KORKULARIM VAR BENİM-2

Diğer Yazılar

KADIN

KORKULARIM VAR BENİM

Uğur Arık
Uğur Arık
Casus romanlarının içinde kaybolurken ben neden bir dedektif olmayayım diyerek bu yola çıktım. Polisiye benim için tam bir tutku, okumak ise hayatı anlamak isteyenlerin ders çalışması gibidir.

4. BÖLÜM

İKİ GÜN SONRA

Kafamın içinde uğuldayan tanıdık bir melodi yankılanıyor. Uyuyor muyum, uyanık mıyım bilmiyorum. Gözlerim belli belirsiz aralanırken zihnim kendine geldi. Geldi de bir de ben kendime gelsem. Çalan telefonumdu tabi. Bugün hafta sonu değil mi? Bu sıçtığımın hayatında düzgün bir şekilde uyuyamayacak mıyım ben, yoksa bunların hepsi bir rüya mı? Bok rüya! “Kalk hadi kalk!” diyerek gerçeği yüzüme çarptım. “Tatil lan bugün, tatil,” diye içimden bir feryat koptu ama benden başka duyan yoktu tabii. Telefon son kez çalıp umudu kesti ve  sustu. Bir daha çalacağı için kıpırdamıyordum, bir iki dakika gözlerim açık durdum. Mesanem öyle dolmuş bir de o baskı yapıyordu arada. Hayatın anlamı, uyku, hayat, yaşadığım günler, son cinayet soruşturması film şeridi gibi gözlerimin önünden akarken, telefon bir kez daha çalmaya başladı. Okkalı bir küfür savurup zor bela kalktım yataktan. Kalkmasam ne olacaktı, altıma işeyecektim. Tuvalete doğru hareketlenirken ister istemez  komodinin üzerinden telefonu aldım. Bilmem kaç kere aramış Bülent. Açarken tuvalete koştum.

“Alo, söyle Bülent!”

“Özür dilerim Başkomiserim.”

“Siktir et özrü, nerede ceset?” dedim.

“Leb demeden leblebi yani Başkomiserim.”

Sırıtan suratını hissediyorum. O sırada işerken vücudum rahatlıyor. “Uzatma Bülent sabah sabah,” diye ufaktan bir fırça darbesi yolladım ama alışkın tabii bünyesi kaldırıyordu eşek herifin.

“İkinci kağıtçının cesedi bulundu, hem de aynı mahalleden Başkomiserim.”

Daha donumu toplamadan “İşte şimdi sıçtık; yoksa seri katil mi lan?” dedim.

“Olabilir amirim. Gitmemiz gerekiyor. Sizi bekliyoruz.”

“Saat  kaç a**** koyayım?” Zaman kavramını iyice kaybetmiştim.

“11.30.”

İyi uyumuşum. Ama bıraksalar uyanmam 15.00’i bulurdu herhalde. “Sen neredesin?”

“Kapınızın önüne gelmeye ramak kaldı.”

“Aman ramakta kalma, geldiğinde korna çal aşağıya ineyim.”

Telefonu kapattığım gibi odaya koştum. Şu dönemde bir de seri katil işi çıktı mı al başına belayı diye içimden geçirmedim desem yalan olur. Yerde, ‘ben ne haldeyim görmüyor musun?’ dercesine büzülmüş kot pantolonumu üşümüş bacaklarıma geçirdim. Sonra gömlek buldum en ütülü olandan. Çıplak ayaklarıma geçireceğim çorapları yatağın köşesinde gördüğüm an kapı çaldı. “Ulan ne çabuk geldin?” diye Bülent’e söylenerek kapıya doğru gittim. “Ben demedim mi kornaya bas, ineceğim,” demeyi düşünüyordum ama duraksadım. Bülent bu kadar erken gelmezdi. Kapıda başka biri vardı. Açtım.

Feyyaz .

Sürprize bak! Hafta sonuna 2-0 ile başlıyorum ama mağlup olarak tabii ki. Elinde bavul öylece bakıyor bön bön.

