişlerdi hem Vehbi Amir hem de Savcı.

“Bu konuşmayı hafta sonu evde de yapabilirdik,” dedi Nahide.

“Bazen zaman gerekir,” diye cevap verdi Sedat. “İnsanın babası öldürülünce hazmetmeye ihtiyacı olur.”

Biraz olsun yumuşamıştı genç kadın. Tıpkı evine polislerin gelişi gibi, burada olmak da rahatsız ediciydi onlar için.

“Ne soracaksanız sorun da bitsin bu iş.”

“Babanızı kim, niye öldürmek istemiş olabilir?”

“Babam herhalde şu iş dünyasında düşmanı olmayan tek iş insanıydı. Aklıma kimse gelmiyor.”

“Aradığımız bir düşman değil Nahide Hanım.”

Nahide şaşırdı. Kaşlarını merakla çatarak  avukata baktı, döndü. “Ne yani, dostları öldürdü demeyeceksiniz herhalde.”

“Onun yerinde olmak isteyenlerden bahsediyorum,” dedi Sedat.

Bu kez avukat parladı. “Ne demek istiyorsunuz?”

“Yapma avukat,” dedi Sedat. “Dünyanın nasıl işlediğini sana ben öğretecek değilim bu saatten sonra. Herkes yukarı bakar çünkü hedef yukarısıdır. O nedenle biz düşman aramayız, kimlerin gözü yukarıda, onları buluruz.”

“Her şey kuralına göre Komiser, diye araya girdi Nahide. “Ersoy, bir aile şirketidir yani babadan çocuklarına geçer. Kastettiğiniz bizsek yukarı bakmamıza gerek yok, zaten bizler de yukarıdayız.”

Akıllı kadındı Nahide. Futbol deyimiyle sert gelen topu göğsünde yumuşatmış ve Sedat’a geri vermişti.

“Haberim var,” dedi Sedat. “Sizin ve kardeşinizin ne kadar yukarıda olduğunuzun farkındayım ama ya amcanız, İbrahim Ersoy, o nerede?”

“İbrahim Bey de ailedendir, hatırlatırım,” dedi avukat.

Nahide’nin avukata bakışı bu kez sert oldu. Sedat’ın beklediği de buydu. Nahide’nin yumuşak karnını bulduğuna inanıyordu.

“Amcanızı evde gören olmamış, yıllardır ne rahmetliyle, ne sizle ne de ailenin diğer fertleriyle görüşmemiş. Birden bire ağabeyi ölünce ortaya çıkmış. Bu durumda hâlâ o aile dediğiniz yapının içinde mi sizce?”

“Bunu ona soracaksınız bana değil.”

“Soracağım tabii. Yalnız hatırlatmak istedim, kendisi yasal varis. Yani artık o da en az sizler kadar yukarıda.”

“Bittiyse gidebilir miyim?”

Sinirliydi Nahide. Gerçeği pekâlâ biliyordu. Belki babası için olduğu kadar amcası için de planları vardı. Yaşananlar gerçekten iktidar savaşıysa kimsenin yeri sağlam değildi. Üstelik amcaya “Dağdan gelip bağdakini kovamazsın,” demek çok daha kolaydı.Hep yaptığı gibi ne el sıktı, ne gülümsedi ne de baktı Nahide Ersoy. Suratı beş karış çıktı odadan.

“Yoo ben görüşüyorum,” dedi Sedat’ın sorusu karşısında Cem.

Cem’in, İbrahim Ersoy’la görüştüğünü itiraf etmesi avukatı şaşırtmıştı. Kendisini her ne kadar sert ve olgun göstermeye çalışsa da saflığı her halinden belli oluyordu genç adamın. Sedat’ın zayıf halka nitelendirmesi doğruydu. Ürkek prens daha odaya girerken vücut dili “Korkuyorum,” diye bağırıyordu.

“İlk ne zaman görüştünüz?” diye sordu Sedat.

“İbrahim Ersoy, Ersoy ailesinin önemli bir ferdidir, kaldı ki soruşturmayla ne ilgisi var anlayamadım,” diye araya girdi avukat.

“Sadece İbrahim bey değil, buraya gelen herkes, Nahide hanım, Cem bey, hepsi şüpheli konumunda, bunu sen benden iyi bilirsin avukat.”

“Şüpheli ne ya?” diye atıldı Cem. “Bi…bilgi almak için dediler.”

