NE KÖTÜ OLACAKSIN NE DE İYİ

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM-2

44 NUMARA

KIZIL SAÇ

Deniz, uzaktan bakıldığında, lacivert bir parşömen kâğıdını andırıyordu; pürüzsüz, ışıltılı ve keskin… Dokunsanız elinizi kesecekmiş, üzerindeki küçük ışıklar avucunuzu delecekmiş gibi. Akşam saatleri yaklaşıyordu. Tiftik tiftik olmuş bulutların arkasında kalan güneş, havada pembemsi bir leylak rengi oluşturuyordu. Gökyüzünün rengi, denizin engin, lacivert tonuyla buluşuyordu ufukta. Bakmaya doyum olmayan, hayatınızın bütün güzel anlarını aynı anda yaşıyormuşsunuz gibi hissettiren bir manzara.

Akdeniz’in küçük bir ilçesinin meşhur sosyalleşme mekânındayım. Ben memleketimdeyim, fakat benden başka herkes turist sanki. Herkes bana yabancı. Sosyalleşmek gibi bir niyetim yok, daha çok insanları seyretmek için geldim buraya. Kalabalıkların içindeki yalnızlığımı perçinlemek için… Sanki acıyı yudum yudum tatmak istiyorum.

Yalan söylüyorum, evet, yalnızlık hiçbir zaman acı vermedi bana, kendimle arkadaş olmayı çoktan öğrendim. Mecbur kaldım belki de. Üniversite öğrencisiyim, psikoloji okuyorum. Eh, ikinci sınıfta olsam da kendimle ilgili doğru çıkarımlara ulaştım çoktan. Şimdi, kişiliğimi daha derinlemesine analiz etmenin zamanı… Bu mekan, bu engin deniz ve bu kalabalık tam da bu işe yarıyor. Ruhumu deşmemi sağlıyor.

Ekmek arası bir şeyler yedikten sonra tahta bir banka oturmuştum; yanıma kimsenin gelip oturmamasını umut ederek. Yaşlı bir amca gelir de saçma bir sohbet başlatırsa diye korkuyordum. Öyle bir şey olmadı. On beş dakikadan fazladır oturuyordum; sevgilileri, liselileri, turistlerin garip telaşını, bu saatte neden dışarıda olduklarını anlamadığım yaşlı amcaları, teyzeleri seyrediyordum. Bir anda yedi ya da sekiz yaşlarında bir çocuk gelip oturdu yanıma. Kara gözleri, kapkara bir yüzü vardı. Esmerlikten karalığa geçmişti çocuk. Bütün gün güneşin altında gezdiğini düşündüm. Mendil satan, su satan ya da simitçi bir çocuk olabilirdi. Ayaları beyaz kalmış elleri vardı. Ağzının kenarlarında beyaz izler oluşmuş, dudakları kurumuştu. Elimdeki su şişesini uzattım, “İster misin?” diye sordum. “Yok” dedi kabaca. Sesi beklediğimden daha kalındı, yaşını yanlış tahmin ettiğimi düşündüm.

“Bir şey istemem abi. Sadece… Beni sakla yeter!” dedi birden.

“Kimden?” diye sordum.

“Abbas abiden,” dedi.

“Abbas abi de kim?”

“Beni zorla çalıştırıyor. Başka işlere vereceğini söyledi. Ben de kaçtım.”

“Nasıl işler yani?” diye sordum. Alacağım cevaptan çekiniyordum.

“Abi söyletme şimdi,” dedi.

Bunu duyunca tahminimde yanılmadığımı anlamıştım. “Aman Allah’ım, bu çocuk neler yaşıyor?” diye düşündüm. Ben de oturmuşum kendi aptal karakterimi analiz etmekle, kendimi çözmekle, iki senelik psikoloji bilgimle kendime teşhis koymakla uğraşıyordum. “Hadi!”dedim o anda, “Hadi bu çocuğa yardım edebilirsin.”

“Şu temkinli, her şeyden kaçan, ketum huyunu bir kenara bırak! Bir kez olsun duyarlı ol! Boz şu suskunluğunu!”

Bir taraftan da çocuğun onca insanın arasında beni bulmasına hayıflanıyordum. 

“Adın ne?” diyebildim. Ne gereksiz bir soruydu!

“Yunus,” dedi.

Adını söylerken yalvaran gözlerle bakıyordu sanki.

Sonra bunun bir tezgâh olabileceğini, Abbas abisinin köşede, elinde bıçakla beni beklediğini düşündüm. Issız bir yere çekip “Sökül paraları,” diyecekti belki de. Yanımda eski bir cep telefonu ve eve dönmek için kullanacağım otobüs parasından başka bir şey yoktu. Buna güvenip kalktım ayağa, “Gel,” dedim, “Benim eve gidelim. Bu gece bende saklanırsın, sonra polise gideriz.”

“Aman abi!” dedi Yunus, “Polise falan gitmeyelim. Her şey ortaya çıkar!”

“Ne çıkacakmış ortaya? Hem çıksın da çeksin cezasını o Abbas mıdır nedir!”

“Yapma abi! Nasıl anlatırım polise her şeyi?”

Utanmıştı çocuk, esmer yüzü al al olmuştu.

“Tamam,” dedim mecburen.

Abbas’ın bu çocuğa neler yapmış olabileceğini düşündüğümde dehşete düştüm.

Sonra, biraz daha anlattı kendini Yunus. Mardinliymiş, Mardin’in bir köyünden… Üç yıl önce, sokakta oynarken, adamın biri ağzını kapatıp karga tulumba kaçırmış Yunus’u. Birkaç gün pis bir evde kaldıktan sonra buraya gelmişler. Sonra bu Abbas çıkmış ortaya. Mardin’den kaçıran adam Yunus’u Abbas’a satmış olmalı. Sonrası, klasik hikâye… Çalıştırmışlar çocuğu, daha doğrusu kullanmışlar; su, peçete sattırmışlar, olmadı dilendirmişler. Eline ne geçerse Abbas’a vermiş. Onun gibi bir sürü çocuk varmış daha.

Bunları dinleyince o çocukların hepsine yardım etmek istedim. Kendimi iyi hissetmiştim. İhtiyacım olan buydu belki, kendimden sıyrılıp etrafıma bakmam gerekiyordu. Yunus’u evine yolladıktan sonra polise gidecektim hemen. Tabii önce Yunus’tan Abbas’la ilgili daha fazla bilgi almam gerekiyordu.

Yunus’u zar zor ikna edip yapıştım eline, kalktık durağa yürümeye başladık. Tam da düşündüğüm gibi daha otobüs durağına bile ulaşamadan bir adam çıktı karşımıza. Adamın elinde bıçak yoktu, hatta yanımıza gelenin Abbas olduğunu bile anlayamazdım, Yunus’un telaşını fark etmesem.

İyi giyimli, tıraşlı, orta yaşlı bir adamdı Abbas. “Pardon!” diyerek yanaştı. Kibar ve şivesiz bir konuşması vardı. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi.

İlk başta anlamamıştım, “Ne konuda?” diye sordum. “Yunus’la ilgili” deyince, çocuğa baktım. Gözlerini fal taşı gibi açmış, bir dehşetin ortasında kalmış gibi bakıyordu bana. Zangır zangır titrediğini görebiliyordum.

“Konuşacak bir şey yok. Yunus benimle!” diyerek uzaklaşmaya çalıştım oradan, kalabalıktan faydalanıp kaçmaya çalışıyordum.

“Sadece bir dakika,” dedi Abbas, “Yunus ne anlattıysa artık size… Bakın, ben amcasıyım. Babasını üç yıl önce kaybettik. Garip hikâyeler uydurur Yunus. Çok doktora gittik; ama işte… Hala aynı… Sokaklardan topluyoruz sürekli.”

Şeytan, kandırma yolunu tercih ediyordu anlaşılan, söylediklerinin tek kelimesine inanmamıştım. Neden diyeceksiniz? Bunu, Yunus’un gözlerinde görebiliyordum bir kere, gözlerindeki dehşette. Babasını kaybetmiş bir çocuk böyle davranmazdı. Olsa olsa içine kapanır, konuşmaz, insanlardan kaçardı. Halbuki Yunus öyle miydi? Hikâyeler uyduruyormuş! Hıh! Hiç duymamıştım böyle bir şey. Bunu bilecek kadar psikoloji okumuştum.

“Anlıyorum,” dedim sakinliğimi korumaya çalışarak, ben de kandırma yoluna gidecektim. Belki de hiç istemediğim, içten içte korktuğum şey gelecekti başıma; Abbas’ın içindeki esas şeytan ortaya çıkacaktı.

“Yunus’la arkadaş olduk. Bu gece bende kalsın. Yarın alırsınız,” dedim.

Abbas bir anda tersleşti. İşte, çıkıyordu şeytan.

“Yok öyle bir dünya birader!” dedi, “Yunus’u sana bırakamam!”

İnat etmiştim, Yunus benimle kalmalıydı. İçimden güçlü bir adam çıkmıştı bir anda. Gireceği yolun sonunu düşünmeyen, gözü kara bir kahraman… Sanki bütün ömrüm boyunca korkup kaçmalarımın, temkinli davranışlarımın diyetini ödüyordum. Bütün insanlara; arkadaşlarıma, aileme, kısaca çevreme karşı olan duyarsızlıklarımın bedelini ödemem gerekiyordu.

“Ne yapacaksın Yunus’u almak için?” dedim, sesimde tehdit vardı. Benden neredeyse yarım metre uzun olan adama dayılanmıştım.

Sonra bir anda baktım ki etrafımız boşalmış, dükkânların çoğu kepenklerini indirmiş. Tek tük insan geziniyor, onlar da caddenin öbür tarafında. Bağırsam sesimi duyuramazdım bile. Abbas ceketinin yenine sakladığı küçük bıçağın ucunu bana gösterdi. Bıçak belki de tahminimden daha büyüktü, bilemiyordum.

“İşte bunu yaparım!” diyerek üzerime salladı bıçağı, “Sahipsiz mi sandın çocuğu!”

Fakat bir anda kendimi yana atınca boşa gitti hamlesi. Bir şey yapmam gerektiğini anlamıştım, hemen uzanıp kolunu tuttum. Adam kesinlikle çok güçlüydü. Direnmeme rağmen bıçağı karın boşluğuma hızla yaklaştırıyordu. Terlemiştim,gözlüğüm buğulanmış,. görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı. Abbas’ın ağzının pis kokusunu alabiliyordum, içindeki şeytanın kokusuydu bu sanki.

Yunus’u tamamen unutmuştum. Cesaretli çocukmuş, bir anda çıktı ortaya. Cebinde biber gazı saklıyormuş, Abbas’ın gözlerine sıkmaya başladı. Adam gözlerini tutup geriledi tabii, bir taraftan küfürler savuruyordu bana.

Bıçağın yere düştüğünü kaldırımdan gelen çınlama sesinden anladım. Yunus bıçağı alıp hemen bana verdi. “Kaçalım!” dedim, korkuyla. Bıçak elimdeydi hâlâ ve  düşündüğümden epeyce büyüktü. Abbas’ın peşimizi bırakmaya niyeti yoktu. Kızarmış, sulanmış gözleriyle dikildi karşımıza tekrar. Sarhoş gibi yalpalıyordu. Güçlü, kemikli elleriyle boğazıma sarıldı, sıkmaya başladı. Nefesim kesildi bir anda. Adamın elleri o kadar sertti ki boynumda demirden bir pranga varmış da boğazımı  kesecekmiş gibi hissediyordum.

Elimdeki bıçağı kullandım can havliyle. Birinci darbede Abbas yıkılmamıştı, elleri hala boğazımda kenetliydi. İkinci darbeye geçtim mecbur. Bıçağı zorlukla yerinden çıkarıp hemen sapladım bulduğum yere. Tabii öyle kolay olmamıştı bu. Fakat ben nefesimin kesilmesinin telaşındayken, kasaptan aldığım eti doğrar gibi hissettim o anda. Umurumda değildi anlayacağınız. İkinci bıçak darbesinden sonra Abbas’ın elleri gevşedi, karnını tutarak yıkıldı yere. Bense rahat bir soluk aldım, kanlı bıçak hala elimdeydi. Yunus’u aradı gözlerim. Kapalı bir dükkânın saçak altına oturmuş ağlıyordu. Yanına gittim , “Geçti tamam,” dedim, “Neden ağlıyorsun?”

“Amcamı bıçakladın…” dedi. Korkuyla bakan gözleri şimdi nefretle bakıyordu bana.

***

Olayın üstünden sekiz sene geçti ve ben hâlâ başıma gelenleri düşünüyorum.

Meğer Abbas’ın anlattığı her şey doğruymuş. Yunus’un babası üç sene önce Doğu’da şehit olmuş. Annesi köyünde kalmış,Yunus’u okutmak için yanına almış amcası. Taşınmalarından bir sene sonra çocuğun bu ‘gel-git’leri başlamış, bazen ortadan kaybolur günlerce dönmezmiş eve. Saklanırmış. Anlattığı bu hikâyeler sayesinde olmalı. Birçok tehlike atlatmış sokaklarda. Allah’tan yanlış insanlara çatmamış şimdiye kadar. Doktorlara göre, esas amacı Mardin’e, annesinin yanına dönmekmiş. Bir ara onu da denemiş amcası. Annesinin yanına, Mardin’e yollamış Yunus’u. Fakat orada da çok durmamış, bu kez de kaçmış tekrar amcasının yanına gelmiş. En son gittikleri doktor “İlgi çekmeye çalışıyor olabilir,” demiş. “Bu yüzden böyle oyunlar oynuyor.”

Yunus her ne yapmaya çalıştıysa artık… Benim hayatımı bitirdi! Önce deli olup olmadığıma baktılar . Birkaç aylık psikolojik tedaviden sonra hapishaneye girdim.  Abbas ölmemişti Allah’tan. Yaralanmıştı. Benden de şikâyetçi olmadı fakat gel gelelim kamu davasından sıyıramadım paçayı. ‘Adam Yaralamak’tan beş sene hüküm giydim. Koca beş sene…

Okulum yarım kalmıştı. Hapisten çıktıktan sonra dönmek istemedim mi? Çok istedim hem de. Ama olmadı bir türlü. Kafamı toplayamadım.

Yunus’un yaptıklarını anlamaya çalışmakla geçti yıllarım; tabii bir de – belki de en zoru buydu -, kendimi anlamaya çalışmakla… Kötü bir adam değildim, hiçbir zaman olmadım. Fakat bu olaydan sonra iyi olmanın da gereksiz olduğunu düşünmeye başladım.

Ne iyi olacaksın ne kötü! Temkinli olacaksın ve susacaksın. Sanırım en iyisi bu.

Yorum Bırakın:

yorum

Önceki İçerikAKSAK DERVİŞ
Sonraki İçerikŞERİF’İ KİM VURDU?
Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img

En Son Yazılar