“Şifre kol saatinin arkasında biliyorsun çok vaktin yok.”
“Bir saate ulaştırırım.”
Metroya inmeye başladığında aramızdaki mesafe tamı tamına on beş adımdı. Yürüyen merdivenin solundan inmeye devam ederken Arap bir turist aramızdaki mesafeyi alışveriş çantalarıyla bozmaya kalktı, ittim. Uzun metro koridorunda adımları hızlanır gibi oldu.
Ne zaman takip ettiğim insanın adımları hızlansa ayakkabılarına göz dikerim. Ayakkabılarının ivmesine göre ayakkabımı ayarlar hangi ayağını ne zaman hangi parkeye basacağını veya belli bir adım sonra nerede yavaşlayabileceğini kestiriririm. Bir nevi kötü bir stadyum ışığında koşan futbolcunun hızlanan veya yavaşlayan büyük gölgesi gibiyim. Çocukken öğrendiğim altın kural, sessizlik için seçmemiz gereken spor ayakkabıydı. Ayakkabınız size eşlik eder. Herhangi birinin cüzdanını almak için sokulduğunuzda sizinle sessizleşir, bütünleşir. Cüzdanın yer değiştirme esnasında parmak uçlarınızda birlikte uzar, yer değişimi bittiğinde ise tekrar eski halinde gevşer. Uzaklaşma esnasında her ne kadar o koşmak istese de ayağınızın basıncıyla yere dikmek zorunda kalırsınız.
On adım.
Turnikelerde yavaşladı. Kartı basmasıyla geçiş izni veren turnikenin etrafındaki kalabalığı yarıp son yürüyen merdivenini indi. Ben ise tabeladan hesapladığım metro süresini göz alarak ona beş adım daha yaklaştım. Metro bekleme hattındaki öğrencilerin gürültüsü neredeyse metronun sesini bastırmaya yetecek düzeydeydi. Dizildiğim sarı çizgiden metro vagonunun sonuna gelecek şekilde kendimi içeri attım. Ne oturabildiğim ne de çok sıkıştığım vagonda sırtımı muhtemelen üç dört durak boyunca açılmayacak kapıya yasladım. Tutulan parlak demirdeki kollardan onun kolunu ayırt etmek oldukça kolaydı. Ceketinden sıyrılan beyaz gömleği ve ondan sıyrılan saatinden statüsünü belli ediyordu. Ayrıca gömleğindeki sade ama değerli kol düğmelerini görüyordum.
Beş adım.
Metro Haliç’te nefes almak üzere ilerlerken öğrencilerin hararetle okuduğu sınav notlarının arasından sıyrılıp yaklaştım. Uyuyan küçük bir kız çocuğu gözüme çarptı. Yaklaşmamla ağzındaki biberonu emmesi bir an olsun durdu. Uyandığını hissettim.
Bir adım.
Üç bin yıllık Haliç’in havası göründü. Bebek yavaşça biberonunu bıraktı ve gözlerini manzarayla birlikte açtı. Tahmin ettiğimden daha büyük ve parlak gözlere sahipti bebek. Olağan sakinliğiyle beni göz hapsine aldı. Bebek ve belki yıllardır bu metroyu kullananlar hariç herkes gözlerini Haliç manzarasına dikti. Bu metro hattında insanların en çok gevşediği haliyle bizim gibilerin de bu gevşekliği fırsat bildiği istasyondu burası. Tüm metro havayla temas ettiği an cebimden sustalıyı çıkarıp iki parmağımın arasında tuttum. Metronun durmak üzere hafifçe sarsılmasını bekledim. Amacım sarsılan metroda kalan bir adımımı da kapatıp bileğini kesmekti. Öyle de oldu. Durmak üzere hafifce sarsılan metroda sağ kolundan kavrayıp bir anda sustalımla diklemesine bileğini kestim. Diğer kolu özgürlüğüne kavuşan kanını durdurmak için sağ bileğini sıkıca kavradı. Kavrayan sağlam ama çaresiz kolundan saatini bir çırpıda çıkarıp avcuma sıkıştırdım. Kalabalıkta bu curcunayı daha da arttırmak için dizimle dizinin arkasını itip giren kalabağın arasına yığdım. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken kapanmak üzere olan kapının arasından sıyrıldım.
Kapının arasından son gördüğüm bebeğin gözleriydi. Beraber Haliç’te kaybolduk.