Zayıf halka zokayı yutmuştu. Sedat’ın derdi Cem’in korkusunu iki, üç katına çıkartmaktı.

“Prosedür icabı Cem Bey,” diye sakinleştirmeye çalıştı avukat ama Sedat’ın son istediği şeydi Cem’in sakinleşmesi.

“İlk ne zaman görüştünüz?”

“3… 3 ay… yani babam ölmeden önce,” diye titrek bir sesle konuştu Cem.

“O mu sizi aradı?”

“Evet.”

“Ailede başka kimseyle görüşüyor muydu, mesela babanız, anneniz?”

“Hayır, kimseye bahsetmememi istedi benden. Tek bana güveniyormuş.”

“Ne için?”

“Gelmek istiyordu artık. Bizim bir aile olduğumuzu söylüyordu.”

“Nasıl bir yardım istedi sizden?”

“Babamla konuşmamı istedi benden, ‘Seni sever,’ dedi.

“Konuştunuz mu?”

“Ha…hayır… konuşacaktım ama babam…”

“Peki, o güne gelelim. Babanız, toplantı bitince sizi çağırmış, o civarda olduğunuzu biliyor muydu?”

“Hayır.”

“Niye oradaydınız?”

Sustu Cem, başını eğdi.

“Müvekkilim buna cevap vermek istemiyor,” diye imdadına yetişti avukat.

Ama Sedat pes etmedi.

-Cem Bey, eviniz Çatalca’da, fabrika İkitelli’de ama siz Maslak’tasınız. Babanız toplantıdan çıkar çıkmaz sizi arıyor. Diyelim oyalandı, beş dakika sürdü aşağı inmesi. Binaya giriş saatinize bakarsak, babanızın aramasından tam 3 dakika 48 saniye sonra iş merkezinde olmuşsunuz. Kusura bakmayın ama cevap vermek zorundasınız, kapıda mı bekliyordunuz, neden?”    

O sırada sorgu odasının kapısı açıldı, Eser aralıktan kafasını uzattı. Orhan kalktı kapıya gitti, döndü, Sedat’a yaklaştı, kulağına eğildi.

Adli Tıp Kurumu, İstanbul binası otoparkına giren sivil araçta Sedat, Orhan ve Eser birlikteydiler. Gayrettepe’den İkitelli’ye kadar, Sedat ve Orhan az önce yaptıkları sorgulamayı kafalarında tartmakla meşgul oldukları  ve Eser de onlara uyduğu için sessiz kalmışlardı. Girişin hemen önündeki ambulans, buluşacakları ekibin geldiğini gösteriyordu. Üçlü, araçlarından inerlerken açılan sürgülü kapıdan çıkan Sedat yaşlarında, zayıf, kara kuru bir adam da onlara yaklaşmaya başladı.

“Vaaay Mavi-Yeşil!” diye seslendi Sedat. “Hiç yaklaşma bana oğlum, hepiniz hayırsız çıktınız yeminlen.”

Sarıldılar, tanıttı Sedat. “Komiser Cengiz Oruç, Şile Emniyetinden, tanıdım tanıyalı maviyle yeşilin iç içe geçtiği bir yerde yaşamayı hayal ettiği için lakabı Mavi-yeşil kaldı. Bu hayırsız da Sodacı Celal gibi sınıf arkadaşım. Biri Çatalca’da aha bu da Şile’de rakı balığın dibine vururken biz İstanbul’da sürünüyoruz, bir gün bile demiyorlar ki ‘Gel, oturalım, içelim, muhabbet edelim,’ diye.

“Ulan geldin de git mi dedik? Şile senin köpeğin olsun oğlum.”

Bu kez gülüşerek sarıldılar.

“N’aber devrem?” dedi Sedat.

İçeri girdiler.