“Ağabey, misafir kabul ediyor musun? “

“Geç lan içeri. Ne misafiri?” derken korna sesini duydum. Bülent de geldi demek.

“İki ayağımı bir pabuca soktunuz,” diye söyleniyorum.

Feyyaz bavulu ile içeri geçiyor, kapıyı kapatıyorum. Ayağıma temiz olup olmadığını bilmediğim çorapları geçiriyorum. Feyyaz öylece koltuğa postu seriyor.

“Ağabey evden attılar beni.”

“Orası belli. Hayırdır? Nedeni ne peki?”

“Kafamda kentsel dönüşümler,” diye şarkı söylüyor.

“Hay a***** koyayım, şakanın tam sırası. İyice ağzım bozuldu son zamanlarda ya. Neyse,” diye siktir ettim. Ne de olsa akşam her şeyi öğrenecektim, şimdi acele çıkmam lazımdı.

“Benim çıkmam lazım. Karnın açsa peynir ekmek var dolapta. Bak keyfine, akşam görüşürüz.” Tam çıkacakken aklıma geliyor. “Paran var mı lan?”

Minnet dolu gözlerle bakarken, “Var ağabey, sağol,” diyor.

“Aç kalma. Dışarıdan söyle olmazsa,” diyerek zor bela atıyorum kendimi dışarı.

Bülent ile hafta sonu şaşkınlığını atmadan kendimizi iki gün önceki mahallede bulduk bile. Orta sınıf insanların yaşadığı bu mahalle kozmopolit yapısı ile bana çok karışık geliyordu. İnsanların bir kısmı refah düzeyi yüksek, bir kısmı fakir denilecek seviyelerde yaşıyordu. Çoğu yeni binalar mevcut iken eski yaşam yerleri de mevcuttu ve emekli dediğimiz orta yaş kesim de mahallede fazlaydı. Aklımdaki düşünceleri siktir edip gerçeği düşüneyim deyince moralim bozuldu. Gerçekten bugün akşama kadar uyuma planları yaparken, şimdi seri katil ihtimali ile bırak uykunun kaçması, diğer geceler bile uyumama engel olabilecek bir durumun içindeydim. Bülent ile derin bir sessizliğe dalmıştık. Sessizliği bozan ben oldum.

“Sence seri katil olabilir mi? Bu cinayetle de Abdül’ün katil olmadığı belli oldu.” dedim. Bülent öylece dönüp baktı, dudak büktü. “Bence manyağın biri. Bu kağıtçılar son zamanlarda insanları çok rahatsız ediyordu biri taktı kafayı tek tek indiriyor.”

Öyle diyorsan işimiz var Bülent. Hemen bulmamız lazım bu herifi.”

“Buluruz da… Turgut amir aradı mı Başkomiserim?”

“Yok daha aramadı ama yakında arar.”

Şimdi bir de Turgut amiri dinlemek vardı. Şu davayı sarpa sarmadan bitirip işin içinden çıkmak hayırlı olacaktı benim için.  Olay yerine yaklaştığımız,  mahşeri kalabalıktan, polis otolarından ve ambülanslardan belli oluyordu. Basın da cinayetlere ilgi göstermeye başlamıştı. Bir basın aracı iki kameraman ile muhabir yayın yapıyordu. Olay mahalli geçen defa cesedi bulduğumuz yere yakındı. İki bilemedin üç sokak aşağıda kalıyordu ve çevresi gene boştu. Sapa bir boşluk, iki sokağın birleştiği noktayı kesen toprak alan ve çöp dolu konteynerler vardı.

“Geçen günkü cinayet mahalline ne kadar yakın burası. Ayrıca basın da kokuyu almış,” dedim.

“Almaz mı amirim, onlar bizden önce almış haberi baksana.” dedi Bülent.

Olay yerine şöyle bir göz gezdirdim. “Buraya bakınca gene elimizde bir şey olmayacak, katil sapa bir yer seçmiş,” diye kendi kendime söylendim.

“Benim de dikkatimi çeken ilk o oldu amirim,” diyen Bülent, Emniyet’in emektarını, bir başka emektarın, olay yeri incelemeye ait minibüsün arkasına yanaştırdı.

“Basın şimdi kağıtçı düşmanı, ırkçı saldıralar başladı diye haberler çıkardı mı yan bastığımızın resmidir,” diye konuştu Bülent.

Cevap vermedim ama haklıydı. Millet sığınmacılar konusunda hassastsı ama elimizde şu ana kadar ırkçı saldırı olduğuna dair bir ip ucu yoktu. Bunları düşünürken daracık bir alanda arabadan zor bela indik. Sokak ana baba günüydü; milleti geçebilsek de cesedi görebilsek diye insanları çekip yolumu açmaya başladım. Mahalle ve ilçe Emniyet’i bu sefer önlemini almış, şerit çekilmiş, cesedin bulunduğu alan mavi branda ile kapatılmıştı. Ben cesedin bulunduğu alana doğru giderken, Bülent benden önce inceleme yapmak için yanımdan ayrıldı. Beyaz elbiseleri içinde olay yeri inceleme ekipleri hummalı bir şekilde çalışıyorlardı. Emniyet fotoğrafçısı, elindeki makine ile resim çekiyordu. Mavi brandayı çektim, çalışanlar bir an kim bu der gibi baktı, beni görünce hepsi işine geri döndü. Gene kağıt toplayan biri öldürülmüştü. Çek-çekin içi kağıt doluydu. Ceset kendi çektiği arabanın yanına düşmüş, kan yere akmış, birikinti oluşturmuş hatta çekilen mavi brandanın altından sızmıştı. Arkası dönük, yerdeki cesedin üzerinde çalışan ekip liderinin omzuna dokundum. Hızla ayağa kalktı, iki mavi göz bana bakıyordu. Feyyaz’ın evinde gördüğüm komiserdi bu.

Beni görünce, “Siz miydiniz Başkomiserim?” dedi. Maskenin altından gülümseyen suratı belli oluyordu.

“Kolay gelsin,” deyip ben de gülümsedim. “Nedir durum?”

“Maktul bıçaklanmış, sol böbrek tarafından yarayı aldığını tahmin ediyoruz. Aşırı kan kaybı ve organ yaralanması ölüm sebebi. Ayrıca boğuşma yok, darp yok, hırsızlık yok. Detaylı durum otopsi ile belli olur.”

“Peki ölüm saati belli mi? Burada mı ölmüş başka yerden buraya mı getirilmiş?”

“Ölüm saati yakın. Bir veya bir buçuk saat arası. Ayrıca, cinayetin bu noktada işlendiğini düşünüyoruz. Cesedin başka bir yerden buraya getirildiğine ait bir bulgu henüz yok.”

Kafamı kaldırıp etrafa baktım. Burası sapa bir alandı, çöplük olarak kullanılan bir metruk alan. Katil bilerek burayı seçmiş olmalıydı. Bu da zor bir işin içine girdiğimizi gösteriyordu.

“Olay çok yeni haaa?” dedim. “Burada da kamera falan bulmak hak getire.”

“Alan bilerek seçilmiş olmalı,” diye tasdik etti.

“Katilin şurada, kalabalığın içinde olduğunu söyleyebilirim ama ispat edemem ya, ona yanarım,” dedim.

Kalabalığa baktım, bir sürü insan vardı. Samanlıkta iğne misali kimi bulacaksam gözlerimi kısıp iyice baktım. Bir şey bulamayınca, “Adli Tabip nerede? Onunla da konuşayım,” dedim.  

“Buralarda, sigara içmeye gitti,” diyerek etrafa baktı. Gençten doktoru gösterdi. “Şurada, bizim arabanın yanında işte.”

“Tamamdır, kolay gelsin. Raporunuzu bekliyorum.”

 Adli Tabip olay yeri incelemenin küçük panelvan aracına yaslanmış sigarasını içiyordu. Yanına yaklaşırken bir tane de ben yaktım. Otuz yaşlarında, yakışıklı bir adamdı Doktor. Kısa kesilmiş saçlar, dar bir surat, ince bir çene, kısa çerçeveli gözlüklerin üzerinde hokka bir burun. Onu daha önce görmemiştim, büyük ihtimal yeni düşmüştü buralara.

“Kolay gelsin,” derken sigaramı yaktım.

Kimsin der gibi baktı sonra polis şeridinin arkasında taşaklı taşaklı bu kadar rahat dolaştığım aklına gelince, “Cinayet Masası mı?” diye sordu.

“Başkomiser Cüneyt Duman,” dedim.

“Nazif Yenimolla,” diyerek elini uzattı. Aynı kararlılıkla sıktım uzatılan eli.

“Sizi daha önce görmemiştim, yeni mi geldiniz?”

“Sayılır. Türkiye’ye yeni geldim aslında.”

Sigarasından derin bir nefes çekti. O çekince ben de çektim.

“Nereden geldiniz?” diye sordum. Merak etmiştim doğrusu.

“Amerika,” diyerek okkalı bir giriş yaptı.

“Herkes buradan kaçarken siz geri döndünüz, ha. Özel bir sebebi olmalı.”

Dudak büktü. “Yok valla Cüneyt Bey. Babam zor şartlarda bizi okuttu. Çok çekti yaşarken, ben mezun olamadan da vefat etti.”

“Başınız sağ olsun.”

“Dostlar sağ olsun,” dedikten sonra devam etti. “Babam ülkesini çok seviyordu, yalan yok ben de seviyorum. Bir şans, attım kendimi ABD’ye, iyi okullarda okudum. Diplomamı aldım kalsam şartlarım da çok iyiydi ama o şartlarda beni okutup vatana millete hayırlı evlat yetiştirmek isteyen babaya vefa borcunu ödemem lazımdı. Ben de o borcu ödemek için  ülkem.”

“Gerçekten takdire şayan bir hareket,” derken karşımda ki bu adama hayran olmuştum. Bilgili, yakışıklı ve bir o kadar da olgun konuşuyordu. “Cinayet yeni işlenmiş galiba, maktul daha soğumamış,” diyerek asıl konuya giriş yaptım.

Yaslandığı arabadan dikilerek “Valla eksiği yok fazlası var, beden daha sıcacık yani tahmini süre veriyoruz ama maktulün son nefesinde gelmişiz buraya,” dedi.

Elimle kalabalığı gösterdim. “Katil o zaman şu kalabalığın içinde.”

Güldü. “Katil olay mahalline geri döner tezi mi?”

Sigarası bitmişti. İzmariti yere atmadı, ayağı ile ezip elinin içine aldı. Ben de içmeyecektim, bu ara sigara bile ağır geliyordu nedense, ağzımın içi zehir katranı gibi oluyordu. Fırlatıp atamadım, sigarayı bıraktım yansın ne kadar yanarsa.

“Bu mahallede iki gün içinde iki benzer cinayet fazla şüpheli,” dedim.

“O da sizin işiniz,” diyerek gülümsedi.

Laf mı sokuyordu, bir şey mi ima ediyordu anlamadım ama ben de çetin cevizdim.

“İnşallah seri katil değildir,” diyerek zarfladım.

“Biliyor musunuz, yüksek lisans tezim Türkiye’de seri katillerin neden çıkmadığı üzerineydi.”

Artık iyice şaşırmıştım, karşımdaki adamdan bilgi almaya gelmişken Horward profesörü ile seri katil tartışması yaşıyormuşum hissine kapıldım.

“Olmuyor mu çok hafif tabir denir buna,” derken ben de gülümsedim. Sigaramı aynı şekilde söndürüp avucumun içine aldım. Çevreci yanım ağır basıyordu bu aralar, yani karşımdakinin etkisi yoktu.

“Biliyorum, lakin Batı’daki gibi bizde seri katiller yok.”

“Olmaz olmaz demeyin, burası Türkiye. Bakın iki günde iki benzer cinayet; seri katil işi olabilir.

“İnanır mısınız benim de düşüncem öyle.”

“Sizi bu şekilde düşünmeye iten sebep nedir?” diye sordum. Adam resmen beni bilgisi ile esir almıştı, aurasından çıkamıyordum.

“Katil bence maktule hiç beklemediği anda vuruyor darbesini. ilk cesedi de ben inceledim. Aynı durum orada da vardı.”

-“Biraz iddalı olsa da sormadan edemeyeceğim. Nasıl bu kanıya vardınız?”

“Bilmiyorum, biraz uçuk bir teori olabilir. Sizi yanıltmak istemem.”

“Lütfen, sizi dinliyorum,” diyerek cesaretlendirdim.

Konuşmaya başladı. “Cesetlerde darp ya da zor kullanma yok, herhangi boğuşma izine de rastlanmadı. Beklemedikleri bir anda darbeyi almışlar, bir de yaralar hep maktulün yan tarafına doğru. Böyle bir şey beklerken, diğer taraftan darbeyi alıyor gibi.”

“İlginç bir teori ama incelemeye değer.”

“Bence olay yerinin detaylı incelemesi ile daha da netleşir ama benim görüşüm bu yönde.”

“Bunları düşüneceğim,” dedim.

Huzursuzca kıpırdandı. “Gene de kafanızı karıştırmak istemem ama.”

“Hayır tabii ki sadece bilgi alış verişi yaptık,” diyerek gülümsedim.

O sırada cesedin başındaki birileri eliyle doktoru çağırıyordu.

“Benim gitmem lazım Başkomiserim,” dedi.

“Buyrun hocam,” dedim. Bu, aramızda samimiyetin oluşmasına işaretti. Kafa selamı verip yanımdan ayrıldı. Ben de bu ilginç adamın arkasından baktım.

5. BÖLÜM

Adli Tabip Nazif’in aurasından kurtulup cesedin başına geldiğimde Savcı da olay yerine giriş yapmıştı. Kısa bir tokalaşmanın ardından, olayı izah ettikten sonra gerekli tutanakların hazırlanacağını ve dosyayı bize teslim edeceğini söyledi. Fazla durmadı, gerekli işlemler yapılınca cenazenin kaldırılması talimatını verdi. Savcıdan sonra gözüm Bülent’i aradı. O esnada cep telefonum çaldı. Bülent’i gördüm yol kenarında biriyle konuşuyordu. O da beni görünce el işareti ile gel dedim. Arayan Turgut amirdi, telefonu açtım. Bülent aynı şekilde eliyle bir dakika isteyerek geliyorum dedi.

“Alo amirim, buyurun.”

“Cüneyt merhaba. Kötü bir hafta sonu.”

“Haklısınız.”

“Olay hakkında detaylı bir malumatım yok; yalnız sığınmacı cinayeti ve bu yeni cinayet can sıkmaya başladı. İki gün içinde aynı tarz iki cinayet can sıkar Cüneyt. Zaten sığınmacılara karşı tutum belli, dallanıp budaklandırmadan bu işi çöz lütfen.”

Emir demiri keserdi ayrıca Turgut amire de üst taraftan baskı gelmiş olmalıydı. Yoksa beni arayıp böyle sıkıştırmazdı,  huyu değildi.

“Emredersiniz amirim,” dedim.

“Merkeze ne zaman uğrarsın?”

“Bilmiyorum amirim. Hemen soruşturmayı derinleştirmek istiyorum.”

“Güzel sen işini aksatma, ben hafta sonu da olsa merkeze geleceğim eğer yolun düşerse yanıma uğra ama acele etme işi çöz. Olmazsa pazartesi görüşürüz.”

‘Konu ne’ diyecektim, dilimi ısırdım. Onun yerine, “Emredersiniz amirim,” dedim tekrar.

“Hadi kolay gelsin,” diyerek telefonu kapattı.

Turgut amir benimle ne konuşacaktı acaba? Cinayet ile ilgili olsaydı şimdi anlatırdı. Neyse diye si*tir etmeye çalıştım ama canım sıkıldı, kafam karışmıştı. Zaten si*tiğimin kafası bu aralar hep karışıyordu. Şimdi can sıkıcı bir şey çıkmasa bari diye düşündüm. Bülent konuşmasını bitirmiş yanıma geliyordu.

“Bir şeyler buldun umarım?”

Benim Karadeniz’de batan gemileri olan suratımı görünce “Bir şey mi oldu amirim?” dedi.

“Yok bir şey,” diye geçiştirmeye çalıştım ama yardımcım benim neye üzüldüğümü neye kızdığımı benden daha iyi biliyordu. “Neler buldun?” diyerek konuyu değiştirdim. Asıl meseleye dönmek en doğrusuydu. Karşımızda iki gün içinde hemen hemen aynı şekilde öldürülmüş iki ceset vardı. “Neler buldun? Allah için güzel haberler ver,” dedim.

Bülent bendeki garipliği görmüş, fazla üstelemeden konuşmaya başladı.

“Valla amirim maktul için kimlik tespiti yapıldı. Ali Bayram Üşümez, 24 yaşında, Zonguldak doğumlu, tahmini roman vatandaş.”

“Sığınmacı değil, bu güzel.”

“Evet. Bu da bize ırkçı bir saldırı olmadığını gösterir.”

“Göstermez. Şimdi roman diye üşüşürler tepene. Basın bir kere peşine düştü mü her şeye bakar.”

Dudak büktü Bülent. “Olabilir… Biraz araştırma yaptım, maktul hakkında. Hapisten yeni çıkmış.”

“Bak bu ilginç. Neden girmiş içeri?”

“Adam yaralama. Sekiz ay yatmış. Geçen ay şartlı tahliye edilmiş.”

“Bak bu da ilginç. Olayı bambaşka bir yere çekebilir.”

“Öyle amirim. Maktul Ali Bayram’ın suç dosyası biraz kabarık. Adam yaralama, darp, tehdit, ruhsatsız silah bulundurma, uyuşturucu satma gibi ne ararsan var.”

“Tamam, tamam. Herifin ne olduğu belli. Ölünün arkasından konuşulmaz ama dünyadan bir pislik temizlenmiş işte.”

Bülent gülümsedi. “Keşke böyle kendi kendilerini itlaf edip bitseler.”

Bu sefer ben gülümsedim. “Keşke.”

“Ali Bayram iki kez daha girmiş çıkmış geçmiş yıllarda. Ayrıca dikkate değer mi bilmiyorum ama maktul de para dileniyormuş. Hatta mahalle esnafı bezmiş bunun isteklerinden.”

“Bak bu da ilginç. Diğer Suriyeli de dileniyordu di mi?”

“Evet.”

“Senin teori doğru olmaya başladı mı Bülent?”

“Bilmiyorum ki amirim, manyak çok memlekette.”

“Kamera kaydı yada şüpheli birileri yok mu?”

“Bölgeyi taradım ama kamera bulmak zor. Detaylı bir arama için ekip görevlendirdim. Mahalle ve diğer sokakları taramak lazım diye düşünüyorum.”

“İyi yapmışsın.”

“Cesedi bulan kişi de kağıt toplayan biri. O da Suriyeli.”

“Bu mahallede ne var a**** koyayım, bütün kağıtçılar burada.”

“Her yerdeler Başkomiserim. Bir ara düzenleme falan yapacaklardı, o da sözde kaldı galiba.”

“Ülkede ne doğru ki bu doğru olsun. İpini koparan İstanbul’da zaten. Ama şu anda belediyenin yapacağı işi düşünecek durumda değilim. Var mı anlattıklarında dişe dokunur bir şey?”

“Kimin?”

“Belediyenin Bülent, kimin olacak? Oğlum sen benden dumur durumdasın.”

“Yok amirim ondan değil, şaşırdım bir anda.”

“Tabii hafta sonu olunca kafa bir dünya di mi? Neyse si*tir et, cesedi bulan Suriyelinin anlattıklarında dişe dokunur bir şey var mı?”

“Yok amirim, adamın korkudan nefesi kesilmiş. ‘Öldürecekler, hepimizi öldürecekler’ diye sayıklıyor.”

“Off, bir şey de çıksın be. Bülent bana maktulün hapse girmesine neden olan olayı bulmanı istiyorum. Bu herif kimi yaralamış? Bir de maktulun yakın çevresine bakmak gerek. Hemen oradan başlayalım derim. Ayrıca mahalle ve ilçe Emniyet’i ile görüşeyim. Mahallede devriyeyi artırmak lazım. Belki işimize yarar bir şey çıkar, çıkmazsa da caydırıcı olur. Bizden birkaç sivil de dolaşsın buralarda.”

“Emredersiniz amirim,” diyen Bülent’in suratı düşmüştü. Dediklerime alındı büyük ihtimal.

“Ne oldu? Bozuldun sen,” dedim.

“Yok, yok,” diye geçiştirmeye çalıştı.

“Bari sen alınma dediklerimize Bülent.” Kızıyordum ama seviyordum da keratayı. Omzuna bir şaplak vurdum.  “Yalan da söyleyemiyorsun,” dedim.

Tam o esnada bir gümbürtü koptu. Ani bir fren sesiyle kırmızı eski kasa bir ford kamyonet yolun başında durdu. Kapı açıldı. Ardından,  “Kardeşim, kardeşim!…” feryatları.

Bülent’le sese doğru yöneldik. Otuz yaşlarında, göbeği tişörtün önünden gözüken, kolları dövme içinde sakallı biri çığlıklar atarak olay mahalline daldı. “Öldürdüler kardeşimi!” diye bağırıp çömeldi. Başına gelen memurlara “bırakın lan bırakın!” diye bağırmaya başladı. Elimle durun işareti yaptım. O sırada Bülent’le yanına yanaşmıştık.

“Sakin ol kardeşim. Başın sağ olsun, yakının mı?” dedi Bülent.

“Ben senin nereden kardeşin oluyorum lan!” diyerek ayağa kalktı.

Belanın nereden geleceği belli olmuyordu. Ne olduğunu anlamadan, “Ne diyorsun lan?” diyen Bülent herife vuracakken onu tuttum. Herif bir anda bir adım geriye çekilip cebinden kelebek tabir edilen bıçağı çıkardı. Gözleri kan çanağıydı ağlamaktan öyle olduğunu sandık ama herif uyuşturucu etkisindeydi. Bülent’e doğru hamle yaptı, salladı bıçağı. Bülent böyle bir hamle bekliyordu, geriye doğru çekilip hamleyi boşa çıkardı. Geride duran memurlar silahını çekmişti.

“Sikerim lan, kardeşim ölmüş benim. Deşerim hepinizi,” diye tükürük saçarak elinde bıçakla bağırıyordu. Benim de elim bir an silahıma gitti. Çekip şurada şunu vursam dünya bir pislikten daha kurtulacaktı ama işte adam yerine koyuyorlardı. Arkadan yaklaşan memur bıçak tutan eli kavradı, herkes üstüne çullandı. Bülent hemen herifin üstüne doğru giderken onu bir kez daha tuttum.tuttum.

“Amirim, Allah adı verdim bu sefer görmeyin.”

“Bülent sakin ol,” dedim.

“Bırak Başkomiserim! Görmedin mi bıçak salladı!”

Herifi zapt etmiştik, şimdi Bülent sakin olacak gibi değildi.

“Bülent sakin ol!” diye bağırdım. Kolunu tuttuğum gibi sarstım. “Bak kamera falan ne varsa çekiyor kendine gel,” dedim tekrar.

Gerçekten de olay yerinin etrafına toplanmış olanların hepsi bize bakıyordu.

Bülent derin bir nefes aldı, sonra yumruğunu avucunun içine vurup yanımdan uzaklaştı. Biliyordum bana kızıyordu ama kızsın, burada amiri bendim ve onu korumak zorundaydım. Böyle heriflerle uğraşılacaksa ben uğraşacaktım. Bülent’i bıraksam herifi patates gibi ezecekti. Sonra o kadar olay içinde bir de Bülent ile uğraş. Sinirlenmiştim, ama gerçekten sinirlenmiştim. Acısı vardı, cenazesi vardı şimdi umurumda değildi artık. Herifi polis aracına bindirmeye çalışan memurlara “Götürmeyin, bekleyin!” diye bağırdım.

Polis memurları arabanın arkasına götürürken bile herif hala böğürüyordu. Aracın yanına geldiğimde acılı ağabeyi arkaya sokmuşlardı bile. Görevli memurlara çekilmelerini söylediğim an, ilçe Emniyet’inden bir komiser yanımda bitti.

“Başkomiserim biz hallederiz siz hiç uğraşmayın,” dedi.

Yüzümden sinirim okunuyordu. Öyle bir baktım ki komiser ikinci bir şey diyemedi.

“Karışmayın, konuşacağım sadece,” dedim.

Kapıyı açtım. Beni görünce ne var gibisinden baktı acılı ağabey! Elleri arkadan kelepçeli öylece dururken silahımı çektim, mermiyi namluya sürüp elimle yanağını sıktım. Açılan pis ağzına silahı soktum. Arkamdan “Başkomiserim,” diyen komisere sertçe “Karışmayın!” diye bağırdım. Herife dönüp “Sen kendini ne zannediyorsun lan a*cık? Sen o çakıyla benim kardeşimi korkutacağını mı sanıyorsun? Korkuyla açılmış gözler bir şey söylemeye çalışırken acayip sesler çıkarıyordu. Silahı çektim.

“Sık lan, sık!” dedi.

“Si*tir lan a*cık, hayrın yok bir de ‘sık lan’ diyorsun. Seni burada gebertmek vatan hizmeti olur, o bıçağı senin götüne sokmak var ama adam yerine koyuyorlar seni. O bıçak salladığın adam benim kardeşim, eğer ona bir şey olsaydı o bıçağı götünden sokar boğazından çıkartırdım senin,”diye bağırdım.

Silahı çıkardım. Boğazına yapıştım, iyice sıktım. Şimdi elimin altında çırpınıyordu.

“Seni gebertirim, kimse de elimden alamaz piç kurusu,” derken göz bebekleri büyümüştü.

Elimi, pis boğazından çektim. Boş boş tükürük saça saça öksürmeye başladı. Silahı belime koydum, arabadan çıktım. Herkes bana bakıyordu. Bakarsa baksın diye geçirdim içimden. Battı balık yan gider. Benim yanımda benim adamıma bıçak çekecekler, ben Başkomiser Cüneyt Duman hiçbir şey yapmayacağım. Si*erler o işi…

“Ağabey ne yapıyorsun? Bütün kameralar seni çekti,” sesiyle döndüm.

Bülent ilk defa bana ağabey diyor, minnet dolu gözlerle bakıyordu. Sonra durumu kavramış olacak ki “Özür dilerim Başkomiserim,” dedi.

“Özürlük bir durum yok, ben senin ağabeyinim zaten,” dedim.

Sonra ilçe Emniyet’ten gelen Komisere dönüp “Bu herifi alın, gerekli tutanağı hazırlayın, Savcıyla ben konuşacağım,” dedim.

“Emredersiniz,” dedi. Eliyle işaret yaptı.

Demin herkese bağırıp çağıran adamın da içinde olduğu polis aracı hareket etti. Bülent’e döndüm. “Şu lanet yerden gidelim. Soruşturmaya başlayalım,” dedim.  

DEVAMI GELECEK SAYIDA

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar