Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

OZAN ILGIN 16: YANGIN

Diğer Yazılar

SUÇÜSTÜ

GECE YOLCUSU

ENSE

Tuğba Turan
Tuğba Turan
1972, Ankara doğumlu olan Turan, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirip devlette çalıştıktan sonra 2008'de Karabük-Eflani ilçesine serbest eczane açtı. Kendisini 2003 doğumlu bir erkek evlat, üç köpek, on (zaman zaman daha fazla) kedi annesi olarak tanımlamaktadır. Safranbolu’da yaşıyor. Zalifre Yazıları isimli basılı dergide makaleleri yayınlanan yazarın Gölge e-Dergi'nin son yirmi sayısında fantastik hikâyeleri yer almıştır. Dedektif Dergi’nin kuruluşundan beri yazdığı 30 bölümlük Tilda ve Diğerleri isimli polisiye hikayeleri kitap haline gelmiştir. Kişisel sayfası olan tugbaturan.com'da tüm yazılarını yayımlayan yazar aynı zamanda Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyesidir. Eserleri: Adı Cemre Olacak (Roman) 2020, Herdem Yayınevi Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları (Polisiye Hikâye) 2021, Herdem Yayınevi Dedektif Dergi (Polisiye Hikâye Seçkisi, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Kırmızı Battaniye (Polisiye Hikâye, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Dark Polisiye – İkinci Kitap 2021, Dark İstanbul Yayınları

Bir kızıl goncaya benzer dudağın dizesindeki kızılı ayrı goncayı ayrı öptünüz mü hiç? Ben öptüm. Elli yaşındaki bu adam hayatının gonca döneminde değildi. Güz gülleri açan döneminde bile değildi ama Çete Gevera’dan Hugo Çömez’e, Salvatore Ayyende’den Mustafa Kâmil Atasult’a kadar tüm devrimci liderlere öncülük etmiş bir adamdı. Önce aklıyla sevişti benle, ruhumdan öptü. Ona o ilk şarap kadehini uzattığımda eli elime değdiğinde elektrik çarpmıştı. Elimi aniden geri çekmiştim. Göz göze geldiğimizde, o fiziki elektrikten bambaşka bir şey beni ve bedenimi çoktan sarmıştı.

Çarları deviren ve yerine naçarları iktidara getiren Bolşeviklerin, beğenmeyip onları da devirmeye çalışan Menşeviklerin, yerinden yurdundan sürgün edilmiş, ölmüş, öldürülmüş, gömülmüş ve de gömülememiş milyonlarca Sovyet üyesi işçi ve köylünün devrimci soluğunu üfledi bana. Koskoca Fridağ Kahrol bile adamın cazibesine dayanamayacakken benim gibi fani bir kadın nasıl irade gösterebilirdi bu dev devrimcinin karşısında?

Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi-KKKP ülkesinden benim şehrime sürgün gelen, Vladimir İyice-eğ Lenin’le beraber aynı ülkenin kurucu lideri olan Levent Davidoviç Trollski’ydi bu öptüğüm adam. Evropa ve Asia’yı hem ayıran hem birleştiren Burgaziçi Nehri’yle ikiye bölünmüş Sultanat Eyalet-Şehri’ne sürgün gelmişti. Nehrin döküldüğü Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’da, bir köşkün üst kattaki yatak odasına Barış Manço’nun ‘alla beni pulla beni al koynuna yar’ deyişindeki gibi çağırmıştı beni. Yılmaz Erdoğan’ın ‘gece yarısı tatlı bir soğukluk olsun diye her sevişme, aramızdaki her üryan gelişme’ deyişindeki gibi davetkârdı. Ahmet Kaya’nın ‘şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik’ deyişindeki gibi çılgın.

Sertab Erener’in ‘asi başım bir aşka boyun eğer’ deyişi gibi, Levent Yüksel’in yatağına çağırdıktan sonra ‘yakarım dünyayı ama sana eğilmem’ deyişi gibi, Hasan Hüseyin’nin ‘acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de’ deyişi gibi cüretkâr. Cemal Süreya’nın şiirinin Sezen Aksu’nun hınzır sesinde hayat buluşu gibi ‘yatağımda kasığından öptüm seni’ dediğinde ateş bacayı sarmıştı. Sonu acıyla bitecek bir parlamaydı bu. ‘Yangın yerinde döner yüreğim’ derken Funda Arar’ın sesinde devleşen Burcu Tatlıses’in sözleriyle çıplak ayaklarımızı yalayan gerçek alevlerle uyandık rüyamızdan. Benim tenimin beyazlığı onun ateşinin kızıllığıyla yanıp tutuşuyor sandım. Meğer içinde bulunduğumuz köşkü ateşe vermişlerdi. O ana kadar her şey mükemmeldi.