Sedat’la Cengiz’in bir araya gelme nedeni bir cinayetti. Şile girişinde, Karadeniz’e dökülen Pot deresinde, ana yoldaki köprünün hemen altında, sazlıklara sarılı halde bulunmuştu ceset. Cengiz, Orhan’ın sisteme yüklediği fotoğraflardan cesedi tanımıştı. Maktul Mahmut Çevik Ersoy’un baygın çıkartıldığı asansörde yardım isteyen genç adamdı şu an önlerinde yatan. O da sahte doktor Hikmet Taşralı ve reklamcı Ümit Yazacaklı gibi birçok yerinden bıçaklanmıştı. Adli Tıp Uzmanının öngörüsüne göre yaklaşık kırk sekiz saattir suyun içindeydi. Sedat’ın gözü, maktulün belinde eskiden oluşmuş bir kurşun yarasına takıldı. İyi bilirdi kurşun yarasının yıllar sonra nasıl göründüğünü zira o da taşıyordu aynı yaradan bir tane. Üzerinden kimlik çıkmamış ama iktidar savaşında ölü sayısı dörde çıkmıştı. Mahmut Çevik Ersoy’un bulunduğu asansörde, Ümit Yazacaklı’nın, son gecesinde gittiği barda tespit edilen ve muhtemelen sahte doktoru da öldüren, üç kişinin katili tetikçi bu kez kendisi kurban olmuştu.

Telefonun alarmı sekizde çaldığında, henüz uyuyalı bir saat olmuştu. Önce biraz daha uyumayı düşündü Sedat ama on birde Çatalca’da, Ersoy Çiftliği’nde olacağını hatırlayınca zorla doğruldu ve soğuk suyun altına attı kendini. Bu kez eve nasıl geldiğini hatırlıyordu. Orhan ve Eser’i, tetikçinin kimliğini bulmaları için seferber ettikten sonra Cengiz’le Sahir’in Meyhanesine gitmişler ama Cengiz, Şile’ye döneceği için fazla içmemiş, on ikiye doğru kalkmışlardı. Söz almıştı Mavi-Yeşil, bir dahaki buluşma Sedat, Celal ve Cengiz üçlüsüyle Şile Limanı’nda yapılacak, gerekirse kalınacaktı.

Geceyi yanık delikleriyle dolu berjerinde çocuklarını düşünerek geçirmişti Sedat. Hayır, aramamıştı. Rakıya devam ettiği için sesindeki çatallaşmadan, o sesi fark edip daha beter kızmalarından korkmuştu. Hoş zaten arasa da açmayacaklarını biliyordu. Berjerde geçen gecelerin hepsinde olduğu gibi yine arabaya atlayıp kapılarına dayanmak gelmişti içinden ve hepsinde olduğu gibi yine yapamamıştı. Oysa on dakikalık yoldu. Kapı açılacak ve karşılarında babalarını göreceklerdi. Asıl korkutan belki de buydu. Gitmelerinden önceki son gece ikisine de dakikalarca sarılıp üstlerini örtmüştü. Anılarında kalan, yüzlerindeki o masum, tatlı gülümsemenin yerini asık suratların, niye geldin sorularının alması canını çok yakacaktı, biliyordu.

“Çatalca’ya gitmeden önce Emniyete gelin Başkomiserim, çok önemli,” yazıyordu Orhan’ın whatsapp mesajında.

Gitti Sedat. “Ne var?” diye aramadan, sormadan gitti. İçinde, bu vakanın çözümüne çok yaklaştıklarına dair beliren umudu yerle bir etmemek için, değil aramak, merak dahi etmedi. Çatalca biraz daha ertelenebilirdi.

*   *   *

“Senden haber bekliyoruz,” demişti Sodacı Celal. “Yakınlarda olacağız, çaldırman yeter.”

İki gün gecikmeyle koyulmuşlardı yola. Elde ettikleri bilgiler inanılır gibi değildi. İpin ucunu bulunca gerisi çorap söküğü gibi gelmişti. Yine de “Kuşları ürkütmeyelim,” demişti Savcı. Ersoy Çiftliği’nin aileye mahsus bölümünde, daha önceki gelişlerinde masa hazırlanan kameriyede bu kez Sedat ve Orhan için çay servisi yapılmıştı. Bahçedeki çiçeklerin bakımını yapan bahçıvan ve girişteki güvenlik elemanının gözleri üzerlerinde gibi geldi Sedat’a. Evin orta katındaki tül perdelerin sallantısından, meraklı gözlerin sadece bahçıvan ve güvenlikçiyle sınırlı kalmadığı belli oluyordu.  

“Bu zenginlerin hayata bakışlarını hiç anlamıyorum,” dedi Orhan.

Sedat, elindeki dosyadan kafasını kaldırıp anlamamış gibi baktı.

“E, baksana Komiserim,” diye devam etti yardımcısı. “Ben zengin olsam ailemle nereye tatile gideyim, akşam hangi meyhanede kafa çekeyim diye düşünürüm. Bunlar, şirketi nasıl ele geçireyim, bu sefer kimi öldüreyim diye düşünüyorlar. Yok arkadaş, derlerdi de inanmazdım, bu para denen illet hakikaten bozuyor insanı.”

Gülümsedi Sedat. Bizim ufkumuz da bu kadar oğlum.” Kafasını gökyüzüne kaldırdı. “Onun için bize değil de bunlara veriyor zaten.”

Cem oldukça şıktı. Beyaz ayakkabı, pantolon, ceket ve içine giydiği siyah keten gömlekle gerçekten de tam bir prens gibiydi. İlk gün yaşadığı tedirginliğini üzerinden attığı her halinden belli oluyordu. Kendine güveni de gelmiş olacaktı ki bu kez avukatı yoktu yanında.

“Gecikme için özür dilerim, nerede kalmıştık,” diye söze başladı Sedat.

“Siz soruyordunuz, ben cevap veriyordum,” dedi Cem.

“Pekala… Maslak demiştik… Oraya, babanızın çağrısı üzerine gitmediniz değil mi?”

“Yoo bunu söylemiştim, babam aradı, çıkışta karşılamamı istedi.”

“Doğru ya, ama sıkıntı şu ki, aradıktan üç buçuk dakika sonra iş merkezinde olduğunuza göre ya çağıracağını biliyordunuz ya da zaten çağırmasa bile onu karşılayacaktınız.”

“Evet konuşacaktım.”

“Amcanız mı istedi konuşmanızı, yoksa anneniz mi?”

Gözlerini kıstı Cem. Bu soruyu beklemediği açıktı. “Ne… ne demek o?”

“Babanız evden çıkarken siz de aşağı yukarı aynı dakikalarda fabrikadan çıkmışsınız. Telefon kayıtlarınızda çıkmadan hemen önce amcanızla bir görüşme kaydı var. Ne dedi amcanız, babanızın Maslak’a gittiğini mi haber verdi?

Şaşkınlığı daha da arttı Cem’in. “Benim… benim telefon kayıtlarımı mı incelediniz?”

“Tabii ki,” diye sakince cevap verdi Sedat. “Bir önceki konuşmamızda avukatınıza da söyledim, benim için bu ailede herkes şüpheli konumunda.  “Şimdi soruma cevap verin, amcanız size babanızın Maslak’a gitmek üzere yola çıktığını mı söyledi?”

“Evet, babamla konuşacağımı o da biliyordu, haber verdi.”

“Amcanıza da anneniz haber verdi herhalde öyle değil mi?”

“Anlamıyorum, ne var bunda?”

“Burada yok ama, babanız asansörden baygın çıkartıldığında, güvenlik kameralarında telefon ettiğiniz görülüyor. Biz 112’yi aradığınızı düşünmüştük ama siz yine amcanızı aramışsınız. Benim yerimde olsanız bu durum size de garip gelmez mi?”

“Şey…yani heyecandan herhalde, telefonumdaki son numarayı çevirmişim.”

“Ve o sayede de sahte bir ambulans yakındaki bir hastane yerine Çatalca’ya götürdüğü için, babanız zaman kaybından vefat etti.”

Cem’in suratı allak bullak oldu bir anda. Sahte ambulanstan haberi yokmuş gibi görünüyordu. “Ben…yemin ederim bilmiyordum.”

“Şimdi tekrar soruyorum Cem Ersoy, fabrikadan çıkarken amcanızla ne konuştunuz, bu kez lütfen doğruyu söyleyin yoksa buradan doğru savcılığa sevk ederim sizi, derdinizi savcıya  anlatırsınız artık.”

“’Baban… keyifsizmiş,’ dedi, annem söylemiş, ‘Şimdi bu reklamcılar da canını sıkar adamın, gerek duyarsan hemen beni arıyorsun,’ dedi.”

“Anlaşıldı,” dedi Sedat.

Suçlayıcı bakışı yüzünden Cem, başını kaldırıp bakamaz hale gelmişti. Belli ki söylediklerinin planı nasıl etkileyeceğini düşünüyordu.

“Bitti mi? diye sordu.

“Bitti,” dedi Sedat.

Kalktı, bir iki adım attı.

“Cem Bey,” diye seslendi Sedat arkasından. “Son bir soru, Nahide Hanım, öz ablanız değil, doğru mu?”

“E…evet.”

“Zuhal Hanım, anneniz, babanızla konuşmanızı, şirketin başına sizin geçmeniz için mi istiyordu? Bu yüzden mi tartışıyordunuz?”

“Ben…ben, orayı hak etmiştim.”

“Teşekkür ederim, gidebilirsiniz. Orhan sen de git İbrahim Bey’i getir bakalım.”

Orhan da kalktı. Sedat, İbrahim’le Cem’in konuşmalarını istemiyordu. Zeki adamdı İbrahim. Varsa, “B” planını devreye sokması soruşturmayı gereksiz yere uzatabilirdi. Tam bir prens gibi gelen Cem’in, süngüsü düşmüş düşman askeri gibi bitkin uzaklaşmasını seyrederken telefonu titredi. Gözlerine inanamadı bir an. Ekranda Nazlı yazıyordu. “Kızım,” diye mırıldandı. Eli ayağına dolaştı, telefonu açtı.

“Nazlı?”

Cevap yoktu ama telefon da kapanmamıştı.

“Nazlı, kızım,” dedi tekrar.

O anda evin kapısından çıkan Orhan ve İbrahim Ersoy’u gördü. Son kez seslendi kızına. Bu kez telefon kapandı. Muhtemelen nabzı en az yüz yirmi atıyordu. Yanlış mı aramıştı yoksa konuşmaya cesareti mi yoktu Nazlı’nın?

“Önce Özel Kuvvetler, ardından İstihbarat Teşkilatı,” diye söze başladı İbrahim Ersoy.

Masaya oturur oturmaz tetikçi olarak bildikleri son maktulun fotoğrafını önüne sürmüştü Sedat. “Oğuz Serhat,” demişti ve “Tanıyor musunuz?” diye sormuştu. Belli ki uzatmak yerine doğrudan itiraf etmesini istiyordu. Kafasının içinde binlerce tilkinin dolaştığına inandığı şüpheliler için uyguladığı taktikti bu. Bir an durmuştu İbrahim. Komiserin, sondan başa doğru gelmesini beklemiyordu. Sonra döküldü. İçinde tuttuklarından rahatsızlık duyar gibi kustu her şeyi. Öyle ya, öz ailesinden iki tür intikam alabilirdi. Ya birlikte çıkar ya da birlikte batarlardı. Sedat’ın sondan başa gelişi, zorunlu olarak ikinci yolu seçtirmişti.

“Askerimdi benim,” diye devam etti. “Ben istihbarata geçerken onu da hastaneye kaldırdılar. Yaşadıklarını kaldıramamıştı. Yine aynı zamanlarda ben istihbarattan uzaklaştırıldım, o da taburcu oldu.”

“Siz mi görevlendirdiniz Oğuz Serhat’ı, Mahmut Çevik Ersoy’u öldürmesi için?”

“Hayır.”

Kesin ve net cevaptı. “Evet,” deseydi bu soruşturma o an orada bitecekti. Ya o meşhur B planını devreye sokmuştu İbrahim Ersoy ya da işin ucu başka taraflara gidiyordu. Kaşları çatıldı Sedat’ın.

“Siz görevlendirmediyseniz kim yaptı bu işi?”

Birkaç saniye durdu İbrahim. Bir sigara yaktı, sanki son kezmiş gibi eve baktı uzun uzun, kahvesinden iri bir yudum içti.

“Bu eve tam beş buçuk yıl gelmedim ben. Trabzon’da, ıssız bir yaylada, eğri büğrü bir yayla evine mahkum etti beni ağabeyim olacak adam. Doğru, saklanmam gerekiyordu. İstihbaratta bir operasyon öncesi açığa çıktım. Operasyonun patladığı yetmiyormuş gibi ölüm tehditleri de almaya başladım. Görevden uzaklaştırıldım. Beş parasızdım. Yardım istedim. Yurt dışına yolla beni dedim. İstese yapardı, yapmadı. Trabzon’daki ilk günlerimde Cem aradı. Üniversiteyi bitirmişti. Şirkete yeni yeni ısınıyordu. Ağabeyim, Cem’i severdi ama o kadar. Onun gözbebeği Nahide’ydi. Bunları anlattı. Biliyorsunuz herhalde, Cem’le Nahide’nin anneleri farklıdır. Rahmetli Cavidan yengem Nahide’yi doğururken öldü. Zuhal ikinci karısıydı ve ona göre iktidara Cem Sultan gelmeliydi. Sonra üç-beş  günde bir konuşur olduk Cem’le. Yengemin, karısı Şule’nin baskıları bunaltıyordu çocuğu. İnanın o zamana kadar şirketin hiçbir mevkiinde gözüm olmadı. Aklıma bile gelmezdi ama zaten ağabeyime bilenmiştim, zavallı çocuğun anlattıkları daha da sinirimi bozuyordu. Defalarca İstanbul’a gidip ‘Ne halt ediyorsun sen?’ diye karşısına dikilmek geliyordu  içimden ama yolda bile bok yoluna gitme ihtimalim vardı. Ha, Nahide’yi sevmediğim için mi, kesinlikle hayır, belki Cem’den daha iyi yapacak bu işi bilemem ama ağabeyimin iki çocuğunu böyle acımasızca ayırması, hatta birbirine düşürmesi deli ediyordu beni. Sonra… Zuhal aradı. “Yardımına ihtiyacım var,” dedi. Ağabeyim kafasındakileri dökmüş, şirketin başına Nahide’yi geçirme kararını, yönetim kurulu toplantısında resmen açıklamıştı. Cem’le konuştum. Yıkılmıştı çocuk. Tahmin ediyordu ama hep bir umut vardı içinde. Deli gibi çalışıyordu. Olmadı. Bizim eski tayfayla konuştum. Beni tehdit eden grubun büyük kısmı çökertilmişti. İstanbul’a geldim, Zuhal’le buluştuk. “Korkutmak istiyorum Mahmut’u, belki yumuşar, fikir değiştirir,” dedi. Ailesini işlerine karıştırmazdı ama dışarıdan baskı görürse belki tırsardı. Oğuz geldi aklıma. Gözü kara çocuktu. Tanıştırdım. Dediğimden çıkmazdı Oğuz. “Yengen ne istiyorsa benim isteğimmiş gibi düşün,” dedim. Sonrası malum. Durduramadım. Ne Oğuz’u ne de Zuhal’i durduramadım. Size bir şey söyleyeyim mi, durdurmak için çok da çaba sarfetmedim. Nasıl olsa bir yerde bitecekti. Toz, duman havada kalmaz, illa ki berraklaşır gökyüzü. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

*   *   *

.5.

Leoparın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma.

Zimbabwe Atasözü

Sigara yanıklarıyla delik deşik olmuş berjerde oturanı inanmaz gözlerle seyrediyordu Sedat. Bambaşka bir boyuta geçmişti sanki.

Evet, haftalar alan korku seansları, Ersoy İmparatorluğu nezdinde cinayetlerle kana bulanan iktidar savaşları, caniler, masumlar, yitip giden canlar geride kalmıştı artık. Zuhal Ersoy hiç zorluk çıkartmamış, her şeyi bir çırpıda itiraf etmişti. “Önce oğlum,” demişti, onun için yapmayacağı şey yoktu. Kocasının ölümüne son anda karar vermişti zira son gece uzun uzun konuşmuş, Mahmut Çevik Ersoy’un, verdiği karardan dönme ihtimali olmadığına iyice kanaat getirmişti. Ambulansı da o ayarlamış, Oğuz’un, bayıldı mesajı üzerine göndermişti. Sonrası… sonrasından o da pişmandı. Ona göre masum bir cinayetin, kanlı bir kurtuluş savaşına dönmesini beklemiyordu. “Bazen frene basmakta geç kaldığınızı anlamazsınız,” demişti, “her şey bitip araba durduğunda size kalan sadece geride bıraktıklarınızı saymak olur. Kanın bize sıçramamasını sağlamam gerekiyordu ama o kadar çoktu ki sıçramaması mümkün olmadı”. Tek bir soru kalmıştı geriye: Tetikçiyi kim öldürdü? Ne İbrahim ne de Zuhal bu cinayeti kabul etmemişlerdi. Hoş zaten her ikisinin de cinayete azmettirmek suçlarından yargı önüne çıkartılacakları kesindi. Varsın onu da Şile Emniyeti ve Mavi-yeşil Cengiz bulsundu.

“Sigaraya başlamışsın,” dedi Sedat.

Yoo rakı içmiyordu. Her ikisinin de önünde, mis kokulu birer latte vardı.

“Sayenizde,” diye cevap verdi Nazlı. “Bundan sonra belki sen içkiyi, ben de sigarayı bırakırım, ne dersin?”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar