Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

KURGAN

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

Ahmet Ziya Yıldırım
Ahmet Ziya Yıldırım
1982 yılında İstanbul'da doğdu. Yazarlık yolunda ilk başarısı 2000 yılında Habertürk gazetesinin "Aşşk" ekinin düzenlemiş olduğu Sevgililer Günü Şiir Yarışması birinciliğiydi. Ardından, dusle.com internet edebiyat dergisinde kısa süre editörlük, köşe yazarlığı yaptı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Yazılım uzmanlığı eğitimi aldı. 2008’den beri yazılım üzerine çalışmakta. Anadolu grubu, idefix.com , Avon gibi çeşitli firmalarda Yazılım Uzmanı, Sistem Mimarı, Teknik Lider ve Yöneticisi unvanları aldı. Halen Microsoft firmasında Kıdemli Program Yöneticisi olarak çalışmaya devam etmekte. Görevi gereği İzlanda'dan Güney Afrika'ya kadar bir çok ülkeyi görme fırsatı yakaladı. Evli ve iki çocuk sahibi. Okumayı, yazmayı, satranç oynamayı ve ikizleriyle vakit geçirmeyi seviyor.

Kimi yere kış yakışmaz. Ege’den, Trakya’dan herhangi bir yer seçin, eğer oraya kışı yakıştırıyorsanız tahminen çocukluğunuzda hiç oralarda bulunmadınız demektir. Kutlukhan, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü’nden bindiği 303A’nın arka sıralarından birinde cama alnını dayamış dışarıyı izliyordu. Silivri’ye yaklaştıkça otobüsün ön camına yapışan sivrisinekler gibi hayaline onlarca çocukluk anısı çarpıyor, kısa süre can çekişip ölüyorlardı.

Özellikle bir anı aklından çıkmıyordu. Günübirlik gittikleri Edirne’de babasıyla yağlı güreşleri izleyeceklerdi. Uzun bir araba yolculuğu yaptıklarını ve yol boyunca babasının eski Türk destanlarını anlattığını hatırlıyordu. O gün çok keyiflenmişti. Babası, yaşı küçük olmasına rağmen öne oturmasına izin vermiş, o da sıcak yaz gününde araladığı camdan yolculuk boyunca yüzüne çarpan rüzgârın tadını çıkarmıştı. Vardıklarında karınları acıkmış, oğlak eti yemişlerdi. Kutlukhan, daha önce hiç tatmadığı bu etin, içinde yarattığı havai fişek fabrikası yangınına benzer patlamalara kulak asmamış, babasını uyarıp onu tuvalete götürmesini istememişti. Babası bu isteğe kızacak değildi ama hayran hayran onu dinlerken, güreşi ve çok sevdiği Koca Yusuf’u anlatışını bölmek istememişti, ta ki bacaklarından süzülen necasetin kesif kokusunu babası duyana dek.

Alnını otobüsün camından geri çekti. Yüzünde yıllar öncesinden gelen bu utanma, hayal kırıklığı arası şaşkın ifadeyle emlakçıyla buluşacağı yere varmak üzere olduğunu anımsadı. Sonraki durağı kaçırmadan inmek üzere ayağa kalktı.

***

“Hoş geldin kadam,” dedi işini ciddiye aldığı üzerindeki takım elbiseden belli olan emlakçı. Önündeki koşu bülteninin üzerine ucuz tükenmez kalemi bırakmadan son bir safkanı işaretledi.

“Otobüslerde çok yorulmadın inşallah! Arabayı servise vermeyeydim alırdım seni Kumburgaz civarından ama artık başka zamana kaldı. Açsan otur sana bir tost ısmarlayayım.”

“Sağ ol. Kahvaltı ettim,” dedi Kutlukhan çenesini kaşıyarak. “Beni nasıl tanıdın?”  

“WhatsApp’taki fotoğrafının aynısısın işte.” Gülerken göbeği zıplıyordu. “Hem de kahveye buralarda kaç kişi elinde kitapla girer ki kadam?” Kutlukhan, elinde tuttuğu “Kök Tengri’nin Çocukları” isimli kitabı göstererek gülümsedi.

“Ayaklarına kara sular inecek bugün ona göre! Tam aradığın gibi, şahane üç tane evim var. Senin ev olayını bugün hallediyoruz, bak söz,” dedi kalan çayından son yudumunu alıp oturduğu masadan kalkarken. Koşu bültenini katlayıp ceketinin cebine koydu. Emlakçı hesabı öderken daha fazla sigara dumanına maruz kalmak istemedi, dışarı attı kendini Kutlukhan. Arkadaşına, yoklama için yerine imza atmasını hatırlatmayı unuttuğu aklına geldi. Ders başlamak üzereydi. Telefonunu çıkarırken düşürünce kendine galiz bir küfür savurdu.

Telefonu almak için eğilince, yıpranmış ayakkabılarıyla birinin yanı başında durduğunu fark etti.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”  

Kalkarken önce adamın yırtık pantolonunu sonra da saç sakal karışmış yüzünü gördü.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

Bir adım geri sıçradı. Kahveden içeri bakındı. Emlakçı hesabı ödemiş geliyordu. Tuttuğu nefesini bırakıp başını çevirince meczubun arkasını dönmüş konuşarak uzaklaşmakta olduğunu gördü.

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

***

Allah’ım bu son ev düzgün çıksın ne olur? Açlıktan bayılacağım. Çenesi bir dakika durmadı. Yetmez gibi bir de parfümünden burnumun direği kırıldı. Bundan önce gösterdiği iki yer de birbirinden rezaletti. Evlerin o kadar albenisi yok ki bana son gösterdiği yer için “Diriliş Ertuğrul’un bir bölümü buranın arkasındaki ormanlık alanda çekildi.” dedi. Ertuğrul rolünü bana verselerdi yine de o evde bir saniye durmazdım.

Burası da dışarıdan bakınca en az kırk yıllık! İnşallah içi yenilenmiştir. En azından benzinciye yakın, gece acıkırsam bir şeyler alabilirim. Komşu evler de boş görünüyor, yalnız olacağız belli.

“Kadam burası aslında bir tatil sitesi. Yazın hep dolar buralar. Ama kışın gördüğün gibi in cin top oynuyor.” Kutlukhan, emlakçının gülünce göbeğinin hipnotize edici zıplamalarına bakmaktan kendini alamıyordu.

“İnsanlık hâli ya! Gece acil bir durum oldu, hemen ileride -bak buradan görünüyor- site bekçisinin evi var. Oraya gidebilirsin. Bütün gece sokak sokak dolaşırlar. Düdüklerini işitirsin, dersin güvendeyim.”

Kutlukhan, emlakçının bir an önce susmasını ve nihayet evin içine girmeyi diledi. Evi görür görmez açlığını unuttu. İçerisi hiç de fena değildi.

Şömine var ama ısınmaya yetmez. Olsun, soba kurarım sonuçta baca var. Mobilyalar eski ama sağlam duruyor. Çalışma masası bile var. Evin arka tarafı boş tarla, deniz bile görünüyor. Bir tek şu yükseklik -tepe mi desem- var manzarayı bölen.   

“Burayı çalışma odan yaparsın. Demlersin çayını, alırsın kucağına kitabını. İşte deniz karşında! Gel keyfim gel.”

“Bu tepe nedir?”

“O mu?” dedi emlakçı. Bunu iki kısa öksürük izledi. “Ona kurgan mı ne derlermiş. Bir çeşit mezarmış.”

“Kurganın ne olduğunu biliyoruz herhâlde. Tarih okuyoruz o kadar. Kiminmiş? Niye böyle üzeri açık kalmış?”  

“Beş bin yıl önce Orta Asya’dan gelen büyük bir Türk komutanına ait olduğunu söylerler. Sürüsüne bereket adam geldi zamanında buraya, kazdılar da kazdılar. Neler neler çıkardılar, hepsini de götürdüler. Ta ki…” cebinden çıkardı sigarayı yaktı emlakçı.

“Ta ki ne? En heyecanlı yerinde kesiyorsun.”

“Celallenme kadam. Boş ver sonrasını, sen beğendin mi burayı? Tutuyor musun? Yapacağız mı seni Silivri’nin İlber Hoca’sı?”

“Okul burada zaten, mecbur olacağız. Daha düşünmeye gerek yok. Gösterdiğin evler içinde en aklıma yatanı burası oldu.”

“Haydi, hayırlı olsun diyelim mi o zaman?” dedi emlakçı dış kapıya doğru hızlı hızlı yürürken. “Sözleşmeyi senin adına mı babanın adına mı hazırlayayım? Telefonda öyle bir şey dediydin?”

“Benim adıma.” dedi Kutlukhan omzunu silkerek. “Babamı rahatsız etmeye değmez şimdi.”

“Peki o zaman haftaya gel, sözleşmeyi imzalar anahtarını teslim ederim.” Kapıyı açıp çıkıyordu ki Kutlukhan koluna yapıştı.

“Ne oldu kurgana? Lafını bitirmedin.”

“Kadam sen de ne meraklı turşucu çıktın. Kazı yapılırken mezar odasını bulduklarında kapısında bir uyarı varmış. Kafasından atıyor bu adam da deme ama bu uyarıları dinlemezseniz ölürsünüz gibi bir şeyler yazıyormuş. Bunlar dinlememiş girmiş tabii. İlk giren üç işçi aynı gün aniden ölünce tüm ekiptekiler işi bırakmış, kaçmış gitmiş. Şimdi bunu anlattım diye bu evden de vazgeçme bak!”

“Yok,” dedi Kutlukhan sırıtarak. “Eve şimdi daha da ısındım.”

***

Ne gündü ama? Bütün gün koşturmaktan ne denizin ne de kurganın tadını çıkarabildim. Bir şöyle ayaklarımı uzatamadım. Neyse yarın ders yok zaten. Geçerim içeri, açarım laptopu. Denize nazır tarihi bir gizemi araştırma… Bu evde hayallerim gerçek olacak, bunu hissediyorum. Bakarsın yaptığım araştırmanın sonucunda bir yazı hazırlarım, gazetede yayınlanır. Babam pazar sabahı açıyor gazetesini, karşısında oğlu. Bu gürültü de nereden geliyor?

Kutlukhan yatağından kalkıp dışardan gelen sesi anlamak için salona geçti. Pencereden dışarı bakındı.  Düşük tempoda bir davul sesi vardı. Yakından geliyordu ama dışarıda karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. Pencerenin önünden zil takılı asasıyla birinin geçtiğini gördü. Üzerinde onlarca püskülü olan bir cübbe, yüzünde ürkütücü bir maske vardı. Gözlerini ovuşturdu. Yeniden bakındı, bir daha göremedi. Damarlarında dolaşan adrenalin uykusunu kaçırmıştı. Mutfaktan bir bıçak aldı ama sonra kendi haline güldü. “Yok ya, bir hayaldi,” dedi. Bıçağı mutfak masasının üzerine bıraktı. Kapı çaldı.

Kapıyı açmasıyla davul sesinin nereden geldiğini anladı. Karşısında aşağı yukarı on kişi dizilmişti. Davulun temposu arttı. Kapının hemen önünde, Kutlukhan’ın bir kaç metre uzağında eğilmiş iki kişi dizleriyle bastırdıkları mor kınalı iki koyunun boynuna bıçağı vurdu. Loş sokak aydınlatmasının altında siyah kan sessizce boşaldı. Tempo arttı ve biraz önce gördüğü maskeli yaşlı adamın aslında bir şaman olduğunu anladı. Asasını sallayarak davula eşlik ediyordu. Kutlukhan ürperen tüyleri ve kocaman açtığı gözleriyle kurban edilen hayvanlara kitlenmişti. Onu kendine getiren ise karşısına dikilmiş gruptan ellili yaşlarındaki adam oldu. Tüm ses kesildi.

“Selam sana ey kutlu kişi!” O da şaman gibi cübbe giymişti. Kır saçlarıyla babacan birine benziyordu. Yüzündeki samimi gülümseme Kutlukhan’ın cevap vermesini kolaylaştırdı.

“Selam,” diyebildi.  

“Seni ürküttük, kusurumuza bakma ama böyle olmalı. Tam saatinde, tam yerinde.”

“Nedir tam saatinde tam yerinde olan?”

“Sen Kutlukhan’sın, bize müjdelenen komutansın. Beş bin yıl sonra yuvana geri döndün. Şükürler olsun!” Kır saçlının iki eli havadaydı.

“Ne? Nasıl?”

“Oturduğun evin hemen arkasında bir kurgan var. Ne demek bilir misin?”

“Bilirim,” dedi. “Mezar demek.” Kır saçlı kolunu Kutlukhan’ın omzuna attı. Birlikte evin arka tarafına doğru yürüdüler.

“Bizim buralara bir kaç yıl önce yabancı alimler geldi. Hemen senin evin arkasını kazıp bu kurganı buldular. Bizim kahveden tanıdık birkaç arkadaş da kazıda çalıştı. Alimler konuşurken içinde büyük bir Türk komutanının mezarının olduğunu öğrenmişler.”

Kutlukhan, gecenin bir yarısı evin arkasında, kurgan olduğunu bildiği tepenin karşısında tanımadığı bir adamı, üşümesine aldırış etmeden pür dikkat dinliyordu.

“Bu komutan büyük zaferler kazanmış, her zaferinden yüklüce altınlarla dönmüş. Öldüğünde de buraya altınlarıyla birlikte gömülmüş. Mezarın korunması için de büyücüler çağırılıp tılsımlar yapılmış.”

“Tılsımlar mı?” dudağını büktü Kutlukhan.

“Evet tılsımlar. Ben de inanmadım başta, hatta bu bahsettiğim kahvedeki arkadaşlar da inanmamış. Altın olduğunu duyunca kazılar devam ederken bir gece buluşup gizlice kurgana inmişler. Kapısına tılsım mılsım dinlemeyip kazma kürek girişmişler. Bir anda dolu başlamasın mı! Kafam kadar taneler bunların üzerine yağmış. Bunlar da kaçışmış. Bir tanesi kaçarken bakmadan yola atlayınca arabanın biri bunu biçmiş. Diğer ikisi de on beş gün içinde peş peşe öldü gitti. Yalnız bir arkadaşımız sağ kaldı. O da kurganın kapısına dokunmadım diye yemin billah etti.”

“O nerede şimdi?”

“Bana bunları anlattıktan sonra tası tarağı topladı gitti. Bir daha da görmedim. Yalnız gitmeden önce son bir şey söyledi. Kurganın kapısının üzerinde senin adın yazıyormuş ve tılsımı sadece sen bozabilirmişsin.”

“Ben mi?” dedi Kutlukhan.

“Sen ya.”

“Peki nasıl?”

“Şu sorunun cevabını bulman lâzım: ‘Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.’”

Kutlukhan boş gözlerle kır saçlı adama bakıyordu.

“Şimdi düşünme bunun cevabını. Bizim yardımımız olmadan bulamazsın. Önce zihnini açmalıyız. Aslında neler neler başarabilirsin ama bir çok kabiliyetin engellenmiş durumda. İzin ver, yarın gece bu saatlerde gelelim, evinin altından kurgana bir tünel kazalım. Biz oranın kapısına gelene kadar zaten sen cevabı bulmuş olacaksın. Hatta sadece cevabı bulmakla kalmayacaksın, Silivri’miz de kudretli komutanına geri kavuşmuş olacak.”

***

“Dersi kaçırdın oğlum, hoca yoklama aldı. Niye söylemedin bana yetişemeyeceğini? Yerine atardım imzanı.“

“Önemli değil oğlum, hallederiz bir şekilde.” Kutlukhan, omzuyla sıkıştırdığı telefonu diğer kulağına alıp omleti için yumurtasını çırpmaya devam etti.  

“Asıl dün akşam olanları anlatayım da dinle.”

“Kesin yine rüyanda atın üzerinde kelle biçiyordun. Yaralı hâlinle sana güvenen askerlerini bu sefer needen kurtardın?”

“Hayır be oğlum! Bir dinle beni.” Tavada çift sarılı yumurtasını hazırlamayı tamamladığında dün gece olan biteni anlatmayı bitirmişti. Tavayı mutfak masasının üzerine bıraktı.

“Adama yarın gelin diyemedim. ‘Düşüneceğim,’ dedim. Sen ne diyorsun? Gelsinler mi?”

“Gelsinler işte ne olacak? Sallamıyorlarsa hem havadan para gelir hem de komutan olacaksın baksana. Geriye ordunu bulması kaldı.” Arkadaşının martıları andıran gülüşüne başka zaman olsa aldırmazdı.  

 “Gülme lan! Ben de yüzde yüz inanmadım adamın anlattıklarına ama oğlum bir düşünsene, babam bana bu ismi niye koydu?”

“Kutlukhan, her baba oğluna bir isim koyar. Ya adını Satılmış koysaydı ne yapacaktın?”

Önünde duran yumurtasına çatal sürmemişti. Çayını koymak için ayağa kalktı.

“Zevzekçe konuşma, neden bahsettiğimi biliyorsun. Hayatım Türk tarihi ile geçti. Buna bu kadar takıntılı olmam, hep daha fazlasını öğrenme arzum içimde bir yerlerde saklı bir gerçeğin olabileceğini ve bir gün ortaya çıkacağını söylüyor bana. İşin parasında değilim, bu dünyaya gelmemin bir amacı olmalı sonuçta.” Çayı bardağına doldururken taşırdı.

“Onu bunu bilmem. Dostun olarak kendini fazla kaptırma derim. Eğer adamlardan çekiniyorsan gelirim yanına, söylemen yeter.”

“Yok sağ ol,” dedi masaya yeniden döndüğünde. “Sadece eve çok zarar verirler mi, o kafamı kurcalıyor. Ev sahibine ne derim sonra?” Yumurtasından ilk çatalını aldı, hemen ardından kopardığı ekmeği ağzına tıkıştırdı.

“Ne mi diyeceksin? Ben Kutlukhan! Beş bin yıl öncesinden ordumla geldim. Evinizi biraz dağıttık kusura bakmayın.”

***

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.” Aklımdan çıkmıyor. Yapamıyorum. Adam bana düşünme dedi ama yok, olmuyor. Bundan başka bir şey düşünemiyorum. Dağa çıkan iki kişi olsa… Kapı çaldı. Hava kararmak üzere. Onlar olmalı.

Kapıyı açtığında  iki kişi taşıdıkları bir şeyle müsaade isteyerek yanından geçti. Arkalarından kır saçlı yetişti.

“Bu çadırı salona kuralım diyorum. Rahat edersin değil mi?”

“Nasıl?”

“Bu çadırı senin için getirdik, sorunun cevabını düşünmeye başlamadın değil mi? Çok tehlikeli.”

“Hayır tabii,” dedi. Başlamak ne kelime, neredeyse sonuna geldim.

“İyi o zaman. Şimdi öncelikle sana getirdiğim şamanlara özel bu çayı içmen lazım. Ardından çadıra girip uzanacaksın. Cevap seni bulacak, hiç meraklanma.”

“Ne çayı?” Çayı sabah kahvaltıda bile içmem ki ben!

“Ayahuasca çayı. Şamanların ayinlerden önce içtiği, beynindeki bütün engelleri kaldıracak olan çay. Türk atalarımızın yüzyıllardır içtiği çay tabii ki.”

Bu çayı biliyorum, şamanlar ayinlerden önce içiyor. İnternette herkes bu çayın peşinde. Pahalı olmalı. Benim için bu çayı hazırlamaları olayı ne kadar ciddiye aldıklarını gösterir.

“Şuraya, pencerenin hemen önüne kursun arkadaşlar çadırı. Ben de size çayı hazırlamanız için mutfağın yerini göstereyim.”

***

Korktuğum gibi değil, tadı güzel. Derinden patates kokusu alıyorum. Çadır için pek özenmemişler. Alelade. Çay ne zaman etkisini gösterir?  

“Dağa çıkar dört kollu, dağdan gelir üç kollu.”

Unut şunu. Az sabret, çay etkisini göstersin, beyninin tüm engelleri kalkacak. Babama anlatınca başta kızacak ama sonra her zamanki gibi yapıştırır “Hey maşallah!”ı.

“Güzel. Yudum, yudum iç kutlu dost. Çayın içinde dimetiltriptamin (DMT) diye doğum ve ölüm anında salgılanan bir madde var. Senin için zorlayıcı bir tecrübe olacak belki ama sonunda ödül büyük! Kendini yeniden keşfedeceksin!”

“Sorunun cevabını düşünmeye başlayayım mı?”

“Acele etme. Çadırı senin için kurduk. Gir, uzan içinde. Rahatla. Merak etme, cevap sana gelecek.”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Benimki de soru. Çadırın içi nedense huzur verdi. Bu koydukları manzara resminden olabilir.

“Sen bizim uyandırdığımız ilk komutan değilsin. Şimdi gözlerini kapa ve sorunun cevabını düşünmeye başla.”

***

Ne kadar zaman geçti? Bitti mi? Bu kadar mıydı? Cevap… Cevap yok aklımda. Bulamadım. Sıkıldım bu çadırdan. Hava almalıyım. Açılsana pencere! Oh dünya varmış! Başım dönüyor, biraz da ağrıyor.

Şunlar! Doğru mu görüyorum? Kurban edilen iki mor kınalı koyun değil mi? Mor kınalar… Neden birer file dönüştü. Filler beni ezecek mi? Her şey çok renkli. Çayın etkisinde miyim hâlâ? Yoksa öldüm mü? “Dağa çıkar dört kollu…” tabut mu o çıkan? Ölmem mi gerekiyordu? Su içmeliyim. Evin tüm ışıkları yanıyor. Bu adamlar da kim? Ne taşıyorlar o kovaların içinde? Yakından bakmalıyım. Bu… Bu kırmızı sıvı? Kan mı? Kovalarla bodrumumdan kan mı çıkıyor? Ben öldüm mü?   

***

“Uyan hadi arkadaşım! Uyan da balığa çıkalım.”

Kutlukhan, gözlerini açtı, olup biteni anlamaya çalışırken gözü çadırın olduğu yere ilişti. Çadır yoktu. Etrafına şöyle bir bakındı, adamlardan hiç bir iz yoktu. Onların yerini bir kaç polis memuru almıştı. Her şey bir rüya mıydı?

“Önce bir kalk ayağa.” Kutlukhan’ın başı dönüyordu. “Tamam şimdi seni şuraya bir oturtalım. Belli ki dün gece iyi partilemişsin.”

“Partilemek mi? Memur bey neler oldu bilmiyorum? Evimde ne arıyorsunuz?”

“Ne mi oldu? Dün gece burada uyuşturucu partisi vermişsin.” Elinde tuttuğu çay bardağını gösteriyordu.

“Amirim o çayı bana şey hazırlardı…” Kutlukhan eliyle acı bir ifade beliren yüzünü kapamıştı.

“Kim hazırladı Kutlukhan? Adını bile bilmiyorsun ama evine alıyorsun?” O an Kutlukhan kır saçlının adını hatırlamadığını fark etti.

“Ne çayıydı bari onu hatırlıyor musun?”

“Ayahuasca çayı memur bey. Türk şamanlarının ayinden önce içtikleri çay.”

“Sadece Güney Amerika’da yetişen çayı hangi Türk şamanları içiyormuş? O çayın satışı da bulundurulması da yasak bir kere.”

Kutlukhan yere bakar vaziyette ellerini önde birleştirmişti. Memurun arkasında duran kovaya gözü ilişince tüyleri ürperdi.

“Memur bey o kovada ne vardı?”

“Sen onu bunu bırak da, bu adamlar ne deyip de gecenin bir yarısı evine girdi.”

 “Evin arkasında beş bin yıl öncesine ait bir Türk komutanının kurganı var. Şimdi soracaksınız kurgan nedir diye, izah edeyim memur bey bir çeşit mezar demek.”

Memur, Kutlukhan konuşurken arkasını dönüp çoktan kapıya gelmişti: “Hadi, göster bakalım şu kurganı.”

Birlikte evin arka tarafında geçtiklerinde Kutlukhan es vermeden Türk tarihiyle ilgili her şeyi anlatmaya koyuldu. Memur sabırla dinledi. Elini omzuna koydu.

“Oğlum, üniversitede okuyan adamsın. Hiç mi anlamadın adamların niyetini?”

Kutlukhan üzerinden henüz atamadığı gecenin yorgunluğunu ve ölmeyi istetecek kadar yoğun baş ağrısını bir kenara bırakıp tekrar sordu: “Memur bey, kovada taşıdıkları kan mıydı? Bodrumumda bir cinayet mi işlendi?”

Memur önce boş gözlerle baktı. Sonra elleri belinde gülmeye başladı.

“Geçmiş karşıma bir de cinayet diyor. Bak baştan başlayalım. Ben sorayım sen hızlıca cevapla.” Olur anlamında başını salladı Kutlukhan.

“Beş bin yıl önce, buralarda Türk mü vardı?” Yanakları kızaran Kutlukhan’ın alnında boncuk boncuk ter damlaları belirdi. Cevap veremedi.

“Adını sanını sormadığın, katil mi tecavüzcü mü bilmediğin adamları gece yarısı evine alıyorsun, içinde ne olduğu belli olmayan çayı içiyorsun ve olanlardan hiç şüphelenmiyorsun. Çünkü?”

Kutlukhan’ın iki eli karşıdan bakana, yenişemeyen iki güreşçiyi anımsatıyordu. Bir elinin tersiyle alnında biriken damlaları sildi. Cevap veremedi.

“Uzatmayacağım. Evine gelen adamlar, birkaç ay önce yine senin gibi bir öğrenciyi bulup evine girmişler. Aynı numarayı çekmişler. Ona da sen komutansın, aslansın, kaplansın demişler. Size bu evleri bulan emlakçı da sanırım bu işin içinde ama onunla sonra görüşeceğim.”

Kutlukhan en azından bu utanç verici gerçeğin memur tarafından bilinmesinden dolayı rahatlamıştı. Aksi hâlde kendi ağzından dökülen kelimeler acı verirdi.  

“O çocuk da tarihe meraklıymış. Belki de okuldan arkadaşın olabilir. Neyse, evin arkasında kurgan var diye onu da kandırmışlar. Senin ayahuasca zannettiğin civardan topladıkları sinek mantarlarının çayını ona da içirmişler. Fincandaki kokudan anladım sana da ondan içirdiklerini. Dün gece  gördüğün tüm hayaller, kurduğun paranoyaların sebebi o çaydı. Seni bayıltıp rahat rahat yandaki benzin istasyonun yakıt deposunu soymuşlar. Sabah benzin istasyonunun sahibi kontrolde fark edip bizi aradı. Buraya gelince bir de deponun arkasındaki evin kapısının açık olduğunu görünce anladık dün gece buradalarmış.”

“Yani?” dedi Kutlukhan gözleri kurgan sandığı tepeciğe dalmış hâlde. “Kovanın içindekiler kırmızıydı ama. Akaryakıtın rengi farklı değil mi?”

“Üreticiler, kanunen kendi yakıtını bir renk maddesi kullanarak diğer şirketlerin ürünlerinden ayırmak zorunda. Marker dedikleri bir madde içine kattıkları. Yani kan değildi senin o gördüğün kovanın içinde olan şey, akaryakıttı. Göz göre göre litrelerce çaldılar ve buna sen okumuş cahilliğinle çanak tuttun. Helal olsun sana!”

Kutlukhan, gözlerine birikmiş yaşlar düşmesin diye çenesini yukarı kaldırdı. Dışarda tepenin hemen arkasından geçen iki mor kınalı koyunu gördü. Cebinde sıkı sıkı tuttuğu telefonu durmaksızın çalıyordu. İçindeki havai fişek fabrikasında çıkan yangınlara benzer hissi bir yerlerden anımsadı ve memurdan izin istedi.

“Tuvalete gitmem gerek memur bey.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