***

Nano-partiküllerle güçleri elinden alınmış ve bir mağarada tesadüfen güçlerine tekrar kavuşmuş bir polistim. Güçlü ama asi ve Suçluları Tel Tel Döken Polisler-TELTELPOL tarafından aranan bir kızım vardı. Belçika’da iş buldum diyerek çektirip gitti sandığım babam Kerberose Rose bizi yok etmek için ne gibi planlar yapıyordu bilmiyordum. Bir fabrika yangınında öldü bilinen annem Nergissus kalmıştı bir ortaya çıkmadık, beni düşman ilan etmedik. O da “Ezel-ebet düşmanımsın!” demişti, tam olmuştuk. Ben hep yenilmeye mahkûm muydum? Ben hep ezilmeye mecbur muydum? Benim mutlulukla ne zorum vardı ki bana cehennemi de cehennem bekçisini de aratmıyordu!

Savdi Akrepler gelip şehrimizin tam ortasına yerleşmişlerdi. Tüm engel olma çabalarıma rağmen, projesini Savdi Akrepistan Beton ve İnşaat Bakanı Küffar El-Faraşî’nin yürüttüğü MERKEZ-SULTANAT rezidansları sonunda faaliyete geçmişti. Kızım Lilith ve ben ‘en iyi saklanma yöntemi göz önünde saklanmaktır’ şiarına uyarak üst üste konmuş sefer tasları gibi inşa edilen SOKİ binalarına sıkıştırılmış mahalleme geri döndük. Savdi Akrepler şehrin ortasında kendi eğlence, finans ve alışveriş ortamlarını yaratmışlardı. Mahalle sakinleriyse yatay yaşamdan dikey yaşama geçmişlerdi. Apartmanların arasındaki boşlukları çocukların oynayacağı park ve bahçelerin yerine koymuşlar, bina içi koridorları konu-komşu çay içme ve dedi-kodu yapma mekânı yapmışlar, iyi-kötü hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

***

Bir zamanlar mikrofonlardan Papazoğlu aleyhinde atıp tutmaya doyamayan bir Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP genel başkanı Etat Le Jardin vardı. Biz bunları, İkram Papazoğlu’nun açığını bildiği için söylüyor sanıyorduk. Meğer kendisi de elde edilen haraçlardan pay istermiş. Sonradan anladık. Biz köşeye kıstırılmış olduğu için ittifak kurdu diye düşünürken, meğer o da çalıp çırpmanın, haraç almanın kurdu olmuş. MEVAP partili arkadaşlara “Başımızdakine bu kadar kızarken neden bu ittifaka katıldınız?” diye sorunca herkes suratında hınzır bir gülümsemeyle sırıtıyordu. Demek ki herkes tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan paydan alabilmek için kırıtıyordu.

“Hani bir yerde çalıntı mallar pazarı kuruluyordu da -polis bilmiyor mu bu pazarı- diye sormuştun ya. ‘Bilmez olur mu? Bu işler böyle yürümüyor mu?’ demişlerdi. Hatırlıyor musun Ozan?” Amirim Hayri Kozak bana Sultanat’taki işlerin gidişatını anlatıyordu. İşler maalesef artık böyle yürüyordu. Aslan, aslan payını alırken, döktüğü saçtığı artıklarla beslenen pek çok sırtlan etrafını kuşatıyordu.

Meredith Blanchener, MEVAP partisinde sivrilip Etat Le Jardin’e muhalif bir gruba liderlik etmiş ve sonra da partiden ihraç edilerek kendi partisini kurmuştu: İvmelenen İnsanlar Partisi: İVİP. Her iki parti de milliyetçi-muhafazakâr çizgide olmalarına rağmen İVİP muhalefette kalmayı tercih etmişti. Hatta Meredith Blanchener Nettinyahu için ‘Papazoglu’nun Misrail versiyonu’ dedi. Papazoğlu, Blanchener hakkında 50.000 dolarlık tazminat davası açtı.

Meredith Blanchener eyalet-şehirde seçim gezisine çıkmaması için kendini uyaran Papazoğlu’na “Kimse heveslenmesin bana Sultanat’ın hiçbir yerinde zarar gelmez. Ben buraların geliniyim!” dedi.
Papazoğlu cevapta gecikmedi. “Gelin Hanım beni Nettinyahu’yla aynı kefeye koyuyor. Bebek katilidir o. Daha dur bakalım bunlar iyi günleriniz.”
SRT Haber kanalına çıkan Papazoğlu skandal açıklamalarına devam etti:

“Parlamenter demokrasi artık geçmişte kaldı. Sultanat Eyalet-Şehri, çok partili sistemle mutlu olamıyor. Koalisyonlar dönemine dönmeyi milletimiz asla istemiyor.”

***

Hakkında yakalama kararı çıkmış ve başka bir eyalet-şehre kaçmış olan mafya babası Chedot Woodpecker tek başına videolar çekip YouTube’a yüklemeye başladı. Videolarında masanın üzerine meşhur mafya romanı Baba’nın yazarı Mario Puzo’nun Omerta ve Aptallar Erken Ölür romanlarını koydu. Vermeye çalıştığı mesajlar sahiplerine ulaşmış ki, Piizişleri Bakanı Solomon Sert bir haber kanalına çıkıp Woodpecker için “Karısının iç çamaşırına sığınan adam!” dedi.

Şehir, sansür kuruluna uğramadan yayına konmuş ağzı bozuk bir film gibiydi. Ağzına geleni ağzına geldiği gibi söyleyen politikacılar, topluma örnek olmamalarında veya efendiliklerini bozmuş olmalarında beis de görmüyorlardı.

***

Siyasetin ve şehrin bu çalkantılı atmosferinde, ben mahallemde saklanmamızın iyi bir fikir olduğunu düşünürken, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK’taki Amirim Hayri Kozak’tan bir görev emri aldım. İVİP genel başkanı Meredith Blanchener’in özel koruması olacaktım. Papazoğlu hakaretlerle hareketlenen siyasi sularda özellikle Blanchener’e çatıyor, ona tehditler savuruyordu ama benim gibi güçlü bir süper polisi de bu kadının korumalığını atıyordu. Sanırım “Aman başına bir şey gelmesin, benden filan bulurlar!” diye düşünüyordu.

İVİP binasında yeni görevime ilk başladığımda, Meredith Blanchener’e erkekler yani kurtlar sofrasında var olabildiği için hayranlık duydum. Sonra öyle muhafazakâr giyindiği ve aslında erkek-egemenliğinin istediği gibi davrandığı için kızdım. Keşke, allı-morlu Sümerbank pazeninden Cemil İpekçi’nin diktiği elbise içinde sultanlar kadar güzel olan Azra Akın gibi yapabilseydi. “Doya doya yaşamak için basma giyip yakıştırmak lazım” derdi anneannem Cilmaya.

Yeni görevimin üçüncü günü, Sultanat Eyalet-Şehri bir haberle çalkalandı. Bolşevik siyasetçi, eski Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi-KKKP Dış İşlerinden Sorumlu Halk Komiseri, Kızıl Ordu kurucusu, Savaştan Sorumlu Halk Komiseri ve Vladimir İyice-eğ Lenin’in sağ kolu Levent Davidoviç Trollski Sultanat’a getirilmiş ve Grand-ada’da bir köşke yerleştirilmişti. Urus imparatorluğuna devrim yapıp son çar II. Nikolay’ı tahttan indiren adamın, bir imparatorlukken Sultanat’ı yönetmiş bir padişahın katibine ait köşkte kalması kaderin bir cilvesi olmalıydı. İşçi ayaklanması örgütlenmesi ve işçi sınıfının iktidarına karşı silahlı ayaklanmayı teşvik etme suçlarından sürgün edilmiş Trollski için, Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’nın şehirden daha güvenli olacağı düşünülmüştü. Şimdilik kendisi gelmiş, karısı ve torunu da KKKP’den gemiyle yola çıkmıştı.

Meredith Blanchener bu haberi duyar duymaz Trollski ile görüşmek istediğini belirten bir basın açıklaması yaptı. Siyasi görüş olarak biri dağda biri belde olan bu iki kişinin nasıl bir araya geleceğini merak ede durayım buna ilk elden şahitlik eden ben olacaktım. Çünkü Trollski ülkedeki siyasi rüzgârları çok iyi tahlil etmiş olacak ki Blanchener’e pozitif ayrımcılık yapması gerektiğine karar vermişti. Vali-başkan tarafından eyalete sığınma hakkı tanınan bir sürgünün, aynı muktedirin tehdit ettiği bir kadın politikacıyı ilk ziyaretçisi olarak seçmesi Trollski hakkında bana şunu düşündürttü: Bu adamın ya kimseye müdanası yoktu ya da kimseden korkusu.

***

Yapon imparatoru Herohito hüküm sürdüğü yirmi yıl boyunca halkının önüne hiç çıkmadı ve sesini dahi duyurmadı. Bu, imparatoru ‘tanrı’ ilan etmenin bir yoluydu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından asla teslim olmamasını emrettiği ordusuna ve halkına artık imparatorluk olarak teslim olacaklarını duyurmak için radyoda ilk defa konuştu. İkram Papazoğlu da 77. katını çıkmakta olan Belediye-Bilişim Binası-Bel-Bil Kulesi’nden hiç ayrılmıyordu. Randevuyla bile yanına yaklaşmak mümkün değildi. Sırça köşküne asla taş değmeyeceğini sanıyordu. Ama “ya hakkını yediğim tüyü bitmemiş yetimlerden biri bir taş atar da inşa ettiğim her şey yıkılırsa” paranoyasıyla yaşıyordu. Nereye giderse gitsin etrafında bir koruma duvarı oluyordu. Yurt dışı seyahatlerine bile kendi aşçısıyla kabını-kacağını ve yiyecek malzemelerini taşıdığı söyleniyordu. İnsanoğlunun alemde bir zerre olduğu inancını taşıyan ve bu inancı pazarlamakta bu kadar usta birinin, kendi hayatına bu kadar önem addetmesi ve “Ben gidersem bütün eyalet-şehir çöker!” demesi komik olduğu kadar ironikti de. Sanırım bu, düzenin bozulmasını istemeyenlerin –çünkü kendileri hep düzen olmalılardı, düzülen değil– vali-başkanı gereksiz yere pohpohlamalarının sonucuydu. Kedi, önüne konmuş dev aynasında kendini otmanlar kralı aslan gibi görüyordu ve bir süre sonra buna gerçekten inanıyordu. Ormanda yaşayan irili ufaklı tüm hayvanlardan müteşekkil tebaa, o dev aynasını devirinceye kadar bu böyle devam edecekti.

***

Meredith Blanchener, asistanı ve ben Sultanat Şehri Bahriye Kuvvetleri-SSBK‘ya ait hücumbotla Grand-ada’ya doğru yola çıktık. Yolculuk esnasında hep aklımdaki soruyu sormak fırsatı buldum:

“Neden Trollski ile görüşmek istiyorsunuz? Sizin fikirlerinize karşıt görüş değil mi onunkiler?”

“Her ideoloji temelinde halkının refahını ister Ozancığım. Onlar herkes eşittir diyorlar, biz aynı etnik kimliği taşıyanlar eşittir, diğerlerine de aynı hakları verirsek bu sefer biz eziliriz diyoruz. Trollski bu yüzyılın en büyük adamlarından biri. O yüzden Sultanat’a gelmişken ve maalesef suikasta uğrama riski bile varken onu görmek istedim. İnsanın şehrine yüz yılda bir kez gelir böyle misafir.”

“Peki suikast ihtimalinde kurunun yanında siz de yanarsanız… Korkmuyor musunuz?”

“Demirden korksam trene binmezdim Ozancığım! Hem neden korkayım ki! Yanımda sen varsın ya!”

Hücumbottan inip Trollski’ye tahsis edilen köşke gittik. Kendisi bizi bahçede karşıladı. Sanki denizde de kulağı varmış ve bizi duymuş gibi söze başlamadı:

“Hoş geldiniz yoldaşlar, comrade’lar, Suffragetteler, öncü kadınlar, güçlü kadınlar, asi kadınlar, muhalif kadınlar! Benimle taban tabana zıt görüşleri olan bir politikacı benle neden görüşmek ister ki? Aslında zıt sayılmayız çünkü her ideoloji temelinde halkının refahını ister. Biz köylü-kasabalı-şehirli-fakir-zengin-siyah-beyaz-kadın-erkek herkes eşittir diyoruz, siz aynı etnik kimliği taşıyanlar eşittir, diğerlerine de aynı hakları verirsek bu sefer biz eziliriz diyorsunuz. Ve sonunda herkesi eşit derecede ezen kapitalizm kazanıyor. Ah o Marx yok mu! Rengin, dilin ve ırkına bakmıyor kapitalizm. Cebinde veya bankanda ne kadar Abraham Lincoln’lü banknotun var ona bakıyor. Allah’tan, siz böyle diyorsunuz değil mi? Allah’tan. Her ne kadar ben inanmasam da bir tabir olarak kullanalım: Allah’tan suikasta uğratmayı isteyecekleri kadar büyük bir adam değilim de hiçbiriniz tehlikede değilsiniz! Bana ait olmayan ama şimdilik emrinize amade olan Kâtib-i Sânî Hazreti Şehriyârî Arap İzzet Paşa Köşkü’ne hoş geldiniz!”

Trollski, ne uzun ne kısa ne yakışıklı ne değil ne çirkin ne güzel, kalabalıklar arasında görseniz bir daha dönüp bakmayacağınız bir adamdı. Ama o delici bakışlarıyla deli deli bakan gözleri, kafasının içinde, senkronize olarak hem göklerde şimşekler çaktığını hem şehirleri tsunamilerin bastığını, fikirlerinin dondurucu kutup soğuğuyla kavurucu çöl sıcağına aynı anda maruz kaldığını salisesinde karşısındakine aktarıyordu. Olağanüstü kibardı. Sultanat’a geleceğini öğrendikten sonra konuşabildiği dillere Sultçeyi de eklemiş, nezaket cümlelerini de bir çırpıda öğrenivermişti.

Ertesi gün öğleden sonra Meredith Hanım ve Trollski adayı turlar ve sohbet ederlerken ben de köşkün bahçesinde bulduğum bir bisikletle onlara eşlik ediyordum. Bir sokak köpeği bizi takip eder oldu. Köpekleri seven adam, sohbetin bir aralığında durdu. Eğilip köpeğin başını okşadı ve burnundan öptü. Meredith Hanım müthiş bir şaşkınlıkla sormadan edemedi.

“Ama o bir sokak köpeği! Nereden biliyorsunuz size hastalık bulaştırmayacağını?”

“Ne bulaştırabilir ki Meredith Hanımcığım? Olsa olsa bir iki pire ve uyuz. Sizin gibi destanlarında bozkurtlarla hemdem olmuş bir milletin milliyetçiliğini savunan birinin, kurdun amcasının oğlu olan köpekten gelecek marazdan değil de insanlardan gelebileceklerden çekinmesi lazım gelmez mi?”

Hepimiz aniden bastıran bir sağanak yüzünden sığınak aramaya çalışınca, Meredith Hanım bu soruya cevap vermekten kurtuldu. Fakat sorunun, yağmurdan önce bir şamar gibi yüzüne indiğine bizzat şahit oldum. Gök yarılmış da tepemize iniyormuş gibi yağan yağmur devam ederken köşke koşturmak zorunda kaldık. Trollski, onu seven adamdan ayrılmamak için yağmurdan bile kaçmayan sokak köpeğini kucağına alıverdi. Böylece hepimiz iliklerimize kadar ıslanmış olarak köşke girdik.

Herkes üzerini değiştirip kurulandıktan sonra köşkün denize nazır salonunda buluştuk.

“Bize de kendinize de birer kadeh kırmızı şarap hazırlar mısınız Sevgili Ozan? Bu kadar ıslandıktan sonra iyi gider. Vücut ısınızı artırır. Köpeğe de yiyecek bir şeyler bulursanız mutfaktan. Açlıktan karnı sırtına yapışmış zavallının. Köpeğimizin ismi Nikolay olsun bundan sonra. Tebaasındaki aç bıraktığı milyonlara inat tok gezerek taşısın son Urus çarının ismini.”

“Ben votka almayayım Trollski Beyciğim…” dedi Meredith Hanım.

“Ah bu milliyetçilerin muhafazakâr olanları yok mu…”

“Ne buyurdunuz efendim?”

“Yok bir şey. Tanrı istemeseydi üzümden sadece sirke olur, şarap olmazdı. Yine de siz bilirsiniz. Teklif var ısrar yok bende.”

Henüz kaldığı köşke yardımcı personel atanmamıştı ama şarap ikramı benim görevim mi acaba diye düşünmeme fırsat vermedi. Öyle bir ses tonuyla söylemişti ki rica ve emir, bilgi ve ilgi iç içeydi.

“Ozan, siz köşke hızlıca varamadık diye heyecanlandınız biraz. Korkmayın canım bu kadar. Ne diyorsunuz Sultçede ‘Acı patlıcanı kırağı çalmaz!’ Şu anda ölüm değil dirim işlerine geliyor. Ülkesinden sürgün edilmiş, fikirleri hasıraltı edilmiş bir adam! Ölürsem kahraman filan olurum. Bunu asla istemez o Yozef Stayılan!”

Ona şarap kadehini uzatırken eli elime değdiğinde elektrik çarptı. Elimi aniden geri çektim. Göz göze geldiğimizde, o fiziki elektrikten bambaşka bir şey beni ve bedenimi çoktan sardı.

***

Büyük aktör/aktrisler önlerine bir senaryo geldiği zaman senaryonun sayfalarını prrrrr diye hızlıca tarayarak “Hani oynayacağım başrolün tiradı? Bu role en az iki sayfa süren tirat yazın da gelin! Yoksa oynamam!” derlermiş. Trollski gibi dünya sahnesinin büyük bir aktörü için uzun bir tirat yazmam ya da onu konuşturabilmek için ona sorular sormam lazımdı. Düşünen adam, her enlem ve boylamda düşünen adamdı. Ben soru sorar sormaz kafasındaki çift çekirdekli işlemci tıkır tıkır işlemeye başladı.

“Siyaset neden kadın bedeni üzerinden yürüyor Trollski Beyciğim?”

“Fiziki olarak güçsüz olan kadın da onun için. Eskiden fikir ayrılıkları vardı çünkü çoğu insan kendi fikrini güderdi. Artık azınlık birilerinin fikirleri çoğunluğu güdüyor. Elinizdeki şu akıllı dediğiniz aygıtların renkli ve görüntülü olması, fikirlerini güdecekler için nimet, diğerleri içinse kıyamet. 1800’lü yıllarda ömründe bir kâğıda çizili de olsa aslan, zürafa ve fil görmemiş insanların, kuzey Amerika’yı karış karış gezen sirk gösterisini ilk seyrettiği zamanki şaşkınlığını düşün. Akılları kafalarından uçmuştur değil mi? Siz her yere taşıdığınız bu aygıtlardaki görüntülerle, her gün aklınızın başınızdan uçmasını bekliyorsunuz. Halbuki insanoğlunun yasal sıralar içinde görüntülenebilecek her şeyi gördüğünü unutuyorsunuz. Bu yüzden akıl uçuran bir heyecan yaşamak için sürekli ‘next-sıradaki’ tuşuna basıyorsunuz. Bir sonraki şey sizi zevkten uçuracak ve hayatınızı değiştirecek sanarak. Sosyal medya dediğiniz şey tamamen –abilmek –ebilmek’le ilgili. Ben oraya foto/video koyuyorum çünkü bunu yapabiliyorum. Pahalı saati alabiliyorum. Bu restoranda yiyebiliyorum. Uçağa binebiliyorum. Komik şeyler söyleyebiliyorum. Sevişebiliyorum, öpüşebiliyorum. Yapabilenler yapamayanlara karşı. Bu hengâmede insanlara fikirleri olduğu unutturuluyor. Herkes başkasını beğeniyor. Kendi de beğeni almak isteyen en çok beğenileni taklit ediyor. En çok beğenilen ve dolayısıyla yaptığı işten para kazanan kişi zaten ne yapıyorsa onun mucididir. O fikir orijinaldir. Sen onun yaptığını yaparsan fotokopiden öte gidemezsin. Şimdi, fikirler çarpışması olmayınca ne olur? Güçlü ve güçsüz çatışması olur. Kendi fikrine karşıt bir topluluğa bile tahammül edemediği için böyle grupları hiçbir yerde barındırmayan kişi ne yapar? Aslan, ormanda karnını doyurmak için hangi hayvana saldırırsa ona saldırır.”

“En zayıf olanına…”

“Evet yani kadına. Kadını da özellikle güçsüzleştirmiştir. Doğanın sadece dişiye verdiği doğurganlık muhteşemliğini onun zayıflığı olarak tersine çevirmiş, bir silah haline getirip ona karşı doğrultmuştur. Çünkü dünyada kölelik yasaklandı martavalları okunmasına rağmen efendi ve köle ilişkisi hâlâ mevcuttur. Rengi ve şekli değişmiştir. Eğer bir köle efendisine ölümüne hizmet ediyorsa aralarında çok büyük bir sır vardır ya da kapalı kapılar ardında efendi ve köle yer değiştiriyordur ama kimselerin haberi yoktur. O yüzden her şeyin efendisiymiş gibi duran adamların etrafında kul köle olanlara dikkatli bakmak gerekir. Misina ipleri uzaktan görünmez ama yakından bakan o ipleri kimin tuttuğunu bilir. Aranızda Hitler’in öldüğünü ve saltanatının bittiğini göremeden göçüp gitmiş anti-nazist Almanlar gibi hissedenler olabilir. İçinizi ferah tutmanız için söylüyorum, Hitler de öldü saltanatı da bitti. Bütün haramiler bir araya geldi, bir harami devleti kuracaklardı. Onların yerine vali-başkanınız Papazoğlu Haram-yi Devleti kurdu. Bazıları devrim adamı olur bazıları devrin adamı, Ozan. Dert etme. Tarih coğrafyanın gölgesiymiş, Charles de Gaulle öyle söylemiş. Bu toprakların gölgesi de bu adamları D harfinin altına yazacak. ‘Devlet adamı’ kısmına mı ‘diktatör’ kısmına mı yazılacaklarını kılıçtan keskin bir kalem bilecek.

***

Sonradan öğrenecektim ki benim Meredith Blanchener’e koruma olarak verilmem ve Trollski’nin Sultanat’a gelmesi tesadüf değildi. Papazoğlu beni direkt Grand-ada’ya yollayıp Trollski’ye “Bu şehirde hayatınız tehlikede!” mesajı vermemek için bu allem kulleme başvurmuştu. Zaten ülke yönetiminde de taklalar atan bu zatın, kapalı kapılar ardında yaptığı planların haddi hesabı yoktu.

***

Nehrin döküldüğü Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’da, bir köşkün üst kattaki yatak odasına Barış Manço’nun ‘alla beni pulla beni al koynuna yar’ deyişindeki gibi çağırdı beni.

“Ama… Ama siz… çok büyük…”

“Çok büyük ne?”

“Büyük adam…”
“Adam mı? Çok büyük adamların da bazen beyinleri kasıklarına iner Ozancım…”
“Peki şimdi bu benim zayıflığımdan faydalanmanız değil mi? Gücümü bana karşı silah olarak kullanmanız?”
“Yoo. Köşkün bahçesine ayak bastığın andan beri senin dişiliğin de bana karşı doğrultulmuş bir silah. Gözlerinin alev alev yanması, bana kadehimi uzatırken ellerimizin dokunduğu anda elektrik çarpmış gibi elini geri çekmen hep bu silaha dahil. Ben senin zayıflığından faydalanmıyorum. Sen, ailemden uzak sürgün bir adam olarak ihtiyaçlarımı sana kanalize ederek benden faydalanıyorsun. Üstelik büyük derken gözünle görmeden yorum yapmamalısın çünkü her sıfat gibi büyük de görecelidir!”

“Ama ama siz benden yaşça da büyüksünüz.”

“Aşkın büyüğü küçüğü olmaz küçüğüm. İkimiz de reşitiz değil mi? Hem bizim gibi adamlar zevkle ilgili meselelere fazla paye vermeyiz. O işi halleder, kafamızdan atar, sonra da yazı-çizi ve düşünce alemimize gömülürüz. Unutma! İçgüdü meselesinde kadınlardaki sıralama annelik-açlık-zevk. Erkeklerde ise önce açlık sonra zevk. Açlık da zevke olan açlık! Babalık sıralamada bile yok. Üremeden ne yapsak kâr bizim için. Zaten çok da önem vermemek lazım. Ne diyor Cole Porter şarkısında: Birds do it. Bees do it. Even educated fleas do it. Let’s fall in love: Kuşlar yapar. Arılar yapar. Hatta eğitilmiş pireler bile yapar. Haydi aşık olalım.”

***

Ne diyordum. Benim tenimin beyazlığı onun ateşinin kızıllığıyla yanıp tutuşuyor sanmıştım. Meğer içinde bulunduğumuz evi ateşe vermişlerdi. Yataktan fırladım. Kendimi ikinci katın Roma sütunlu balkonundan aşağı attım. Güçlü kadın moduma geçince Trollski’yi çarşafa sarılmış halde kavradığım gibi alevlerin içinden çıkarıp bahçeye taşıdım. Nereden gelmiş nasıl yetişmişlerde kızım Lilith ve c’anım köpeğim Çakır da güçlü hallerine bürünmüşler ve Meredith Blanchener’le asistanını ve Trollski tarafından sokaktan kurtarılan Nikolay’ı yangından kurtarmışlardı. Köpek Nikolay’ın bahtı, Çar II. Nikolay’dan daha açıktı besbelli.  Lilith ve Çakır’ı gören Trollski, onlar ortadan kaybolmadan iki çift laf da onlara etti:

“Demek kızın da senin gibi! Köpeklerle insanlarla anlaştığından daha iyi anlaşmana sevindim. Çakır gözlü köpek sana tanıdığın her insandan daha sadık. Gözlerinden belli.”

“Köpek ısıracağı zaman diş gösterir. İnsan diş biler ama göstermez!” dedi Lilith gölgelere kaçmak için bir ayağını çalılıklara atmışken.

“Annen gibisin. Net ve direkt. İyi ki sizi tanıdım. Hadi git şimdi. Zaten TELTELPOL tarafından aranıyorsun! Bir de Trollski’ye suikast teşebbüsü ekleme sabıkana!”

Cümlesi bittiği anda ne Lilith’ten ne de Çakır’dan eser kalmıştı. Trollski az önce ikimizin vücut sıvılarına bulanmış çarşafa, ben güçlü halimle yanan evden koparıp aldığım perdelere sarılı, Meredith Hanım gecelikli olarak itfaiye, ambulans ve SSOK ekiplerini karşıladık.

“Sanırım ziyaretiniz burada sona erdi…” dedi Trollski yanan köşke doğru bakarak.

Olay yerine intikal eden Grand-ada SSOK amiri tarafından sorguya çekilmem bitince gölgelerin arasına karışan Lilith ve Çakır’ın yanında bittim.

“Lilith! Çakır’la sen ne arıyorsunuz burada?”

“Sen nereye ben oraya dememiş miydim sana? Buraya gönderilmenin danışıklı dövüş olduğunu…”

“Biliyorum evet.”

“Son anda yetiştim ama yangına engel olamadım. Baban olacak Kerberose Rose ve annen olacak Nergissus  işbirliği yapmış. Bir hücumbotla adaya yanaştılar. Bottan denize atlayan siyah tuhaf yapış yapış bir yaratık yüzerek karaya çıktı. Sonra insan formuna büründü. Bedeninden bir barça koparıp ateşe verdi ve köşkün camından içeri fırlattı. İçeri fırlattığı madde her neyse acayip bir parlamayla sessiz bir yangın başlattı. Bu yüzden tüm köşk ve içindeki herkesin yangında öleceğine emin olarak az önce adayı terk ettiler. Yangından sağ kurtulduğunu görmediler…”

“Sen bunların hepsine bizzat şahit mi oldun yani? Neden engel olma…”

“SOBESE kameraları. Hack’ledim ve oradan izledim. Hemen araştırdım. Kadının adı Petrol Perihan. Tahminim, senin gibi güçlendirilmiş polis olduğu. Ama ne menem yanıcı-patlayıcı bir gücü var şimdilik çözemedim. Elbette Deep-devlet için çalışıyor.”

***

Futbol İfa Etmek Fantezisiyle Yanıp Tutuşan Adamlar- FİFA kurası sonucu rakip takımla eşleştiğimize göre bir futbol takımı gibi golleri art arda yemeden önce defansa geçip beklememiz gerekiyordu:

OZAN ILGIN 16: YANGIN 1

Defans iyiydi ama saldırı daha iyiydi. O yüzden çok sıkı bir forvete ihtiyacımız vardı. Muhtaç olduğumuz forvet, damarlarımızdaki asi kanda mevcuttu.

DEVAM EDECEK

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar